Veliahtlar - 2. Bölüm
HALE
Zihnimi delen, dozu kaçmış tartışma sesiyle gözlerimi araladım. Annem ve babamın rutine dönmüş, bayat bir film repliği gibi tekrar eden kavgalarına şahit olmak artık beni zerre kadar etkilemiyordu. Bu sefer neden sesleri bu kadar yükselmişti acaba? Annemin doçentlik sınavına hazırlanırken etrafa saçtığı not yığınları yüzünden mi, yoksa babamın işe giderken fazla özenip eve geç gelmesi yüzünden mi? Sebebi önemli değildi; önemli olan, odayı dolduran gergin enerjiydi.
El yordamıyla komodinin üzerindeki telefonumu aradım. Güç bela bulduktan sonra ekrana baktım. Saat 11:30’u gösteriyordu. Gözlerim yuvalarından çıkarken, içimden gelen o panik dalgasıyla hızla doğruldum.
“Allah’ım, doğum günümde uyuyakalmışım!”
Yatağın kenarına otururken, titreyen ellerimle Masal’ın numarasını tuşlayıp telefonu kulağıma götürdüm. Bir yandan dolabın üzerine asılmış olan, bu geceki partimin yıldızı menekşe moru elbiseme bakıyor, diğer yandan gerginlikle tırnaklarımı yiyordum. Aç be Masal! Yoksa sen de mi uyuya kaldın!
“Bal suraaatlım,” diyerek telefonu açan Masal’la derin bir nefes aldım. Sesindeki neşe, annemlerin kavga sesini bir anlığına bastırdı. “Günaydın mı desem sana tünaydın mı desem…”
“Günaydın bal böceğim. Nasılsın?”
“Sabah sabah gerilen aile bağları dışında harikayım. Sen?”
Gerilen aile bağları dediği kesinlikle Asal’la olan ilişkisiydi ya da belki de Asal ve Demir amca arasında bir husumet yaşanmıştı. Yine ne olmuştu acaba?
“Alo? Alo? Bal surat orada mısın?”
“Masal, ben çok heyecanlıyım ya.”
Sesim, can havliyle çıkmış gibiydi. Masal kıkırdarken “Sen yine iyisin,” dedi. “Ben günlerden Masal olduğunda geceye kadar tek bir kelime edememiştim.” Aylar öncesini hatırlayınca gülümsedim. Gerçekten de dut yemiş bülbül gibi, parti başlayana kadar konuşmamış, söyleyeceği her şeyi yazmıştı.
“Bir sorun çıkacak diye ödüm kopuyor.”
İçimde biriken endişeyi dile getirdiğim anda “Her şey çok güzel olacaaaak. Merak etme,” diye güvence verdi. Bu tecrübeyi yakın zamanda yaşadığı için ona inanmaktan başka çarem yoktu. Mideme sancılar girdiren zihnimde beliren tek bir soru vardı: O gelecek miydi? Yani o… Asal?
“Olacak mı gerçekten?”
“Olacak olacak. Tabii kuaföre geç kalmazsak. Saate baktın mı?”
Bakmıştım. Yine de tekrar baktım. Ah kahretsin. Biraz daha oyalanırsam randevumuza geç kalacaktım. Oturduğum yerden hızla ayaklanırken “Buraya mı gelirsin, kuaförde mi buluşalım?” diye sordum.
“Sen hangisini istersin?”
“Ah lütfen, ne istediğimi en iyi sen biliyorsun,” dediğimde kıkırdayan arkadaşım “Yola çıktım bile,” dedi. “Kiss you, love you, bebilitu!” Aramayı sonlandırdığım gibi banyoya yöneldim. Odadan çıkmadan önce gözüm tekrar giyeceğim elbiseye takıldı. Sade ve şıktı, çok güzeldi. Morun her tonuna âşık biri olarak bu elbiseden başka birinin içinde kendimi hayal edememiştim.
