Kurşun Asker ve Balerin 5 - 2. Bölüm
DOĞA
"Evet... Tekrar hoş geldin güzelim."
Doğukan'ın sesi, bu eski evin içinde sıcacık ve tok bir yankı bırakıyordu. Yüzü, yol yorgunluğuna rağmen gülümsüyordu ve gözleri, derin huzurla ışıldıyordu. Edirne'deki o kalabalık, neşeli köy düğününün arkasından, neredeyse bir gün süren araba yolculuğu hoş bir deneyim sayılmazdı; sırtım tutulmuş, bacaklarım uyuşmuştu. Ama o yolculuğun sonunda, Drama'daki bu evle karşılaşmak... Harika bir histi. Burayı, fazlasıyla hoş bulmuştum. Aslında, hoş kelimesi yetersiz kalırdı; huzur vericiydi, tamamlanmışlık hissi veriyordu.
Adımımızı içeri attığımız ilk an bizi saran hava sıcak ama boğucu değildi; aksine, yılların eskitmediği, temiz bir mum ve eski ahşap kokusuydu. Belli ki amcası burayı gerçekten de özenle koruyordu. Küçük hol, alçak ahşap tavan kirişleriyle sıcak ve samimi bir his veriyordu. Hemen girişte, koyu kahverengi, geniş bir ahşap ayakkabılık vardı; üzeri özenle ütülenmiş, beyaz dantel bir örtüyle kaplanmıştı. Üzerine de gümüş çerçeveli, solgun renkli, küçük bir aile fotoğrafı konulmuştu.
Merakla yaklaşıp fotoğrafı elime aldım. Yüzler bana yabancıydı; ciddi görünümlü bir çift ve iki çocuk. Fakat o an, kalbim göğüs kafesimde hızla çarpmaya başladı. O fotoğraftaki çocuklardan biri, siyah saçları, koyu renk bakışları ve inatçı bir şekilde havaya kalkmış çenesiyle bana dönük gülümsüyordu. Bu çocuk...
"Kalbim," diye fısıldadım, sesim alçak ve şaşkınlıkla dolu. Doğukan, eşyalarımızı ayak altından çekerken "Ne oldu, güzelim?" diye sordu. Fotoğrafı ona doğru döndürerek "Bu... Bu sensin, değil mi?" diye sordum. Bana doğru yaklaştı. Fotoğrafı ona uzattım. Yüzündeki ifade, o anda neşeden anlık bir ciddiyete dönüştü. Gözleri kısıldı, aynı fotoğraftaki küçük çocuğun baktığı gibi bakıyordu.
"Hayır... Babam ve amcam."
Ciddi olamazdı. Fotoğrafı hızla elinden alıp tekrar daha alıcı gözle baktım. Babasına benzediğini söylüyordu ama bu derece benzerlik...
"Şunları giy bakalım."
Sevdiğim adamın sesi, içerinin kalın duvarları arasında tok bir şekilde yankılandı. Fotoğraf çerçevesini yerine koydum ve Doğukan'ın neyden bahsettiğini anlamak için başımı eğdim. Bana bordo renkli, kadife bir çift terlik vermişti. Ah... işte buna hayır diyemeyecektim. Ayakkabımı çıkardığım andan itibaren ayaklarımı birbirinin üzerine koyuyordum.
Doğukan beni holü çevreleyen diğer kapılardan birine yönlendirdi. Burası, daha küçük ve daha sıcak hissettiren bir odaydı. Buraya girince üzerimdeki terliklerin bile önemi kalmadı; sobadan yayılan hafif bir odun kokusu içeriyi ısıtıyordu. Duvarlar, güneş ışığını içeri çekmek ister gibi, canlı bir deniz mavisine boyanmıştı ve ortada, sobanın borusunun geçtiği yerde duvarda belirgin bir is izi vardı; yaşanmışlığın kanıtıydı bu.
"Buraya Kış Odası deniyor. Kışın hayat daha çok burada dönerdi. Yemek yenir, sohbet edilir," diye açıkladı.
