Kılıç ve Kalem - 2. Bölüm

 EMRE

Savaş, oyunlarda güzeldi. Çünkü orada gerçek bir ölüm yoktu. Kaybetmek, sadece bir skordu. Yenilmek, yeniden başlamak demekti. Hiçbir kayıp nihai değildi. Hiçbir hata geri dönülemez sayılmıyordu. Bir tuşa basmak, zamanı geri almak gibiydi. Silinen her iz, bir sonraki turda yeniden yazılırdı.

Oyunlardaki savaşta kurallar vardı. Haritalar belliydi. Düşman görünürdü. Strateji, beceri, refleks… Her şey kontrol altındaydı. Kurşunlar ses çıkarırdı ama acı vermezdi. Kan, sadece grafikti. Ölüm ise, bir animasyondu. Hiçbir kurşun gerçekten acıtmazdı. Hiçbir kayıp, kalpte iz bırakmazdı. Çünkü orada acı, bir efekt; ölüm, bir geçişti.

Oyunlarda savaş, bir beceri gösterisiydi. Gerçek hayatta ise bir hayatta kalma çabasıydı.

Gerçek hayatta savaş, sessizdi. Ansızdı. Beklenmedik bir anda başlar, ne zaman biteceği bilinmezdi. Kuralsızdı. Düşman bazen bir bakışta, bazen bir suskunlukta gizlenirdi. Amansızdı. Kurşunlar sadece bedenleri değil, hayatları delip geçerdi. Tek bir yanlışın büyük kayıplara mal olurdu ve bu kayıplar geri döndürülmezdi. İsimler silinmezdi. Yüzler unutulmazdı. Sesler, rüyalarda yankılanırdı. Ve bazı geceler, savaş hiç bitmemiş gibi uyanılırdı.

Oyunlarda savaşın sonunda bir kazanan olurdu. Gerçek hayatta ise herkes biraz eksilirdi.

Savaş oyunlarda güzeldi. Çünkü orada kimse gerçekten yalnız kalmazdı. Ekip vardı, görev vardı, amaç vardı ama gerçek savaşta, yalnızlık en büyük düşmandı. Ve bazen en yakınında olan bile seni koruyamazdı.

Oyunlarda savaş, bir kaçıştı. Gerçek hayatta ise yüzleşmenin ta kendisiydi Kendinle… Kararlarınla... Kayıplarınla... Ve bazen, hayatta kalmanın bedeliyle.

“Komutanım alışabildiniz mi?”

Murat’ın sesi hem alaycı hem de içten bir merak taşıyordu. Gözlerimi oyundan ayırmadan, bilmiş bir edayla gülümsedim. Alışmak mı? Ben bu dünyanın içindeydim zaten. Kendimi bildiğim ilk andan beri online oyun oynuyordum. Sanki o dünya da doğmuştum ve klavye sesleriyle büyümüştüm. Bir karakterin seviye atlaması, benim de bir yaş daha büyümem gibiydi. Şu an bir Elf kadar yaşlı sayılırdım.

Bu alışkanlık, hayat şartlarından dolayı zamanla azalmıştı belki ama bende yarattığı heyecan hiç değişmemişti. Gerçi bilgisayardan oynamayı daha çok severdim. Klavye tuşlarının altında parmaklarımın dansı, bana bir tür kontrol hissi verirdi. Ama bulunduğumuz şartlar… Bu geçici üs, bu dar alan… Telefon da iyi bir alternatifti. 

Müptelası olduğum oyunun mobile versiyonunu ilk denediğimde hayal kırıklığına uğramıştım. Birçok karakter açılmamıştı. Bazı kurallar eksikti. Ritmi bozulmuştu. Sanki tanıdığım bir dostun yüzü değişmişti. Ama Murat sağ olsun. Bilgisayar ve telefonu birleştiren bir crack bulmuştu. Bir tür dijital geçitti. Ve şimdi, bildiğim oyun ellerimin arasındaydı. Tanıdık haritalar, tanıdık silahlar, tanıdık düşmanlar… Ve ben, yeniden kendim gibiydim.

“Komutanım oyun mu oynuyorsunuz? Allah aşkına savaşmaktan yorulmadınız mı?”

Kerim’in şaşkın sesi, odanın sessizliğini deldi. Cümlesi, bir yargıdan çok bir hayret taşıyordu. Çünkü hepsi bitik durumdaydı.