Ama... Peki Asal için fazla mı renkliydi? En son Masal buna benzer bir elbise giydiğinde, Asal, 'Birazdan anaokuluna kaydını yaptırırız,' diyerek dalga geçmişti. Ya benimle de bu şekilde alay ederse? Bu gece duymak istediğim son şey bile değildi bu… Düşüncesi bile kalbimi sıkıştırmaya yetmişti.
Odadan çıktım. Koridorun karşısındaki banyoya girmeden önce içerisini dinledim. Annem ve babamın kavgası bitecek gibi durmuyordu. Bu zehirli enerjiyi kesmek için telefonumdan şarkı açmaya karar verdim. En sevdiğim şarkılardan biri olan “Victoria Justice - Best friend’s brother” parçasını açarken banyoya girdim. Kapıyı arkamdan kilitledim. Melodi yükseldi ve kapının dışından duyulan kavga seslerini anında yuttu.
Çok şükür…
Şarkı eşliğinde soyundum. Kendimi sıcak suyun altına atarken şarkıyı mırıldanıyordum. Hatta kendi çapımda klip bile çekmeye başlamıştım; banyodaki buğulanmış ayna ve fayanslar harika bir stüdyoydu. Böylece hem annemlerin sesini duymuyor hem de kafamı dağıtıyordum. Bu şarkı kesinlikle benim için yazılmıştı; o, en yakın arkadaşımın abisiydi ve ona olan gizli aşkım tam da bu şarkıdaki gibiydi.
Şarkıyı üç kez tekrarladıktan sonra nihayet duşumu bitirdim. Dördüncü tekrara yeni başlamıştık ki dans ederek duşa kabinden çıktım. Hoş, ördek dansı, danstan sayılıyorsa... Dans etmeyi oldum olası beceremiyordum. Tek yaptığım, becerebildiğim dans, anaokulundaki yılsonu gösterisi için öğrendiğim o komik ördek dansıydı. Bornozumu üstüme geçirene, hatta saçlarımı havluyla sıkı sıkı sarana kadar dans etmeye ve şarkıyı söylemeye devam ettim.
Banyodan çıktım. Seslerin kesildiğini fark edince müziği durdurdum. Kavgaları bitmiş miydi? Yoksa her zamanki gibi biri evi terk edip gitmiş miydi?
Düşünme Hale… Bugün senin günün, keyfini kaçıracak hiçbir şeyi düşünme!
Yatak odama girdim. Hızlıca kurulandım. Elbisemi yanıma alacağım için üzerime daha gündelik kıyafetler giydim. Saçlarımı kurutmak yerine ensemde sıkı bir topuz yaptım. Alerjik bir cilde sahip olduğumdan profesyonel makyaj yaptırırken kullanılacak malzemelerinin çantamda olup olmadığını kontrol ettim. Ardından yanıma alacağım her şeyi check ettim. O sırada kapı zilinin çaldığını duydum. Masal’ın geldiğini tahmin ettiğim için koşar adım odadan çıktım.
Ben kapıya ulaşana kadar annem çoktan açmıştı. Masal’a sarıldığını görüyordum. Fakat en yakın arkadaşımın suratındaki sorgulayıcı ifadeye odaklanırken neyi kaçırdığımı düşünmeden edememiştim.
“Hale de hazırla- Hah gelmiş.”
Annem bana doğru döndü. Ağladığını görmemem için gözlerini böyle anlarda kullandığı çerçeveli gözlüklerinin arkasına saklamıştı. Gülümsediğini sanırken “Hazır mısın kızım?” diye sordu. Başımı onaylarcasına salladım.
“Eşyalarımı alıp geliyorum.”
“Ben sana yardım edeyim.”
Masal, annemin yanından sıyrıldığı gibi koşar adım peşimden geldi. Onu beklemek yerine geriye döndüm ve aceleyle yürümeye başladım. Odama arkalı önlü girerken “Melek teyzenin nesi var?” diye sordu. Uzun süredir yaşadığım huzursuz aile ortamından en yakın arkadaşıma bile bahsetmeye utanıyordum. Belki biraz da boş boğazlık yapıp annesine söylerse, bizimkilerin özeline müdahale etmiş gibi hissedeceğim için bu durumu saklıyordum.