"Oturma odası yani?" diye sordum.
"Yani..." derken gülümsedi. "Yine de sen büyükbabamın yanında 'Kış odası' demeye gayret et."
Kış Odası'ndan geçerek evin arkasına, mutfağa ulaştık. Mutfak basitti ama kusursuzdu. Beyaz, eski fayanslar tertemizdi ve duvara monte edilmiş, bakır asılı raflar ışıl ışıldı. Mutfağın ortasında, bir zamanlar büyük sofraların kurulduğu, kalın ve ağır bir ahşap masa duruyordu. Masa, üzerine serilen yeni, ekose bir masa örtüsü, üzerinde bir sepet dolu meyve bizi bekliyordu sanki. Sanki biri "Hoş geldiniz" demek için son dokunuşları yapmıştı.
"Bir şey mi oldu?"
Mutfağı, Misafir Odası'ndan ve Kış Odası'ndan daha uzun süre incelememden Doğukan'ın dikkatini çekmişti. O sırada gurlayan karnımla "Sanırım mutfağa girince açlığımı daha fazla hatırladım," dedim. Doğukan içtenlikle gülümserken "O zaman biraz daha hızlı olalım," dedi ve beni tekrar hole doğru çekiştirdi. Mutfaktaki o ekose masa örtüsünün yarattığı sıcaklık hissi, İştahımı geri getirmişti.
Dar ve dik, her basamağı farklı tonda gıcırdayan bir ahşap merdivenle yukarı kata çıktık. Tırmanış, sanki anıların katmanları arasından geçmek gibiydi. Üst kata çıktığımızda, buranın evin en aydınlık ve en canlı yeri olduğu hemen anlaşılıyordu. Üç pencereli cumbalı cephesiyle, tüm sokağı ve karşıdaki dağların sisli ufkunu görüyordu.
"Burası ne odası?" diye sordum, merdiven holünde durarak.
"Anlamadım?" diye kaşlarını çattı.
Gözlerimi, pencerelerin altına boydan boya yerleştirilmiş, minderlerle kaplı U şeklindeki sedirde dolaştırırken, "Burası da bir oda gibi," dedim. "Yaz odası mı?"
"Hayır, sadece yatak holü."
"Saçmalama... Burası gösterdiğin tüm odalardan daha sıcak. Güneşi en çok alan yer burası. Mutlaka bir ismi olmalı."
"Bildiğim kadarıyla yok."
"O zaman ben koyuyorum," dedim kararlılıkla. "Burası 'Yaz Odası'!"
Doğukan erkeksi bir kıkırtıyla "Tamam," dedi, sesinde yeni bir geleneği kabul etmenin sevinci vardı. İlerleyip sedire oturdum ve dışarıdaki manzaraya baktım. "Burada çok güzel kitap okunur," dediğimde, Doğukan'ın bana doğru buruk bir bakış attığını fark ettim. Sedir minderleri, üzerlerindeki hafif çöküntüyle sanki hâlâ bir ağırlık taşıyordu.
"Abimin de en sevdiği yerdi burası," diye fısıldadı. Ah... Şimdi anlamıştım. Odanın sıcaklığına rağmen üzerindeki bu hafif yas havasını. Bilmeden, yıllanmış bir yaraya dokunmuştum. Üzerimdeki utanç ve şefkat duygusuyla oturduğum yerden hızla ayaklandım ve Doğukan'ın yanına gidip elini sıkıca tuttum. "Hadi bana odamızı göster," dedikten sonra dudaklarına, acısını hafifletecek sıcak bir öpücük bıraktım.
Doğukan, beni geniş holün solunda kalan kapıya doğru çekiştirdi. Kapıyı açıp önden geçmem için izin verdi. Ardından da yavaşça arkamdan yaklaştı ve kollarını belime doladı, çenesi omzuma yaslandı. "İşte burası da benim en çok sevdiğim yer," diye nefesini kulağıma fısıldadı.
