Kurşun Asker ve Balerin 5 - 5. Bölüm

 DOĞUKAN

Ellerim Doğa’nın teninde her milimi tekrar tekrar keşfe çıkmaya, gecenin ateşini sabahın ışığıyla harmanlamaya hazırlanırken içimden geçen tek şey, bu kapıyı çalan her kimse onu oraya gömmekti. Ama o vuruş tarzını, o ritmi tanıyordum. Babamın vefatından sonra bize hem liman hem fırtına olan, ailemizin en aykırı ama en koruyucu figürü; Yavuz Amcam’dı.


Doğa, sabahlığının eteklerini toplayıp merdivenlere doğru sessiz bir kuğu gibi süzülürken, ben de mutfaktaki o yoğun arzu kokusunu geride bırakmaya çalışarak kapıya yöneldim. Üzerimdeki tişörtü düzeltirken avuçlarımın hala Doğa’nın sıcaklığını taşıdığını hissediyordum. Yüzüme bir maske takmaya, nabzımı kontrol altına almaya çalıştım ama kalbim hala mutfak tezgahındaki o yangının ritmiyle, suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi deli gibi atıyordu.


Kapının koluna uzandığımda elim bir an havada asılı kaldı. Yavuz Amcamı en son ne zaman görmüştüm?


Zihnim beni bir anda o kapkara güne, zamanın durduğu o ana fırlattı. Abimin ay-yıldızlı tabutunun başında, omuzlarımız birer enkaz gibi çökmüş, gözyaşlarımızı içimize; en derine akıttığımız o şehit törenine... Amcam, babamın vefatında abime de bana da sarsılmaz bir dağ olmuştu. Ancak o törenden sonra, o büyük enkazın altında herkes kendi yasının içine gömülmüş, birbirimize bakacak dermanı bulamamış ve yollarımız sessizce ayrılmıştı. Yıllar geçmişti. Abim şehit olmuştu. Amcalık görevini yapmıştı ama yine ortadan kaybolmuştu. Şimdi Drama’nın tam kalbinde, o acı dolu sessizliğin ardından yeniden karşı karşıyaydık.


Kapıyı yavaşça, sanki ardında ne olduğunu bildiğim ama yüzleşmekten çekindiğim bir gerçeğe açılır gibi araladım. Menteşelerin cılız gıcırtısı henüz havada asılıyken, onunla göz göze geldim.

 

Karşımda, zamanın acımasız pençelerinin yüzünde derin yarıklar açtığı, her çizgisine ayrı bir hikayenin kazındığı Yavuz Amcam duruyordu. Geçen yıllar bedenini biraz yormuş olsa da, bakışlarındaki o meşhur çelik sertliğinden ve gözbebeklerinin kuytusuna saklanmış muzip ışıltıdan hiçbir şey eksiltmemişti.

 

Bir an için nefesim kesildi; karşımda duran o değildi sanki. Babamın aynadaki aksi, yıllar sonra canlanıp gelmiş bir gölgesi gibiydi. Eğer babam kaderin o oyununa yenik düşmeseydi ve bugün yanımda olsaydı, tam olarak böyle bakacak, böyle duracaktı; buna tüm kalbimle emindim. Omuzları hala bir koca çınarın dalları kadar geniş, duruşu ise fırtınalara kafa tutan bir dağ kadar mağrurdu.

 

Heybetli cüssesiyle kapı eşiğini devasa bir anıt gibi tamamen kaplamış, arkasındaki Drama sabahının o soluk, gri aydınlığını gölgede bırakmıştı. Onun varlığı, dışarıdaki dünyayı bir anda önemsiz kıldı; kapının önündeki o dar boşluk, bir anda mazinin ve şimdiki zamanın çarpıştığı bir savaş alanına dönüştü.


"Bre yeğenim! Kapıda ağaç ettin bizi, uyanamadınız mı memleket havasında?" diye gürledi. Sesi, sessiz koridorda yankılanırken eski günlerin otoritesini de beraberinde getirdi.


