Veliahtlar - 1. Bölüm
ASAL
Günün ilk ışıkları aralık olan perdeden arsızca sızarken, parlak mızraklar gibi gözlerime saplanıyordu. Dünyanın acımasız sabahına karşı son direnişimi sergileyerek kolumu bir kalkan gibi siper ettim. Bugün cumartesiydi. Hafta sonunun en kutsal ve en güzel yanı, zamanın zincirlerinden azat edilmişçesine geç yatıp geç kalkabilme lüksüydü. Zihnim, üzerimdeki pikenin sıcak ve karanlık limanına Demir atmışken, uykuma kaldığım yerden devam etmeye çalışıyordum.
Tam derinlere dalmak üzereydim ki o mide bulandırıcı, enerjik pop şarkısı çalmaya başladı: Masal’ın alarm sesi. Eğer bu dünyada o şarkıdan daha çok nefret ettiğim bir şey varsa, o da alarmının, aramızdaki kalın duvarları hiçe sayarak benim odamdan duyulacak kadar yüksek sesle çalmasıydı. Gıcırdayan bir çelik sesi gibi beynime işleyen ritme dayanamayarak, başımın altındaki yastığı bir miğfer gibi kafama bastırdım.
Şarkının bir an önce durmasını bekledim ama o inatla, durmaksızın devam ediyordu. Bu durum, Masal'ın uykuya olan düşkünlüğünün ve alarmı 'ertele' tuşuna basarak tekrar uykuya dalma huyunun kaçınılmaz bir sonucuydu. Uyurken yanında davul zurna çalsam, kılını bile kıpırdatmayacak kadar derin bir uyku çeken o kardeşe tepki olarak doğmuş gibiydim âdeta.
Sözde ikiz kardeştik. Peh!
Bizim ikiz olmamız sadece biyolojik bir prosedürdü. Aynı gün, aynı saatlerde, aynı anneden doğmamızdan başka gerçek bir ortak noktamız yoktu. O, sabahları uyanmayan, yumuşak, “kelebek” ruhlu biriydi. Ben ise, en ufak sese uyanan, düzenli ve sabırsız, içindeki “panteri” zapt edemeyen biri. O gökyüzü ise, ben yeryüzüydüm. O rüzgârsa, ben kayanın dibiydim.
Birbirine bu kadar zıt, birbirini bu kadar az anlayan iki ikiz kardeşte büyük ihtimal dünyada ilkti. Hiç mi huyumuz, hiç mi özelliğimiz benzemezdi? Bu kadar mı özgün ve eşsiz olunurdu?
Sonra aklıma geldi, içimden buruk bir tebessüm geçti: Demir Kara’nın çocuklarından başka bir şey beklenmezdi zaten.
Aksi takdirde, hayatımızdaki en büyük kural çiğnenmiş olurdu: Tek ve eşsiz olmak. Farklı olmak, parlamak... Tıpkı babamız gibi. Ve Masal da ben de her ne kadar zıt olsak da o eşsizliğin birer parçasıydık. O, alarmının arsız sesiyle beni uyandırarak kendi varlığını kanıtlarken; ben, yastığı daha sıkı bastırarak onun yarattığı kaosu bastırmaya çalışıyordum. Bu, bizim bitmek bilmeyen, küçük savaşımızdı ve kim bilir, belki de bu zıtlık, bizi bir arada tutan tek görünmez bağdı.
Tam o lanet olası şarkının sessizliğe gömüldüğüne, huzurun nihayet odama süzüldüğüne sevinirken, alarm tekrar başladı. Sanki ruhumu ele geçirmeye çalışan inatçı bir hayaletti. Sıkıntıyla öyle bir inledim ki, o ses bile odamın duvarlarını titretebilirdi. Elime aldığım yastığı hınçla duvara fırlattım, yumuşak bir darbeyle geri sekti.
“MASAL!”
Hâlâ çalan iğrenç şarkının enerjisiyle yataktan fırladım. Sanki ayaklarımın altında deprem yaratıyormuşum gibi, her adımımda zemini dövercesine sertçe odamdan çıkıp, Masal’ın kapısı bile çalınmaya tenezzül etmeden odasına daldım.
