Kılıç ve Kalem - 1. Bölüm
PERA
Hayat, her şeye sahip olduğunuzda bile eksik bırakmanın bir yolunu bulurdu; bazen en sevdiğiniz şeyleri alır, yerine acı dolu bir boşluk bırakırdı. Küçük bir eksiklik de değil, kendini her an hatırlatan, varlığını sessizce sürdüren derin bir boşluk olurdu bu. Öyle bir boşluk ki sesi olmasa da yankısı duyulurdu; dokunulmazdı ama iliklerine kadar hissedilirdi.
Hayatımda çok önemli dönüm noktaları vardı. Yarıklar açan, içimdeki düzeni alt üst eden, bildiğim dünyanın zeminini sarsan anlar… Ve tuhaf olan şuydu: Bunların çoğu bir şekilde ölümle iş birliği içindeydi.
Önce Olcay Abi’nin boşluğu…
Hatırladığım her anı süsleyen bir prensti. Çocuk aklımla onun dünyasındaki bir yerin benim için ayrılmış olduğuna inanırdım. Küçükken onunla evlenmeyi hayal ettiğim bir dönem bile olmuştu; şaka gibi görünen ama içimde gerçek bir sıcaklık taşıyan bir hayaldi bu. Büyüdükçe, hayalim değişti. Artık onun gibi biriyle olmayı düşlüyordum; aynı güveni veren, aynı sıcaklıkla bakan, aynı huzuru taşıyan biriyle…
Ancak hayat, onu elimizden aldı. Zamansız, anlaşılmaz, kabul edilemez bir biçimdeydi. Onun yokluğu yüreğimde bir boşluk açtı; sadece bir eksiklik değil, onun olduğu tüm anıların farklı bir renge bürünerek anımsattığı bir kayıptı. Varlığına alışmak kolaydı, yokluğuna alışmak imkansızı istemekti. Bazı insanlar sadece bir isim olarak kaybolmaz, içimizde yankılanan bir ses olarak kalırdı. Olcay Abi’nin sesi hala hafızamda yankılanıyordu ve benim içimde, bizim için hep konuşmaya devam edecekti.
Sonra Musti’nin yokluğu…
"Geç buldum, çabuk kaybettim." Bu söz, hayatımdaki en acı gerçeklerden birinin imzasını taşıyordu. Musti gibi birini hayatınıza dahil etmek, bir insanın hayatta ikinci kez şans elde etmesi gibiydi. Bazı insanlar sadece bir dost olmazdı; onlar bir omuz, bir sırdaş, bir kaçış noktasıydı. Musti tam böyle bir adamdı.
Zamanın içinden süzülüp gelen, varlığıyla kök salan, eksikliğinde bile yankısını bırakacak kadar derin bir iz taşıyan biriydi. O, kelimelerin ötesinde bir bağlılıktı. Kalbimin en güvenli köşesine sessizce yerleşmişti. Çocukluğum dediğim adamı, gözüm kapalı bir şekilde emanet edebildiğim tek kişiydi.
Ve bir gün, şehitlik haberi geldi. Kelimenin tam anlamıyla bir yokluktu. Yokluk… Bir insanın varlığına alıştığınızda, o yokluğu anlamak daha da zorlaşırdı. Yokluk. Bir insanın varlığına alıştığınızda, o yokluğu anlamak daha da zorlaşırdı. Telefonuna bir mesaj atmanın artık imkânsız olması… Bir daha hiçbir cümlesini duyamayacak olmak… Ona ait her şeyin artık sadece geçmişe ait hale gelmesi…
Yerinin dolacağına inanmak mümkün değildi. Çünkü onun yerini dolduracak kişi, henüz anasının karnından bile doğmamıştı. Musti çok başkaydı. Arkadaştı. Dosttu. Kardeşti. Ailendendi ve yokluğu, hayatımızın geri dönülmez bir kırılma noktası olmuştu. Kırık olsa duramazsın derler ya… Doğukan’la o günden sonra durduğumuz tek bir an bile yoktu.
Ve son olarak anneannem.
