Veliahtlar - 3. Bölüm

 ASAL

Havanın tadını çıkarıp şehri turladıktan sonra rotamı kulübe çevirmiştim. İRON’un sokağına girdiğimde tüm korumalar hareketlenmişti. Hızımı azaltarak girişin önünde durduğumda bir tanesi öne çıkarak “Hoş geldiniz Demir Bey,” demişti. Gülümsedim. Babama çok benziyordum. Özellikle de onun motor kıyafetlerini giydiğim için bu ayrım zorlaşıyordu. Belli ki babam evden çıkıp buraya gelmemişti. O zaman gerçekten toplantısı vardı ve şirketteydi. Güzel. En azından karşılaşmayacaktık. 

Motoru durdurup kaskı çıkardığımda korumaların yüzündeki şaşkınlık ve ardından bastıran utanç gözümden kaçmamıştı.

“Özür dilerim Asal Bey. Bir an babanızın geldiğini sandım.”

“Önemli değil. İçeride kim var?”

Motordan inerken kaskımı benim için tutan adam “Cem Bey efendim,” dedi. Yüzümde güller açsa yeriydi. Amcalarım arasında sanırım en çok sevdiğim kişi Cem’di. Tabi Önder’den sonra…

“Tamamdır. Çok kalmayacağım.”

Bu ‘Motor burada dursun’ anlamına gelen bir cümleydi. “Emredersiniz,” diyen adam önümden çekildi. İRON’un büyük, gösterişli kapısına doğru ilerlerken bir anda telefonum çalmaya başladı. Arayan kişiye baktığımda kaşlarım çatıldı. Evde bir sorun mu olmuştu?

“Alo anne?”

“Oğlum neredesin?”

Sesinde bir telaş yoktu ama hesap sorduğuna göre bir şey isteyecekti. “İRON’dayım,” dediğimde ‘Babasının oğlu’ gibi bir kelime fısıldadı. “İşin var mı?” diye sorduğunda mekânı kontrol edeceğimi söyledim. Bakalım Hale’nin 17 yaş doğum günü için nasıl bir çılgınlık düzenlenmişti.

“Önce teyzenlere gidip Hale’nin telefonunu kuaföre götürür müsün?”

Tam kapıdan girmek üzereydim ki duraksadım. Bu kız ve unutkanlıkları kesinlikle gölgesi gibiydi. “Teyzem neden götürmüyor?” diye sorduğumda kısa bir süre sessiz kaldı. “İşi varmış,” deyip kestirip atması ise içime kurt düşürmüştü. Genelde teyzem böyle konularda asla ricacı olmazdı.

“Bir süre telefonsuz yaşayamıyor muymuş?”

“Hale yaşar da teyzenden çok emin değilim.”

Sıkıntılı bir iç çekerek ‘meraklı anne modu aktif’ mesajını aldım. “Tamam,” diyerek geriye döndüm. Annem telefonun ucundan teşekkür ederken “Ne demek… Abilik vazifemiz,” demeyi ihmal etmedim. Bunun üstüne bir söz söylemeden telefonu kapattı. 

“Gidiyor musunuz Asal Bey?”

Motorun üzerine binerken “Sana çok uzun kalmayacağımı söylemiştim,” deyip güldüm. Adam gülmekle gülmemek arasında kalmış gibiydi. Motoru çalıştırdım. O kükrerken kaskı elinden alıp taktım. Ardından u dönüşü yaparak hızla sokaktan ana yola çıktım. 

Son sürat teyzemlere gittim. Oturdukları apartmanın önüne geldiğimde başımı yukarı kaldırmadan edemedim. Nefesim boğazıma takılmış gibi yutkunmuştum. Klostrofobisi olan biri için bu kadar yükseklikteki binalar tam anlamıyla işkenceydi. Asansöre binemeyeceğim için 12. Kattaki daireye çıkana kadar imanım gevreyecekti.

Teyzem geleceğimi, hatta motorla geleceğimi haber vermiş olmalı ki otoparka rahatça girdim. Motoru uygun bir yere bıraktım ve hızlıca indim. Kapıyı açtım. Bir an asansöre yönelmeyi düşündüm. Kabinlerden birinin kapısı açıktı. Normal insanlar için fazlasıyla genişti. Fakat benim kalbimi olduğundan iki kat fazla çarptırmaya yetmişti. Tek başıma yapabileceğim bir cesaret değildi.

Hızla merdivenleri çıkmaya başladım. Spor yapmayı sevmemden kaynaklı merdivenleri belli bir yere kadar tırmanmak beni zorlamamıştı. Geri kalanında ise biraz soluklanarak, inişin daha kolay olacağını kendime hatırlatarak tamamlamıştım. 

On ikinci kata geldiğimde artık nefesim ciğerimde değildi. Hatta ciğerim bile vücudumun içinde olduğu söylenemezdi. Kalbim sıkışıyordu. Zili çalmadan önce biraz soluklandım. Fazla mı ses çıkarmıştım bilmiyordum ama teyzem zili çalmadan kapıyı açtı. Yüzü bembeyaz, gözlerinin etrafı kıpkırmızıydı. Ağlamış mıydı? 