İçerideki manzara, sinirlerimin teline dokunmaktan çok, kısa süreli bir şaşkınlık yarattı. Masal, âdeta yer çekimine meydan okuyan, götünde pireler uçuşuyormuş gibi garip bir pozisyonda, bir kolu yatağın kenarından sarkmış bir şekilde yatıyordu. Bir anlık sinirimi unutup bu absürt tabloya gülümseyecek gibi oldum ama komodinin üzerinde çılgınca titreyen ve o berbat şarkıyı tekrar çalan telefon, buraya neden geldiğimi zalimce hatırlattı. Hızla yanına yürüyüp, telefonun ekranındaki ‘Durdur’ tuşuna hızla bastırdım. Ve nihayet... Huzur.
Gözlerim, yatağında delicesine uyuyan kardeşimde dolaştı. 4 yaşında beri gittiği jimlastik kursları, bir noktada işe yaramışa benziyordu. Masal, yüzü yastığa gömülü olmasına rağmen, gözlerini bile açma gereği duymadan, boğuk bir sesle: “Baby baby baby huuuu!” diye mırıldanarak az önceki iğrenç şarkıya devam etti! Sanki alarmı durduran ben değil, o iğrenç sesi susturamayan evrendi.
İşte o an, sabrımın son kırıntısı da silkelendi. Yerde, kim bilir ne zaman fırlatmış olduğu yastığını kaptığım gibi, isabetli bir atışla Masal’ın kafasına fırlattım.
“ASAL!”
Kapı eşiğinden gelen o tok, otoriter sesle bıkkınca iç çektim. Geriye döndüğümde, babam Demir Kara’yı gördüm. Sabahın ilk saatlerinde bile mükemmel duran saçları ve hafif çatılmış, kararlı kaşlarıyla bana bakıyordu. Korkmam mı gerekiyordu? Teorik olarak evet, büyük ihtimalle bütün dünya bu adamdan ölesiye korkuyordu ama nedense ben zerre kadar korkmuyordum. Belki de ona bu kadar dikleşen ikinci kişi olmam (ilki tartışmasız annemdi), ondan geçen genetik bir özellik değil, annemden geçen boyun eğmez bir miras olmalıydı.
“Evet?” diye yanıtladım, sesimde en ufak bir titreme olmadan.
“Sen ne cüretle kardeşinin odasına izinsiz girersin?”
Babam içeri girerken, delici bakışlarından kaçmayarak gözlerimi kafasındaki yastıkla horul horul uyumaya devam eden Masal’a çevirdim. Alaycı bir ifadeyle dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
“İzin alacak pozisyonda olmadığı için olabilir,” dedim, sesimi bilinçli olarak biraz daha soğuk tutarak.
Babam sakinleşmek istercesine derin bir nefes aldı. İç çektiğini duyar gibi oldum. Ardından Masal’ın kafasındaki yastığı usulca çekip, onu daha düzgün bir pozisyonda yatırdı. Bana bakma gereği bile duymadı.
“Aslında teknik olarak sende şu anda bu odada izinsiz bulunuyorsun.”
Kısa ve öz bir şekilde, “ASAL,” diye uyardı. Bu, Demir Kara’nın sözsüz uyarı mekanizmasıydı. “Konuşmaya devam edersen o uzayan dilini keserim,” demenin en kibar, en tehlikeli şekliydi.
Mesajı almıştım.
“Ayrıca bu halin ne?”
Bakışlarımı üzerime çevirdim. Siktir. Öfkeyle kalkışım giyinmeyi unutmama neden olmuştu ve şu anda ikiz kardeşimin odasında sadece bokser ile duruyordum. “Kardeşin uyanmadan hemen odana git, derhal!” Ah baba… İnan bana bunun için emir vermene bile gerek yoktu.
Tam odadan çıkmak için birkaç adım atmıştım ki kapının eşiğinden “Ne oluyor burada?!” sorusu yükseldi. Olduğum yerde döndüm. Babam el çabukluğuyla bana bir yastık fırlattı. Bedenimi tamamen kapatması imkânsızdı ama en azından malum yerimin önünde siper oluyordu.
“Ne bu gürültü?”
Annem, yani Demir Kara’nın tek zayıf noktası olan o eşsiz kadın, sabahlığıyla görüşüme girdi. Hızla arkamı döndüğümde, annemin, kollarını göğsünde bağlamış, çatık kaşlarla kapının pervazında dikildiğini gördük. Bu duruşu, tartışmaya kapalı, meydan okuyan bir tavırdı. Evet, babamdan korkmuyor olabilirdim ama annem... O, kesinlikle karşımıza almak isteyeceğimiz son kişiydi. Demir Kara'nın karısı olmak, kendi başına bir rütbeydi.
