Şah - 3. Bölüm
3 yıl sonra…
URAZ
Altı yaşındayken hayal dünyanız sınırsızdı; elinizi uzatsanız yıldızlara dokunacak gibi hissedersiniz. Astronot olup uzaya çıkabilir, ralli pilotu olup çılgınlar gibi yarışabilir, kahraman olup dünyayı kurtarabilirsiniz. Gerçek dünyanızın temellerini de bu yaşta kurduğunuz hayaller oluşturmaz mı zaten?
O küçücük düşler, bir çocuğun geleceğini şekillendiren en sağlam taşlardı ama altı yaşında hayal bile edemeyeceği bir kâbusu birebir yaşayan bir çocuğun geleceği… ne kadar sağlam temellere oturabilirdi?
Hele ki, o olayın bir son değil, aslında bir başlangıç olduğu anlaşıldığında.
Ben, sarhoş bir anında kafasına taktığı saçma bir nedenden dolayı karısını öldüresiye döven ve sonra hızını alamayıp öldüren bir adamın oğluydum. Daha kötüsü, o vahşeti altı yaşındaki oğluna canlı canlı izleten bir babanın oğluydum. O, yaptıklarının cezasını çekmek için demir parmaklıkların arkasına gönderilmişti. Peki ya ben? Onun işlediği günahların bedelini, küçücük bedenimle ödeyeceğim bir yere kapatılmıştım.
Yetimhaneye.
Dışarıdan bakıldığında masum bir kelime gibiydi ama benim için, türlü işkencelerin, susturulmuş çığlıkların, görünmez yaraların diğer adıydı yetimhane. O soğuk taş duvarlar, çocuk kahkahaları değil, yankılanan acıların şahitliğini yapıyordu. Çığlıklarımı içine çekiyor, yutuyor, bana geri vermiyordu. Sanki orada ağlamanın, acı çekmenin bile bir anlamı yoktu; çünkü kimse duymuyordu.
Her köşesinde korkunun sinmiş olduğu, her gecesinde karanlığın ruhuma işlediği bir yerdi orası. Kimi zaman aç bırakıldım, kimi zaman dayak yedim, kimi zaman yok sayıldım. Ama en çok, sevgiye olan açlığımın kemirdiği bir yalnızlıkla sınandım. O yaşta bir çocuk, annesinin şefkatine muhtaçken ben, yabancı ellerin acımasızlığına terk edilmiştim.
Bir babanın ellerinde başlayan kâbus, devletin duvarları arasında büyüyüp kök salmıştı. Altı yaşında, hayat bana tek bir şey öğretmişti: Güvenilecek kimse yoktu.
“Uraz!”
Kapıdaki adamın sesi düşüncelerimin arasına bıçak gibi saplandı. Omuzlarım istemsizce irkildi. “Evet!” dedim, farkında olmadan soğuk, buz gibi bir tonla. İçimde kaynayanları gizleyemezdim artık.
“Patron seni çağırıyor.”
Adamın sesi, hükmünü çoktan bildiğim bir kararı hatırlatır gibiydi. Yarım bıraktığım işe kaldığım yerden devam ederken dudaklarımın arasından kısa bir “Tamam.” döküldü. Ellerimi parmak boğumlarım beyazlayana kadar sıkıca yumruk yaptım. Kan dolaşımımın baskı altında ezilmesini, damarlarımda acının yavaş yavaş yayılışını hissetmek hoşuma gidiyordu. Bu bana güç veriyordu.
Bu yetimhanenin bana öğrettiği tek değerli şeydi: Bedenin acıyla kaldıkça ruhun daha çok direnir. Acı, hayatta kaldığının kanıtıdır.
Ağır ağır doğruldum. Nem ve pas kokusunun sindiği, duvarları rutubetten kararmış soyunma odasından çıktığım anda, kulaklarımın içine bağırışlar bir sel gibi doldu. Kaç zaman olmuştu; aynı sahne, aynı çığlıklar, aynı kan. Yine de her defasında insanın ciğerini yakıyordu.
Üç yıl…
O cehennemden, taş duvarlı yetimhaneden kaçıp hayatta kaldığımın üzerinden tam üç yıl geçmişti. Ve işte bugün, benim günümdü. Rakiplerin de seyircilerin de bahisçilerin de bunu hissettiğini biliyordum. Bahislerin artışı, gözlerdeki iştah… Hepsi, kan kokan bu gecenin benim gecem olduğuna işaret ediyordu.
Patronun odasına yürürken koridor boyunca dizilmiş kırık camların arasından aşağıya baktım. Alev alev yanan çember, karanlığın içinde ateşten bir taç gibi parlıyor, mekâna lanetli bir loşluk yayıyordu. İnsanlar birbirine yapışmış, omuz omuza bağırıyordu. Kalabalığın uğultusu, kaynayan bir kazan gibiydi. Ter, kan ve pas kokusu havada ağır bir sis gibi dolaşıyordu. Alkolün keskinliğiyle sigaranın boğucu dumanı birleşip ciğerleri zehirliyordu.
Sayışları duydum. İsimler, numaralar, bahis rakamları birbiriyle karışıyor, boğuk bir uğultuya dönüşüyordu. Banknotlar ve bozuk paralar havada uçuşuyordu. İnsanların yüzlerinde şeytani bir iştah, gözlerinde yanıp sönen açlık vardı. Bu derme çatma mekan, sanki kalabalığın nefret ve coşkusuyla ayakta duruyordu. İçinde şiddet ve kumara bağımlı bu kitleyi incelemeyi bıraktım; çünkü biliyordum ki birazdan onların gözlerindeki parıltı yalnızca benim kanımla doyacaktı.
Yıkık dökük merdivenlerden ağır ağır indim. Basamakların her biri yılların ağırlığını taşıyamıyormuş gibi gıcırdıyor, paslı demir korkuluklar parmaklarımda yağlı bir his bırakıyordu. Kapıya vardığımda önümde dikilen iki iri gövdeyi başımla selamladım. İlk zamanlar dağ gibi görünen bu adamlar artık gözümde sıradan kalıyordu. Onlarla aramdaki fark, yalnızca birkaç yılın öğrettiği acı ve kan tecrübeleriydi. Bedenim kabuk bağlamış bir yara gibiydi; ne kadar darbe alsam da ayakta kalmayı öğrenmiştim.
Kapı açıldığında ağır bir sis gibi yayılan puronun keskin kokusu boğazıma doldu. İçeri adımımı attığımda kokunun yanı sıra odayı dolduran ağırlık, insanın üzerine çöküyordu. Her zamanki gibi ağır adımlarla ilerledim. Çekilen her nefes, bırakılan her kül, bu odanın sahibinin kudretini hatırlatıyordu.
Bir mesafeye kadar yürüdüm ve durdum. Gözüm, sehpanın üzerindeki satranç tahtasına kaydı. Taşlar yerli yerindeydi ama oyun yarım kalmış gibiydi. Siyah şah dimdik ayakta duruyor, beyaz taşlar etrafında piyonlardan bir mezar inşa etmiş gibi görünüyordu. Aklımda buraya geldiğim ilk gün kulağıma çalınan cümleler yankılandı:
O şahtı. Ben ise onun şah olmasını sağlayan vezir olacaktım.
