Kurşun Asker ve Balerin 5 - 1. Bölüm

 DOĞUKAN

Verdiğin söz, bedeninden ayrılacak son nefese eşti. O nefesten önce sözünü tutmadıysan, bıraktığın tek miras, bir hiç uğruna harcanmış bir canın boşluğuydu. Bu ilke, damarlarımdaki kan gibiydi; aldığım her nefeste, verdiğim her sözü tutmaya çalışmıştım. Benim için yaşamak, onurumu her vaadin üzerinde tutmaktı. Fakat kader bana öyle bir çelme takmıştı ki, yıllar önce Doğa'ya verdiğim sözleri tutamayacak olmak, belki de her nefesimi gerçekten de son nefes gibi yaşamama neden olmuştu. Sözlerin ağırlığı omuzlarıma çökmüş, ruhumu keskin bir bıçak gibi çiziyordu. İşin en tuhaf yanı, kanamıyordum. Görünmez bir yara taşıyor, kansızlığımda boğuluyordum.

Yıllarca çektiğim bu ıstırap halinden kurtulmamı sağlayan tek şey, fısıltıya dönmüş dualarımdı. Rabbim bir noktada bana acımış, son bir lütuf sunmuştu. Mucizevi bir şekilde, sevdiğim kadına, karıma dair verdiğim ve tutamadığım hiçbir söz kalmamasını sağlamıştı.

Şimdi ise, o son sözü gerçekleştirmek üzere arabadaydık. Motorun homurtusu, eski bir ağıt gibi uğulduyordu. Yolun ritmi, yutkunmaya çalıştığım hıçkırıkların titreşimini taklit ediyordu. Gözlerim, ön camdan akıp giden mesafeye sabitlenmişti ama zihnim çok daha gerilerdeydi; kilometreler değil, yıllar ve yüzler geçiyordu önümden. Atalarımın topraklarına, Drama'ya varmak üzereydik.

Drama... O sadece bir şehir adı değildi; köklerimin, yaşanmışlıkların, kısacası aile geçmişimizin sığınaydı. Orası, benim için bir coğrafya sınırından fazlasıydı. Drama... Babamdı. Babamla olan her an.

"Bir şey ister misin?"

Başımı Doğa'ya doğru çevirdim. Kucağındaki, yola çıkmadan önce aceleyle doldurduğumuz poşeti kurcalıyordu; poşetten yükselen kâğıt hışırtısı, arabanın sessizliğini çalan hafif müzikten daha fazla yırtıyordu. Yol yorgunluğu ve heyecanın birleşimi, yüzüne tatlı bir yorgunluk ifadesi vermişti. 

"Acıktın mı?" diye sorduğumda "Hı hım," gibi, sesi boğazından zar zor çıkan, çocuksu bir ses çıkardı. Ardından poşetten eline aldığı bisküvi paketini, sanki içindeki hazineyi inceliyormuş gibi dikkatle kırıntı dökmeden açtı.

"Eşyalarımızı eve bırakalım. Seni çok güzel, yerel bir restorana götüreceğim. Babamın zamanından kalma, meşhur bir yer."

Doğa, sözümü dinlemek yerine, ağzına aceleyle iki bisküviyi tıkmıştı bile. "Çok iyi olur," derken, ağzı doluydu ve konuşmaya çalışmasıyla birlikte kırıntılar üzerime doğru sıçradı. Bir anda gözleri büyüdü, tıpkı küçük bir suçüstü yakalanmış çocuk gibi. Panikle "Özür dilerim," dedi, ancak bu sefer panikle konuşmaya çalışmasıyla kalan kırıntılar arabanın her yanına, gösterge paneline kadar saçılmıştı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu. Doğa, ağzını kapalı tutmaya çalışarak hızla lokmasını çiğnemeye başladı. Bir yandan da sanki kanıtları yok etmek ister gibi, döktüğü kırıntıları deli gibi toplamaya çalışıyordu.