“Hiç,”
Babamla aynı anda, tam bir uyumla verdiğimiz bu cevap karşısında hafifçe gülümsedim. Göz ucuyla babama baktığımda, onun da bıyık altından güldüğünü fark ettim. Bakışlarımı yakaladığı an ise yüzünü anında buz gibi ifadesizleştirdi. Demir Kara'nın oğluyla ilişkisi tam da böyleydi işte. Aramızda, annemin “ikinizin birbirine çok benzemesinden kaynaklanıyor”diye açıkladığı, adını koyamadığım bir soğuk savaş hüküm sürüyordu. Ne kadar severse sevsin, bu savaş nedeniyle sevgisini belli etmeyen, her zaman mesafeli duran bir baba. Hep hayalini kurduğum ilişki… Tam tersi.
“Sen bu şekilde kardeşinin odasında ne arıyorsun?”
Yastığı biraz daha kendime bastırırken “Senin kızın—” diye cümleye başladım. Babam uyarı niyetiyle aniden boğazını temizledi. Gözlerimi devirerek “Pardon, sizin kızınız!” diye cümlemi düzelttim.
Babam, annemle aramızdaki müttefikliği bozmamdan memnun olmuş bir şekilde baktı. Ardından yanımdan geçip anneme yaklaştı, kollarını beline sarıp saçından öptü. İşte Demir Kara'nın kızıyla ve karısıyla olan ilişkisi de buydu. Cümlelerinde aitlik ekinin (-m, -n, -miz) olmadığı tek bir an bile olmayacaktı. O derece sevilecek, o derece sahiplenilecek ve korunacaktı. O, onundu.
“Tatil günlerinde bile inatla şu alarmını kurmasa, hadi kurdu diyelim çaldığı gibi kapatsa, kapatmayacaksa da şu sikimsonik boktan şarkıyı alarm yapmaktan vazgeçse, böyle bir gürültüye neden olmayacak.”
Annem duydukları karşısında şaşkınlıkla dudakları aralanırken, “Çok ayıp oğlum,” dedi. O sırada babamın gözlerini kısarak bana baktığını fark ettim. Demir Kara kuralları, bilmem kaçıncı madde: Anne ve babayla konuşurken ağzına küfür alırsan, o küfrü söyleyen dil itinayla kesilir. Biraz düşününce, sanırım babamın dilimle zoru vardı.
“Özür dilerim.”
Annemlerin yerine, gerinerek yataktan doğrulan Masal “Önemli değil şekerim,” dedi. “Bir daha olmasın ama.” Neyden bahsediyordu bu? “Senden özür dilemedim,” dedim. Masal, uykudan henüz uyanmadığını belli eden gözleri yarı kapalıyken bile kendini savunmayı ihmal etmedi.
“Biliyorum. Justin'ime, Bieber'ıma söyledin, ben de onun yerine özrünü kabul ettim.”
Ah… Şu adamı sahiplenmesi yok mu?!
Odasındaki kaosun, alarmın ve küfürlerin tek kaynağı, masumiyet maskesiyle yattığ yerden hızlıca kalktı ve ebeveynlerinin kucağına sığındı. İlk önce anneme sarılan ikizim “Günaydın annelerin en lolitası,” dedi ve yağcılığı kadar sulu bir şekilde annemin yanağını öptü.
“Günaydın fındık farem.”
Annemden ayrılan ikizim babamın kolları arasına girdi. “Günaydın babaların en kingi,” dedikten sonra parmak uçlarına çıkarak, en az annemi öptüğü kadar sulu ve sesli bir şekilde babamı da öptü.
“Günaydın prensesim.”
Bir an içim buruldu. Kızlarına gelince günaydınlaşmalar en samimi hâldeydi. Benim payıma düşense huzurumu kaçıran ve babamın gazabına uğramama ramak kalan durumu sindirmeye çalışmak olmuştu. Bu evin rutin Cumartesi sabahıydı: Kaos, otorite ve bolca Bieber.
Masal, o anlamsız ama etkili bakışlarından birini bana attı. Gözleri âdeta, ‘Ne haber şeker, Ben tatlıyım, sen acı,’ diye haykırıyordu. Gözlerimi devirmeme ramak kalmıştı. Daha sonra babama bir kedi gibi sokuldu ve fısıltıyla karışık bir sürü soru sıralamaya başladı.
“Kulüp hazır değil mi?”
“Her şey istediğimiz gibi olacak değil mi?”
“Işıklar, DJ, her şey mükemmel mi?”
