Kurşun Asker ve Balerin 5 - 3. Bölüm

 DOĞUKAN

Bu şehrin kaldırımına ilk adımımı attığım o an, beni karşılayan hava, toprak kokusu ya da kalabalığın uğultusu değildi; içimi aniden dolduran, boğazıma düğümlenen o yakıcı özlem hissiydi. Sanki şehir, geçmişten gelen bir nefes gibi üzerime sinmişti. Her köşe başında, her yabancı yüzde, bir hayalet arıyordum.

Hayaletler... Onlar, geçmişin izleriydi. Babam ve abim...

Onların hatırası, buradaki taşın, toprağın ve tarihin en güçlü yankısıydı. Bu şehir, hayatlarımızın en zorlu, en sınırlı ama aynı zamanda en gerçek dönemine ev sahipliği yapmıştı. Belki de bu yüzden Drama, benim için her zaman, kalbimin en derininde sakladığım, hüzünlü ve kutsal bir mabet olmuştu. Onların o döneme ait izleri, şehrin her taşında, her sessiz köşesinde birer mühür gibiydi. Buralar, onların hayallerinin kısıtlandığı ama ruhlarının canlı kaldığı yerlerdi.

Şimdi ise, yanımda eşimle buradaydım. Ve bir anda, o eski hüzün ve özlem perdesi aralandı. Şehir, benim için bambaşka bir hal almıştı. Drama'nın taşları artık sadece geçmişin yükünü değil, yeni bir başlangıcın hafifliğini de taşıyordu.

Paris'e aşıklar şehri derlerdi, Eyfel'in altında edilen büyük yeminlerin, Seine Nehri kenarında tutulan ellerin şehri... Ama benim için o büyük ve parlak şehirlerin vaat ettiği romantizm, buradaki samimi, köklü ve zorluklarla örülmüş aşkın yanında sönük kalıyordu. Bizim aşkımız, Drama'nın topraklarında daha gerçek, daha dokunaklı bir anlam buluyordu.

Ben, köklerimin olduğu bu ufak şehri, biz iki aşığa adamaya kararlıydım.

"Ciddi misin? Balayımızın ilk gecesini meyhanede mi geçireceğiz?"

Şehrin ana caddelerinden birinin hemen arka sokağında, taş bir binanın zemin katına gizlenmiş olan restorana geldiğimizde Doğa'nın ayakları yere çakılmıştı. Mekanın önünde duran tahta tabela bile, onun zihnindeki "özel gece" konseptine ne kadar aykırı olduğunu fısıldıyordu.

"Evde de söylediğim gibi, en iyi mezeler burada," dediğimde bana ters bir bakış attı. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Alkollü mekanlarla ilgili düşüncelerimi biliyordu. Benim için bu yerler genellikle gürültü, karmaşa ve gereksiz savurganlıktı. Ama bilmediği şey, bu düşünceleri önemli günlerde esnetebildiğimdi. Sadece önemli günlerde... Ve bu gece, her şeyden daha önemliydi.

"Hadi girelim," dedim, sesime neşeli bir kararlılık katmaya çalışarak. Doğa'yı hafifçe çekiştirerek mekânın girişine kadar geldim. Dışarıdan bakıldığında sıradan, eski bir kahvehane gibiydi; kapısı yıpranmış, boyası atmıştı. Ancak içeri adımımızı attığımız an, sıcaklık ve gürültünün tatlı karmaşası bizi kucakladı. Loş ışık, içerideki samimi kalabalık, sanki dış dünyayı tamamen kesip atmış, bize ait gizli bir kozayı örmüştü.

"Burası taverna mı?"

Doğa'nın sesi, şaşkınlık ve hafif bir merak içeriyordu. Taverna kelimesi bile, onun beklediği şık, mum ışıklı restorandan ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyordu. "Öyle mi olsun isterdin?" diye sorarken elimi beline yerleştirdim. Burası, Drama'nın geçmişinin tam kalbiydi. Restoranın kalın taş duvarları içeriden koyu kırmızıya boyanmış, bu kırmızı renk zamanla kurumuş şarap lekesi gibi bir patina kazanmıştı. Tavanı ise kalın, cilasız ahşap kirişlerle desteklenmişti; sanki binanın tüm yükünü değil, şehrin tüm tarihini taşıyorlardı.