“Nesi var?”
Salağa yattığımı fark etmemesi için dua ederken “Saatlerce ağlamış gibi,” dedi. Hah… Tabi ki onun da gözünden kaçmamıştı. Bu durumu o kadar uzun zamandır yaşıyordum ki olası bir soruda vereceğim en ikna edici cevabı kendi kendime bulmuştum. Şimdi de onu kullanma zamanıydı.
“Doçentlik sınavıyla aklını bozdu. Bütün gün ya bilgisayarda ya da kitapların arasına gömülmüş bir vaziyette. Adam akıllı hiç uyumuyor, pek bir şey de yemiyor… Aslında bakarsan konuşmuyor bile. Sana ondan öyle gelmiştir.”
Ses tonum profesyonele yakındı. Masal ikna olmuş gibi görünürken “Hayranıyım,” dedi. “Bu yaşta sınavlarla uğraşıyor. Gerçekten eli öpülesi kadın.” Gülümsedim. Masal askıda duran elbisemi eline alırken “Hadi bakalım doğum günü kızı. Bugün çok işimiz var,” dedi. Ben de hazırladığım çantayı yüklenince odadan çıktık.
Dış kapıya doğru ilerlerken “Biz çıkıyoruz anne!” diye bağırdım. Annem mutfak tarafından, elinde büyük boy kupasıyla geldi. “Sizi bırakmamı ister misiniz?” diye sorduğunda Masal araya girerek “Şoför aşağıda bekliyor,” dedi. “Yine de teşekkürler teyze.”
Annem tek koluyla önce Masal’a ardından da bana sıkıca sarıldı. “Dikkatli olun tamam mı?” Hiçbir şey olmamış gibi nasıl davranabiliyordu? Onun bu halini gördükçe ben daha fazla acı çekiyormuşum gibi algılanabilirdi.
“Merak etme anne. Haberleşiriz.”
Ayakkabılarımızı giyip evden çıkana, hatta asansör gelip binene kadar annem peşimizden baktı. Aşağı inerken bir şey unutmuşum hissiyle baş etmeye çalıştım. Asansör gürültüyle zemin katta durdu. Ağır, gri metal kapılar açılıp apartmanın loş, mermer zeminine çıktığımızda duraksadım. Ayaklarım kök salmış gibiydi. Nedenini tam olarak bilemesem de, omuzumdaki çantanın ağırlığına rağmen içindekileri kontrol etme ihtiyacı hissettim. Elimi fermuardan içeri daldırıp cüzdanımı, kimliğimi hissettim. Evet, her şey yerli yerindeydi.
“Ne oldu?”
Masal elindeki elbiseyi şoföre vermiş ve geri dönüp yanıma gelmişti. “Bir şey unuttum sanırım,” diyerek kıyafetlerimi kontrol etmeye başladım. Masal tam o anda aklımdan geçen şeyi dillendirdi.
“Telefonun yanında mı?”
Değildi. O kelimeyi duyduğum an mideme bir taş oturdu. Oysaki en son yatağımın beyaz nevresiminin üzerindeydi, neredeyse yastığımın yanı başında. Annemin o tatsız olayını örtbas etmeye, durumu ona belli etmemeye o kadar odaklanmıştım ki, odayı son kez hızlıca süzme rutinimi bile atlamıştım. Şimdi, bu aceleciliğim yüzünden hem kendimi hem Masal’ı bekletiyordum.
“Hemen geliyorum,” diyerek arkamı döndüm. Apartmana doğru koşmaya hazırlanırken, “Çantanı bırak bari,” diyen Masal’ın sesi geldi. Mantıklıydı. Böylece daha hızlı olurdum. Tekrar geri döndüm. Masal’a doğru hızlı adımlarla ilerlerken çantamın içinden evin anahtarını çıkardım. Ardından çantamı Masal’ın eline tutuşturdum.