Koltuğunda oturan kelli felli adam, ağır bir hareketle gövdesini döndürdü. Göz göze gelmemizle odanın havası bir anda daha da ağırlaştı. Derin ve boğuk sesi, duvarlara çarparak kulağıma doldu:
“Uraz.”
İsmim…
Kulağa ne kadar ironik geliyordu. “Şans, talih” demekti ama bana gelince kaderin acı bir alayıydı sadece. Şanssızlığın en büyük temsilcisi, kaderine doğmadan yazılan bir kaybeden… Ama buradaydım. Yenilmemiş, yutulmamış, ayakta kalmıştım. Ve o an, patronun gözlerindeki kıvılcımı gördüğümde anladım: Belki de talih, en çok dayak yiyip de ölmemeyi başaranların yanındaydı.
“Patron”
Sesimi onun gibi kullanmamdan dolayı etkilenmiş olacak ki yüzünde milimetrik bir gülümseme belirdiğine yemin edebilirdim. Bu, zaferin kokusunu alan bir avcının memnuniyetiydi sanki. Masadan destek alarak ağır hareketlerle ayağa kalktığında, ben de duruşumu düzeltip başımı dikleştirdim. Onun gölgesinin üzerime düştüğünü hissediyordum ama gözlerimi kaçırmadım.
Ders 1: Kim olursa olsun asla başını eğme.
“Dövüşe hazır mısın?”
Sesi, odanın loş duvarlarından sekip içime işleyen bir yankı gibiydi. Yüz hatları, köşeli çenesi ve kırışıklıklarla sertleşmiş gözleri, sesindeki o tınıyla birleştiğinde daha da korkutucu bir siluete dönüşüyordu. Ama bu şekilde üzerime gelmesi, zihnimdeki ateşi söndüreceğine, daha da harlıyordu.
Ders 2: Asla karşındakine korkunu belli etme.
“Her zaman.” dedim. Sözlerimin soğukluğunu bile isteye artırmıştım. O an elini omzuma yerleştirdi. Parmaklarının ağırlığı, sıradan bir dokunuştan çok bir mühür gibi hissettiriyordu.
“Güzel…” dedi, dudaklarının kenarında gölgelenen bir memnuniyetle.
“Bahisleri arttırmışsın. Kendine bu kadar çok mu güveniyorsun?”
Sesinde kışkırtıcı bir sınama vardı. Gözleri gözlerime çakılıyken, ben de dudaklarımı kıpırdatıp, onun az önceki gülümsemesini taklit edercesine belli belirsiz bir gülümseme bıraktım yüzüme. Bu, bir oyundu; beni deniyordu. Ben de oyunu onun kurallarıyla oynuyordum.
Ders 3: Ne olursa olsun kendine güven.
“Rakibimin canını almadan o dövüşten çıkmayacağım.”
Sözlerim odadaki dumanlı havayı yırtarak yankılandı. Bir an sessizlik çöktü. Patronun gözlerinde ince bir parıltı belirdi; memnuniyetin, keyfin, belki de vahşetin parıltısıydı bu. “Karşındaki de bir insan evlat, unutma.” dedi, sesinde garip bir ironiyle.
“İnsandı.” dedim, sesimi alçaltarak.
“Onunla işim bittiğinde cesetten farksız olacak.”
Bu cümlenin ardından Patron başını yavaşça salladı. Keyif alıyordu, bunu saklamıyordu. Dudaklarının kenarında beliren gölge, gerçek bir tebessüm değildi ama onaylayıcı bir işaretti.
“İşte benim Uraz’ım.” dedi. Tonundaki soğukluk, adımı söylediğinde bile üzerime ağırlık gibi çöküyordu.
Koltuğuna doğru ağır adımlarla yürümeye başladığında, ben onu sessizce izledim. Derisinin üzerine işlenmiş onlarca yılın tecrübesi, her hareketinde bir güç gösterisine dönüşüyordu. Adımlarını duvarlar bile dinliyor gibiydi. Koltuğa oturmadan önce aniden durup bana döndü.
“İlk geldiğinde sende bu ışığı görmüştüm, evlat.”
Gözleri karanlığın içinde bir anlığına kıvılcım gibi parladı. Sözleriyle zihnimde o ilk gün canlandı: kan, korku, açlık ve içimdeki o öfke… Sonra gözlerini daha da keskinleştirip, sesi tok bir şekilde tekrar konuştu.
“Yenilmez olacağını biliyordum.”
O an kalbimdeki çarpıntı, yumruk gibi sertti. Patronun sözleri bir iltifat gibi görünse de aslında zincirlerdi; bana “Senin yolun bu” diyor, bana ait olduğum karanlığı hatırlatıyordu.
Ders 4: Yumuşama. Acımasız ol. Can yak. Can al ama asla yumuşama.
Derin bir nefes aldım. İlk geldiğimde verdiği derslere uyup uymadığımı çok uzun zamandır kontrol etmemişti. Neden şimdi, neden tam bugün diye sormaya zaman yoktu; odanın ağır havası sorularımı boğuyordu. Koltuğuna yaslanıp puronun dumanını ağır ağır üfledi; o duman, sanki kelimelerinden önce odanın her köşesine yayılan bir uyarıydı.
“Daha çok para kazanmak ister misin?”
Rahat bir hayat sürebilecek kadar yüklü bir maaş alıyordum, ama… Birkaç saniyelik tereddüt edecek gibi olsam da tekrar eski ifademe büründüm. “Her zaman.” dediğimde keyifle kahkaha atan adam “İşte benim oğlum.” dedi.
Ders 5: Her zaman daha iyisini iste.
Ben de gerçekten hep daha fazlasını istemeyi öğrenmiştim; hayatta kalmak için. Patron purosundan bir nefes daha çekti ve yavaşça, neredeyse fısıldarcasına “Senden bir konuda yardım isteyeceğim,” dedi. Lafı açtığında omzumda hissettiğim ağırlık arttı; emre karşı gelmemenin, hayatta kalmanın bir kuralı olduğunu bilirdim. “İstediğiniz emirdir efendim,” diye cevapladım; sesimdeki kesinlik, yılların bana öğrettiği bir iç disiplinin yankısıydı.
Ders 6: Emirlere karşı gelme. İsyan, en kötü ölüm sebebidir.
“Kuryelik işini okul içlerine taşımak istiyorum.” dediğimde bir anlık kaşlarım çatıldı, Patron anında yüz ifademi yakaladığını belli eden bakışla konuşmaya devam etti. “Aynı kişilerle bu iş olmaz. Sadece kapının önünde satış yeterli olmuyor. Okulun içine sızmalı, öğrencileri avucumuzun içine almalıyız.” Şimdi parmaklarını avucunun içine sıkıca bastırdı. Gözlerindeki karanlığın hırsla kavrulduğunu fark ettim. “Başka aracılarla da devam etmek istemiyorum. Bu işi sen yapacaksın.” dediğinde kaşlarımı tekrar çatmamak için kendimi kastım. Bu işi sen yapacaksın derken neyi kastediyordu? Okula mı gidecektim? Bunca seneden sonra?