"Bilmem. Daha önce hiç gitmediğim için bir an öyle sandım."

Doğa'nın gülümseyerek saçlarına ufak bir öpücük kondurdum. Bizi karşılayan garsonun yönlendirmesiyle dün ayırttığım masaya doğru ilerledik. İçerideki aydınlatma, her masanın üzerindeki küçük, loş gaz lambalarından geliyordu. Hava, ızgara etin dumanlı, zeytinyağının taze ve keskin bir ouzo anasonu kokusuyla doluydu. Bu koku, Doğa'nın itirazlarını bile yumuşatan, Ege'ye özgü, nostaljik bir parfümdü.

Duvarlarda, Drama'nın eski fotoğrafları asılıydı; zamana yenik düşmüş binalar, gülen yüzler. Rum ve Türk kültürünün iç içe geçtiği, yan yana duran kiliseler ve camiler... Bu görseller, şehrin zorlu ama zengin mirasını sessizce anlatıyordu.

Bir köşede, yaşlı, beli bükülmüş bir adam, gözleri yarı kapalı, hüzünlü bir buzuki melodisi çalıyordu. Müzik, yavaş ve ağırdı; Ege'nin, kayıp anavatanın ve derin dostlukların hikayelerini anlatıyordu. Tavernanın gürültüsü bu müziği bastıramıyor, aksine müziğin melankolisine eşlik eden, ritmik bir fon oluşturuyordu.

Bizi, köşede, taş duvar dibindeki bir masaya oturttular. Masamızın hemen yanında, ahşap bir rafta, yüzlerce şarap şişesi ve ouzo şişesi ışıkta parlıyordu. Bütün bu atmosfer, kısıtlayıcı düşüncelerimin neden bu geceyi feda ettiğimi anlatıyordu. Bu basit mekân, benim için bir restorandan fazlasıydı.

"Burası, babamın gençken en sevdiği yermiş."

Doğa'nın yüzündeki şaşkın ifade anında yumuşadı. Tüm itirazları, tüm endişeleri bir anda bu mirasın kutsallığı karşısında eriyip gitmişti. Şimdi anlamıştı. Bu, sadece bir akşam yemeği değil, geçmişle kurulan bir köprüydü. Balayının ilk gecesi, en saf ve en anlamlı haliyle, köklerimizde başlıyordu.

Garson siparişimizi almak için bekledi. Doğa'ya ne istediğini sorduğumda önündeki eskimiş menüye baktı. Sanırım sadece Yunanca isimler ve yerel terimler vardı; hiçbir şey anlamamıştı. Kararı bana bırakınca, bizimkilerle geldiğimiz sınırlı zamanda söylediğimiz, babamın da favorisi olan meze ve ana yemekleri sordum. Bugün şanslı günümüzde olmalıydık ki, neyi sorsam, 'Var' cevabını almıştım. Doğa'ya bu otantik lezzetlerin hepsini tattırmak istediğim için masayı donatmalarını rica ettim.

"Yunanca biliyorsun."

Garson'un yanımızdan ayrılmasıyla masaya doğru eğilen Doğa'nın burnunu hafifçe sıktım. "Derdimi anlatacak kadar," dediğimde şaşkınlığını korurken "O kadar uzun olan derdin neydi, bana da tercüme eder misin?" diye sordu. Erkeksi bir kıkırtıyla çenesini okşarken "Karımın aç olduğunu ve masayı donatmalarını istedim," dedim.

"Sen ciddi misin?"

"Hangisi için soruyorsun bu soruyu?"

Doğa'nın kaşları hafifçe çatılırken "Beni elin gavurlarına aç biri gibi mi tanıttın?" diye sordu. Hah. Ne diyeceğimi bilemeden Doğa'ya baktım. Kollarını göğsünün üzerinde bağlayıp trip atacağını düşündüğüm sırada bir anda kıkırdamaya başladı. İtiraf etmem gerekirse, bu gülüşü birçok zamandan daha rahatlatıcıydı.

"Umarım söylediklerini ciddiye almışlardır ve yemekler çabuk gelir."

