Kılıç ve Kalem - 3. Bölüm
PERA
Israrla çalan her telefon başıma iş açardı. Yine öyle olmuştu. Masanın üzerinde duran telefonun sessiz titreyişi oyunun içinde yankılanmıştı. Göz ucuyla arayan kişiye baktığımda ‘annem’ olduğunu görmüştüm. Gecenin bu saatinde neden aradığıyla ilgili zihnimden ufak ve sessiz bir muhakeme yapmıştım. Büyük ihtimalle ablamla ilgili bir şey anlatacaktı. Savaş bitince ona dönebilirdim. Bu yüzden aramanın çıkardığı sesi duymazdan gelmeye çalıştım.
Çaldı, çaldı, çaldı.
Sanki her çalış sabrımdan bir parça alıp götürmüştü. Susturmak için elimi telefona uzatmıştım ama parmaklarım kararsız kalmıştı. Reddedersem kendimi suçlu hissedecektim. Açarsam da konuyu uzatacağını bildiğim için oyundakilere ayıp edecektim. Arada kalmıştım ve beni bu ikilemden annemin susan telefonu çıkarmıştı.
Tekrar oyuna odaklanmaya çalıştığım sırada telefonuma mesaj geldi. Büyük ihtimalle annemdi. İçimdeki ses, telefonu açmamamın suçluluğuyla ne yazdığına bakmak istedim. Fakat tam o anda, telefona uzanmak ve oyunda kalmak arasında önümdeki kahve bardağına çarptım.
“Kahretsin!”
Bardağın devrilişi sessiz bir çığlık gibiydi. Kahve, önce klavyenin tuşları arasında karanlık bir göl gibi birikti, sonra masanın yüzeyine yayıldı, ardından da ağır ağır halıya damlamaya başladı. Ben ise bütün bu hareketliliğin ortasında donup kalmıştım. Ne oyuna bakabiliyordum ne de gözlerimi kahvenin izlediği yoldan ayırabiliyordum.
“Yarısını içmiştim,” diye düşündüm panikle. İçimdeki ses, “şanslısın” dese de aslında o yarısının hâlâ klavyenin üzerinde olduğunu bilmek içimi daraltıyordu. Hızla klavyeyi masadan kaldırdım ve ters yüz yaptım. Avuç içimle arkasına vura vura, kahvenin en ufak damlasını bile dışarı atmaya çalıştım. Ama her tuşun arasından gelen o ıslak ses, bana bir inilti gibi geliyordu. Sanki klavyem, kahvenin sıcak acısıyla fısıltılar halinde can çekişiyordu.
Kalbim kulaklarımda atıyordu. Panikle kulaklığımı çıkarıp ayağa fırladım. Sandalyem geriye doğru devrilip yere çarptı. Oyunu kendi haline bırakıp odanın içinde bez aramaya koyuldum. Dolapları açtım, çekmeceleri karıştırdım ama hiçbir şey bulamadım. Sonunda banyoya koştum. Ayak seslerim evin duvarlarında yankılandı, nefesim hızlandı. Sanki kahve değil, bütün hayatım dökülmüştü klavyeye. Her tuş bir hatırayı temsil ediyordu; ilk yazdığım hikâyeler, sinirle bastığım anlar, gece yarıları oyunlarda kurduğum stratejiler… Şimdi hepsi bir sıvının insafına kalmıştı.
Bezle geri döndüğümde gözlerim istemsizce ekrana kaydı. Korumaya çalıştığım kulenin canı yarıya inmişti. Minyonlar dalga dalga yükleniyor, otomatik atışlar onları geri püskürtmeye yetmiyordu. Chat ekranı uyarı yazılarıyla dolup taşmıştı ama harfler gözümde bulanık gölgelerden ibaretti. Önce klavyeyi sildim, sonra masayı, ardından halıya damlayan kahve izlerini. Bir gözüm bilgisayarda, diğerim yaptığım işteydi.
Canımın son kırıntılarına düştüğümü fark edince oturdum. Teleport basıp geri dönsem kule kesinlikle yıkılacaktı. Kalıp savaşsam tek vuruşla ölebilirdim. Tam o anda KILIÇ44 ekrana girdi. Desteğe yetişti. Kuleyi yıkılmaktan kurtardı, minyonları biçti, rakibi geri püskürttü. O an içimde yükselen minnettarlıkla “Ways çok güzel taşıdın,” dedim.