“Seni göndereceğim kolej, zengin piçlerinin cirit attığı bir yer. Biliyorsun zevke, eğlenceye düşkün olurlar. Paraları da istemedikleri kadar çoktur. Tek yapman gereken onları alıştırmak, bunu da senin kolaylıkla halledebileceğini biliyorum.”
İnsanlarla başa çıkmak, istediğim şeyi anında yaptırmak konularındaki özel becerim, dünyam yerle bir olup beni acımasız bir kabuk haline getirene kadar keşfedilmemişti. Şimdi ise bu işte uzmanlaşmıştım. Başımı tamam anlamında salladığımda Patron purosundan bir nefes daha aldı.
“Gerekli her şeyi ayarlayacağım, kendini hazırla, gündüz okul, gece dövüş. Aksaklık istemem.”
Patronun son cümlesini duyar duymaz başımı onaylarcasına salladım.
Kabul ettiğimi görür görmez purosunu kristal kül tablasına koydu ve yavaşça ayağa kalkıp bana doğru yürümeye başladı. “Sözümden çıkmayacağını biliyorum ama ufak bir hatırlatmada fayda olacağına inanıyorum.” Her adımı sanki kafamın içinde yankılanıyordu. Sinirli miydi? Yoksa bana gözdağı mı vermeye çalışıyordu?
“Her hareketinden haberim olur Uraz. Aldığın nefesten, işediğin pisuara kadar… Sakın emirlerime karşı gelme. Sakın sana verdiğim dersleri aklından çıkarma. Sakın bana kazık atmaya çalışma. Yoksa bedeline katlanırsın!”
Koridordan yürümeye başladığımda, adımlarımın yankısı duvarlara çarpıyor, Patron’un sesi giderek bir arka plan uğultusuna dönüşüyordu. Her kelimesi, her tehdit, her emir, artık bir zamanlar ait olduğum dünyanın uzağında kalmış gibiydi. Salonun kapısına yaklaştıkça, içerideki kalabalığın sesleri belirginleşiyor, anlamını yitirmiş ama tutkudan beslenen bir uğultuya dönüşüyordu. Sanki herkes aynı anda hem bir şeyler söylüyor hem hiçbir şey demiyordu. Bu uğultu, bir ritüelin habercisi gibiydi; kanla yazılmış bir senaryonun son perdesi.
O dört duvar arasında hava ağırlaşmıştı. Öfke, nefret, tutku ve kan kokusu birbirine karışıyor, buharlaşıp tenime siniyordu. Mekân artık sadece bir salon değil, bir geçiş noktasıydı; dünyadan kopuşun, bedenden çıkışın, kimlikten arınmanın eşiği. İçimde bir şey kırılmıştı belki ya da nihayet tamamlanmıştı. Şimdi bedel ödeme zamanı değildi. Vicdanın, korkunun, hesaplaşmanın sesi susturulmuştu. Bu an, zevkin zamanıydı. Ama sıradan bir zevk değil; acıyla karışmış, güçle yoğrulmuş, özgürlükle kutsanmış bir zevkti.
**-**
URAZ
Ben lanetli bir adamım. Sözcüğün çağrıştırdığı anlam düşünülürse, gizemli ve karanlık...
Nefes aldıkça ciğerlerime çöken, yavaşça beni sıkıştıran bir siyah bant gibi; içinde refahın olmadığı, yalnızca işkencenin hüküm sürdüğü bir boşluk. Ben böyle doğmamıştım; dünya beni ezerek, kırarak biçimlendirmişti. Şimdi de bu kırılmışlığın gölgelerini başkalarının üzerine düşürmek için ant içmiştim. Bu düşünceyi aklımdan geçirmek bile tuhaf bir tatmin hissi veriyordu.
Yılların ardından sıradan bir öğrencinin adımlarını atıyor olmama hâlâ inanamayacak gibiydim. Patron “Gerekli her şeyi ayarlayacağım” dediğinde ben yalnızca kâğıt işlerini, kayıt sırasını, sınıf programını beklemiştim; gerekli kelimesinin içinde parıltılı bir gösteriş olduğunu şimdi fark ediyordum. Altımda duran son model spor arabaya bakarken aklımda birkaç soru uçuştu; gereklilik miydi, gösteriş mi, yoksa ikisinin iç içe geçtiği bir tuzak mıydı? Sorumun cevabı ise şu anda tam karşımdaydı. Gördüğüm manzara karşısında dudaklarımı aralamamak için zor duruyordum. Otopark resmen araba galerisi gibiydi. Arabalar yan yana dizilmiş, her biri kendi küçük hikâyesini fısıldıyordu: deri koltukların kıvrımları, jantların soğuk metal yüzeyi, kapı kollarında parlayan ufak parıltılar… Patronun zevki burada da vücut bulmuştu; anlaşılan sadece kayıtları değil, imajı da ayarlamıştı.
Arabayı park ederken birkaç dikkatli gözün üzerimde olduğunu hissettim. Yüzlerindeki sorgulayan bakışları rahatlıkla okuyabiliyordum. Belli ki ikinci dönem kayıt yaptıran yeni çocuk dedikodusu benden önce gelmişti. Kontağı kapatıp derin bir nefes aldım. Onca seneden sonra benim ne işim vardı burada? Kim inanırdı ki benim lise öğrencisi olduğuma? Ellerimi direksiyona koyup parmaklarımla ritim tutarak etrafı incelemeye başladım. Okul gerçekten gösterişliydi. Öğrenciler de bu gösterişe fazlasıyla ayak uydurmaya çalışıyorlardı, fakat ne yaparlarsa yapsınlar gözümde küçüklerdi. Ah be Patron, normal öğrencilerin arasına göndermek için fazla anormalim sanki…
İniş anım bir nevi tören gibiydi. Kapı açıldığında deri koltuğun verdiği hafif çarpma sesi, ayakkabımın zemine dokunuşu, montu omzuma savurduğum o kasıtlı hareket… Hepsi planlıymış gibi, hepsi iz bırakacak bir sahnenin parçasıydı. Etrafımdan yükselen fısıltılar, öğrencilerin meraklı bakışları vardı; bazıları hayran, bazıları meraklı, bazılarıysa sadece geçici bir şaşkınlığın izdüşümüydü. Bu bakışlar, içimdeki o siyah bandın kenarlarını biraz daha vurguluyor gibiydi: dışarıda parıltı, içimde gölge.
Gözlerim arabaların parlak kaportalarında gezinirken, aklımdan geçenler ve hissettiklerim birbirine karışıyordu. Bu gösterişli çevre ile içimde taşıdığım kırılma arasında bir köprü vardı; o köprüde gezinmek hem rahatsız ediciydi hem de tuhaf bir güç veriyordu. Patron bir kapı aralamıştı; bense o kapıdan içeri adım atarken ne getireceğimi ne götüreceğimi hangi oyunları oynayacağımı tam olarak bilmiyordum. Ama kesin olan bir şey vardı: burası sıradan bir okula dönüşmeyecekti; en azından benim için.