Göz göze geldiğimizde zaman bir anlığına asılı kaldı. O meşhur, zihnin en kuytu köşelerini bile okuyan keskin bakışları yüzümde ağır ağır, adeta bir cerrah titizliğiyle gezindi. Geçen yılların yüzüme attığı çentikleri, babamın ve abimin yokluğunun ruhumda açtığı ve hala kanayan o derin yaraları tek bir saniyede tarttı. Bakışları, kapıyı bu kadar geç açmamın ardındaki o dağınık halimi, dudaklarımdaki o kaçamak kırmızılığı ve mutfaktaki tutkunun kalıntılarını ele veren nefes nefese halimi bir sarraf gibi analiz etti. Her şeyi anlamıştı, o çelik grisi gözlerin ardında bir ışık çaktı ama tek bir kelimeyle bile niyetini açık etmedi.


“Günaydın amca,” diyebildim sadece. Sesim, Doğa ile o mutfak tezgahında bıraktığımız o tutkulu boğukluktan, o dumanlı havadan henüz sıyrılamadığı için beklediğimden çok daha kısık, çok daha suçlu ve kararsız çıkmıştı. 


“Günaydın mı? Akşam güneşi vuruyor bahçeye delikanlı!” diyerek kahkahayı bastı. . Ardından, o demir sertliğindeki bakışları bir anda eriyip yerini yıllanmış bir şefkate bıraktı. Kollarını iki yana, sanki tüm dünyayı kucaklayabilecek bir genişlikle açtı. “Gel bre buraya aslan parçası,” dediğinde, o eski günlerin güven veren sıcaklığı odayı kaplarken, abimin yokluğunun kalbimde yarattığı o dinmeyen sızı da zehirli bir ok gibi yeniden kendini hatırlattı.


Ona sarıldığımda, üzerindeki o kadim koku burnuma doldu: Güneşte kavrulmuş eski toprak, parmaklarına sinmiş sert tütün ve Drama yollarının o hafif toz kokusu... Bu koku, hiç bitmeyen ve asla geri dönmeyecek olan çocukluğumun kokusuydu. Amcamın sırtıma vurduğu her sert ve sahiplenici darbe, sanki beni Doğa ile kurduğumuz o fantezi dünyasından söküp alıyordu. O her vurduğunda, mutfağın büyülü havası dağılıyor; yerini gerçek hayatın, kan bağının ve ailenin o kaçınılmaz, o ağır ve sarsılmaz sorumluluğuna bırakıyordu. 


“Nasıl büyümüşsün?”


Normalde otuzlarının yarısına merdiven dayamış, hayatın sillesini yemiş bir adam için bu cümle bir hakaret, bir küçümseme gibi tınlayabilirdi. Fakat Yavuz Amcamın gözlerinde, o çelik sertliğinin altındaki o parıltıyı gördüğümde; onun için hala dizleri kanayan, ağaç tepelerinden inmeyen o haşarı çocuk olduğumu anladım. Sözlerindeki o babacan ton, kalbimdeki savunma mekanizmalarını tek hamlede indirdi; sadece hafifçe gülümseyip bu tatlı sitemi sineye çektim.


Amcam, o sarsılmaz gövdesini benden yavaşça ayırdı. Elinde tuttuğu ve kokusuyla tüm girişi bir anda bir bayram sabahına çeviren fırından yeni çıkmış, dumanı üzerinde tüten börek poşetini sanki çok değerli bir emanetmiş gibi elime tutuşturdu. Poşetin sıcaklığı saplarından bile avuçlarıma geçerken, "Yengen hazırladı," dedi, sesi gururla karışık bir yorgunluk taşıyordu. "Fırından çıktığı gibi kaptım geldim. Soğumasın, lezzeti kaçmasın istedim."


“Teşekkür ederiz.” Hadi gel, bende çayı demliyordum,” dedim ama sesimde bir an önce gitmesini isteyen o gizli sabırsızlık ile onu gerçekten ağırlamak isteyen evlatlık vazifesi birbirine çarpışıyordu.