O kulenin yanında dururken main alana döndüm ve canımı yeniledim. Tankın yanına doğru koştururken kulaklığımdan gelen sesle donakaldım. “Vay vay vay. Demek bundan sesli oynamak istemedin.” Gözlerim anında ekrandaki mikrofon simgesine kaydı. Kahretsin! Ortalığı temizlerken yanlışlıkla açmış olmalıydım. İfşalanmıştım ve daha önceki tecrübelerime dayanarak bu hiç iyi olmamıştı.
“Ee artık sesli oynayabiliriz değil mi güzellik?”
Ses tonunda alay, küçümseme, arsız bir şehvet vardı. Şakaklarımda bir damar zonklamaya başladı. Parmaklarım istemsizce mouse’a daha sıkı sarıldı. Katilxkatil susmuyordu. Her cümlesi mideme yumruk gibi iniyordu. Birkaç saniye daha konuşmasına izin verirsem kesinlikle patlayacaktım. Ona haddini bildirmeye hazırlanıyordum ki…
“Öncelikle katil kardeş. Bayan değil, kadın. Bunda bir anlaşalım.”
Ses tonu fazlasıyla tanıdık hissettirmişti. Hatta Doğukan’ın bana yalan söyleyip söylemediğini bile sorgulatacak kadar yakındı. Fakat dikkatli dinleyince onun olmadığını anlamıştım; cümleleri vurgulayışı ve o tınısındaki gergin komuta hayatımda duyduğum en sert, otoriter ve güçlü sesti.
“İkinci olarak da ağzının suyunu topla yengene akmasın delikanlı. Yoksa ben tek bir damlasının bile ziyan olmasına izin vermem. Anlaşıldı mı?”
Yenge mi?..
O tek kelime beynimde yankılanıp duruyordu. Sanki biri içime gizli bir kıvılcım bırakmıştı ve o kıvılcım hızla tüm bedenime yayılıyordu. Az önceki sinirim, bir anda yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Oyun için ihtiyacım olmasa bile Doğukan tarafından korunmaya alışkındım elbette. Ama bu bambaşkaydı. Daha birkaç saniye önce varlığından bile haberim olmayan bir yabancı, hiç düşünmeden beni sahiplenmiş, en arsızına haddini öyle bir koymuştu ki… İçimde garip bir sıcaklık dalgalanıyordu.
Ekrana gözlerimi diktim. Parmaklarım fareye sıkıca yapışmıştı ama artık oyunu görecek hâlde değildim. Kalbimin ritmi hızlanmış, nefesim boğazıma düğümlenmişti. Otoriter sesi hâlâ kulaklarımın içinde yankılanıyordu. Her hecesi, emir verir gibi netti.
Allah aşkına, yüzünü bile görmediğin bir adamın sesinden etkilenemezsin Pera! Kim olduğunu bile bilmiyorsun, kendine gel.
Kulaklığın içi sessizleşmişti. Katilxkatil’in, az önceki o küstah tavrından eser kalmamıştı. Onun yerine ortama ağır, utangaç dolu bir sessizlik çökmüştü. Öylece sustuğunu, hatta utanıp mikrofonunu kapattığını gördüm. Özür dileyecek yüzü yoktu belki ama sessizliği bile bizim için zafer sayılırdı.
Bizim için…
Hangi ara “biz” olmuştuk? Bir oyunun ortasında, tanımadığım bir adamla yan yana savaşırken, bu kelimenin yükünü omuzlarımda hissetmem mümkün müydü? Daha birkaç saat önce birbirimizin varlığından habersizken, şimdi aynı cümlenin öznesi olmuştuk. “Biz”… Sanki görünmez bir bağ kurulmuştu aramızda.
Ama mantığım hemen devreye girdi. Belki adam babam yaşındaydı. Sesindeki olgunluk, o ağır tını, insana güven veren bir sertlik… Bunlar benden yaşça büyük biri olduğuna işaret ediyor olabilirdi. Yine de abartıyor muydum? Çünkü her cümlesinde gençlere özgü o kıpırtıyı, o hafif umursamaz neşeyi de hissedebiliyordum. Belki otuzlu yaşlarının başındaydı. Belki… kim bilir.
Sonra beynim beni daha da köşeye sıkıştırdı: Evli miydi? Belki çoktan hayatını kurmuştu, belki bir eşi, hatta çocuğu vardı. Öyleyse ben neyin hayalini kuruyordum? Ama işte tam o sırada aklıma o kelime düştü.