Ellerimi cebime soktum. Yürürken gözümdeki gözlüğün avantajını kullanarak etraftaki öğrencileri incelemeye devam ettim. Patron sadece öğrencileri uyuşturucuya alıştırmamı söylemişti. Nasıl yapacağımdan bahsetmediğine göre benim bir plan bulmam gerekiyordu? Acaba bunlardan hangisi ilk kurbanım olacaktı? İşin güzel yanı hangisi acı çekerken ben keyifle izleyecektim.
Okulun geniş kapısından içeri adımımı attığım anda uğultular arasında keskin bir sessizlik hissettim. Kalabalık görünüyordu ama gözler bana odaklandığında ortamın sesi geri çekiliyordu sanki. Adımlarımın zeminde çıkardığı tok tını, taş koridorlarda yankılanırken, üzerime düşen bakışların ağırlığı omuzlarıma yük bindiriyordu. Çoğu öğrenci kısa süreliğine bakıp yüzünü çevirdi, bazılarıysa gözlerini benden ayırmadan fısıldaşmaya başladı. O fısıltılar, uzaktan gelen ince bir uğultu gibi kulaklarımda çınlıyordu.
Sınıfımı bulmam gerekiyordu. Bunun için önce Müdür’ün odasını bulmalıydım. Koridorun sonunda asılı tabelalara göz gezdirirken elim refleks gibi gözlüğüme gitti. Güneş gözlüğünü yüzümden çıkarıp cebime koyduğumda, etraf daha netleşti ama aynı zamanda bakışların doğrudan tenime değdiğini hissettim. Bir maskeyi indirmiş gibiydim; gözlerimle çıplak kalmıştım.
Tam o sırada cebimdeki telefon kısa bir titreşimle kendini hatırlattı. Küçük bir ayrıntıydı ama içimdeki dikkat kesilmiş hâli delip geçti. Telefonu çıkarıp ekrana baktığımda, kimden geldiğini görmeden önce bile kalbimde hafif bir hızlanma oldu. Her mesaj yeni bir talimat, yeni bir sınav olabilirdi.
Gönderen: Patron
İlk okul günün hayırlı olsun evlat. İlk yakın arkadaşının adı Cankut.
Tek kaşımı kaldırıp etrafa bakındım. Kalabalığın uğultusu arasında, gözlerimin her ayrıntıyı seçmeye çalıştığı bir an… Bu adamın —Patronun— her şeyi biliyor oluşu bazen içimde soğuk bir ürperti yaratıyordu. Sanki attığım her adımı çoktan hesaplamış, nefeslerimin sayısını bile ezberlemişti. Ama işin tuhaf tarafı, bu fazlasıyla kontrollü hâl benim de işime geliyordu. Onun gölgesi altında yürürken hata yapma lüksüm yoktu; o, satranç tahtasında taşların hepsini çoktan dizmişti. Ben sadece onun seçtiği karelerde ilerliyordum.
Demek ki bu oyunda bana en yakın konulacak taşın adı “Cankut”muş. Yakın arkadaş… Hâlâ kulağımda yabancı bir sözcük gibi çınlıyordu. Yakınlık benim için çoğu zaman bir tehditten ibaretti; bir başkasının nefesinin ensende hissi, sırtına batan gözleri… Ama Patron böyle uygun görmüştü.
İçimden istemsizce ‘Kimmiş bakalım bu şanslı kişi?’ diye sordum. Bunu söylerken dudaklarımın kenarında alaycı bir kıvrım belirdi. Şans mıydı gerçekten? Benim yanımda olmak, benimle aynı kader çizgisine düşmek… Bir başkasına cazip gelebilirdi belki; havalı arabalar, dikkat çeken girişler, çevredeki gözlerin hayran bakışı. Ama perde arkasında karanlık bir sahne vardı, kan ve sessizlikle boyanmış bir sahne. Yanıma seçilen kim olursa olsun, er ya da geç bunun farkına varacaktı.
Gönderen: Patron
Müdür’ün yanında oyalanma.
Mesajı okurken yanımdan geçen bir öğrenciye durdurdum ve “Müdür’ün odası nerede?” diye sordum. Çocuk göz göze gelmekten kaçındı ama eliyle koridorun sonunu işaret etti. Yüzünde “fazla konuşmak istemiyorum” ifadesi vardı. Benim de çok meraklı olduğum söylenemezdi. “Eyvallah,” deyip gösterdiği yöne doğru yürümeye başladım.
Koridorun ışıkları loş, duvarlarda asılı başarı belgeleri ve toplu fotoğraflar gözüme çarpıyordu. Her karede gülen yüzler vardı, ama bana göre hepsi boş, sahteydi. Koridorun sonundaki ağır kapı dikkatimi çekti; üzerinde altın harflerle “Müdür” yazıyordu.
Telefonu cebime geri koyarken yüzümde ifadesiz bir maske oluşturmaya çalıştım. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldım. Ellerim istemsizce yumruk olmuştu, parmak eklemlerim gerilimin etkisiyle çıtırdıyordu. Gözlerimi kapayıp kendime telkin verdim.
Normal görün. Sen sıradan bir öğrencisin.
Yumruğumu kaldırıp kapıya üç kez vurdum. İçeriden tok bir ses “Gir’ dedi. Kapıyı açıp adımımı attığımda, odanın havasının dışarıdan tamamen farklı olduğunu gördüm. Eski mobilyaların, kitap dolu rafların ve loş ışığın arasında oturan Müdür, gözlüğünün üzerinden bana baktı. Bakışları, insanın içini okuyan bir cerrahın keskinliğine sahipti.
“Hoş geldin evlat.”
Sesinde hem resmi hem de garip bir sıcaklık vardı. Benim kim olduğumu bildiğini anladığım için kendimi tanıtma ihtiyacı hissetmemiştim. Bir adım öne çıktım, gözlerimi onunkilere dikerek “Sınıfımı öğrenecektim,” dedim. Önündeki kağıtlardan başını kaldırdı. Beni alıcı gözle süzmesi rahatsız ediciydi ama daha rahatsız olduğum şey buna tepki gösteremeyecek olmamdı.
“O kolay… Ama ondan önce biz tanışsak iyi olacak Kurt Uraz.”
**-**
URAZ
Patron’un neden “Müdür’ün yanında oyalanma” diye özellikle uyardığını şimdi çok daha iyi anlıyordum. Adam, bir öğretmenden çok sorgu hâkimine benziyordu. Masasının arkasında otururken gözlüğünü hafifçe indirip bana her defasında keskin bir bakış fırlatıyor, ardından ahirette sorgu meleklerinin soracağı türden ağır sorular sıralıyordu.
“Baban ne iş yapıyor?”
“Buraya neden bu dönemde kayıt oldun?”
“Daha önceki okulunda disiplin cezan oldu mu?”