Haftalardır ince ince planladığımız operasyon, git-al-çık taktiğiyle başarıyla sonuçlanmıştı. Ama başarı, her zaman huzur getirmezdi. Kışın verdiği çetin hava şartları, bizi en yakın karakola sığınmaya zorlamıştı. Ve oraya ulaşana kadar, belimize kadar mücadele verdiğimiz kar, sadece yolumuzu değil, bedenimizi de kuşatmıştı. Adımlarımız, her biri bir direnişti. Kar, sadece soğuk değildi; bir düşman gibi üzerimize çöküyordu.

Botlarımızın içi buz kesmişti. Eldivenlerimiz, parmaklarımızı korumaktan çok hareket kabiliyetimizi sınırlıyordu. Nefesimiz, havada buharlaşıyor ama ciğerlerimizde bir yangın gibi yanıyordu. Rüzgâr, karı yüzümüze savururken gözlerimizi kısmak yetmiyordu. Görüş mesafesi daraldıkça, birbirimize daha sıkı tutunmak zorunda kalıyorduk. Ekip olmanın anlamı, o an daha da belirginleşmişti: bir adım geri kalmak, kaybolmak demekti. Kar, belimize kadar yükselmişti. Ama biz, onun içinde değil, ona karşı yürüyorduk. Her adım, bir meydan okumaydı. Her nefes, bir zaferdi. 

Ve sonunda karakolun silueti bir kurtuluş gibi karşımızda belirmişti ama iliklerimize kadar donmuştuk. Üstelik sadece bedenimiz de değildi. Zihnimiz de soğuktan çatlamıştı.

Yoğun geçen günlerin ve bu zorlukların bedeli, bedenimde sinir bozucu bir adrenaline dönüşüyordu. Kaslarımın gevşemesi gerekiyordu ama tetikte kalmaya alışmıştı. Uyumak istiyordum ama göz kapaklarım bile görevdeydi. Özellikle beynim… Operasyonun kritiğini tekrar tekrar yapıyordu. Her adımı, her kararı, her sessizliği yeniden oynatıyordu. Bir hata ya da eksik varsa, diğer görevlerde tekrarlanma lüksü yoktu. Ama benim bir süre düşünmemeye ihtiyacım vardı. Bir süre “komutan” olmamaya. Bu yerde, bu adamların arasında bunun tek yolu elimdeki oyundu.

“Savaşmayın artık komutanım. Sevişin.”

Kerem’in sesi, banyodan gelen buharla birlikte odaya yayıldı. Tek kaşımı kaldırarak sadece gözlerimi ona çevirdim. Elinde havlu, yüzünde arsız bir gülümsemeyle yanımıza geldi. Fazlasıyla keyifliydi. Nedenini tahmin etmek zor değildi. 

“Sen sus lan Elizabeth.”

Özkan’ın ensesine indirdiği şaplak, benim yerime verilmiş bir cevap gibiydi. Başımı ona doğru bir kez sallayarak teşekkür ettim. Sonra oyuna döndüm. Savaş bitmişti. Yeni bir savaş için oyun yüklenme alanını beklerken ortamın gürültüsü arttı. Yorgunluk, timin çenesine vurmuştu. Kahkahalar, takılmalar, gevşeyen disiplin… Ben ise kendimi biraz olsun gürültülerinden soyutlamak istedim. Sırt çantamdan kulaklıklarımı aramaya başladım.

“Beni taşıyacak birine ihtiyacım var.”

YAZAR-ÇİZER kullanıcı isimli birinin yazdığı yazıyı hayal meyal okudum. Çünkü oyun ekranı anında değişti ve VS modu açıldı. Rakip takım karşımıza gelmiş, herkes oynayacağı karakteri seçmeye başlamıştı. Tüm karakterlerle oynayabildiğim için son seçimi yapmak adına bekledim. Adc, suikastçı, savaşçı, büyücü… Denge sağlanması için tank aldım; koruyucu, siper olan, ön safta duran. Kulaklığımı takarken chat ekranında bir yazı göründü. 

 “Umarım bu oyunda iyisindir. Beni taşıman gerekiyor çünkü.” 

Az önceki yazıyı da doğru görmüştüm. Ukala çocuklar bu oyunun vazgeçilmeziydi. Yine de takım arkadaşım olduğu için bir cevap vermem gerekiyordu. 

Ekran geri sayıma geçti: 10... 9... 8...