Bugünün ayın kaçı olduğunu düşündüm. 7 Ağustos. Tabii ya, Hale’nin on yedinci doğum günüydü ve kızlar tamamen yabancıların özentiliğiyle bu yaşları abartılı bir şekilde kutluyorlardı.
“Fazlası var, eksiği yok fıstığım,”
Babam, Masal'ın başının üstünü öptü. Bu sevgi gösterisi ufaktan midemi bulandırmaya başlamıştı. “Hayırdır?” diye araya girdim. “Masal tahtla içeri girdi. Hale'yi de paraşütle mi sokacaksınız?” diye sordum alayla. Annem kıkırdarken, “Kızların doğum günü partileriyle dalga geçme bakalım yakışıklı,” dedi. Onun sesi bile bu geceki tantanayı komik bulduğunu belli ediyordu.
“En azından biz doğum günlerine saygı duyuyoruz Asal Bey. Senin gibi, senin için gelmiş onca insanı sallayıp, pasta üflemek yerine kızları üflemiyoruz!”
Masal çirkef ses tonuna bürünmüş, babamın kollarının arasından bana dikleniyordu. Tam cevap vereceğim sırada babamdan alışık olduğum ses tonuyla, kesinlikle alışmadığım bir isim duyuldu.
“MASAL!”
Babam, beni tutup kızına mı bağırmıştı yoksa yüksek sesli Justin Bieber şarkısı bende kulak halüsinasyonu mu yaratmıştı? “Abinle doğru konuş,” diye devam ettiğinde dünyanın sonuna geldiğimizi düşünmeye başlamıştım. Masal, yapmacık bir şekilde gülümserken “Aslında ben ondan önce doğdum,” dedi. Bunu zafer sayıyordu. Oysa ki bilinen bir gerçek, ikizlerden son doğanın daha büyük olduğuydu. “Çünkü ben önce doğmana izin verdim,” diye cevap verdim, anında. Masal ufak bir kahkaha attı. “Oğlum, sen doğmamak için elinden geleni yapmışsın ki,” dedikten sonra sesini alaycı bir tona çevirdi.
“Ters gelen bebe!”
“Seni—” diyerek Masal’ın üzerine yürüdüm. Hızla babamın kollarının arasından çıkıp arkasına saklandı. Bu beni durdurmadığı gibi “Saklanabilirsin ama kaçamazsın Masal Kara!” dedim. Babamın arkasından başını uzattı. Gözlerini kısarak “Senden korkan senin gibi –” derken duraksadı. Belli ki bir şey düşünmüştü. Dehşetle iç çektikten “Allah korusun! Tövbe tövbe!” demeye başladı.
“YETER!”
Babamın gürleyen sesi ve sert uyarısıyla olduğum yerde mıhlandım. Masal ise olduğu yerde korkuyla zıpladı ve bana doğru geldi. Denize düşen yılana sarılırdı işte.
“Herkes odasına. Kahvaltıya kadar odadan çıkmayacaksınız!”
Masal uzun kirpiklerini seri bir şekilde kırpıştırarak “Odamdayım ya babacığım,” dedi. Ses tonundaki yapmacıklık beni deli ediyordu. Babam ters bakışlarının ardından “Sen ne demek istediğimi anladın,” dedi. Neyse ki babamın bu tavırlarına kanmadığı zamanlar oluyordu. Masal başını hızlı hızlı evet anlamında salladı. Bense cevap verme gereği bile duymadan odadan çıktım. Annem sessizliğimi, daha doğrusu tüm olanlardan dolayı yaşadığım kırgınlığı ilk fark eden kişi olarak “Oğlum,” diye seslendi. Yastığı arkama koymuş bir şekilde odama doğru ilerlerken ona bakma gereği bile duymadım.
“Size de günaydın anne.”
Odama girip kapımı kapattım. Yastığı bir kenara fırlattım ve kendimi sırtüstü yatağa bıraktım. Gözlerimi kapattığım sırada derin bir nefes aldım. Babamla ortak noktalarımızdan biri daha: İkimiz de doğum günlerinden hoşlanmıyorduk. Tıpkı babamın zamanında hâlâm yüzünden doğum günü kutlamak zorunda kalması gibi, ben de her sene Masal yüzünden yapılan bu gereksiz organizasyonlara dahil olmak zorundaydım. Tabii, kaçmayı başarabildiğim zamanlar hariç...