“Yenge.”
Oyun sırasında Katilxkatil’e söylediği o cümle… Eğer bir kadını olsaydı, onun yanında böyle rahat konuşabilir miydi? Hiç sanmıyordum. Bir anlığına içimdeki kıskançlığın yönünü fark edip irkildim.
Ne hakla böyle düşünüyordum ki? Onu tanımıyordum, kim olduğunu bile bilmiyordum. Bunlardan bana neydi zaten? Bir oyun arkadaşıydı işte. Bu oyundan sonra belki de bir daha hiç denk gelmeyecektik ya da birkaç tur oynayacak sonra dağılacaktık. İki türlü de hayatımda sadece birkaç oyun kadar olacak bir adamın hayatını neden bu kadar irdelemiştim anlamıyordum.
Oyuna KILIÇ44’ün tanklığıyla devam ettim. Daha ilk dakikalardan itibaren fark belli olmuştu. Onun önümü açışı, savunması, en kritik anlarda arkamı kollaması… tüm gidişatı değiştirmişti. Birkaç hamlede rakibin oyun kurma planını bozdu, kule altı baskınlarını püskürttü. Ben büyülerimi hazırlarken o her zaman bir adım öndeydi.
Sanki düşüncelerimi okuyordu. Rakibin saldırıya geçeceğini sezdiğinde bedenini bir kalkan gibi önümde dikiyor, ben saldırıya kalkıştığımda ise tüm dikkatini bana destek vermeye veriyordu. Oyun ekranındaki karakterinin hareketleri bana güven veriyordu; arkamda olduğunu bilmek, yalnız olmadığımı hissettirdi.
Bu oyunda ciddi anlamda çok iyiydi. “Acaba profesyonel ligde olan biri miydi?” diye düşünmeden edemedim. Çünkü yaptığı hamleler sıradan bir oyuncunun reflekslerine benzemiyordu. Rakipten önce davranışı, tehlikeyi sezmesi, en ufak boşluğu değerlendirmesi… Bunlar eğitimle mi geliyordu, yoksa sadece doğal bir yetenek miydi?
Her defasında beni ölümün eşiğinden çekip alışı, içimdeki hayranlığı arttırıyordu. Yalnızca oyunda değilmiş gibi… Gerçek hayatta da böyle olur muydu? Bir tehlike anında, bir adım geri düşsem, omzuma dokunup yeniden kaldırabilir miydi?
Her savunmasında, her göğüslediği darbede tuhaf bir his yayıldı içime. Belki de tank olmanın en güzel yanı buydu; kendi canını riske atıp, takımını hayatta tutmak. Ama o an, sanki bütün takım değil de sadece beni hayatta tutmak için savaşıyordu.
Ve bu düşünce, klavyemin başında oturan beni derinden sarstı. Bir oyun karakterinin arkasında, böylesine özenli, böylesine kararlı bir oyuncunun varlığını bilmek… Kalbime oyundan çok daha fazlasını yüklemişti.
Rakibin ana kulesi devrilip yere toz bulutları saçıldığında zafer ekranı belirdi. Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı; bu galibiyet yalnızca oyunun değil, içimdeki bütün gerginliğin de zaferiydi. Bir sonraki ekrana atıldığımızda, chat ekranında bir yazı belirdi.
“Bir oyun daha?”
Sorunun sahibini KILIÇ44’tü. Daha cümlesini bitirmeden Katilxkatil gruptan çıkıp gitmişti. Bu ani kaçışı görünce dudaklarımı ısırarak gülmemek için kendimi tuttum. Çocuk olduğu o kadar belliydi ki…
Klavyemin tuşlarına dokunup “Olur,” yazdım. Diğer iki oyuncu da birer birer kaybolunca ekranda yalnızca ikimiz kaldık. Yeni takım arkadaşlarının yüklenmesini beklerken içimde garip bir sıkışma hissettim. Bir süredir boğazımda düğümlü duran şey artık bana nefes aldırmıyordu: teşekkür etmeliydim. Baş başa kalmış olmamız, bunu yapmak için en doğru andı.
Derin bir nefes aldım. Kulaklığımın mikrofonunu elimle hafifçe düzelttim. Dudaklarım aralandı ama kelimeler dilimin ucunda dolanıp kaldı. Bu kadar zor olmamalıydı. Oyun içinde “mid ss” yazmak kadar basit olmalıydı aslında. Yine de içimdeki gerginlik, kelimeleri titreğe dönüştürdü.