Çocukluğumun, geçmişe dair en güvenli hatıraların saklandığı yer geçen ay dokunulmaz olmuştu. Olcay Abi’den de Musti’den de zor gelmişti vefatı. Çünkü onun varlığı, içimde hep bir sığınaktı. Küçükken dizlerine uzanıp uyuduğum anların sıcaklığı bile, sanki hâlâ tenimde duruyordu. Sesi, bir telkin gibi saran, bir hikâyenin en güzel yerine usulca dokunan o özel tondaydı. Pamuğumdu o benim. Burnuma dolan sabun kokusu… O eski, tanıdık, çocuklukla eşleşmiş koku artık sadece hatıralarda kalmıştı. Dualardan yayılan mırıltılar, yemek yaparken kendi kendine söylediği ezgiler, kahkahalarının hiç beklenmedik bir anda yükselmesi; bunların hepsi ona aitti.
Artık hiçbiri yoktu.
Ama en çok, ona anlatmak istediğim şeylerin içimde birikmesi canımı yakıyordu. “Anneanne, bunu bilsen nasıl gülerdin,” diyememek. “Anneanne, ne yapmalıyım?” diye soramamak. Sessizliğin içindeki en büyük boşluk, anlatılamayan hikâyelerin eksikliğiydi. Onun dinlediği bir “nasılsın?” sorusu kadar basit olan ama artık imkânsız hale gelmiş her şey, içimde ağır ağır birikiyordu. Dünya çekilmez olmuştu.
Hayatım, arka arkaya yaşanan ölümlerle lanetlenmişti. Henüz birinin altından kalkamamışken, diğerinin enkazı sırtıma biniyordu. Yas hiçbir zaman tamamlanmıyordu. Birini özlemek, diğerinin eksikliğini de daha fazla hissetmekti. Öyle anlar vardı ki, kalbimdeki boşluklar birbirine yaslanıyordu; biri kapanmadan, diğeri açılıyor, içimde bir tür sessiz çöküş yaratıyordu.
Ama neyse ki, bu yükü göğüslediğim biri vardı. Omzuma dokunduğunda, ağırlığı hissettiren değil, onu taşıyabileceğimi hatırlatan biriydi. Kelimelere ihtiyaç duymadan anlayan, sadece varlığıyla güç veren… Bazı insanlar yalnızca bakışlarıyla bile insana düşmeyeceğini hissettirirdi.
Fakat o da şimdi uzaktaydı. Bir yurt dışı görevinde, ulaşılmaz bir mesafede…
Ve ben, ağırlığın altında biraz daha sessizce ayakta kalmaya çalışıyordum. Bu yüzden kendimi daha çok yazmaya vermiştim. Çünkü yazmak, içimde birikenleri taşımanın en kolay yolu gibi geliyordu. Anneannemin isteği de buydu. Çoğu zaman, onun duasıyla yazarlığa adım attığımı düşünüyordum. Sanki kelimeler, onun sessizce bana uzattığı bir mirastı. Ve şimdi, kalem her kâğıda değdiğinde, onun dualarıyla, onun umuduyla, onun sesini duyduğum günlerin iziyle yazıyordum.
Yazdığım hikâyeye bugünlük nokta koyduğumda, parmaklarım klavyede son bir dokunuşla ritmini kaybetti. Tuşlara basan ellerim, bir anda hareketsiz kaldı; sanki anlatacakları tükenmişti. Derin bir nefesle koltuğuma yaslandım. Sırtım kumaşa gömülürken içimde tarifi güç bir boşluk belirdi. Hikâyenin son satırlarına dökülmüş tüm duygular, bir anda beni terk etmiş gibiydi. Sanki kelimeler aracılığıyla içimden bir parça dışarı akmış da bende bir hafiflik değil, garip bir eksiklik bırakmıştı.
Ekrana bakarken o son cümleye gözüm takıldı. Her yazarın yakından tanıdığı kararsızlık beni yine buldu. “Oldu mu acaba?” Bu soruyu defalarca kendime sormuştum. Bazen bir cümleye dokunmadan geçemiyor, bazen sadece bir kelimeyi değiştirmek için saatler harcıyordum. Yine de hiçbir zaman tam bir ‘Oldu’ cevabını kendime veremiyordum. Çünkü her okuduğumda yeni bir kelime eklemek, her kelimede yazdığım cümleleri biraz daha açmak istiyordum. Fakat şu anda o kadar yorgundum ki tüm yazdıklarım için ‘Oldu’ bahanesinin arkasına sığınabilirdim.