“Oyunun sonuna kadar… Canım yettiğince sana kimse zarar veremez.”

Bu cümle, bir sözden çok bir yemin gibiydi. Parmaklarım klavyeye değil, bir tür içgüdüye dokundu. Oyun ekranı açıldığında herkes pozisyonuna dağıldı. ADC alt, savaşçı üst koridora yöneldi. Suikastçı, sisin içinde kayboldu; ormanda sessizce avını bekliyordu.

YAZAR-ÇİZER, orta alana doğru ilerlemeye başladı. Adımları hızlıydı. Büyücü karakterin en önemli özelliklerinden biriydi bu: Yüksek hareket hızı, yüksek hasar. Ama kırılgandı. Bir baskında, birkaç saniyede eriyebilirdi.

Bu noktada ben devreye giriyordum. Tank olarak peşinden ilerledim. Yavaştım. Ama sağlamdım. Zırhım, canım, yeteneklerim… Hepsi onun için bir kalkan gibiydi. Rakip elene kadar ona ulaşacağımı biliyordum.

Minyonlar ortaya çıkmaya başladı. İlk dalga, sessizce ilerliyordu. YAZAR-ÇİZER, uzaktan yeteneklerini kullanarak minyonları eritiyordu. Mana barı dengeli, pozisyonu dikkatliydi. Ben henüz yanına varamamıştım ama görüş alanındaydım. Haritada onun konumunu sürekli kontrol ediyordum.

Rakip orta koridor oyuncusu agresifti. İlk dakikalardan itibaren baskı kurmaya çalışıyordu. YAZAR-ÇİZER’in canı yavaş yavaş azalıyordu. Ama geri çekilmiyordu. Sanki o koridorda kalmak, sadece bir oyun değil, dik duruştu. Birilerine bir şey kanıtlamaya çalıştığını hissettiriyordu. Belki de takımdaki diğerleri tanıyordu.

Karşıdaki rakip iki kişi olduğunda “Dikkat et.” yazdım chat ekranına. Cevap gelmedi. Ama geri çekildiğini gördüm. Bir tür sessiz anlaşma gibiydi bu.

Oyuncularla uğraşmaktan minyonlara saldıramamıştı. Koridorun ortasında, yalnız kalmış birkaç minyon vardı. Yoluma çıkanları birer birer temizledim. Her vuruş, bir tür hazırlıktı. Bir tür temizlik.

O sırada haritada bir hareketlilik oldu. Sis perdesinin arkasında, bir gölge kıpırdadı. Rakip ormancıydı. Orta koridora doğru yaklaşıyordu. Bana saldırmaya cesaret edemezdi. Zırhım, canım, varlığım caydırıcıydı. Ama YAZAR-ÇİZER’in canı azdı. Ve onun için geldiğini anlamak zor değildi. 

“Teleport!”

Kuleyi bırakmamak için canını doldurmak için ışınlanmıyordu. Canı azalan minyonları kulenin vuruşlarına bıraktım. Onlar birer detaydı artık. Benim için tek odak, kulenin gölgesinde yalnız kalan o büyücüydü. Söz vermiştim. Canım pahasına onu korumalıydım. 

Ormancı ve orta koridor oyuncusu tam kule altına dalacakken önlerine bedenimi koydum. İlk yeteneğimle yavaşlattım. Adımları kesildi. İkinciyle sersemlettim. Gözleri karardı. YAZAR-ÇİZER, kule altından çıkıp son vuruşu yaptı. Bir büyü parladı. Bir çığlık yükseldi. İlk kan bizdeydi.

“Ways çok güzel taşıdın.”

Kaskatı kesildim. Duyduğum ses, bir kadına aitti. Tonlaması öyle yumuşaktı ki sanki yıllardır içimde kilitli duran bir kapının önüne rüzgârla gelen bir anahtar bırakılmıştı. Ses, bir emir vermiyor, bir rica da etmiyordu ama her hecesi, beni olduğum yerden kaldırmadan başka bir yere taşıyordu.

Sesin içinde bir şey vardı. Bir denge... ama kırılgan. Sanki her kelime, bir duygu uçurumunun kenarında yürüyordu; düşmemek için değil, düşmenin ne demek olduğunu biliyormuş gibi. Ve belki de bu yüzden, benim içimdeki tüm dengesizlikleri bir anda görünür kıldı. O ses, bana ait olmayan ama beni benden iyi bilen bir şey gibiydi.