Oda, sade ama huzur doluydu. Koyu ahşaptan yapılmış büyük bir demir karyola, üzerinde kalın bir yün yorgan ve pencerelerin önünde eski tip, ayna camı lekelenmiş bir makyaj masası vardı. Yatağın üzerinde katlanmış iki çift havlu duruyordu. Neyse ki kuğu konseptinde değildi.
"Annemle babamın odası," diye açıkladı. "Buraya geldiğimizde hepimiz bu odaya sığıyorduk."
Gözlerim büyürken Doğukan'ın kolları arasında ona doğru döndüm. "Nasıl yani? Abin, Aygül, baban, annen... Hepiniz bu yatağa mı sığıyordunuz?"
Sorum, Doğukan'ın ufak ama içten bir kahkaha atmasına neden oldu. O kahkaha, odanın ağır hatıralarını anlık da olsa dağıttı. "Hayır tabi ki," diyerek alnıma uzun bir öpücük bıraktı. "Abimle ben yer yatağında yatıyorduk."
"Bu yüzden mi en sevdiğin yer?" diye sordum, cevabını bilerek.
Başını hayır anlamında salladı. Gözleri, geçmişe dönük, derin bir hüzünle parladı. "Bu odada kaldığım zamanlarda herkes hayattaydı," dedi.
O an, bu odanın sadece bir yatak odası değil, aynı zamanda tüm aile mutluluğunun mühürlendiği son yer olduğunu anladım. Ve şimdi, biz o yatağı ve o hatıraları devralıyorduk.
"Neyse," diyerek iç geçiren Doğukan diğer odaları da hızlıca tur attırdı. Ardından eşyalarımızı getirmek için beni yatak odamızda yalnız bıraktı. Bu da bana odayı daha detaylı inceleme fırsatı verdi. Oda, kalın duvarları sayesinde dışarıdaki Drama rüzgarını tamamen kesmiş, kendi içinde sessiz bir sığınak yaratmıştı. Yatağın sol tarafında duran koyu ahşaptan yapılma, üç çekmeceli komodinin üzerindeki küçük, eski tip bir gaz lambasına dokundum. Lambanın camı pırıl pırıldı.
Gözüm, pencerelerin hemen önünde duran makyaj masasına kaydı. Ayna camı yer yer lekelenmişti, sanki yıllar boyu bu aynada yansıyan simalar, kendi izlerini bırakıp gitmişlerdi. Masanın üzerinde, annesinin kullandığına emin olduğum, yuvarlak, çatlak kapaklı bir pudra kutusu vardı. Kutuyu elime aldım. İçinden belli belirsiz, eski ama tatlı bir çiçek kokusu geldi; annesinin kokusuydu bu. Kim bilir en son ne zaman gelmişti ama kokusu hala canlıydı.
Doğukan'ın bahsettiği o büyük demir karyolaya yaklaştım. Gıcırdamaması için sanki özellikle bakımı yapılmış gibiydi. Açıkçası bu fikir beni biraz utandırmıştı. Üzerindeki kalın, kahverengi yün yorgan, sobanın sıcaklığına inat, geleneksel bir koruma vadediyordu.
Yatağın kenarına oturdum. Dokunduğum her yer, annesiyle babasının, abisiyle Doğukan'ın burada paylaştığı hayatın enerjisini yayıyordu sanki. Bu oda, hem geçmişin en mutlu anılarını taşıyordu hem de şimdi, bizim balayımızın, yeni hayatımızın ilk sözlerinin verileceği yer olacaktı.
Doğukan'ın merdivenlerden gelen ayak sesleri, beni o düşüncelerimden hızla çıkardı. Geri döndüğünde eli kolu dolu olan kocam "Hadi bakalım gelin hanım," dedi neşeli bir sesle.
"Acele etmezsek o meşhur Meyhane Kapısı'nın en güzel mezelerini kaçıracağız," diye ekledi, yüzünde açlığının ve heyecanının karışımı olan sevimli bir ifade vardı. O an, evin havasından yayılan hüzün anında itilmiş, yerine balayının hafif coşkusu gelmişti.