Gözlüğümü çıkardığımda, burun kemiğimde bıraktığı o hafif çöküntü aynadaki yansımamda kendini belli etti. Masamda duran aynaya bakarken, fark etmeden dudaklarımı birbirine bastırmıştım. Gözlük camlarının arkasına gizlenmiş saatlerin yorgunluğu, şimdi çıplak gözlerimin çevresine yerleşmişti.
Parmak uçlarım göz kapaklarımın üzerine yerleştiğinde, önce nazikçe bastırdım; sanki içimdeki düşünceleri susturmak ister gibiydim. Ama yetmedi. Sakinleşmeyen zihnimin izinden giden ellerim, sabrını kaybetmişçesine gözlerimi ovuşturmaya başladı. Haşinliğin sonunda görüşüm silindi. Dünya birkaç saniyeliğine bir su damlasının içindeki şekillere dönüştü; bulanık ama bir şekilde gerçek.
O anda telefon çalmaya başladı. Sessizliğe saplanmış odada o ses neredeyse bir çığlığa dönüştü. Ekranda beliren silik yüz, tanıdık çizgilerini kaybetmiş gibi görünse de beynim çoktan çözümlemişti. Netlik gerektirmeyecek kadar tanıdık biriydi; Çocukluğum…
Aramayı tereddütsüz cevapladım. Koltuğumdan doğrulurken, bedenimden çıkan inleme o kadar doğal ve katıksızdı ki, sanki saatlerdir susmuş biri ilk kez konuşuyordu. Eklem yerlerim çatırdarken, zihnimdeki duygular da çözülüyordu. Konuşmaya dair ihtiyacım sadece sesli bir iletişim değildi; varoluşsal bir hareketti bu. Saatlerdir sabit duran düşüncenin donukluğu, yerini karşılaşmalara açık bir beklentiye bırakmıştı.
“Yine mi kitaba daldın?”
Sesindeki hafif alay, yıllardır süregelen dostluğumuzun en tanıdık tınısıydı. O ses, yalnızca kelimeleri değil, çıkardığım her inlemeyi, her nefes alışı bile tanıyordu. Bunca yılın ardından hâlâ beni böylesine kolay okuması… garip bir rahatlık veriyordu.
Ayaklarımı yerdeki halıya sürterek ağır adımlarla mutfağa yöneldim. “Belki birazcık,” derken sanki kitaplarda kaybolmuş olmak bir suçmuş gibi çekinmiştim. Oysa ki hayal dünyası, dış dünyanın keskin yüzeylerinden kaçmanın en insani yoluydu. Sayfalar arasında kaybolmak, bazen var olmaktan daha güvenliydi.
“Düşünmememi sağlıyor.”
Cümle kısa ama arkasında bir labirent vardı. Düşünceler… her biri ayrı bir duyguyla örülüydü. Kaybedilenler, söylenemeyenler, anlamlandırılamayan anılar… Hepsi birikirken zihnimde yankı yapıyordu. Ama kitaplar… onlar bu yankıları susturan sessiz dostlardı. İçlerinde kendimi değil, başka hayatları bulduğumda, kendi hikâyem sessizleşiyordu. Ve o sessizlik, iyileştirici bir şeydi aslında ya da en azından öyle olduğuna inanmak, bazen hayatta kalmanın tek yoluydu.
“Ah o zaman ilk fırsatta ben de kitap yazmaya başlamalıyım.”
Cümlesinin sonunda, sesinin içine gizlenmiş bir kırıktan, gözlerimin kenarına bir ateş düştü. O buruk gülüş… sadece dudaklarının kıyısına uğramış ama kalbine hiç dokunmamış gibiydi. Cümle bitince odanın sıcaklığı bile değişmişti sanki. İçimden bir şeyler yanmaya başladı; bir empati, bir hüzün, bir çaresizlik.
Mutfağın ışığını açarken sarı bir huzme tüm odayı sarmaladı. Işık, perdedeki çizgileri belirginleştirdi; masa üzerindeki çay lekesi bile şimdi hikâyesini anlatır gibi görünüyordu. İçimden kontrollü bir nefes aldım. Derin, sessiz, anlam yüklemeyecek kadar sade. Ama ardından dudaklarımın arasından kaçan hafif bir iç çekiş… farkında bile olmadan savunmasızlığımı ele veriyordum.