Her biri sıradan bir kayıt prosedürü gibi görünse de aslında arka arkaya gelen bu soruların amacı açıktı: Zayıf noktamı bulmak. Bir an bile tereddüt etsem, yanlış bir detay versem hemen yakalayacak gibiydi ama fark etmediği bir şey vardı. Ben bu oyuna çoktan hazırlanmıştım. Günlerdir ezber yaptığım senaryoları, her ayrıntısına kadar beynime kazımıştım. Patron, bana verebileceği her bilgiyi yüklemişti. Nereden geldiğimi, kim olduğumu, hangi eski okulda hangi öğretmenlerin adını söylemem gerektiğini… Hepsi belleğimde hazırdı.
Müdür, arada kalemini masaya vuruyor, kısa sessizlikler bırakıp gözlerimin içine bakıyordu. Bu boşluklar, normal bir öğrencinin gerilmesini sağlamak içindi. Fakat ben dudaklarımda hafif bir tebessümle aynı boşluğa bakıyordum. İçimden “Ne kadar uğraşsan da beni çözemeyeceksin” diye geçiriyordum. Bir ara soruları daha da derinleştirdi.
“İleride ne olmak istiyorsun?”
“Arkadaş seçiminde nelere dikkat edersin?”
“Okulda seni en çok zorlayacak şey sence ne olacak?”
Soruların altındaki gizli niyeti seziyordum. Karakterimi ölçmek, kişiliğimdeki çatlakları görmek istiyordu. Ama ben onun istediği cevabı değil, ezberlediğim doğru cevabı verdim. Her kelimem kontrollü, her nefesim hesaplıydı.
Müdür sonunda geriye yaslandı. Yüzünde tatmin ile kuşku arasında gidip gelen bir ifade vardı. “Pekâlâ…” derken bile hala beni süzüyordu. “Sınıfını söyleteceğim, ama unutma… burası sıradan bir okul değil. Burada her davranışın kayda geçer.” Gözlerimi hiç kaçırmadan başımı salladım. İçimden “Benim her davranışım zaten kayda geçiyor Müdür Bey, ama sen yanlış deftere bakıyorsun” diye geçirdim.
“Çıkabilirsin.”
Sınıfımı söyleyip beni azat ettikten sonra odasından çıktım. Yavaş, ölçülü adımlarla sınıfın olduğu yöne doğru ilerlemeye başladım. Birden kulağımın dibinde patlayan o metalik zil tüm dikkatimi paramparça etti. İçimde bir şey koptu. Ses öyle tiz, öyle rahatsız ediciydi ki, kulak zarımı yırtacak sandım. Tüm bedenim irkildi, dişlerim birbirine kenetlendi. Dudaklarımdan, istemsizce, adeta nefretle döküldü.
“Hay sikeyim senin gibi zili.”
Sözlerim koridorda yankılanır gibi oldu. Ardından… sessizlik. Fakat bu sessizlik, aslında onlarca gözün üzerime saplanmasıyla oluşan bir baskıydı. Çevremdeki öğrencilerin bakışlarını tek tek hissettim; üzerimde dolaşan, yoklayan, sorgulayan gözler.
İçimde, o an alevlenen bir dürtüyle ellerimi kaldırıp hepsinin gözlerini birer birer oymak istedim. Bu istek o kadar yakıcı, o kadar gerçekti ki, parmak uçlarımda sıcaklık hissettim. Sanki avuçlarım yanıyordu ama frenledim kendimi. Patron’un sesi zihnimde yankılandı.
Sakin kalacaksın. Planı bozacak en ufak bir sabırsızlık yok…
O sözler buz gibi bir zincir olup öfkemin etrafına dolandı. Merdivenlere vardım. İlk basamağa adımımı attığım anda zil bir kez daha çaldı. İkinci kez. Bu defa sanki kafamın içine saplanan çelik bir mermi gibiydi. Başım zonkladı, kulaklarım uğuldadı, beynimde çekiç darbeleri çınladı. Neredeyse yere kapanacak gibi oldum.
Duraksadım. Nefesim düzensizleşti, göğsüm kesik kesik inip kalkıyordu. Gözlerim hafifçe kısıldı, yumruklarım kendi kendine sıkıldı. Eklemlerimden gelen gıcırdama sesini neredeyse dışarıdan duyacak kadar net işitiyordum. “Bu iş…” dedim kendi kendime, boğuk bir fısıltıyla.
“Sandığımdan çok daha zor geçecek.”
Tekrar hareket etmeye zorladım bedenimi. Basamaklara birer birer adım atmaya başladım. Fakat her adımda, görünmeyen ipler ayak bileklerime dolanıyor gibiydi. Beni geriye, aşağıya çekiyorlardı. Ağır zincirlerle bağlanmışım da görünmez hayaletler çıkmama engel oluyormuş gibi…
“Bakın, burada kim varmış.”
Ses, basamakların tam üstünden geldi. Başımı kaldırdığımda yüzüme gölge düşüren bir silüet gördüm. Işığın altında parlayan sarı saç… Dişlerini gere gere sırıtıyordu. O sırıtış öyle sahte, öyle pişmiş kelle gibiydi ki bir an için bütün öfkemi tek başına üzerine çekmeyi başardı.
Yüzü tanıdık geliyordu. Bir yerlerden görmüş olmalıydım ama beynimi böyle önemsiz bir tip için zorlamak bana vakit kaybı gibi geldi. Umursamadım. Basamakları çıkmaya devam ettim.
“Sarı kafa” diye aklımdan geçirdiğim çocuk, bu sefer daha yüksek sesle seslendi.
“Uraz Kurt!”
İsmim değildi beni duraksatan. Bu hitap şekli, sanki ilk yumruğu bana attırmak için hazırlanmış bir tuzaktı. Gözlerimi ona diktim. Bakışlarımı gözlerine sabitleyerek usul usul aramızdaki mesafeyi kapattım. İçimdeki karanlık ses, “Şimdi…” diye fısıldıyordu. Yumruklarım hazırlanmış gibi ceplerimde sıkılmıştı. Çocuğun yüzünde sinir bozucu bir hava vardı. Dudak kenarındaki o kibirli kıvrım, bakışlarındaki alay…
“Ben Cankut.”
Bu muydu yani? Bu şımarık, zengin bebesi kılıklı it mi benim arkamı kollayacak en yakın dostum olacaktı? “Patron benden bahsetmiş olmalı…” diye devam ettiğinde onun burnunu indirmeye karar verdim.
“Sadece bir mesajla, ismini öğrendim. Kendini çok önemseme.”
O an dudaklarındaki sırıtış biraz soldu. O yapmacık, kendinden emin havası çatlamıştı. Tam da istediğim gibi bozulmuştu. İçimdeki karanlık, bundan tarifsiz bir keyif aldı; sanki boğazına doladığım görünmez bir ipi biraz daha sıkmışım gibi…
Cankut çabuk toparlandı. “Neyse ne,” diyerek üzerinde beliren o küçük sarsıntıyı silmeye çalıştı. Sesindeki ton yeniden ciddileşmişti.