Ciddiye almışa benziyorlardı. Kısa sürede, masamız adeta bir ziyafet sofrasına dönüştü. Masamız, ufacık dar alana rağmen; taze sıkılmış zeytinyağında yüzen sarımsaklı ahtapotlar, nar gibi kızarmış feta peyniri, baharatlı yaprak sarmaları, kıymetli ouzo şişeleri ve daha niceleriyle dolmuştu.

"Bu ahtapot mu?"

Çatal bıçağımı elime aldığım sırada Doğa önündeki tabağı işaret ediyordu ve yüz ifadesi neredeyse kusacak gibiydi. "Ön yargılı olma, önce tadına bak," dediğimde yüzüne küfretmişim gibi baktı.

"Sen ne zamandan beridir bu kadar açık görüşlüsün?"

Haklı olabilirdi. Bu masadaki çoğu yemeği, tatmamıştım. Fakat babam sevdiğine göre tadı güzel olmalıydı. "Teşekkür ederim ama ben tercihimi daha az kollu hayvanlardan yana kullanacağım." Gerçekten de öyle yaptı. Masada ne kadar zeytinyağlı varsa tabağına doldurdu.

Mekandaki hava giderek ısınıyordu. İnsanların sesi, çatal bıçak şıngırtıları ve kadehlerden gelen tok sesler, içerideki samimi uğultuyu besliyordu.

Buzuki çalan yaşlı adam, hüzünlü melodileri yavaş yavaş daha ritmik, daha davetkar ezgilere çevirmeye başlamıştı. İkinci ouzo kadehimizin ortasında, mezelerin ve şarap yaprağında sarılı etin tadına varırken, mekandaki insanların sesi ve kahkahaları yükseldi. Sanki müziğin temposu, içerideki neşenin de temposunu artırıyordu.

Bir anda, buzuki müziği keskin bir ritimle hızlandı. O andan itibaren, meyhanenin atmosferi bambaşka bir enerjiyle doldu. Mekânın ortasındaki dar alanda, kırklı yaşlarında, siyah saçlı, güçlü yapılı bir adam kalktı. Üzerindeki beyaz gömlek, vücudundaki her kas hareketini belli ediyordu. İki elini beline koydu ve sarsılmaz bir ciddiyetle yavaş adımlar atmaya başladı. "İşte başlıyor," diye fısıldadım. Doğa ağzındaki lokmayı çiğnerken "Ne oluyor?" diye sordu.

O, şimdiye kadar sadece filmlerde gördüğü bir anın içine düşmüştü. "Burası, Giritlilerin ve eski Drama halkının ruhunu dışa vurduğu yerdir," diye açıkladım. "Bu sadece bir dans değil, direnişin, dayanıklılığın ve gururun hikâyesidir."

"Ah... Bir dakika! Bu dansı biliyorum."

Müzik hızlandıkça, adamın ayakları yerdeki tahta zemine tok seslerle vurmaya başladı. Bu, basit bir dans değildi; Sirtaki'ydi. Omuzlar yukarı kalkıyor, dizler keskin bir şekilde kırılıyor, her figür bir gurur ve direniş hikayesi anlatıyordu. Dansçı, masaların arasında dar bir çizgide ilerlerken, mekandaki herkes elleriyle ritim tutmaya başladı. Enerji o kadar yüksekti ki, sanki taş duvarlar bile müzikle titreşiyordu. Coşkuya kapılmıştım ama Doğa'nın gözlerindeki parıltı çok daha fazlasını istiyordu.

"Biz de dans edelim mi?" diye sordu, sesi müziğin ritmine karışıyordu. "İşte orası beni aşar güzelim," dedim gülerek. Dans etmeyi, hele ki bu kadar ciddi bir ritüelin ortasında, asla beceremezdim.

"Neden? Halay gibi bir şey..."

Başımı hayır anlamında salladım. Dudak bükecek gibi oldu ama bakışlarım onu son anda durdurmuştu. Beni bir karardan kolay kolay döndüremeyeceğini bildiği için, bu kez daha kişisel bir soruyla geldi.

"O zaman ben deneyebilir miyim?"

Gözlerim hızlıca mekanı taradı. Herhangi bir tehdit unsuru, yargılayıcı bir bakış hissetmedim. Burası, herkesin kendi özünü serbest bıraktığı bir yerdi. Babamın ruhunun izlerini ararken, eşimin ruhunu kısıtlayamazdım. Başımı evet anlamında salladım.