Doğukan hiçbir şey demedi. Duymuştu, bunu biliyordum. Ama duymamış gibi yaptı. Susmak bazen en büyük eşlik biçimiydi. Ben de susmuş gibi yaptım, çünkü o suskunlukta bir bağ vardı. Bizim konuşmamıza gerek yoktu. Cümleler yük olurdu bazen; çünkü biz, dilin sınırlarının çok ötesinde bir yerde buluşuyorduk. Mesafeler ise sadece birer sayıydı. Haritadaki çizgiler, zaman dilimleri, saat farkları… hiçbiri aramıza gerçekten giremezdi. Kalpten kalbe kurulan hatlar zamansızdı. Sonsuzdu…
Kısa süre önce, “hayat ışığım” dediği kadını kaybetmişti. Öyle sıradan bir zamanda da değil, en savunmasız hâlinde ayrılık haberini almıştı; göreve gittiği, zihninin en keskin ama kalbinin en kırılgan olduğu gün hissettikleri kurşun yarasından farksızdı. Gömleğinin üstünden geçmeyip doğrudan yüreğine saplanan, görünmeyen ama nefes almasını zorlaştıran bir darbe gibiydi.
Doğa yüzünden yediği ikinci kurşundu bu. İlki... daha masumdu belki. Yaraladı ama bir şekilde geçeceğine inanılmıştı. Ama bu... Bu ayrılık hem çok hızlı hem çok soğuktu. İlki gibi öldürme ihtimali yoktu, evet. Fakat bu defaki, yaşatmıyordu da. Sanki her gün aynı acıyı tekrar tekrar doğuran bir sessizliğe mahkûm etmişti onu.
İçinden geçenleri kelimelere dökmek ne kadar zordu kim bilir. Belki de bu yüzden susuyordu. Bazen acının adı konmazdı; yalnızca bir bakışta, bir duruşta, bir boşlukta saklanırdı. Doğukan o boşlukta yaşamaya alışmaya çalışıyordu. Her ne kadar alışılacak gibi olmasa da...
Doğa’nın gidiş sebebi… Kelimelere sığmayacak kadar saçmaydı. Öylesine özensiz, öylesine temelsiz bir gerekçeydi ki gerçeklikten kopmuş gibiydi. O kadar kızmıştım ki… Kendime bile itiraf edemediğim bir öfkeydi. Yüzüne karşı söyleyememiş, içime gömmüştüm. Ta ki Doğukan’ın dokunsam ağlayacakmış gibi hissettiren sesine kadar…
Ayrılığı öyle bir bahaneyle sunmuştu ki buna ancak çocuklar inanabilirdi. Küslüğe sebep arayan ilkokul hevesi gibiydi. Ama Doğukan çocuk değildi. Onun kalbi kolay ikna olacak bir kalp değildi. Yine de karşı çıkmadı. Direnmedi. Çünkü o sırada başka bir savaşın içindeydi
görevdeydi, hayatta kalmaya çalışıyordu. Aşkı sorgulamak için ne zamanı vardı ne de gücü. Duygularına dönüp bakmak, onları tek tek ayıklamak lüks sayılırdı.
Bana, "Peşine düşme," demişti. Ben de aramızdaki kardeşlik hukukuyla bu tembihi delmek zorunda kalmıştım. Onun suskunluğu benim sesim olmalıydı. Gerçek sebebi öğrenmeden rahat nefes alamazdım. Çünkü o nefes... her zaman onunkine bağlıydı.
Onun yerine araştırmaya başlamıştım. Eski mesajlar arasında dolanmış, saatler süren sohbetleri taramıştım. Birbirlerine yazdıkları kelimeleri, emojilere saklanmış duyguları, ilk buluşmalardan kalan fotoğrafları…
Bir iz aramıştım. Ayrılığın arkasındaki gerçeği verecek en ufak bir ipucu…
Ama elimde kalan, yalnızca bir sürü yanıtsız soruydu. Cevapları ondan duymak için karşılıklı konuşmak istemiştim. Bu seferde cevap verilemeyen aramalar ve mesajlar arasında kaybolmuştum.
