Kurşun Asker ve Balerin 5 - 4. Bölüm
DOĞA
Drama’nın sokaklarına çöken o nemli ve puslu hava, içerideki tavernada patlayan sirtaki müziğiyle çarpışıyordu. Doğukan’la yan yana oturduğumuzda, aramızdaki o görünmez elektrik, kırılan her tabağın sesiyle biraz daha yükseldi. Müziğin ritmi hızlandıkça, birbirimize kaçamak bakışlar değil, doğrudan birbirimizi tüketen bir açlıkla bakmaya başladık. O anason kokulu kadehler, sadece cesaretimizi değil, içimizde biriken o bastırılmış arzuyu da masaya dökmüştü.
Gecenin sonu, aslında bizim başlangıcımızdı.
Evin kapısını arkamızdan kapattığımızda, Drama’nın o gürültülü neşesi dışarıda, soğukta kaldı. İçerisi sıcaktı, ama bu sıcaklık sadece odadan gelmiyordu; doğrudan Doğukan’ın belimi kavrayan ellerinden tüm vücuduma yayılıyordu. O an kıyafetlerimiz, birbirimize ulaşmamızın önündeki son ve en gereksiz engellerdi.
Doğukan’ın elleri tenimde gezindikçe, geçtiği her yerde görünmez bir yangın başlatıyordu. Boynumun çukuruna bıraktığı o yakıcı nefes, kalbimin ritmini değiştirmekle kalmıyor, sanki bütün kanımın tek bir noktada toplanmasına neden oluyordu. Gözlerimi kapattığımda sadece onun kokusunu duyuyordum; Yunan gecesinin o sert tütünüyle karışmış, sadece ona has o erkeksi ve güven veren o tarçın kokusu.
Bir an durdu ve sadece baktı. O bakışta sadece arzu yoktu; sanki ruhumun en gizli dehlizlerini de sahipleniyordu. Hiç acele etmedi. Her dokunuşu, bir ressamın tuvaline attığı en hassas ve en can alıcı fırça darbesi gibiydi. Vücudumun kıvrımlarını keşfederken, her saniyeyi zihnime kazımak ister gibi sabırlı ama bir o kadar da talepkardı.
Gecenin kör karanlığında odadaki tek ses, birbirine karışan nefeslerimiz ve tenimizin o ıslak, tutkulu çarpışmasıydı. Bazen vahşi bir fırtınanın ortasında iki kazazede gibi birbirimize tutunuyorduk, bazense dünyanın en kırılgan camını korur gibi şefkatliydik. O saatlerde zamanın akışını değil, sadece birbirimizin kalp atışlarının hızını takip ettik. Her duraksadığımızda, yeniden başlayan küçük bir dokunuş bizi tekrar o sarmala çekti.
Gri ışıklar pencereden sızmaya başladığında, tenimiz terden ve yorgunluktan birbirine mühürlenmişti. Kendimi hiç bu kadar "burada" ve hiç bu kadar "ona ait" hissetmemiştim. Doğukan’ın kollarında, o sarhoş edici yorgunluğun içinde gülümserken dünya artık sadece bu dört duvardan ibaretti ve içinde sadece iki kişinin değil, tek bir vücudun nefes aldığını hissettim.
Başımı göğsüne, tam kalbinin üzerine yasladım. O ritmik atış, dünyanın en güvenli senfonisi gibiydi. Saçlarımı ağır ağır okşarken, uykunun o yumuşak dalgaları beni çekmeden hemen önce son gücümle kulağına fısıldadım.
"Eğer dünya bu sabah duracaksa, tam burada, senin kalbinin atışında durmalı... Çünkü ben ilk kez, bunca kalabalığın içinde kendimi bir yere tam olarak ait hissediyorum."
Doğukan beni biraz daha kendine çekti, alnıma uzun ve koruyucu bir öpücük kondurdu. O an anladım ki; Drama’nın bir gecesi bitmişti ama bizim hikayemizin en gerçek sabahı yeni başlıyordu.
**-**
Güneş, Drama’nın eski evlerinin arasından süzülüp odanın içine o çiğ, sabah ışığını bıraktığında; geceki o fırtınalı tutku, yerini sütliman bir huzura bırakmıştı. Göz kapaklarımın arkasında hala geceki o tabak sesleri ve Doğukan’ın fısıltıları yankılanıyordu. Yavaşça gözlerimi araladım.
İlk gördüğüm şey, hemen yanı başımda, yastığın üzerinde duran yüzüydü. Doğukan henüz uyanmamıştı ama yüzünde, uykusunda bile silinmeyen o hafif, memnun gülümseme duruyordu. Geceki o vahşi, sahiplenici adam gitmiş; yerine savunmasız ve huzurlu bir çocuk gelmiş gibiydi.