Ama bugün böyle bir şansım yoktu. Saçma sapan on yedinci doğum günü partisi, babamın sahip olduğu en lüks kulüplerden biri olan İRON'da olacaktı ve babam kızların sorumluluğunu bizzat bana vermişti. Her yer korumayla kaynarken başlarına ne gelebilirdi, bu ayrı bir merak konusuydu.
İç çekerek ayağa kalktım. Gün uzundu ve bu gerginliğin üstesinden gelmek için soğuk bir banyoya ihtiyacım vardı. Kışın doğduğum için mi bilinmez, sıcaktan asla hoşlanmıyordum. Hele yaz ayı, benim için tam anlamıyla işkenceydi. Ben kalın ceketlerin, botların, berelerin adamıydım. Şort, tişört, terlik bana tersti.
Hızla duş aldım. Daha sonra belime sardığım havluyla odaya döndüm. Bugün için nasıl giyinmem gerekiyordu? Özensem Hale mutlu olur muydu? Yoksa bu, ona yanlış çıkarımlar mı yapardı? Kendimi bildim bileli bana âşık olan kızı, ne yaparsam yapayım kendimden vazgeçirememiştim. O Hale'ydi. Bora amcamın kızı… Beraber doğmasam da birlikte büyüdüğüm kişi… Masal'dan ayırıp ona nasıl başka bir gözle bakabilirdim? Üstelik Masal'ın en yakın arkadaşıydı. Bu bile başlı başına bir yasaktı.
Her zamanki gibi koyu gri kotumu ve onun üstüne yazılı açık gri tişörtümü giydikten sonra aynanın önüne geçtim. Saçlarımla uğraşmaya gerek kalmadan şekil alması, Allah'ın bana verdiği bir lütuftu. Tıpkı çok fazla spor yapmama gerek kalmadan vücudumun her zaman yapılı ve keskin hatlara sahip olması gibi.
Dışarıdan gürültüler yükselince pencereye doğru ilerledim. Her cumartesi olduğu gibi, anneannem ve babaannem kahvaltıya gelmişti. Telefonumu alıp oyalanmadan odadan çıktım. Merdivenleri teker teker inerken birinci kattaki yatak odasından çıkan babamla göz göze geldik. Kısacık bir andı ama iliklerime kadar donduracak kadar soğuktu. Neden bana karşı bu kadar sertti? Neden sevgisini hep bir 'Demir Kara' kuralı arkasına saklıyordu? Bir an düşündüm; belki de bu sertlik, onun beni koruma şekliydi. Ama bu düşünceyi hemen kafamdan attım. Böyle korunmak istemiyordum. Masal kadar benim de sevgiye…
Her neyse.
Babama hiçbir şey söylemeden merdivenlerden inmeye devam ettim. Bahçeye açılan kapıya doğru ilerlerken dışarıdaki gülüş sesleri içimi ısıtmıştı. İkisi de eşlerini trajik bir şekilde kaybetmiş olmalarına rağmen hâlâ hayata güzel bakabiliyorlardı.
“Aman da aman benim paşam uyanmış.”
Havuz başında özenle hazırlanmış masaya doğru yürürken, anneannem beni fark etti. “Günaydın altın kızlar,” diyerek ikisine de sıcak bir sarılmayla karşılık verdim. Babaannem, “Masal kalkmadı mı?” diye sorduğunda, “Hah,” diyerek çekip kendi sandalyeme oturdum. “Oğlunun kime çektiği belli oldu.”
Babaannem hınzırca gülerken, “Hâlâ mı kardeşini kıskanıyorsun?” diye sordu. Masal'ı kıskandığım falan yoktu. Benim kıskandığım kişi, babamdı. Masal'a olan o doğal, akıp giden, aitlik ekiyle dolu sevgisiydi. Benimle aramızdaki o soğuk savaşa inat, Masal, babamın kalesini yıkmayı başarmıştı. Benim istediğim sevgiye, onun bu kadar kolay sahip olmasıydı kıskandığım.
“Günaaaaaaaaydın!”
Masal ellerini iki yana açıp, sanki o an uyanışıyla tüm dünyaya enerji zerk etmiş gibi bir tavırla yanımıza geldi. Annem ve babamda arkasında görününce derin bir nefes aldım. Sakinleşmem bu kahvaltının hayrınaydı. “Ay fındık faremiz de kalkmış,” diyen anneanneme hafifçe gülümsedim. Sanırım Masal’a en çok yakışan lakap buydu. Fındığa alerjisi olmasına rağmen o tam bir fındık faresi kadar ufak, kıpır kıpırdı.