Doğa, bana dönüp zaferle gülümsedi. O an, bu şehirde yeni bir kahramanın doğduğunu biliyordum. Babamın sınırlı hikayesi, şimdi eşimin sınırsız cesaretiyle harmanlanacaktı. Ayağa kalktı. Üzerindeki balayına yakışan şık kıyafetine, topuklu ayakkabılarına aldırış etmeden, mekânın ortasındaki dar alana, dans eden adamın hemen yanına doğru yürüdü. İçimden bir ses, "Şimdi herkes ona bakacak," dese de, bir yandan da onun bu anı ne kadar hak ettiğini düşünüyordum. O, benim için sadece bir eş değil, her zorluğun üstesinden gelebilecek bir güçtü.

Dans eden adam, yüzündeki o sarsılmaz ciddiyetle, bir an duraksadı. Yabancı birinin, hele ki bu kadar narin görünen bir kadının dansa katılacağını beklemiyordu. Ama Drama'nın ruhu misafirperver ve kucaklayıcıydı. Adam hafifçe başını eğerek Doğa'yı onayladı ve dansına devam etti.

Doğa, ritme uyum sağlamakta zorlandı. Sirtaki'nin keskin, ağır adımları onun zarif hareketlerine uymuyordu. İlk adımları biraz çekingendi, yanlış yerde dizini kırdı, yanlış anda omuzlarını kaldırdı. Ama pes etmedi. Gözlerini yerde dans eden adamın ayaklarına dikti.

Mekandaki insanlar, o an, mezeleri çiğnemeyi, ouzo kadehlerini tokuşturmayı bıraktı. Tüm taverna, Doğa'ya odaklanmıştı. Birkaç saniye süren o gergin sessizlik, yaşlı buzukicinin yüzünde beliren gülümsemeyle bozuldu. Müzik, sanki Doğa'nın temposuna uyum sağlamak ister gibi, bir anlığına yavaşladı. Dans eden adam, bir kolunu uzattı ve ritim tutmakta zorlanan Doğa'nın elini tutarak onu kendi yanına çekti.

İşte o an, tavernanın ruhu patladı!

İnsanlar, alkışları ve tezahüratlarıyla Doğa'ya destek olmaya başladı. Yaşlı bir teyze, masadan eğilip Yunanca bir şeyler fısıldadı; bu, muhtemelen cesaretini öven bir iltifat olmalıydı. Doğa'nın yüzü kızarmıştı ama artık ayakları yerden kesilmişti. Bir yabancı gibi değil, sanki yıllardır bu topraklara aitmiş gibi dans ediyordu.

Sirtaki'nin ritmi, keskin bir şiddetle zirveye ulaştıktan sonra, tok bir ayak sesiyle aniden durdu. Buzukici, son notayı çalarken yayını havada tuttu. Mekândaki alkış tufanı, taş duvarlarda yankılanıyordu. Dans eden adam ve Doğa, hafifçe eğilerek kalabalığı selamladı. Doğa'nın yüzü al al olmuştu; nefes nefese kalmış, ama gözleri hayatının en büyük zaferini yaşamış gibi parlıyordu.

O, kalabalığın arasından, masamıza doğru yürürken, insanlar tebessümle ona yol veriyordu. Bir anlığına, Doğa'yı Drama'nın yıllardır beklediği kraliçe sanabilirdim.

"İnanamıyorum!"

Masaya ulaştığında, sandalyesine oturmadan önce derin bir nefes aldı. "Ben az önce ne yaptım öyle?" diyerek kendini sandalyesine bıraktı. "Yalnız bir şey söyleyeyim mi? Çok eğlenceliydi." sesi hala titriyordu. "Ama bu kadar yorucu olduğunu bilmiyordum. Halaydan biraz farklıymış."

"Sanki birazcık."

Kıkırdayarak kadehine uzandı ve nefessiz bir şekilde kalanını dikti. Ardından masada kalan tüm yemeklere iştah açıcı bir bakış attı. "Sanırım şu ahtapotu deneyeceğim!"

Yorumlar

Yorum Gönder