“Az önce… şey için… teşekkür ederim.”
Sesim, kulaklığın içinde boğuk bir fısıltı gibi yankılandı. O an yanaklarım ateş gibi kızardı. Şey için mi? Allah aşkına Pera, sen kelimelerin cambazıydın, her cümleyi ustaca kuruyordun. Ama şimdi? Şimdi maskaraya döndün…
Sessizlik çökünce kalbim daha da hızlandı. Beklemek işkenceydi. Zaman ağırlaşmış, saniyeler dakikaları kovalıyordu. Göğsümün içinde düzensiz bir ritim yankılanıyordu. Sonra… o ses tekrar geldi.
“Her zaman.”
İki kelime. Kısa, keskin ama öylesine güçlü. Sesindeki güven, sakinlik ve o derin tını, iliklerime kadar işledi. Bedenim sanki tek bir an için duraksadı, sonra yeniden can buldu. Bir insan sadece sesiyle etkileyebilir miydi? Sanki bütün evetler bu soruya cevap vermek için içimde çığlık atıyordu.
“Bu arada adım Emre.”
Emre… Dost, sevgili, yar… Sanki sadece bir isim değil, içimde kıvılcım gibi yanıp tutuşan duygulara gönderilmiş gizli bir mesajdı. O iki hecenin ağzından çıkışı bile derin, tok bir tınıyla yankılanmıştı kulaklarımda. Bedenimden geçen ürpertiyle boğazımı temizledim, sesim az önceye kıyasla daha güçlü çıksın istedim. “Pera,” dediğimde kısa bir sessizlik oldu.
“Pera.”
Adımı tekrarlamıştı. Adım onun sesinde yeniden hayat bulmuştu sanki. Yıllardır duyduğum bir isim değil de ilk kez kulağıma çalınan bir kalp çarpıntısıydı. “Memnun oldum.” Sesindeki dinginlik beni huzura boğdu. Göz göze gelmememize rağmen, bir gülüşün çizgilerini sesinden seçebiliyordum. Dudaklarımın kenarı istemsiz kıvrıldı. Görmeyeceğini bilsem de içtenlikle gülümsedim. Tam cevap vereceğim sırada ekrana yeni oyuncuların nickleri düştü. Aramıza giren bu iki yabancı, sanki en mahrem bir sırrı paylaşırken kapının ansızın açılması gibiydi.
Mikrofonu kapattım, çünkü sesimi onların duymasını istemiyordum. Parmak uçlarım hafif titreyerek klavyeye dokundu. “Ben de memnun oldum,” yazdım.
Enter’a bastığımda ekranda beliren yazıya gözüm takılı kaldı. Onun cevabını bekledim. Fakat bir şey yazmadı. O an kalbim, bir cümlenin ardından bırakılan üç nokta gibi havada asılı kaldı.
Son kişi de gruba katılınca ekran karardı ve bizi VS ekranına attı. O an, her zamanki gibi kısa ama heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. Herkes birbiri ardına karakterlerini seçerken gözüm sürekli KILIÇ44’ün, yani Emre’nin üzerinde takılı kalıyordu. İsminin yanında hiçbir kıpırdama yoktu. Dakikalar değil belki ama saniyeler bile uzun sürüyordu. Neden seçmiyordu? İnterneti kopmuş olabilir miydi?
Tank çoktan başkasına gitmişti. Savaşçı ve ADC de kapılmıştı. Takımın dengesi için geriye pek bir ihtimal kalmamıştı. Ben, elim alışık olduğu için sevdiğim büyücülerden birini seçtim. Ama içimde başka bir gerilim vardı. Emre’nin hangi karakteri alacağını merak ederken kalbim sanki oyun ekranının geri sayımına senkronize olmuş gibi hızlanıyordu.
“Ya suikastçı seçerse?” diye düşündüm. Çünkü o zaman yollarımız ayrılacaktı. İki kırılgan oyuncu, aynı takımda… Ölüm fermanımız çoktan yazılmış olurdu. Diğerlerinden birini seçmesi ise takımı büsbütün dengesiz hâle getirirdi. İçimden, “Ne olur tankı salsınlar,” diye geçirirken, ekranda beliren satır beni olduğum yere çiviledi.