“Günaydın benim ana kraliçelerim.”
Masal, iki tontonu sulu sulu öptü. Sonra annemin yanına, babam da karşımdaki yerine oturdu. “Kızım neden hazırlanmadın?” Annemin sorusu sırasında peynir tabağını eline alan ikizim “Kim hazırlanmış ki?” diye karşı atak bir soru sordu. Masadakilere – daha doğrusu bana- göz gezdirdikten sonra “Ben hazırlanmış birini göremiyorum,” diye ekledi. Sesindeki kinaye dişlerimi sıkamam neden oldu. Elimdeki çatalı sıkı sıkı tutarak salatalığa batırdım.
“Masalcığım bugün tersinden mi kalktın güzelim?”
Alaycı bir kahkaha atan Masal “Terslik Asal’ın işi anneciğim. Sonuçta ters doğan, ters emekleyen, ters konuşan kişi o,” dedi. Daha fazla dayanamayacaktım. Çatalı sert bir şekilde tabağa bıraktım. Herkesin bakışları bana dönerken “Size afiyet olsun,” diyerek ayağa kalktım.
“Paşam daha bir şey yemedin...”
Arkamdan seslenen anneanneme “Sabahtan beri yeterince laf yiyorum,” dedim. Tam içeri girmek için birkaç adım atmıştım ki, babam otoriter bir şekilde “Asal!” diye seslendi. Olduğum yerde durdum ama babama doğru dönmedim. Onu dinlediğimi anladığı gibi “Hemen yerine otur!” diye devam etti.
“Doyduğumu söyledim.”
Sandalyeyi sertçe itip ayağa kalktı. Sinirlenmişti ve şu anda beni oğlu olarak görmediğine emindim. “Bende sana masaya oturmanı söyledim,” derken, sakinliğinin son kırıntılarını kullandığını fark ettim ama umurumda değildi. “Oturmayacağım,” dediğimde sinirli bir şekilde gülümseyen babam, “Emirlerime karşı mı geliyorsun?” diye sordu. Emir mi? Ne sanıyordu beni? İş yerindeki adamlarından biri mi?
“Demir lütfen.”
Annem aramızdaki gerilim hattına girerek babamı sakinleştirmeye çalıştı. Başımı iki yana sallayarak eve doğru yürüdüm. “Asal hemen buraya gel!”
“Oğlum.”
“Asal!”
İçeri girdim. Bodrum kata inene kadar kulaklarımı bağırışlara tıkadım. Bodrum kat, benim sığınağımdı. İstediğim her şeye burada sahiptim. Ufak bir stüdyo, spor salonu, bilardo oynayabileceğim bir alan, mini bar, arkadaşlarımı ağırlayacağım bir bölüm ve mini bir sinema… İnsan daha ne isterdi ki?
Ardımdan gelen ayak sesleri duydum. Fakat kimin geldiğine bakmak yerine kendimi içine gömüleceğimi bildiğim koltuğa bıraktım. Ah… Beni ailemden daha çok sarmalayan bir koltuğa sahiptim. Ne kadar şanslıydım.
“Oğlum biraz konuşabilir miyiz?”
Başımı anneme doğru çevirdim. Cam göbeğini andıran gözleri, merdivenlerin eşiğinde durmuş, ona cevap vermemi bekliyordu. Yüzünde, kocasının otoritesiyle oğlunun isyanı arasında kalmış bir annenin yorgunluğu vardı. “Ne hakkında konuşacağız anne?” diye sorduğumda, sanki gerekli izni vermişim gibi bana doğru yürümeye başladı. Yanıma oturur oturmaz, asıl sorusunu sordu.
“Babana neden sürekli karşı geliyorsun?”
“Sürekli karşımda olduğu için olabilir.”
Annem, “Asal,” diyerek ismimi vurguladı ve yanıma iyice sokuldu. “O senin baban. Daha saygılı olmalısın.” Sıkıntılı bir iç çekerken, içimde biriken tüm sitemi tek bir cümleye sıkıştırdım. “Ben de onun oğluyum. Daha sevgili davranabilir,” dedim. “Bana emrindeki adamlardan biriymişim gibi davranmaktan vazgeçtiği an, ben de ona babam gibi davranacağım.”
Annemin şaşırdığını görebiliyordum ama bakışlarında beni anlayan, içimdeki kırgınlığı fark eden bir ifade vardı. Zaten bu hayatta beni gerçekten anlayan tek kişi annemdi. Babam ise, bu tür duygusal karmaşaları çözmektense, araya kalın, geçilmez duvarlar ören biriydi.