“Aynı sınıftayız. Aynı taraftayız. Sakın unutma.”
Her kelimeyi vurgulayarak konuştu. Ağır ağır, baskı kurmaya çalışır gibi… Bu çabası bana belli belirsiz bir gülümseme getirdi. Ayağımı denk almamı söyleyen bakışları mı vardı? Yoksa gözümü mü korkutmak istedi? Her hâlükârda, bu oyunu oynamakta acemiydi. “Belli ki unutsam da hatırlatacaksın ha?” dedim, sesimde hafif bir alayla. Cankut’un gözleri kısıldı. Dudaklarının kenarı gerildi.
“Öğrencilere yaklaşmak için bana ihtiyacın olacak.”
Fısıltılı cümlesinin altındaki özgüveni fark etmemek imkânsızdı. Kendinden emin tavrı, duruşu… Hayran kalabilirdim, eğer güvenmeyi bilen bir adam olsaydım. Ama o ihtimal yıllar önce yok olmuştu. “Bu sübyanlara yakınlaşmak gibi bir derdim yok,” dedim, gözlerimi onunkilerden ayırmadan. Cankut söylediğim şeyi saçma bulmuş gibi gülümserken kollarını göğsünün üzerinde bağladı.
“Patronun istediğini gerçekleştirmek için o sübyanlara yakınlaşmaktan başka çaren yok.” Sesinde kararlılık vardı. Sanki beni kendi gerçekliğine ikna etmeye çalışıyordu. Kısık bir sesle, adeta tehditkâr bir dinginlikle cevap verdim.
“Benim bir şey yapmama gerek yok. Buna emin olabilirsin.”
Cankut’un kaşları çatıldı. Kafasında soru işaretleri dönüp duruyordu. “O ne demek?” diye sordu, belli belirsiz bir sabırsızlıkla. Omuz silktim. Gözlerimden geçen gölgeyi gizlemeden
“İleride ne demek olduğunu öğrenirsin,” dedim.
Konuyu daha fazla uzatmaya gerek yoktu. Cankut’un yanından geçerek merdivenleri tırmanmaya devam ettim. Adımlarım sertti. Bir süre sonra koridorun zemininde yankılanmaya başlamıştı. Cankut birkaç saniye geride kaldı, sonra adımlarını hızlandırıp yanıma yetişti.
Sınıfın kapısına vardığımızda, omzuma dokundu. O an tüm vücudumda soğuk bir öfke dalgası gezindi. Kimse bana dokunamazdı. Bu, en sıkı prensiplerimden biriydi. Gerektiğinde ben insanlara dokunurdum, onları yönlendirirdim ama kimse bana elini uzatamazdı.
Başımı ağır ağır, kasıtlı bir hareketle elinin olduğu omzuma çevirdim. Gözlerim, uyaran bir alev gibi yüzüne dikildi. Cankut’un gözlerinde kısa bir panik kıvılcımı belirdi. Anında elini çekti ve teslim olur gibi havaya kaldırdı.
“Kötü bir başlangıç oldu.”
Sesinde bu defa daha yumuşak bir ton vardı. Yavaşça ona döndüm. Yüzünde samimiyete yakın bir hava yakaladım. Belki gerçekten öyleydi… ama ben ilk görüşte kimseye güvenmeyecek kadar çok şey yaşamıştım. İnsanlar samimiyet maskesini çok kolay takabilirdi. “Hayatta iyi başlangıçlarım hiç olmadı,” dedim, gözlerimin derinliklerinde taşıdığım tüm karanlığı hissettirecek şekilde.
“Dert etme.”
Aramızda kısa bir sessizlik oldu. Sınıfın kapısının ardında uğuldayan öğrenci sesleri kulaklarıma ulaşıyordu; kahkahalar, fısıldaşmalar, sandalye gıcırtıları… Birazdan bu kalabalığın içine adım atacaktım. Allah aşkına benim burada ne işim vardı?
Kapıyı açıp içeri girdiğimiz anda sınıfta keskin bir sessizlik oldu. Tüm bakışlar üzerimize çevrildi. Merak, şüphe, kıskançlık, ilgisizlik… ama özellikle bazı bakışlar vardı ki daha ağırdı. Sınıftaki kızların gözleri daha titiz, daha ölçüp biçercesine üzerimde dolaşıyordu. Belki de ilk kurban olarak bir kadını seçmek işimi kolaylaştıracaktı.
Gözlerim boş sıralarda gezinirken Cankut yanımdan geçti. Arka tarafa doğru ilerledi. En arkada bir sıraya oturdu. Sırtını yaslarken eliyle yanındaki boş sırayı işaret etti. Gözlerim sırayı ve konumunu taradı. Sıraların tek kişilik olması iyiydi. İnsanların nefesi, dokunuşu, kokusu… bunların hepsi fazlalıktı. Bir kol mesafesi uzaklık, benim için güven demekti.
Ağır adımlarla ilerleyip gösterdiği yere oturdum. Üzerimdeki bakışlar hâlâ rahatsız edici bir ağırlıkla dolaşıyordu. Bunlardan kaçmak için telefonu çıkardım. Parmaklarımı ekrana dokundurduğum sırada sınıfın kapısı bir kez daha açıldı. Tüm bakışları üzerine toplayan bir kız içeri girdi. Pahalı kıyafetlerin içinde ucuz hareketler… Tam bir kolej kızı.
“Uraz.”
Adımı duyar duymaz başımı çevirip Cankut’a baktım. Başını hafifçe kıpırdatarak içeri giren kızı işaret etti. “O Didem,” diye fısıldarken dudaklarının kenarında sinsice bir gülümseme belirdi.
“Çan Koleji’nin veliahttı. İlk kurbanın o olabilir.”
Şaşırmamıştım. Gözlerim Cankut’tan kayıp Didem’e odaklandı. Kız ağır adımlarla sırasına geçti. Beden dili gösteriş için programlanmış gibiydi. Saçlarını yavaşça geriye attı, ardından bacak bacak üstüne atarak oturdu. Eteğinin kısalığını göstermek için ekstra bir çabaya gerek yoktu; zaten ortada etek denecek kadar kumaş yoktu.
İçimden alaycı bir kahkaha koptu. Yılın hafif kızı ödülünü büyük bir onurla sunabileceğim kıza bakarken çocuksu bir ses kulağıma çalındı.
“Biraz masanı geriye iter misin?”
İster istemez bakışlarımı başımda dikilen kıza çevirdim. Doğa sarı saçlarını değişik bir örgüyle başının tepesine toplamıştı. Üniforması tam ve kusursuzdu. Fakat görünüş olarak dışarıda görsem ortaokul öğrencisi sanacağım bir tipteydi. Okula erken mi başlatmışlardı bu kızı?
“Türkçe anlıyor musun?”
Dudaklarımın kıvrımı belli belirsiz bir alaya kaydı. Kızın gözleri sabırsızlanmaya başlayan bir öfkeyle parlarken “Anlıyorsun,” dedi. “O zaman masanı geri it.” Boyuna bakmadan emir mi vermişti o bana?