"Banyo yapmak ister misin?"
Sorusuna cevaben oyunbaz bir bakış attım. "Gece yaparım," dediğim anda neyi ima ettiğimi anında anlamıştı. Doğukan'ın, yüzüne yaramaz bir gülümseme yerleştirdi. "Enerjin kalırsa," diye cevap verdi, sesi alçak ve boğuktu. O an, bu eski, aile hatıralarıyla dolu odanın atmosferi, hızla balayının sıcaklığıyla dolmaya başladı ve kahretsin, bana biraz daha böyle bakarsa yemek yerine onu yiyebilirdim.
"Nasıl giyineyim?"
Sorumla bavulumuzun yanına diz çöktüm ve fermuarını döndürerek açtım. Doğukan cevap vermeyince, omzumun üzerinden başımı geriye çevirdim. Bana, daha doğrusu yanaklarımı kızartacak bir bakışla kalçalarıma bakıyordu. O an tamamen dalmış, sanki önünde açılan bavulu değil, bambaşka bir sahneyi izliyordu. Ne düşündüğünü sormama bile gerek yoktu; bu bakış, balayının sınır tanımaz arzusunun ifadesiydi.
"Kalbim?"
Seslenişimle hafifçe irkildi. Gözleri hızla yukarı çıktı ama yüzündeki ifade, düşüncelerinin edepsizlik sınırında gezdiğini ele vermişti. "Efendim güzelim," derken ki sesi, bilerek kalınlaşmıştı. Onu utandırmamak adına gülmemeye çalıştım ve "Nereye gittiğimizi sen biliyorsun. Nasıl bir şey giymem uygun olur?" diye sordum. Hafifçe boğazını temizlerken, sesi artık normale dönmüştü ama gözleri hala muzip bir ışıltı taşıyordu. "Hiç fark etmez," dedi.
"Üzerinde kıyafet olması yeterli."
Kaşlarım hayretle havalandı. "Yani... İstediğin gibi giyin demek istiyorum," diye söylediği şeyi kıvırmaya çalışması çok tatlıydı. Kıkırdayarak önüme döndüm. Valizden dramatik bir gece kıyafeti yerine, rahat ama şık, bebe mavisi renkli kalın bir triko elbise çıkardım. Dışarısı ne kadar soğuk olursa olsun, bu elbisenin içinde güvende ve güzel hissediyordum.
Doğukan da her zamanki gibi benden hızlıydı; bir gömlek giyip, üzerine lacivert kaba örgülü kazağını geçirdi. Lacivert... Bu kazağı, benim bebe mavimle uyumlu olsun diye seçtiğine emindim. Benim düşünemediğim en küçük detaylarda bile aşkını ilan etmesine bayılıyordum.
Eski, ayna camı lekelenmiş makyaj masası önünde kısacık bir hazırlık yaptım. O aynada, bir zamanlar annesi hatta belki babaannesi hazırlanmıştı; şimdi ben, onların izlerini taşıyan bu yerde, Doğukan'la ilk Drama akşamımıza hazırlanıyordum. Bu hayallerden bile güzeldi.
Son bir kez saçlarımı düzelttikten sonra arkamı döndüm. Doğukan, kapının pervazına yaslanmış, beni izliyordu. "Çok güzel görünüyorsun," dedi, sesi ciddiyetle doluydu.
"Kıyafetlerle mi?" diye sorduğumda, az önceki düşüncelerine laf çarpıttığım için yalandan gözlerini kıstı. Onun bu hallerine bayılıyordum; ciddi ve sorumluluk sahibi adamın içindeki yaramaz âşıktı bu. Usulca yanına gidip kollarımı beline sardım ve çenesinin altını öptüm. "Sana söz vermiyorum," diye fısıldadığımda, kaşları merakla çatıldı ve ben bu geceye dair en güzel gerçeğin altını çizmiş oldum.
"Önümüzdeki birkaç gün sadece seni giyeceğim."
🤩🥳
YanıtlaSil