Doğa kararlıydı. O kararlılık soğuk bir kar gibi üzerimize yağdı. Doğukan’a ait ne varsa hayatından söküp atmıştı. Arkadaşları? Engellenmiş. Ortak alışkanlıklar? Yok edilmiş. Beraber dinlenen şarkılar? Çalma listesinden silinmiş ve daha nicesi… O kadar net, o kadar bıçak gibi bir kopuş yaşatmıştı ki sanki geçmişlerini inkâr etmişti. İz bile bırakmamacasına yürüyüp gitmişti. Geride kalanlar ise sessizce onun varlığını hâlâ taşıyordu.
“Bence şiirlerine ihanet etmemelisin.”
Şiir… onun için sadece kelimeler değil, kendine açılan bir pencereydi. Kendine sahip çıkmasını istiyordum. Telefonun ucundan gülümsediğini duyar gibi oldum. Gerçek bir ses değildi belki ama kalbimin tanıdığı bir tını vardı. O tını, son zamanlarımın en iyileştirici tarafıydı. Gülümsemenin kelimesiz hali... ruhun kendi lisanıyla konuşması gibiydi.
Kahve makinesine yönelirken “İlla kafa dağıtmak istiyorsan ve vaktin varsa oyuna girelim,” dedim. Tonumda hem davet vardı hem de kendime uzattığım bir kaçış ipiydi. Doğukan’la kendimizi bildiğimizden beri oynadığımız oyuna... Herkes için sıradan olan bu sanal evren, bizim için bir anı deposu, bir sığınaktı.
Anneannemin kaybı sonrası, kitap yazamayacağım kadar yorgun hissettiğim gecelerde o oyun bir nefes olmuştu. Gerçekliğin sertliğinden kaçıp piksel dünyasında birkaç saat bile olsa soluklanabilmek... küçücük bir şeydi ama bazı yükleri taşıyabilmek için gerekliydi. Doğukan’ın da benim gibi hissettiğini biliyordum ama onun zamanı da mekânı da benimkine kıyasla çok daha kısıtlıydı. Yine de bazen bir tur bazen on tur, ikimizin de kurtarıcısıydı.
“Çok isterdim ama bulunduğum alanda internet çekmiyor can parem. Başka zaman.”
Hüzünlü bir “Tamam,” dedim; sesime yerleşmiş ince titreşim, vedanın ağırlığını ele veriyordu. O ise o tanıdık sıcaklığıyla “Suratını asma, kırışıkların artacak,” diye cevap verdi. Sesi, içten içe gülümseyen biri gibi yumuşaktı. Görmesem bile tebessümünü duyabiliyordum.
Gözlerimi hafifçe kısarak “Ameliyat paramı karşılarsın o zaman,” dedim. Hem sitemli hem oyunbaz bir tonla alayla karışık savunmamı yapmıştım. Karşılığında gelen kahkaha gerçekti. Öyle sahici ki, onun gülüşünü yalnızca sesinden değil, içimde yankılanışından tanıyordum.
“Ben seni doğal seviyorum, Peri.”
Bu sesleniş... yüzümde beklenmedik bir gülümseme oluşturdu. “Peri” demesi, bana çocukluğumuzu hatırlatıyordu. İçimde bir yer yumuş yumuş oldu.
“O beni prenses peri sanıyor. Ne hata yapsam geri sarıyor.”
Sesim şarkının ritmiyle dans ederken aniden gelen “Kapatmam lazım,” cümlesiyle donup kaldım. Hevesim, henüz açmışken yarım kalmıştı. Kıkırdayarak “Kaçmam demek istedin sanırım,” dedim. Cümlem, hafif bir sitemle süslenmişti ama altında bir şefkat de vardı.
“Sadece yorgun düşeceğim bir savaşa girmem.”
Sesinin telefondaki ilk ana göre biraz daha normale yakın gelmesi tüm saçmalıklarımıza değerdi. “Dikkatli ol,” dedim. Bu cümle, sarılmadan söylenen bir koruma gibiydi.
“Denerim. Allah’ıma emanet ol.”
“Sende Dogito. Görüşürüz.”
O son kelime, ayrılığın koynuna gizlenmiş bir temenniydi. Hem bir kapanış hem de bir kapı aralığıydı. “İyi geceler can parem.”
Telefon kapanırken sanki odadaki ses de onunla birlikte çekildi. Bir anda her şey duruldu. Sessizliğin içinden, derin ve yorgun bir nefes aldım. Nefesimin sonunda bir şeylerin bittiği değil, başka bir şeye evrildiği hissi vardı. Her telefon konuşması, duyguların yarım kalan satırlarına bir nokta koyar gibi bitiyordu.