Sahibini zihnimde bir hayal gibi kurmaya başladım. Minyon biri olmalıydı. Beyaz tenli, saçları uzun ve koyu renkti kesin; karanlıkta parlayan bir nehir gibi. Küçük burunlu, sivri çeneli, büyük gözlü… Sevimli bir kız çocuğu gibi bir görüntüsü olmalıydı ama bakışları... Bakışları çocukluktan çok daha eski bir şey taşımalıydı. Sanki çok şey görmüş ama hiçbirini anlatmamış biriydi. Suskunluğu, bir tür koruma biçimi olmuştu.

Siktir. Mesleki deformasyonum, resmen oyunun içinde bile kendini göstermişti. Sözde düşünmeyip dinlenecektim. Zihnim hâlâ analiz modundaydı. Sesin tonlaması, ritmi, nefes aralıkları… Hepsini farkında olmadan çözümlemeye başlamıştım. Oysa bu sadece bir oyun olmalıydı. Sadece bir sesti ama ben, o sesi bir karaktere dönüştürmüştüm bile.

Kendimi silkeleyip oyuna odaklanmaya çalıştım. Rakip ormancı haritada görünmüştü. Minyonlar kuleye yaklaşmıştı. 

“Vay vay vay. Demek bundan sesli oynamak istemedin.”

Fakat Katilxkatil oyuna odaklanmama izin vermiyordu. Tok sesinden anladığım kadarıyla, yaşı çocuk denemeyecek kadar büyüktü. Sesinde bir tür alay vardı ama flörtözlüğü daha baskındı. Tabii ki YAZAR-ÇİZER’in sesini sadece ben duymamıştım. Ama kimse onun sesini benim gibi dinlememişti. Onlar sadece duymuştu. Ben ise çözmeye çalışmıştım ve belki de şu anda düşündüklerim doğru mu diye o sesin ardındaki kişiyi merak etmeye başlamıştım.

YAZAR-ÇİZER… Neden bu ismi seçmişti? Sıradan bir kullanıcı adı olmadığı belliydi. İki kelime. İkisi de üretime dair… Yazmak ve çizmek. Sanki kelimelerle savaşan, çizgilerle savunan biriydi. Belki bir hikâye anlatıcısıydı. Belki bir fikir geliştiricisiydi. Mimar olabilir miydi? 

“Ee artık sesli oynayabiliriz değil mi güzellik?”

Katilxkatil’in sesi, kulaklıkta yankılandı. Tonunda arsızlık vardı. Sanki az önceki o yumuşak sesin sahibine değil de avlamak istediği birine konuşuyordu. YAZAR-ÇİZER’den ses çıkmıyordu. Az önceki o yumuşak, dengeli ton bir anda yok olmuştu. Sanki bir perde aralanmış, ardından hızla kapanmıştı. O ses, sadece bir cümleyle var olmuştu ve şimdi, yokluğuyla daha çok şey söylüyordu.

Sanırım az önceki olay tamamen yanlışlıkla olmuştu. Belki mikrofon açık kalmıştı. Belki de boş bulunup söylemişti. Sessizliğiyse bir tür geri çekilmeydi. Görünür olmak istemiyordu. Gereksiz muhabbete de girmek…

“Beyler, ekibimizde bir bayan var. Nazik olalım. Koruyalım çiçeğimizi.”

Şimdide şefkatli bir sahiplenme adı altında kızı küçümsüyordu. Bu oyunda bir kadınsan, fark edildiğin anda ya abaza heriflerle uğraşırdın ya da zorbalarla… Tek bir çıkış yolun kalırdı. O da…

Sesi açtım. Odadaki tüm uğultuya rağmen sesimi yükselterek “Öncelikle katil kardeş. Bayan değil, kadın. Bunda bir anlaşalım,” dedim. Timin sesi bıçak gibi kesildi. Gözler üzerime döndüğünü hissediyordum. Benimse odağım hem oyunda hem de cıvımaya başlayan itteydi. O sesin tonu, oyun içi değil, oyun dışıydı. Ve ben, o çizgiyi net çekmeye kararlıydım.

“İkinci olarak da ağzının suyunu topla yengene akmasın delikanlı. Yoksa ben tek bir damlasının bile ziyan olmasına izin vermem. Anlaşıldı mı?”

Yorumlar