“Hemen geliyorum.”
Masal, yüzünde alaycı bir gülümsemeyle, “Bunu bir dakika önce de söyledin,” dedi. “Hemen hemen geliyorum!” diye düzelttim. Bu, acelemin ve biraz da paniğimin bir ilanıydı.
Apartmana doğru koşarcasına bir tempoyla ilerledim. Kapının önünde duran yaşlı komşumuz, benim bu telaşlı halimi fark etmiş olmalı ki, dışarı çıkmak yerine nazikçe kenara çekildi ve benim için kapıyı açık tuttu. Hızımı kesmeden içeri daldım.
Asansörün düğmesine, sanki onu daha hızlı hareket ettirecekmiş gibi arka arkaya basarken, bir yandan da bir plan yapıyordum: Anneme fark ettirmeden, sessizce odaya süzülüp, telefonumu alıp çıkmak. Açıkçası, onun bitmek bilmeyen unutkanlık yakınmalarını dinlemekten artık çok yorulmuştum. Bu sefer 'Yine mi unuttun?' sitemini duymaya hiç niyetim yoktu. Kapı açıldı. Şimdi sessizliğin ve hızın birleştiği bir operasyon zamanıydı.
Kat holüne geldiğimde, kalbim göğüs kafesime hızla çarpıyordu. Sanki bir hırsız edasıyla kapıya yaklaştım, hareketlerimde ne bir ses ne de bir tereddüt vardı. Tek duam, annemin her zaman yaptığı gibi notlarına gömülmüş olmasıydı. Anahtarı deliğe soktum ve kilidi olabilecek en usul şekilde çevirdim; metalin klik sesi bile kulaklarımı tırmaladı.
Kapıyı bir santim araladığımda, içeri dolan sesler yüzünden olduğum yerde çakılıp kaldım. Duyduğum şey, bildiğimiz sinirli annemin sesi değildi; boğazını yırtarcasına çıkan, kontrolsüz, derin hıçkırık sesleriydi. Annemin bu derece güçlü, bu denli yıkıcı bir şekilde ağladığına daha önce hiç şahit olmamıştım. Sanki ciğerlerini dışarı atmaya çalışıyordu.
Üzerimdeki şok halini atlattıktan sonra, ayakkabılarımı çıkarma gereği bile duymadan parmak uçlarımda içeri süzüldüm. Adımlarım bir tüy kadar hafif, nefesim tutulmuştu. Kapıya yakın, girişteki portmanto ve duvar arasındaki dar alanda durup içeriden gelen sesleri dinlemeye başladım.
“Elimde değil… Onca yıldan sonra nasıl katlanayım...”
Annem o kadar güçlü ağlıyordu ki, hıçkırık selleri arasındaki sözcüklerini zar zor, âdeta parçalar halinde seçiyordum. Ardından gelen cümle ise beni bir kaya gibi olduğum yerde dondurdu.
“Nasıl ağlamayayım Elif. Adam bana ‘bu kadar sıkıldıysan çek git’ dedi!”
Başım uğuldamaya başladı. Doğru mu duyuyordum? Babam... Babam ne kadar sinirlenirse sinirlensin ne kadar bıkarsa bıksın, anneme böyle bir şey söylemiş olabilir miydi? O sakin, her zaman mantıklı babam... Bu imkânsızdı. Ve sonraki cümle, o anki tüm gerçekliğimi paramparça etti.
“Evet, onun da istediği gibi olacak. Boşanalım madem. Hale’nin doğum gününden sonra da oturup onunla da konuşacağım.”