Kahve makinesinin tuşuna bastığımda çıkan ses, düşüncelerimi susturan tek şey oldu. O küçük uğultu, bana fazlasıyla tanıdık geldi. Kahvemin hazırlanışını izlerken bedenim de toparlandı. Kupayı ellerime aldım. Sıcaklığı parmaklarımda değil, ruhumda hissettim. Yavaşça bir yudum aldım; sanki kalbim o an biraz daha net attı.
Bilgisayarın başına döndüm. Bu sefer kelimeler değil hareketler düşünmemi engelleyecekti. Cümle kurmayacaktım ama strateji seçecektim, reflekslere güvenecektim.
LOL ekranı açılırken kulaklığımı taktım. O tanıdık arayüz karşımdaydı. Birçok kişi oyuna beş kişilik takımıyla giriyordu. Bizimse iki kişilik takımımız, üç kişilik her gece değişen yancılarımız olurdu ve maalesef bu sefer takım arkadaşım sınır ötesinden katılamayacağını söylemişti. Son zamanlarda sıkça yaptığım gibi bireysel takılmam gerekecekti. Bunun içinde bir takımda boş yer bulmam gerekiyordu. Şanslıysam, benim gibi bireysel takılan insanların olduğu bir takıma girerdim.
Bir elimde kahve, diğer elimde mouse... oyunun yüklenme ekranına bakarken ekrandan gelen konuşma sesleri odayı doldurmaya başladı. “Selam, sesli oynayalım mı?” Katilxkatil’in sesi ince ve iddialıydı. Kesin bir ergendi.
Dogi varken böyle teklifler kafa bile yormazdı. Onun varlığı bir koruma alanı gibiydi. Ama şimdi yoktu. Kadın olduğumu anlamaları... çoğu zaman ya laubaliliği ya da acımayı doğuruyordu. Ne ilki ne ikincisi işime gelirdi. İsmimden kadın olduğumu anlamalarının imkanı da yoktu; ‘YAZAR-ÇİZER’ O yüzden sesi açmamak bir korunma refleksi olmuştu.
Chat ekranına “Şu an sessiz kalmayı tercih ediyorum.” yazdım. Katilxkatil, "Sen bilirsin," diye yanıt verdi. O sırada iki kişi aynı anda girdi. Chat ekranında oynamak istedikleri karakterleri yazıyorlardı. ADC, suikastçı ve savaşçı pozisyonları hemen sahiplenildi. Herkes rolünü biliyordu, kaos yoktu. Bu nadirdi. Ben de tereddütsüzce yazdım: “Mid mage benim.” Gönder tuşuna bastıktan sonra aklıma gelen son şeyi ekledim.
“Beni taşıyacak birine ihtiyacım var.”
Tam o anda son oyuncumuz- KILIÇ44- odanın içine girdi ve ekran bir anda VS moduna geçti. Rakip takım belirdi, karakterler netleşti. Herkes seçimini yaptı. ADC keskin nişancı aldı, suikastçı gölgeli bir karakter, savaşçı klasik kılıçlıydı. Ben kendi büyücümü seçtim; hareket kabiliyeti sınırlı ama güçlü büyülerle savunulabilir bir karakterdi. Ve KILIÇ44… tank aldı. Ağır ama dayanıklı. Bir kale gibi…
İçimden bir tebessüm geçti. Onun adını etiketleyip chat ekranına “Umarım bu oyunda iyisindir. Beni taşıman gerekiyor çünkü,” yazdım. Cümlem hem ricaydı hem de oyun diliyle kurulmuş bir temenniydi.
Ekran geri sayıma geçti: 10... 9... 8...
Tam o sırada, chat kutusunda beliren mesaj karakterlerin üstüne gölge gibi düştü:
“Oyunun sonuna kadar… Canım yettiğince sana kimse zarar veremez.”
Durdum. Mesajın altına bir şey yazmadım. Gözlerim ekranın titreyen ışığında sabitlendi. Ne kadar tanıdık bir cümleydi bu. Oyun dilinden fazlası vardı içinde. Sanki ekranın ötesinden biri, varlığımı savunmayı vaat etmişti. Üstelik sadece oyun için gibi de hissettirmemişti…
Yorumlar
Yorum Gönder