Gülümserken başımı iki yana salladım. Gözlerimi yoldan ayırıp ona baktım. Bu küçük sakarlığı, tüm yorgunluğumu üzerimden alıp atıyordu. Doğa, kırıntıları telaşla temizlerken o kadar sevimli görünüyordu ki az önce aklımın bir köşesinden çıkmaya çalışan tüm anılar ve hüzün, anlık bir neşeyle dağılıverdi.

"Uğraşma, boş ver," dedim, direksiyonun üzerindeyken önüme uzanan, kırıntı toplamaya çalışan elini tutarak. Sadece birkaç dakikadır temas etmiyordum ve o kadar çok özlemiştim ki... "Atıştırmaya devam et hadi," dediğime mahcup bir şekilde yüzüme baktı.

"Ama arabayı yeni yıkatmıştın. Ben..."

"Sorun değil," dedim, sözünü keserek ve yakaladığım avucunun içini nazikçe öptüm. "Senden kıymetli değil." Bunu söylediğimde, utangaç ve parlak bir şekilde gülümsedi.

"Sen de ister misin?"

Tam o anda, yolun kenarında Drama'ya geldiğimizi gösteren eski, demir tabela yanımızdan hızla akıp geçti. O an, yılların bekleyişi sona ermişti.

"Yemeğe kadar idare ederim," dedim, sesime biraz ciddiyet ekleyerek; dikkatim Drama'nın girişindeki ilk evlere kaymıştı. "Olmaz öyle," diyerek elini elimden kurtardı ve bisküvilerden bir tane aldı. "Tadı çok güzel," dediğinde gülümsedim. O çok daha güzeldi. Yüzünde kırıntı kalmış, aceleyle çiğneyen, yol boyunca yanımda olan bu kadın... Benim her sözümün anlamıydı.

"Aç ağzını bakalım," deyip bisküviyi dudaklarımın önünde tuttu. Direksiyondaydım, tüm dikkatimi Drama'nın sokaklarına vermeliydim. Fakat Doğa'nın o masum, inatçı bakışına ne kadar karşı koyabilirdim ki? Başımı eğip bisküviyi ısırdım. Ağzıma yayılan sade tat, hayatımdaki bu karmaşık ve ağır yolculuğa inat, saf ve basit bir mutluluk anıydı.

Nihayet, Drama'nın o dar, taş döşeli sokaklarından birine sapmıştım. Motoru durdurduğumda oluşan sessizlik, kulaklarımı sağır etti. Aradığım ev, yokuşun hemen üzerindeydi. Demir kapısı paslanmış, rengi dökülmüş olmasına rağmen, üzerindeki eski kilit pırıl pırıl parlıyordu; açıkça belliydi ki, bir el bu kapıyı düzenli olarak kullanıyordu.

Doğa, bisküvi paketini poşete geri koyarken benden önce davrandı. "Geldik mi?" diye fısıldadı. Sesi saygılıydı, neredeyse bir mabetin kapısında durur gibiydi. "Burası..."

Başımı onaylarcasına sallarken "Evine hoş geldin... Doğa Karahanlı," dedim. Doğa'nın gözleri heyecanla iki katlı evin cumbalı cephesine kaydı. Kemerimi çözerken "Hava soğumuştur. Sen arabada otur. Ben eşyaları taşıdıktan sonra gelirsin," dedim. Hava, mevsimin ve akşamın çökmesinden dolayı gerçekten de keskin ve sertleşmişti; rüzgâr, kuru yaprakları sokağın taşlarında döndürüyordu. Fakat ben arabadan inene kadar Doğa çoktan aşağı inmişti bile. Söz dinlemezdi, ama onu tam da bu yüzden sevdiğimi biliyordu.

Eşyaları beraber yüklendik. Büyükbaba evinin paslı, demir kapısına geldiğimizde Doğa duraksadı. "Burada biri oturuyor mu?" diye sordu. O yaşlı ama temiz görüntü, içerideki hayatın varlığını fısıldıyordu. "Sanki amcan vardı ve o Drama'da yaşıyordu." Duyduklarım karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Yıllar önce bir konuşmamızda geçen bu ayrıntıyı hatırlıyor olmasına inanamıyordum. Demek ki o, ne kadar isterse istesin, beyni hayatımın bazı detaylarına sadık kalmıştı.