Yorganın altından çıplak bacağımı onun bacağına sürttüm; teni hala sıcacıktı ve geceki o yoğun paylaşımdan kalan bir elektrik vardı aramızda. Parmağımın ucuyla, kaşının üzerinden başlayıp şakağına, yara izine, oradan da o sertleşmeye başlamış sakallarına kadar usulca indim. Onu uyandırmaktan ölesiye korkuyor ama ona dokunmadan nefes alamayacakmış gibi hissediyordum.
Dokunuşumla birlikte kirpikleri titredi. Gözlerini yavaşça açtığında, o koyu bakışlar saniyeler içinde bulanıklıktan kurtulup doğrudan benimkileri buldu. Hiçbir şey demedi. Sadece baktı. Ama o bakışta çok fazla duanın esir olduğunu anladım. Gülümseyerek mahmur bir sesle “Günaydın,” diye mırıldandı.
“Günaydın kocacığım.”
Kıkırtımı bastıramıyordum ama onun suratındaki o yapay huzursuzluğu görmek paha biçilemezdi. Beni kendine öyle bir çekti ki, bir an kemiklerimin birbirine geçeceğini sandım. Başım tam çenesinin altına, sanki orası benim için özel olarak oyulmuş bir yuva gibi yerleşti. Burnunu saçlarımın arasına gömüp, derin bir nefes alışını duydum. O nefes, sadece ciğerlerine dolan hava değil; sanki dün gecenin tüm tutkusunu, tenimin kokusunu ve o paylaşılan saatleri içine hapsetme çabasıydı. Kolu belimi bir kelepçe gibi sardığında, dışarıdaki dünyanın hiçbir önemi kalmamıştı; orası benim en korunaklı, en aşılmaz sığınağımdı.
“Çok acıktım,” dedim, sesimdeki uykulu tınıya rağmen karnımın gurultusu ciddiyetimi ele veriyordu.
“Boğa burçlarının obur olduğunu bilirdim ama bu kadar doyuramayacağımı tahmin etmemiştim.”
O meşhur Doğukan alaycılığı yine devreye girmişti. Sırtına hafifçe, "hadi oradan" dercesine vurduğumda, odanın tavanında yankılanan o âşık olunası kahkahayı attı. “Terbiyesiz,” diye mırıldandım ama yüzümdeki gülümseme sesimi ele veriyordu.
“Terbiyeyi dün gece kapının dışında bıraktık ya güzelim,” dediğinde kalbim teklemişti. Yapmak, yaşamak başkaydı ama onun bunu böyle arsızca dillendirmesi... Yanaklarımın anında alev aldığını hissettim. Bu adam, kendi istekleri doğrultusunda hangi damarıma basacağını çok iyi biliyordu.
“Sana bugün için kocacığım demezsem, bana gece ile ilgili şaka yapmayı bırakacak mısın?” diye pazarlığa oturdum. Alnıma, sanki zekamı ve inadımı kutsar gibi uzun bir öpücük bıraktı. “Düşünürüz,” dediğinde, o belirsizlik beni çileden çıkarmaya yetti. Aramıza hafif bir mesafe koyup, gözlerimin en sert bakışını ona dikmeye çalıştım. Ama o gözlerdeki, sadece güldüğünde ortaya çıkan o derin gamzeler... Onlar varken ciddi kalmak imkansızdı. Yine de bu savaşı onun kazanmasına izin veremezdim.
“Tamam o zaman, sen düşün KOCACIĞIM. Kararını verince başlarız.”
“Bak ya… Tehdit ha?” dedi, gözleri parlayarak. Ama ben çoktan yataktan sıyrılmış, gecenin dağınıklığını üzerimde bir gurur nişanesi gibi taşıyarak kapıya yönelmiştim bile.
Merdivenlerin ahşap basamaklarında çıplak ayaklarımın çıkardığı hafif sesler, arkamdan gelen o kendinden emin ve sahiplenici adımlarla karışıyordu. Tam aşağıya, mutfağın serinliğine adım atacakken omuzlarımda yumuşak, serin bir dokunuş hissettim. Doğukan, sabahlığımı bir pelerin gibi omuzlarıma bırakmıştı.
Beni kendi göğsüne doğru çekip sabahlığın yakalarını parmaklarıyla düzelterek etrafıma doladı. "Ne kadar yalnız olsak da çırılçıplak evde dolaşmana izin veremem," dedi. Sesi o kadar alçak ve o kadar pürüzlüydü ki, her kelimesi ensemde küçük elektrik çarpmalarına neden oluyordu.