“Hadi kahvaltıya gidelim. Anneannenlere ayıp oluyor.”
“Size afiyet olsun anne, ben gelmeyeceğim.”
“Baban yüzündense, gitti,” dediğinde anneme baktım. Otoriter, kuralcı Demir Kara, ufacık bir fikir ayrılığından, bir tartışmadan dolayı gerçekten masayı terk edip gitmiş miydi?
“Benim yüzümden değil herhâlde?”
Annem gülümsemeye çalışarak sırtımı sıvazladı. “Önemli bir toplantısı var. Geç bile kaldı,” dediğinde kaşlarım daha da havalandı. “cumartesi günü,” diyerek günün tatilliğini vurguladım. Annem kıkırdarken “Bazılarımıza hafta sonu yok,” dedi. Ardından ayağa kalktı ve elini uzatarak “Hadi,” dedi. Gözlerim sabırsızca kıpırdattığı parmaklarına kaydı. Buradan kalkmadan pes etmeyeceğini bildiğim için sıkıntılı bir iç çektim ve annemin beni tutup ayağa kaldırmasına boyun eğdim.
“Aferin benim yakışıklı oğluma.”
Küçük bir çocukmuşum gibi beni seven annemin elinden kurtulmaya çalıştım. Yine de gülümsemeden edemiyordum. Annemle birlikte merdivenleri tırmanmaya başladık.
Dışarı çıktığımda, dikkatimi çeken ilk şey babamın boş sandalyesiydi. Gerçekten gitmişti. Kulağıma dolan burun çekiş sesiyle bakışlarım doğrudan ikizime kaydı. Masal sözde ağlıyordu ama o hüzünlü duygu bana bir türlü geçmiyordu.
“Ne oldu kızım? Neden ağlıyorsun?”
“Hiç... Benim yüzümden ortam gerildi ya... Onun için...”
Masal hıçkırıkları arasından konuşmaya çalıştı. Başaramayınca dur durak bilmeyen gözyaşlarını serbest bıraktı. Allah aşkına? Gerçekten bu timsah gözyaşlarına inanıyorlar mıydı? Her zaman istediğini almanın en kolay yoluydu bu. “Hani bu akşam en yakın arkadaşımızın doğum günü ya, daha özenli giyinir diye düşünmüştüm. Her zamanki gibi giyineceğini bilmiyordum. Ondan dedim...” Bu yüzden mi sinirlendiğimi düşünüyordu yani? Söylediklerinin beni nasıl sinirlendirdiğinin farkında bile değil miydi bu kız?!
“Smokin mi giyseydim Masal?” diye sorduğumda içini çeke çeke bana baktı. “Oradan da Hale’yi alır nikâh salonuna gideriz, ha ne dersin?” dedim, alay dozunu artırarak. Annemler gülmeye başladı. Hepsi Hale’nin bana olan ilgisinin farkındaydı ve gariptir ki, hiçbiri bu duruma karşı çıkmıyordu. Hayır, kız on yedi senedir bana takıntılıydı ve ailem bunu doğal karşılıyordu. Gerçekten çok garipti.
“Hadi bakalım. Kapatın konuyu.”
Babaannem, oğlunun görevini devralmış gibiydi. Konuyu uzatmama kararı alarak önümdeki boş tabakla ilgilendim. Annemin karşımda hafifçe boğazını temizlediğini duyunca da kahvaltı namına ağzıma birkaç şey attım. Masada Masal’ın sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. Tüm gün yapacaklarını detaylı bir şekilde anlatmaya başlamıştı ve bunu son iki haftadır her yemekte yapıyordu. Hale’nin doğum günü evimizde devlet meselesi halini almıştı. Resmen kız bu evde benden bile çok yer kaplıyordu.
“Anne bugün motorunu alabilir miyim?”
Masal’ın sesi bir anda kesildi. Masadaki tüm bakışlar üzerime döndü. Alakasız bir konuyla giriş yapmam ikiz kardeşimin kaşlarının çatılmasına neden olmuştu. Peki bu benim umurumda mıydı? Hayır.
“Paşam ehliyetin yokken kullanma diyorum.”
Anneannem her zamanki vaizlerine başlamadan önce “Onu hallettik,” dedim. Sözlerini yutmak zorunda kalan yaşlı kadın kaşlarını olabildiğince çattı. Cem amca sayesinde gerçek ehliyetimi alana kadar yerine gerçeğe en yakın, emniyet merkezlerinde bile tanımlı bir kart sahibiydim.