“Sebep?” dedim soğuk bir tonda. Yüzüne küfür etmişim gibi bir tepki verdi. Kaşları çatıldı, dudakları sıkıldı. Elleriyle önümdeki sıraları işaret etti.
“Yerime geçemiyor olmamdan dolayı olabilir mi?”
Az önceki çocuksu ve insancıl ses tonu çatırdamaya başlamıştı. Sinirlenme hızı fazlasıyla tanıdık gelmişti. Bakışlarımı önümdeki masaya kaydırdım. Gerçekten de masa ve sıra dip dibe sıkışmıştı. İçeri, onun gibi biri için bile sığmak zor görünüyordu. Fakat bu benim problemim değildi.
“Hadi!”
Ses tonundan çıkan ikinci emir, çenemin kaslarını gerdi. İçimde yükselen tepkiyi zor bastırdım. Başıyla sırayı işaret etmeye ve ‘geri çekmem’ konusundaki emrine devam ediyordu. Bu cüret karşısında istemsizce sinirle gülümsedim.
“Sığamıyorsan başka sıraya otur.”
Kelimelerim bıçak gibi keskin çıktı. Kızın dudakları şaşkınlıkla aralandı. Böyle bir şey söyleyeceğimi beklemiyordu. Gözlerindeki küçümseme anında keskinleşirken “Burası benim sıram,” dedi. Sesini az önceye kıyasla yükseltmişti. Belli ki arkadaşlarından bu konuda onay bekliyordu.
“Dağdan gelip bağdakini mi kovuyorsun?”
Sanki üzerimizde az göz varmış gibi onun bu tepkisiyle tüm sınıfın odağı bana çevrildi. Yavaşça yumruklarım sıkıldı. Derimin altından damarlarım belirginleşti. Bana… hayvan mı demek istemişti? Öfkem göğsümde ağır bir basınca dönüştü. Tam okkalı bir cevap vereceğim sırada sınıfın diğer ucundan bir ses yükseldi.
“Ayşin!”
Sarı kız başını kapıya çevirdi. Adının anılmasıyla birlikte elindeki defterleri sertçe masaya bıraktı. Kaşlarının arasındaki öfkeyi gizlemeye çalışmadan adımlarını hızlandırarak çağıran kişinin yanına yürüdü.
Onu izlerken dudaklarımda karanlık bir gülümseme belirdi. Bu kızla işimiz vardı. Atarı boyundan büyüktü, dilinin kemiği yoktu. Tam bir “Yer Fıstığı.” Ama ne fıstıklar gördüm ben… hepsi kabuğuyla birlikte ezilir giderdi.
“Şşş…”
Cankut’un seslenişi kulak zarımı bile titretmişti. ‘Ne var?’ der gibi ona döndüğümde bu sefer de az önceki ufaklığı işaret etti, “O da Ayşin. Okul Müdürünün küçük kızı, onu sona sakla. Müdür’den iyi bir intikam alabiliriz.” dediğinde keyifle kıvrılan dudaklarını yerinden sökmek istedim. Bu çocuk her öğrenciyi tanıtırken bana emir verecekse, bu okul düşündüğümden daha çok sabrımı zorlayacaktı.
Orta yaşlı kadın sınıfa girdiğinde, öğrencilerin çoğu isteksizce yerlerine dönmeye başladı. Sanki varlığı onları rahatsız ediyor, nefeslerini kısıyor gibiydi. Sarışın kız bana doğru yaklaşırken sırayı kendime doğru hafifçe çektim, alanımı belirlemek için… Yüzündeki zafer gülümsemesi gözlerime saplandı, ama tepki vermemek için kaslarımı mümkün olduğunca gevşek tutup hareketsiz durdum.
Yerine oturur oturmaz, sırayı sertçe öne doğru itip onu iki masa arasına sıkıştırdım. Yer Fıstığı acıyla inledi, elleri beline gitti. İşte bu, içimdeki karanlığın keyfini yerine getirmeye yeterdi. Bana döndüğünde, kaşlarını ne kadar çatsa da gözlerindeki buğu kaçınılmazdı.
“Hayvan mısın ya!”
Sesindeki titreme, acısını belli ediyordu. Umursamadım. Bu iki etmişti. Hayvan ha… Dişlerimi sıktım. Verdiği acı, içimde yükselen öfkeyi dağıtmaya yarıyor, sakinleşmek için odaklanmamı sağlıyordu.
“Bir daha. Ağzından çıkacak her kelimeye dikkat edeceksin. Özellikle de benimle konuşurken.”
Dişlerimin arasından fısıldadığım bu cümle, onu korkutmak yerine cesaret kazandırmış gibiydi. “Etmezsem ne olur?” Hızla kolunu kavradım. Elimle ve masa arasına sıkıştırdığımda, yüzü acıyla buruştu. Her bir kası gerilmişti, gözleri büyümüştü.
“Dilini keserim ve inan bana, bundan çok büyük bir zevk alırım.”
Tam o anda öğretmenin uyarısıyla ellerimi çektim. Kız, kolunu ovalayarak acısını dindirmeye çalışıyor ama gözleri hâlâ beni tartıyordu. Çok az kişi, gözlerimin içine bakabilirdi; çünkü gözlerim, dünyadaki her zerre ışığı yok etmeye yetecek kadar karanlıktı. Ama o, bu karanlığı umursamıyor, bana karşı koyduğunu bakışlarıyla belli ediyordu. Önüne döndü, eliyle belini ovalarken Cankut yine fısıldadı.
“Ne yapıyorsun sen?”
Cevap verme gereği duymadan telefonumu elime aldım. Kafamı boşaltmak için basit bir oyun açtım; parmaklarım ekranda dolaşırken, gerçek dünyadan kısa süreliğine uzaklaşmak en büyük temennimdi. Fakat maalesef ki bu isteğim uzun sürmemişti.
“Aramıza yeni bir arkadaşınız katılmış. Uraz Kurt.”
Adımı duyduğum anda sıkıntılı bir iç çektim. Dikkatimi tahtadaki öğretmene çevirdim. Kadın bana doğru bakıyordu. “Bize kendini tanıtır mısın?” diye sorarken samimi gibi görünen bir şekilde gülümsedi. Sikeyim böyle işi… Yeniyiz diye önüme her gelene kendimi mi tanıtacaktım.
“Hayır.”
Cevabımı verdikten sonra tekrar telefona döndüm. Ortamda kısa bir uğultu yükseldi ama “Çocuklar!” uyarısıyla hemen kesildi. Öğretmen adım ve soyadımla tekrar seslendi. Oyunun en heyecanlı yerindeydim ve ‘Efendim’ diyerek bile dikkatimi dağıtamazdım.
“Uraz Kurt dedim.”
Yine herkesin bana baktığını hissediyordum. Kadının bakışları adeta çelik bir pençe gibi üzerime saplanmıştı. Gergin bir şekilde boğazını temizledikten sonra “Uraz başını kaldır ve hemen bana bak!” diye bağırdı. Bu okuldakiler daha ilk günden emir kotalarını fazlasıyla doldurmuştu. Üstelik bu ses tonu, yapacağım şeylerin de önüne engel koyuyordu.