“Ah Asal. Çok özür dilerim. Ben tamamen unuttum.”

“Öne-önemli de-değil teyze.”

Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. “Gel içeri hadi. Biraz soluklan.” Teklifine başımı hızla iki yana sallayarak cevap verdim. “Telefonu alıp gitsem iyi olur. Kulüpte işlerimiz var.” Teyzem söylediğimden hoşlanmamıştı ama inatçı yanımı bildiği için “Hemen getiriyorum,” dedi. O içeri giderken ben de nefeslerimi biraz daha kontrol altına almaya gayret ettim. Teyzem bir elinde telefon, diğerinde suyla yanıma geldi.

“İçeri girmiyorsun, en azından suyu iç.”

İşte buna hayır diyemezdim. Kuruyan dilim damağımı, bir bardak suyla ıslattım. Derin bir nefes alarak bardağı uzattım. “Teşekkür ederim,” dediğimde buruk bir şekilde gülümseyen kadın “Ben teşekkür ederim,” dedi. Gözleri… Çok pusluydu.

“Her şey yolunda mı?”

Böyle bir soruyu beklemiyor olacak ki ilk anda şaşırdı. Ardından “Olacak,” diyerek bana bir onay verdi. Başımı ona destek verircesine salladım. “Akşam görüşürüz,” diyerek Hale’nin telefonunu cebime sıkıştırdım. 

“Görüşürüz Asalcığım.”

İniş, her zaman çıkıştan daha kolaydı. Yine de on iki kat inmek beni tekrar nefes nefese bırakmıştı. Motorun yanına ağır adımlarla yürürken uyuşmaya başlayan kalbime sövmekle meşguldüm. Sakinlemeden yeni bir adrenalini kaldıramazdım. Bu yüzden motorun üzerine oturup bir süre bekledim. Anneme haber vermek için telefonumu çıkardım. Daha doğrusu çıkardığımı sandım. Etrafa bakınırken gözlerim parlayan ekrana kaydı. Gördüğüm manzara kaşlarımı çatmıştı. Bu… Hale’nin telefonuydu. Kilit ekranı resmi, onun en güzel haliydi ama benim kaşlarımı çatan ekrandaki durdurulmuş müzikti. 

Ah… Hâlâ mı?

Ekranı kararttım ve tekrar telefonu cebime koydum. Bu sefer doğru telefonu çıkararak anneme mesaj attım. Hale’nin telefonunu aldığımı ve kuaförün adresini atmasını söyledim. Anında çevrimiçi olan annem bana gerekli bilgileri verdi. Teşekkür etmeyi de ihmal etmemişti. Adresi kontrol ettim. Az çok yerini anlamıştım. Yaklaştığımda bir kere daha adresi kontrol ederim diye telefonu cebime koydum. 

Otoparktan çıktım ve duran trafiğin yanından akarak hızla kuaföre doğru ilerledim. Sokağın başında tekrar adresi kontrol ettim. Yaklaştığımı fark edince daha ağır hareket ederek kuaförün önüne park ettim. Motoru durdurdum. Masal’ı aradım. Telefon çaldı, çaldı, çaldı. Açmayınca duymadığını düşündüm. Gözlerim kuaförde dolaştı. İçerisi kalabalık gözüküyordu ve ben bir kadın kuaförüne girmek istemiyordum.

Kaskı başımdan çıkardım. Saçlarımı elimle karıştırırken Masal’ı tekrar aradım. Nihayet fön makine seslerinin arasından cılız bir “Alo?” sesi duyuldu. 

“Dışarı gel.”

“Ne?”

“Dışarıdayım. İki dakika gel.”

“Neden?”

Masal o kadar bağırıyordu ki telefonu kulağımdan çekmek zorunda kaldım. O beni gürültüden duyamıyor olabilirdi ama ben onu fazlasıyla iyi duyuyordum. “Bağırma,” dediğimde “Bağırmıyorum!” demesi bile bağıraraktı.

“Hale’nin telefonunu getirdim.”

“Hale’nin telefonu sende ne arıyor?”

Sorgu melekleri bile bu kadar bu konuyu kurcalamazdı. “Evde unutmuş. Hadi gel al,” dediğimde telefonun ucunda kısa bir sessizlik yaşandı. Ardından “Gelip kendin sahibine ver,” dedi. Ses tonu öyle bir tınıdaydı ki kaşlarım hafifçe havalandı. Gayri ihtiyari kuaföre doğru baktım. Belli ki ayrılmaz ikilinin arasından bugünlük kara kedi geçmişti.

“Gelemem.”

“Neden?”

“İşlerim var.”

“Benim de var. Hem telefonun sahibine bir selam da verirsin.”

“Borçlu çıkmayayım.”

“Bir kere daha konuşmak için kredi çekmek zorunda kalma da.”