Sanki tüm hava akciğerlerimden çekilmişti. Birkaç saniye boyunca nefes alamadığımı, kalbimin atmayı bıraktığını hissettim. Gözyaşlarım, göz pınarlarıma bir sel gibi hücum etmişti. O an hissettiğim acı, her gün ettikleri kavgaların yarattığı bıkkınlıktan katbekat fazlaydı. Boşanmaları, en son isteyeceğim şeylerin arasında bile değildi; bu, benim dünyamın yıkımı anlamına gelirdi.
Bugün benim doğum günümdü. On yedi yıllık hayatımın başlangıcı… ve eğer bu duyduklarım gerçekse, bu, bana verecekleri en berbat doğum günü hediyesiydi. İkisinden de aynı anda, aynı kuvvetle nefret etmeme neden olacak tek hediye!
Sanki bir hayaletmişim gibi geriye döndüm. Geldiğim kadar hızlı ve sessiz bir şekilde, kapıyı arkamdan tık bile etmeden kapattım ve evden dışarı attım kendimi. Telefonumu almamıştım. Açıkçası, bunu zerre kadar umursamıyordum. Tek derdim, o evin içindeki o sarsıcı gerçeğe sırtımı dönmekti.
Ayaklarımın beni daha fazla taşıyamayacağını hissettiğim için, asansör aşağı inene kadar o soğuk zeminine çöktüm. Gözyaşlarımla savaşmak, onlara engel olmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Yanaklarımdan akan tuzlu damlalar, üzerimdeki şoku yavaş yavaş yıkıyordu.
Zemin kata geldiğimde, asansörün metal duvarından güç alarak titrek bacaklarımla ayağa kalktım. Hızlıca, aynadaki yansımama baktım. Göz pınarlarımda biriken yaşları silmeye çalıştım. Canımın acısını, kimseye belli etmeyecek şekilde içime gömdüm. İşte tam şu anda, o meşhur, gururlu annem Melek Erdem’in kızıydım; canımın acısını bir ben bilirim, bir de ben!
Başım dik, ama içim kan ağlayarak apartmandan dışarı çıktım. Masal görünürde yoktu. Bu bana kendimi toplamam için biraz daha zaman kazandırmıştı. Ona ne söyleyecektim? Hiçbir fikrim yoktu.
Arabaya doğru yürürken, sanki ciğerlerime değil, buz dolu bir okyanusa nefes almaya çalışıyordum. Aldığım her derin nefes, göğsümün sıkışıklığını daha da artırıyordu. Şoför, beni görür görmez arka kapıyı açmak için acele etti. Yakınına geldikçe, yüzümdeki kızarıklığı ve şişliği görmesin diye, âdeta utançla karışık bir suçlulukla başımı eğdim.
Masal, telefonuna dalmış, bir şeylere bakıyordu; muhtemelen sosyal medyada ya da bir moda sitesindeydi. Bu durum işime gelmişti. Sessizce yanına kayıp oturdum. Şoför kapıyı kapattı. Metalin tok sesi arabanın içinde yankılandı. Şoförün arabanın etrafından dolanıp kendi yerine geçişini izledim; bu anlık dikkat dağınıklığına minnettardım.
“Şu elbise nasıl?”
Masal, dikkatini ekrandan ayırmadan telefonunu önüme doğru uzattı. Parlak renkli bir abiye karşımdaydı. “Güzel,” diye cevap verdim. Ne kadar saklamaya çalışırsam çalışayım, lanet olasıca sesim içimdeki acıyı, boğazımı düğümleyen o korkunç gerçeği belli edercesine titremişti.
Bu ses çatlağını fark eden Masal’ın bakışları, o an telefondan ayrılıp hızla bana kaydı. Gözleri, sanki derimin altını görmeye çalışıyor gibiydi. Başımı kucağımda duran ellerime doğru eğdim.
Araba yumuşakça hareket ederken, o da koltukta usulca bana doğru kaydı. Başını hafifçe eğerek, yüzümü tam olarak görebileceği bir mesafede durdu. Merak ve endişe, masmavi gözlerinde netçe okunuyordu.
“Ağladın mı sen?” diye sordu, sesi suçlayıcı değil, şefkatliydi.