“Yok oğlum, rahatsızlık vermeyeyim,” diyerek elini havada nazikçe salladı. Bakışları evin içindeki o derin sessizliğe, belki de içeriden gelecek en ufak bir hışırtıya odaklanmıştı ama çizgiyi aşmayacak kadar tecrübeliydi. 


“Sıcak sıcak yersiniz diye getirdim, bir de seni kanlı canlı görmek istedim. Bir şeye ihtiyacınız yok değil mi? Evin eksiği gediği bitmez.”


“Sağ olasın amca, gelmeden her şeyi halletmişsin zaten. Bir kuşun sütü eksik.”


“Onu da sen içmezsin bilirim.”


Benimle ilgili şeyleri, bu kadar az görüşmeye rağmen unutmaması gülümsetmişti ama amcamın ifadesi bir anda ciddileşti. “Ama gelinimiz içiyorsa hemen göndertirim,” dediğinde gülümsemem daha da büyüdü. 


“Sağ ol amca ama onunda pek arası yok.” Neyse ki dün geceki halini kimse görmemişti. Amcam söylediğime pek razı olmamış gibi bakıyordu. “Yine de bir ihtiyacın olursa çekinme, gece gündüz fark etmez, ara,” dedi. Bu bir teklif değil, bir emirdi. Ardından gözlerinde o muzip ışık tekrar belirdi. 


“Gelinimize selam söyle.”


Ah… Yoksa bizi görmüş müydü? Bu konuyu kapatmak istercesine “Aleyküm selam da, gelsene amca, o da gelir birazdan, tanışırsınız hakkıyla,” dedim.


“Yok yok... Daha müsait, daha yerleşik bir zamanda yengenlerle topyekûn geliriz. Daha buradasınız sonuçta, kaçmıyorsunuz ya?”


Bizim işimiz rüzgarın estiği yöne göre değişirdi; Drama’da bir sabah uyanıp aynı gece bambaşka bir şehrin gürültüsünde kaybolabilirdik ama bunu ona söyleyip o huzurlu aile tablosunu bozmaya gerek yoktu. “Selam söylersin,” diye yinelediğinde, başımı bir saygı nişanesi olarak "baş üstüne" dercesine öne eğdim.


Bana babamın o meşhur bakışıyla son bir selam verdi ve “Hadi, evi soğutma daha fazla,” diyerek arkasını döndü. Bahçe kapısına kadar o heybetli adımlarıyla ilerledi. Tam kapıdan çıkarken son kez döndü; elini başına götürüp "aklımdasın" der gibi birkaç kez vurdu ve demir kapıyı ağır bir gürültüyle kapattı.


Amcamın gölgesi sokağın köşesinde kaybolana kadar, elimde sıcak börek poşetiyle öylece bekledim. Drama’nın o serin sabah havası yüzüme çarparken, arkamdaki evin sessizliğinden gelen o ince adım seslerini duydum. Merdivenlerden inen o hafif, ürkek ama davetkar sesler... Kapıyı yavaşça kapattım.

Doğa, merdivenlerden bir peri kızı zarafetiyle değil; yaklaşan bir savaşı göğüslemeye hazırlanan mağrur bir kraliçe edasıyla iniyordu. Sabahlığının o gevşek rahatlığından tamamen sıyrılmış, vücudunun hatlarını bir zırh gibi saran kıyafetlerini kuşanmıştı. Dağınık saçlarını büyük bir disiplinle dizginlemiş, geceki o dizginlenemez fırtınanın yorgun izlerini hafif ama usta işi bir makyajın ardına profesyonelce gizlemişti. Gözleri, her an bir aile mahkemesine çıkarılacakmışçasına tetikteydi; holün her köşesini, her gölgeyi saniyeler içinde taradı. Ancak kapı eşiğinde sadece beni ve elimdeki o mütevazı poşeti görünce, o yay gibi gergin duruşu bir anda sönüverdi.