“Daha ilk günden papaz olmayalım Uraz.”
Gözlerimi telefondan çekmeden “Dinimize aykırı zaten hocam,” diye cevap verdim. Birkaç kişinin güldüğünü duydum. Kadın, “Kesin sesinizi!” diye bağırarak sınıfı ölüm sessizliğine gömdü. Herkes, nefesini tutmuş gibi donakalmış olmalıydı. Çıt çıkmıyordu.
“Saygısızlığa gerek yok. Müdürle mi görüşmek istiyorsun sen?”
Müdür… Oyunun rengi bir anda değişmişti. Tekrar müdürün odasına gitmem, Patron tarafından iyi karşılanmazdı. Başımı telefondan kaldırıp hocanın ateş saçan gözlerine baktım. Her bakış, içimde bir karanlık fırtına uyandırıyordu ama dışa yansıtmam sadece ayağıma sıkmam anlamına gelecekti. Yine de çenemi durdurabileceğimi sanmıyordum. “Az önce görüştük,” dedikten sonra ekranını kararttığım telefonu parmaklarımın arasında döndürmeye başladım.
“Bana söylemek istediği bir şey olduğunu sanmıyorum.”
Hoca’nın öfkeden deliye döndüğünü hissedebiliyordum. “Bize kendini tanıtmanı söyledim ve sen orada-“ Bir anda konuşmayı kesti. Gözlerini görüntüsünü netleştirmek adına kıstı. Ardından şok haliyle açarak “Bir de telefonla mı oynuyorsun sen?” diye sordu. “Saygısız! Hemen o elindeki telefonu masama getiriyorsun!” Ama ben bu ses tonundan hiç mi hiç haz etmiyordum. Kılımı kıpırdatmadım. Topuklarını yere sertçe vurarak yanıma gelmesi, vücut dilindeki bütün agresif sinyaller, durumu iyice yoğunlaştırıyordu.
Hocanın takip eden, mavinin tonlarına sahip bir çift göz bana dönen en yakın şeydi. Yüzündeki kınayan ifadenin ‘ders sırasında telefonla oynamak’ yüzünden olduğunu hiç sanmıyordum. “O telefonu hemen bana ver!” Tepemde dikilen hocanın burnundan soluduğunu duyabiliyordum; nefesi adeta bir gölge gibi üzerime düşüyordu.
“Hemen dedim Uraz!”
İçimdeki öfkeyi şimdi kusmazsam boğulacaktım. Kusarsam da o pisliğin içinde Patron tarafından boğdurulacaktım. İki ucu da boklu değneği sileyim… “Ver şu telefonu ver!” Bünyeme bu kadar emir fazlaydı ama beni taşıran nokta hocanın ellerinin sert bir şekilde omzumda olmasıydı. Hafif bir hareketle elinin altından kurtuldum.
“Telefonumu mu almak istiyorsunuz?”
Bakışlarımı çevirdiğim kadın boynundan itibaren kıpkırmızıydı. Öfke ve şaşkınlık karışımı, yüzüne yayılan bir yangın gibiyken “Evet!” diye bağırdı. Bir de bana dokunduğu elini telefonu vermem için önüme doğru uzattı.
“Tamam.”
Yavaşça ayağa kalktım. Kadın karşımda dimdik durdu ama sanki ruhu iki üç adım gerilemişti. “Ne yapıyorsun sen? Otur yerine.” Sınıftaki herkes gibi hoca da ne yapacağımı anlamaya çalışıyordu. Yüzüme alaycı bir tebessüm yerleştirirken telefonu tahtaya doğru savurdum. Gözleriyle telefonun tahtaya doğru hareket edişindeki hızı şaşkınlıkla takip etti.
“Ne yapıyorsun sen?!”
Tam o anda tahtadan çıkan patlama sesiyle birlikte etraf çığlıklarla yankılandı. Herkes bir anda şaşkınlıktan dondu, öğrencilerin bazıları fısıldadı, bazıları geri çekildi. Hoca’nın yüzünde korku belirdi. Gözlerinde açığa çıkan dehşeti görmek mümkündü. Gözlerimi ona dikerek, sessiz ve soğukkanlı bir şekilde cevap verdim.
“Telefonumu masanıza koymamı istemiştiniz. Bu mesafeden biraz zor oldu ama…”
Sözcüklerim sınıfta yankılanırken, her heceyi kasıtlı olarak ağır ve net söylemeye özen gösterdim. Her kelime, sessizliği biraz daha keskinleştiriyordu.
“Sen—sen…”
Hoca’nın kelimeleri nefesini kesmiş gibi, eksik ve kesik çıktı. Nefretin en saf halini, gözlerimle ona yolladım. Sanki bakışlarım, aramızdaki kalan tüm sıcaklığı emiyor ve onu içeriden eritiyordu. Her nefesi, her hareketi, her kasılma benim kontrolüm altındaydı.
Gözlerimi sınıfta gezdirdim; öğrencilerin bakışlarını tek tek süzdüm. Kimi korku ve şaşkınlık karışımıyla geri çekilmiş, kimi merak ve sinsi bir merhametsizlikle bana bakıyordu. Ardından önümdeki Yer Fıstığına odaklandım. Nefesini bile ölçer gibi dikkatle süzdüm.
“Ben Uraz Kurt.”
Sınıfta ani bir sessizlik çöktü. Öğrencilerin nefes alışları bile belli oluyordu; bazıları dudaklarını ısırıyor, bazıları kaşlarını çatıyor ama kimse sesini çıkaramıyordu.
“Saygıda kusur etmeyeceğiniz kişi. İster öğrenci olun ister öğretmen. Üzgünüm.”
Sesimde buz gibi bir ton vardı. Kelimelerim sınıfta dolaşırken, havayı donuk ve keskin bir hale getiriyordu. Her bir hece, öğrencilere ve hocaya bir uyarı gibi çarpıyordu.
“Ya seve seve, ya da… Seve seve, benim kim olduğumu öğrenmek zorundasınız.”
Sınıfın havası ağırlaştı. Fısıltılar kesildi, öğrenciler birbirine bakıyor, nefeslerini tutuyordu. Hoca bile, gözlerindeki korku ve öfke arasında, ne yapacağını bilemez halde duruyordu. Adeta zaman yavaşlamış, her saniye odadaki gerilimi artırıyordu.
İçimdeki karanlık, ilk kez bu kadar net bir şekilde dışa vuruyordu. Kontrollüydü, acımasızdı ve etkileyiciydi. Bedenim tamamen rahat görünse de gözlerim bir avcı gibi sınıfın üzerinde dolaşıyor, her hareketi not ediyordu. Her nefes, her titreyen dudak, her küçülen bakış… hepsi kayda değerdi.
“Şimdi telefonumu alabilirsiniz.”
**-**
Bölümlerle ilgili yorumlarınızı eksik etmezseniz çok mutlu olurum. Sizlerin düşüncelerini okumayı çok seviyorum :)
Yorumlar
Yorum Gönder