Yalandan bir hoşnutsuzlukla dudağımı büzdüm ve omuzlarımın üzerinden ona muzip bir bakış fırlattım. "Neden?" diye sataştım, sesimdeki kışkırtıcı tınıyı saklama gereği duymadan. "Komşular mı görür yoksa?"
Aslında cevabı biliyordum. Aldığı o derin ve keskin nefes, ciğerlerine sadece hava değil, benim kokumu da hapsetme çabasıydı. Gözlerindeki o koyu tonu, bu durumun sadece komşularla ilgisi olmadığını, meselenin tamamen "paylaşamamak" olduğunu haykırıyordu. Kendiyle bile…
Sabahlığın kollarını yavaşça geçirdim ama gözlerimi onunkilerden bir an bile ayırmadım. "Tamam," dedim, sesimi biraz daha kısarak. Dudaklarımda geceyi hatırlatan o bilmiş gülümseme vardı. "Anlaştık. Sadece yatakta çıplak olurum."
Bu sözlerin onda yaratacağı etkiyi bilerek, belimdeki kuşağı ağır ağır tuttum. Parmaklarımın kumaşın üzerinde süzülüşünü izlediğini biliyordum. Kuşağı düğümlerken, bilerek göğüslerimin duruşunu belirginleştiren o küçük hareketi yaptım; bu tamamen onu tahrik etmek, sabah sabah nabzını zorlamak için tasarlanmış küçük bir savaştı. Kuşağı sıktığım an, aramızdaki o görünmez bağın da sıkılaştığını hissettim.
Doğukan’ın bakışları bir an için dudaklarıma indi, sonra tekrar gözlerime tırmandı. Bir elini belime, kuşağın tam üzerine koydu; parmakları kumaşın altındaki sıcaklığımı hissetmek ister gibi baskı uyguladı. "Seninle ne yapacağım ben?" diye mırıldandı, pes etmiş ama aslında zafer kazanmış bir komutan edasıyla.
“Kahvaltı.”
Tek bir kelime, bütün o yoğun elektriği bir anda dağıtmaya yetmişti. Doğukan’ın yüzündeki o muazzam değişimi, tutkunun yerini şaşkın bir kabullenişe bırakışını fotoğraflamayı o kadar çok isterdim ki... Bir an duraksadı, sonra yüzünde mağlubiyeti kabul etmiş ama muzipliğinden de ödün vermeyen o gülümseme belirdi. Başını iki yana sallarken, "Kahvaltı," diye fısıldadı, sanki kendi kendine bu durumu idrak etmeye çalışıyordu.
“Aç Doğa oynamaz,” diyerek mutfağın yolunu tuttuğumda, arkamdan o meşhur, sıkıntılı ama sevgi dolu iç çekişini duydum. “Üzerimi giyip geliyorum,” dediğinde, sesindeki o pes etmişlik beni daha da keyiflendirmişti.
O yukarı çıkarken ben mutfağın o serin, taş duvarlı havasına sığındım. Dolapları karıştırırken ne yapabileceğimizi düşünüyordum ama aklım hala merdivenlerde bıraktığımız o yarım kalmış bakışlardaydı. Doğukan, sanki ışınlanmış gibi, göz açıp kapayıncaya kadar aşağı inmişti. Üzerine geçirdiği basit bir tişört bile geceki o heybetini gizlemeye yetmiyordu.
Tezgahın başına geçip çay kavanozunu eline aldığı anda, o ciddiyeti beni benden aldı. Dayanamayıp kıkırdamaya başladım. Omzunun üzerinden bana öyle bir baktı ki, tüm savunmam çöktü.
“Aç Doğukan da oynamaz,” dediğinde kıkırtım tam bir kahkahaya dönüştü. Aradaki o mesafeyi iki adımda eritip arkasından yaklaştım. Ellerimi beline sıkıca doladığımda, sırtının yakıcı sıcaklığı yüzüme vurdu. O an kahvaltı, açlık ve dünya üzerindeki diğer her şey bir anda önemini yitirdi. Zaten o da daha fazla bu "evcilik" oyununa dayanamadı.
Elindeki metal kaşığın tezgaha çarpma sesini duydum; bir anda bana döndü. Beklemediğim bir hızla beni belimden kavrayıp tek bir hamleyle tezgahın üzerine oturttu. Bacaklarım iki yanına açılırken, sabahlığımın altından tenime değen o buz gibi mermerle Doğukan’ın yakıcı vücudu arasındaki o keskin zıtlık, ruhumda küçük bir patlamaya neden oldu. Hafifçe ürperdim ama bu soğuktan değil, üzerime bir gölge gibi çöken o devasa arzudandı.