Başımı hızla ve sertçe 'hayır' anlamında salladım. Hâlâ ona bakmamaya özen gösteriyordum. “Gözlerin kızarmış,” dediğinde, o en kolay, en aptalca bahaneye sarıldım.
“Yeni lens taktım. Ondan herhâlde.”
Masal, gözlerini kısarak beni süzmeyi sürdürdü. Ardından duruşunu düzeltti. Omuzları hafifçe çökmüştü, hayal kırıklığına uğramış gibiydi. “Çok kötü bir yalancısın,” dedi düz bir sesle. Arkasına yaslanırken aramızdaki görünmez duvarı biraz daha yükseltti. “Melek teyze ile aranızda ne yaşanıyor, bilmiyorum. Bana söylemek istememeni de anlarım. Ama bana yalan söylediğin için sana kırgınım, bilesin.”
“Masal—” derken, elimi kaldırdı ve konuşmamı engelledi.
“Şimdi konuşmayalım lütfen,” dedi, bir ricadan çok kesin bir kararı bildirir gibi. Açıkçası, konuşacak gücüm ve kelimeleri bir araya getirecek enerjim kalmadığı için bu isteğini çaresizce kabul ettim. O kendi camından dışarıdaki akıp giden manzarayı izlemeye başladı, bense bakışlarımı benim tarafımdaki hızla uzaklaşan binalara ve ağaçlara çevirdim.
Kafamın içinde annemin ağlayarak söylediği o keskin, soğuk sözler durmadan yankılanıyordu: “Boşanalım madem.”Kalbim sıkışıyor, sanki bir mengenede eziliyor gibiydi. Bu fiziksel acı hissiyle gözlerim yeniden doluyordu.
Ağlamaklı bir hıçkırığın boğazımda takılı kaldığını hissettiğim an, kendimi kastım. Nefes alamadığımı hissettiğimde, camı aceleyle araladım. Meltemli bir rüzgâr yüzüme çarptı. Dışarıdaki insanlara, binalara, geçen arabalara bakarak kafamı dağıtmaya çalıştım ama nafileydi. Her köşeden, her gürültüden aklıma dağılmak üzere olan ailem geliyordu. Babam böyle bir şeyi nasıl söyleyebilirdi? O, bizim direğimizdi. Bizi, beni hiç mi düşünmüyorlardı?
**-**
Araba aniden yavaşladığında, kuaföre geldiğimizi idrak ettim. İçimde kopan fırtınalar, dağılan ailemin sarsıntısı, babamın ihaneti… Bunların hiçbirini bu gösterişli, yapay dünyanın bilmesine gerek yoktu. Maskemi takma zamanıydı. Ciğerlerime temiz hava yerine bir miktar soğuk, kayıtsızlık çekmeye çalışarak derin bir nefes aldım ve yüzüme, ayna karşısında defalarca prova edilmiş yapmacık bir tebessüm yerleştirdim.
“İnelim mi?”
Masal bana cevap vermek yerine kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Peşinden arabadan indim. Gösterişli, cam cepheli kuaför salonuna adımımı attığım an, burada olmak istemediğimin kesinleşmiş bilgisi içime oturdu. Eğlenecek havam yoktu. Hiçbir şey için havam yoktu. Bu doğum günü partisini, üzerime giyeceğim o elbiseyi, hiçbir şeyi istemiyordum.
Kapıdan girmemizle birlikte, salonun yıldızı, kuaförümüz Şekerpare—evet, kendine bu ismi takmıştı—tiz ve teatral bir sesle bizi karşıladı.
“Kapatın gözlerinizi kızlar! Cennetten iki huri dükkânıma düştü. İçeriye resmen nur doğdu nur!”
Tombul, elleri sürekli hareket halinde olan Şekerpare, Masal’ı uzaktan bir öpücükle selamladıktan sonra tüm dramatik odağını bana çevirdi. Yakından bakarken, yüzündeki abartılı gülümseme yavaşça soldu. “Gecenin yıldızı biraz sönük mü ne?” dedi, gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzerken.