“Sahte ehliyet mi kullanıyorsun? Babanın haberi var mı?”
Babaannem şok içindeydi. Fakat onun şoku bile fazlasıyla, ciddiydi ya da ben babamdan dolayı annesini sürekli onun gibi görüyordum. “Babamın haberinin olmadığı bir konu var mı Leyla Sultan?” diye sorduğumda annem araya girerek “Haberimiz var,” diyerek beni korudu. Ardından sorgu suali üzerimden çekmek istercesine bana bir kaçış bileti sundu.
“Dikkatli olacağına söz verirsen,” diye cümleye başlamıştı ki “Söz,” diyerek tüm kelimelerini ağzının içinde noktaladım. “Teşekkür ederim anne,” deyip ayaklanırken hızla yanağına öpücük kondurdum.
“Akşam görüşürüz.”
Ben motorun anahtarı ve aksesuarlarını almak için içeri doğru koştururken masada bıraktığım konu hâlâ bu konunun yanlış olduğuyla ilgiliydi. Sırtımda hissettiğim gözlerle kapı eşiğinde durup başımı omzumun üzerinden geriye doğru çevirdim. Masal, konunun değişmesinden hoşlanmadığını ve bana olan öfkesini bakışlarında taşıyordu ve itiraf etmem gerekiyordu ki bu manzara harikaydı. Onun sabah, babama sarılırken attığı bakışın karşılığını vermek büyük bir hazdı. Fakat bunun tadını çıkarmak yerine hızla içeri girdim.
Gerekli eşyaları ve motorun anahtarını alıp otoparka doğru yürüdüm. Babamın araba koleksiyonunun yanından geçerken her zaman olduğu gibi hayranlığımı saklamadım ve tek tek hepsine göz gezdirdim. Evimizin otoparkı bir oto galeriydi ve maalesef ki hepsine sadece bakma iznimiz vardı.
Babamın 17. yaş günümde aldığı Audi R8’in önüne geldiğimde bir an duraksadım. Güneş, metalin üzerine vurmuş, kaputta bir parıltı bırakmıştı. Sanki beni çağırıyor ama aynı anda uyarıyordu. 18 yaşıma kadar onun gözetimi olmadan kullanma iznim yoktu. Bu kural, evin sessiz ama değişmez yasasıydı.
Bir an… Kısacık bir an, motoru bırakıp arabama binmeyi düşündüm. Anahtarı cebimdeydi, kapı bana aitti. Ama nedense, bu konuda babamı kızdırmak istemedim. Belki de mesele araba değildi. Belki de mesele, onun gözünün her yerde oluşuydu.
Evimizin bahçesi, kameralarla örülmüş görünmez bir ağ gibiydi. Onlardan kaçsam bile ben daha kapıdan çıkmadan, korumalardan biri babama mutlaka haber uçururdu. O burada olmasa da gölgesi hep üzerimdeydi. Onun sessiz varlığı, kararlarımın kıyısında beklerdi. Bu yüzden, annemden aldığım izinle motoruna yürüdüm.
Garajın köşesinde duran o siyah Yamaha R7, dünyanın en güzel canavarıydı. Mat gövdesi, güneşi emiyor; egzoz çizikleri geçmiş sürüşlerin izini taşıyordu. Üzerimi giyerken gözlerimi motordan alamadım. Deri ceket, eldiven, kask… Her biri bir ritüelin parçasıydı. Sanki bir savaşçı gibi hazırlanıyor, annemin izinden ama babamın sınırlarının kıyısında yürüyordum.
Motorun üzerine oturduğumda, gövdesi altımda hafifçe titredi. Anahtarı çevirdiğim an çıkan o güçlü sesle gülümsedim. Kükrüyordu. Hıza açtı. Ve ben onu doyurmak zorundaydım. Bu, sadece bir sürüş değildi. Bu, bir meydan okuma değildi. Bu, içimdeki sessiz isyanın, babamın kurallarına dokunmadan ama onları eğerek geçme biçimiydi.
Motoru çalıştırdım. Bahçenin taşları altımda kayarken, rüzgâr saçlarımı değil, içimdeki kararsızlığı savuruyordu. Özgürlük buydu. Rüzgâra karşı gitmene rağmen her zaman senin kazanman...
Yorumlar
Yorum Gönder