Gözleri, geceki o karanlık ve sahiplenici ormana geri dönmüştü. Aramızdaki o incecik mesafede nefeslerimiz birbirine karışırken, son bir savunma mekanizmasıyla, “Sonuçta biz ayı değiliz, her sabah böyle uyanamayız,” diye fısıldadım. Ama sesim öyle titrek ve güçsüz çıkmıştı ki, söylediklerimin hiçbir hükmü kalmamıştı.
Doğukan cevap vermek yerine ellerini iki yanıma, tezgaha dayadı. Beni kendi bedeniyle tamamen hapsederken, bakışları dudaklarımın üzerinde aç bir avcı gibi geziniyordu. Boynumun kenarından aşağıya, köprücük kemiğime doğru bıraktığı o ilk sert ve ısrarlı öpücükle dünya etrafımda dönmeye başladı.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Bir eli, bacağımdan yukarıya doğru o kadar ağır ve bilinçli bir şekilde tırmanıyordu ki parmak uçlarının sabahlığımın ince kumaşının altından geçtiği her milimetreyi zihnime kazıyordum. Geçtiği her yer, sanki arkasında bir lav akıntısı bırakıyordu. Derimi yakan bu dokunuş, sabahın o serinliğini çoktan buharlaştırmıştı.
Tek bir hareketle belimdeki kuşağı çözdü. Sabahlığı omuzlarımdan sıyırıp tezgaha bıraktı. Tam o an, mutfaktaki havanın yoğunluğu nefes alınmaz bir seviyeye çıkmışken; ikimiz de birbirimizin içinde kaybolmaya bu kadar yakınken, dışarıdan gelen o gürültülü ses her şeyi bir bıçak gibi kesti.
"GÜM! GÜM! GÜM!"
Kapının o kaba, ısrarlı sesi mutfaktaki o elektrikli sessizliği bir bıçak gibi kesti. Zaman o an durdu; ikimiz de sanki görünmez bir kuvvet tarafından dondurulmuş gibi kaldık. Doğukan, başını boynumdan kaldırmadı; aksine, o gürültüye inat, burnunu tenime daha sert bastırıp dişlerinin arasından derin, okkalı bir küfür savurdu. Sıcak nefesi hala boynumun çukurunda titrerken, o an hissettiğim tek şey kapıdaki davetsiz misafire karşı duyduğum büyük bir öfkeydi.
"Birini mi bekliyorduk?" diye fısıldadım. Sesim, az önceki yakınlaşmanın etkisiyle öyle kısık ve boğuk çıkmıştı ki, ben bile kendi sesimi tanımakta zorlandım.
"Hayır... Ama bu kapı çalma tarzını tanıyorum. Gelen kişinin kim olduğunu biliyorum," dedi. Sesi, arzunun yerini alan bir bıkkınlıkla gerilmişti.
Beni iki yanından kavrayarak, bir tüy kadar hafif ama bir o kadar da sahiplenici bir hareketle tezgahtan indirdi. Ayaklarım yerle temas ettiğinde, Doğukan’ın elleri sabahlığımın kumaşından yavaşça kaydı. Üzerimdeki ellerini sanki fiziksel bir güçle koparıyorlarmış gibi istemeye istemeye çektiğinde, o saniyelerce süren temas kopuşu ikimize de fiziksel bir acı verdi. Sanki aramızdaki o görünmez bağ koparken canımızı yakıyordu; tenim, onun ellerinin bıraktığı boşlukta anında üşümeye başlamıştı.
"Kim?" diye sordum, bir yandan sabahlığımın yakalarını düzeltip düğümünü sıkılaştırırken. Bakışlarım kapıyla onun yüzü arasında gidip geliyordu.
Doğukan, ellerini saçlarının arasından geçirip o dağılmış görüntüsünü biraz olsun toparlamaya çalışarak sıkıntılı bir nefes aldı. Ciğerlerine çektiği o hava, sanki sabrını toplamak içindi. Omuzları çökmüş gibi görünse de, gözlerindeki o hırçın ışıltı hala sönmemişti.
"Yavuz Amcam," dedi, kelimenin üzerine basarak. "Drama’nın en zamansız adamı. Eğer o kapıyı hemen açmazsam, sadece çalmakla kalmaz; konuyu büyükbabama kadar taşır. O yüzden bir an önce yukarı çıkıp üzerini değiştirsen iyi olur.”
Yorumlar
Yorum Gönder