O an, içimdeki acıyı gizleme konusundaki başarısızlığımın yüzümdeki her mimiğe yansıdığını anladım. Gülümsememi biraz daha zorladım; bu, yüzümde tuhaf bir kasılmaya neden oldu. Şekerpare, bu anlık şaşkınlığı hemen savuşturdu ve ellerini dramatik bir şekilde havaya kaldırıp, “Hiç merak etme güzelim. Seni öyle bir hazırlayacağım ki, insanlar sana bakmak için gece bile güneş gözlüğü takacaklar!” diye bağırdı.
Ellerini birbirine çarparak salonu inletti ve hemen yanındaki asistanlarına talimatlar yağdırmaya başladı. Bir anda kuaförün içi hareketlenmişti. “Kızlar elbiselerinizi—” derken, gözleri üzerimizde dolaştı. Kaşları hızla çatılan Şekerpare, birdenbire tiz bir sesle sordu. “Elbiseleriniz nerede kızlar?”
“Masal Hanım.”
Arkamızda beliren adam elinde elbiselerimizi tutuyordu. “Bunları nereye koymamı istersiniz?” diye sorduğunda Şekerpare, anında duruma el koydu ve zafer kazanmış bir edayla çalışanlarına eşyalarımızı hemen arka odaya, yani o sihirli hazırlık alanına götürmelerini söyledi.
O sırada, Masal’la göz göze geldik. Yüzündeki ifade, kalbimin sıkışmasına neden oldu. Bakışları, az önceki hafif kırgınlıktan çok daha ağırdı; benden bir açıklama bekleyen, tamamen kırgın ve hayal kırıklığıyla dolu bakışlardı.
“Biraz konuşabilir miyiz?”
Hissettiğim utanç ve suçluluk yüzünden sesimi zor buldum. “Yalanlarına karnım tok,” diye fısıldadı Masal, âdeta dişlerinin arasından.
“Yapma Masal. Sana yalan söylemiyorum.”
“Gerçeği çarpıtmak da bir yalan Bal surat,” diye sözümü kesti. Gözlerini kaçırması, bana karşı ne kadar mesafe koyduğunu gösteriyordu.
Bu söylediğine, bu kesin ve net ithamına cevap veremedim. Sadece dudaklarımı birbirine bastırdım. O an, bir ailenin dağılma ihtimalinin verdiği acı yetmezmiş gibi, en iyi arkadaşımı da kaybetme korkusuyla yüzleştim.
“Hadi kızlar oturun!”
Şekerpare, her zamanki gürültülü neşesiyle aramıza girerek gergin havayı dağıtmış gibi yaptı ve bizi dev, rahat, kadife kaplı koltuklara yönlendirdi. Ayaklarım geri geri giderken, ağır ve yorgun bir şekilde koltuğa oturdum. Kendimi, bu gösterinin bir parçası olmaya zorlanmış bir kukla gibi hissediyordum. “Ne içersiniz?” Sıkıntılı, derin bir iç çektim. Bu sahte neşeye dayanacak gücüm yoktu.
“Su…” dedim kısık bir sesle. Bu kadar olayın üzerine, kalbimin sarsıntısını giderecek ve boğazımdaki kuruluğu alacak tek şey saf, soğuk su giderdi. Belki o an, içimdeki ateşi de biraz olsun dindirebilirdi. Masal'a baktım; o da su istedi. Aramızdaki sessizlik, kuaför salonunun neşeli uğultusuna rağmen sağır ediciydi. Şekerpare, göz kırparak bir asistanı çağırdı ve ben, o koltuğun içinde, yalanlarımın ve acımın ağırlığı altında ezilmeye başladım. Keşke biri beni tüm bu yüklerden kurtarsa…
Alıp götürse ve bir daha geri getirmese…
Yorumlar
Yorum Gönder