"Evet amcam var ve burada yaşıyor. Yani burada dediğime bakma, Drama'da. Bu evi kullanmıyorlar. Sadece bakımını yapıyorlar," diye açıkladım, cebimden anahtarı çıkarırken.

Kapının kilidini açtım ve demir kapıyı ileriye doğru ittim. O sırada Doğa "Neden?" diye sordu. Önden geçmesi için kapıyı tutarken, avluya yayılan tanıdık koku içime işledi. "Büyükbabam ve eşitlik algısı," dedim. Kapının eşiğinde durdu. "Büyükbabamın bir kuralı var: 'Ben öldükten sonra ne yaparsanız yapın. Ben ölene kadar evde sadece misafir olursunuz' der hep." Doğa şaşırmıştı ama başını anlayışla sallarken gülümsedi. Bu kural, sözün ve vefanın bu ailedeki ağırlığını gösteriyordu. "Hadi gir artık," diye acele ettim.

"Amcanlarla tanışacak mıyız?"

Doğruyu söylemek gerekirse onları babamın vefatından beri görmemiştim. Beni tanıyıp tanımayacaklarını bile bilmiyordum. Yine de "Eğer istersen," dedim. Doğa düşünceli bir şekilde dudaklarını uzattı. O sırada bakışları evde ve bahçesinde dolaştı.

"Neyse... Daha vaktimiz var, düşünürüz. Önce şu meşhur evin ruhunu hissedelim"

Bahçeye adım attığımızda, zaman sanki yarım asır geri aktı. Geniş, dikdörtgen şeklindeki bahçe, zeminindeki büyük, yıpranmış Arnavut kaldırımlarıyla kaplıydı; ancak aralarındaki derzler yeni temizlenmişti.

Bahçenin bir ucunda büyükbabamın gençken oyma işleri yaptığı atölyenin camları sağlam, kapısı ise yeni yağlanmış gibiydi. İçeriden gelen hafif çam talaşı kokusu, atölyenin hâlâ nefes aldığını gösteriyordu.

Bahçeye gölge düşüren, yaşlı bir dut ağacı vardı. Gövdesi yosun tutmuştu, evet, ama dalları budanmış ve diriliğini koruyordu. Ağacın dibinde, babaannemin eskiden çiçeklerini suladığı o taş çeşme duruyordu; çeşmenin oluğundan ince, sürekli bir su sesi geliyordu. Yaşam belirtisiydi bu. Çevresindeki birkaç saksıdaki sardunyalar, toprağın kurumasına izin verilmediğini gösteriyordu.

Evin kendisi iki katlıydı, cumbaları dışarı taşmış, ahşap çerçeveleri çatlamış olsa da çerçeveler ve panjurlar yeni boya görmüştü. Taş ve ahşabın eski ama temiz kokusu, buram buram nostalji yayıyordu. Bu avlu, bir zamanlar kahkahaların, bayram sofralarının ve babamın keskin sesinin yankılandığı yerdi. Şimdi sessizdi ama bu sessizlik terk edilmişliğin değil, derin bir bekleyişin sessizliğiydi. Ev, tıpkı içimdeki yarım kalan söz gibi, eski ve yorgundu ama hâlâ ayakta, içinde yaşanacak kadar sıcak ve hazırdı.

"Burası... harika."

Doğa'nın heyecanı sesine yansımıştı. Gülümserken onu kendime doğru çektim ve saçlarına uzun bir öpücük kondurdum. "Daha içerisini görmedin. Hadi girelim."

Yorumlar

  1. Benim fav serimin devamı 😍😍

    YanıtlaSil
  2. Ayy DoğDoğ’um çok özlediiiiiim 🥹🫂❤️‍🩹

    YanıtlaSil
  3. Doğum günün kutlu olsun Doğa Abla.🤎😊

    YanıtlaSil
  4. Ayy inşallah daha çok gelir bölüm

    YanıtlaSil

Yorum Gönder