Chat ekranında Emre, tankı seçen kişinin adını etiketlemişti. Parmaklarım soğudu. Kalbimse aksine deli gibi atıyordu. Ne yazacağını beklerken sanki göremiyormuşum gibi iyice ekranın içine girmiştim.
“Tankı salar mısın?”
O cümleyi gördüğüm anda yüzümde farkında olmadan beliren aptalca bir tebessüm yayıldı. Gözlerimi ekrandan alamıyordum. Sanki bu mesaj sadece bir oyun için değil, doğrudan bana gönderilmişti. “Seninle oynamak istiyorum,”demenin başka bir yoluydu bu. Ama işte hayat, tatlı umutlar yerini aniden hayal kırıklığına bırakabiliyordu. Oyuncu kısa bir süre sonra cevap yazdı.
“Suikastçı oynamayı bilmiyorum.”
O an sanki oyuncu, kameradan ekrana eğilmiş gülümsememi görüp bana inat bunu yazmış gibiydi. Suratım asıldı, içimde bir boşluk hissettim. Tank umudu suya düşmüştü ve ben yüzmeyi bilsem bile tek kulaçta boğulacakmışım gibi hissettim.
Geri sayım başlamıştı. Ekranın köşesinde saniyeler eksiliyordu. On, dokuz, sekiz… derken Emre’nin profilinde kıpırtı oldu. Dudağımın ucunda tuttuğum nefesle seçimini izledim ve tam da korktuğum şey gerçekleşti; güçlü bir suikastçı karakterini seçti. O an, içimde garip bir burukluk hissettim. Güçlü bir takım olmuştuk ama içimdeki ses keyifsiz bir oyuna hazırlamam gerektiğini fısıldıyordu.
Oyun başladı. Orta yolda ilerlerken arkamdan gelen haritadan Emre’yi kontrol ettim. Ormana dalmıştı ve gittikçe benden uzaklaşıyordu. Minyonları biçerken zihnim dağınıktı. Arka planda Emre’nin uzaklaştığını biliyor olmak dikkatimde ince bir boşluk açıyordu. Karşımdaki rakip büyücüyü görünce silkelenip kendime geldim. Eşli oynamaya fazla alışmış olabilirdim ama ben de kendi başıma yeterince iyiydim. Bu oyunda kimsenin sürekli yanı başımda olmasına gerek yoktu.
Rakip tank da büyücünün yanına gelince adımlarımı geri çekmek zorunda kaldım. Panik yoktu, ama temkin vardı. Büyülerimi yollarken içimdeki endişe artıyordu. Çünkü tank sürekli kulenin alanına girip hunharca saldırıyordu. Canını azaltmak için sadece benim gücüm yetersizdi. Kuleyi boş bırakırsam da hızla ilerleyeceklerdi.
“Yapamayacağım…” diye içimden geçirdiğim anda, haritada bir gölge parladı. Emre ormandan fırladı. Karakteri neredeyse kusursuz bir hızla tankın üzerine atıldı. Büyülerini zincir gibi ardı ardına savururken benim saldırılarımla birleşti. Birkaç saniyede koca tank yere serildi. Gözlerim ekrana mıhlanmıştı.
Emre’nin hareketlerindeki akıcılık, soğukkanlılık ve kararlılık büyüleyiciydi. Diğer rakipler kaçmaya çalıştı, ama o pes etmedi; onları da geri püskürttü. Evet, kule yıkılmıştı. Ama içimde tuhaf bir şey yükseliyordu. Yıkılan yalnızca kuleydi; bende ise inşa edilen bambaşka bir şeydi.
Alan temizlendikten sonra Emre karakterini hiç oyalanmadan tekrar ormana sürdü. Onun kayboluşunu haritadan izlerken chat ekranında beliriveren birkaç kelime, bütün gecenin ön gösterimi gibiydi.
“Geride dur. Gücümü arttırıp geleceğim.”
Sıradan bir oyun cümlesi gibi görünse de bana bambaşka şeyler söylüyordu. “Geride dur.” Bu, korumaydı. “Gücümü arttırıp geleceğim.” Bu, vaat gibiydi. Ekrana bakarken gözlerimin büyüdüğünü hissettim. Sanki sadece oyunda değil, hayatımda da böyle yapacakmış gibi… Beni hep güvende tutacak, kendi gücüyle yol açıp geri dönecekmiş gibi…
Doğum günün kutlu olsun ahretliğim🪻🪻🪻
YanıtlaSil