“Amcan mıymış?” diye sordu. Sesi, az önceki telaşlı korkunun yerini alan saf bir merakla yankılanıyordu.


Başımı ağır ağır evet anlamında sallarken, elimdeki dumanı tüten börek poşetini bir zafer nişanesi gibi havaya kaldırdım. “Börek getirmiş,” dedim. Sesimdeki o kasti ve dümdüz ifade, Doğa’nın yüzünde muazzam bir değişimi tetikledi. O kusursuz suratının bir anda asılışını, omuzlarının hayal kırıklığıyla düşüşünü izlemek; üzerimdeki son gerginlik kırıntılarını da dağıtıp yerini muzip bir keyfe bıraktı.


“Boşuna mı giyindim şimdi ben?” diye sordu sitemle. Sesindeki o ton; hazırlanırken harcadığı eforun, verdiği o sessiz savaşın ve yüklendiği stresin boşa gitmesine duyulan bir isyandı. Misafirperverlik içgüdüsü, amcamın gidişiyle yerini tatlı bir mağlubiyete bırakmıştı.

 

Poşetleri, sanki dünyanın en önemsiz eşyalarıymış gibi kenardaki sandalyeye fırlatırcasına bıraktım. Doğa henüz merdivenlerin son basamağındayken, ona doğru avcı bir edayla yaklaştım ve onu tam orada, o eşikte yakaladım. O bir basamak yukarıda, ben tam önünde... Boylarımız neredeyse santimi santimine eşitlenmişti; şimdi tam olarak göz göze, nefes nefeseydik.

 

Ellerimi beline, o yeni giydiği kıyafetin pürüzsüz dokusuna yerleştirip onu kendime doğru, aramıza bir saç teli bile girmeyecek şekilde çektim. Doğa’nın özenle sürdüğü o rujun kokusu, yeni yaptığı makyajın taze esintisi ve cildinden yayılan o tanıdık koku; az önce mutfaktaki tezgahta yarım bıraktığımız o yangını bir anda devasa bir harıma dönüştürdü.


"Boşuna giyinmedin," diye fısıldadım. Sesim, amcamın gidişiyle birlikte gerçekliğin o tozlu dünyasından çıkıp, tekrar o karanlık ve tutkulu boğukluğuna geri dönmüştü. Bakışlarım, bir sanat eserini inceler gibi dudaklarına kaydı; o özenle sürülmüş rujun birazdan bozulacak olması, içimdeki o vahşi arzuyu tetikliyordu.


Doğa’nın kaşları hafifçe çatılırken, dudaklarına her şeyi başlatan küçük bir haberci öpücük bıraktım. Sıcak nefesini ciğerlerime kadar çektim. Gülümseyerek dudaklarımızı tekrar ayırdım ama tenimi teninden çekmedim. Burnumu usulca burnuna sürttüm, her hareketim bir sonrakinin vaadi gibiydi.

 

“Seni soymayı ne kadar çok sevdiğimi bilen evren, bana kahvaltıdan önce torpil geçti diyelim.”

 

Doğa’nın o ana kadar titizlikle koruduğu, etrafına ördüğü o kraliçe edası, bu cümlemle birlikte bir camın çatlaması gibi tamamen yıkıldı. Gözleri, teslimiyetin o en tatlı haliyle yavaşça kapandı. Elleri omuzlarıma tırmanıp tişörtümün kumaşını parçalamak istercesine sıkıca kavradı. Az önce amcam görecek diye duyduğu o medeni ve tatlı telaş, yerini çok daha ilkel, çok daha köklü ve karşı konulamaz bir duyguya bıraktı. O merdiven basamağı, sadece bir ahşap parçası değildi artık; bizim için dünyanın geri kalanının yok olduğu, bulutların üzerindeki en yüksek zirveydi.


Ve kuşkusuz, hayatımızın en farklı, en sarsıcı tecrübesine açılan o ilk kapıydı.

Yorumlar