Bu ne demekti? O sırada görüşüme camın ardındaki bir sarışın kaydı. Sanırım ne demek istediğini şu anda anlıyordum. Hale, o çocuksu ifadesinden silkelenmiş, genç bir kadına dönüşmüştü. Uzun sarı saçları anlam veremediğim şekilde parlak gözüküyordu. Dalgası, şampuan reklamlarından fırlamış gibiydi. Makyaj yaptırmış gibi yüzü capcanlıydı. Fakat gözleri… O mavi gözleri fazlasıyla donuktu. 

Göz göze geldik. Hale ilk başta kaşlarını çattı. Sanırım birini bana benzettiğini düşünmüştü. Elimi hafifçe kaldırıp selam verince yüz ifadesi gevşedi. Hatta burada olmamın şaşkınlığıyla kaplandı. “Seninle sonra görüşeceğiz Masal Hanım,” deyip telefonu kulağımdan çektim. Hale ürkek adımlarla kuaförden çıktı. Ben de motordan indim. Yaklaştıkça bakışlarındaki burukluğu daha da net fark ettim. 

“Selam.”

“Sen burada ne arıyorsun?”

“Seni,” dediğimde kaşları daha da havalandı. “Be-beni mi?” derken kekelemişti. Cebimden çıkardığım telefonu Hale’ye doğru uzattım. “Bunu unutmuşsun,” dediğimde gözleri elimdeki telefona kaydı. Bakışları puslandı. Titreyen ellerle telefonuna uzandı. “Teşekkür ederim,” derken ağlamak üzere olduğunu hissettim. Teyzem de ağlamıştı. Bilmediğim bir durum mu vardı? Amcam… Yok yok… Ona bir şey olsa annemler bu kadar sakin kalamazdı. Anne kız arasında geçen bir durum olabilir miydi? Belki de o yüzden telefonunu evde bırakmıştı. Fakat bu da Hale’nin karakterine tersti. O ne kadar kızgın olursa olsun ailesini merakta bırakacak hiçbir şey yapmazdı. O zaman bu hali de neyin nesiydi?

“İyi misin?”

Kısa bir nefes aldı. Dili ne kadar iyiyim dese de iyi olmadığını belli edecek bir nefes…
“Bir sorun mu var?”

Başını hayır anlamında salladı ama benimle göz göze gelmemesi bile bir soruna işaretti. “Bana ne zamandan beri yalan söylemeye çalışıyorsun?” Hale dondu kaldı. Bakışları anında bana kaydı. “Farkındaysan çalışıyorsun diye soruyorum. Çünkü yalan söyleyemiyorsun,” diye ekledim.

“Şimdi bana ne olduğunu söyle.”

“Yok bir şey Asal. Ben artık içeri döneyim. Akşama görüşürüz.”

Hale arkasını dönmek için hamle yapınca kolunu yakaladım. O bunu yapmamı beklemiyormuş gibi bana bakarken gözyaşları tam da bu hareketi bekliyormuş gibi yanaklarından süzüldü. Dudaklarından kaçan ufak hıçkırığı tutmaya çalışır gibi elini ağzına kapattı. Bisikletten düşüp, dizini parçaladığında bile gözünden tek bir damla yaş süzülmeyen kızı neyin ağlattığını merak ediyordum. Saçı mı istediği gibi olmamıştı? Ya da makyajı? Giyeceği kıyafete bir şey dökülmüş olabilir miydi? Gerçi, Hale bu kadar yüzeysel durumlardan dolayı ağlamazdı. 

Siktir. Bu kızı çözmek bu kadar kolayken nasıl bir anda zorlaşabiliyordu?

Onun bu güçsüzlüğüne daha fazla dayanamadım. Hale’yi kendime doğru çektim ve sarıldım. Kollarımın altındaki beden ilk anda kaskatı kesildi. Şaşırmıştı ama birkaç saniye geçtiği gibi kolları bana dolandı. Hatta daha çok göğsüme doğru sığındı. Bir süre, kendini toparlayacağına inandığım kadar sessiz kaldım. Daha sonra dayanamayıp “İyi bir dinleyiciyimdir,” diye hatırlattım. 

“Biliyorum,” dedi burnunu çekerken ama yine sessizliğe gömüldü. Anlatmak istemeyeceği bir durum mu yaşanmıştı? Belki de duyulmasını istemiyordu. “İyi bir sırdaşımdır da…” diye eklediğimde kıkırdadı. “Onu da biliyorum,” derken kollarımın arasınan çıktı ama bunu istemediği o kadar belliydi ki geri dönmesine izin vermek için kollarımı bir süre daha açık tuttum. 

“Bunu anlatmak… Biraz zor.”

Kollarını bedenine sarınca, ellerimi yavaşça ondan uzaklaştırdım. “Kimse bilmiyor ve ben… benden duyulmasını istemiyorum.” Bakışları ayaklarımızdaydı. Burnunu çekerken önüne düşen tutamı kulağının arkasına itti. Yeterince zor konuştuğu için araya girmek istemedim. 

“Annem ve babam…”

Göğsünü rahatlatmak istercesine derin bir nefes alırken başını gökyüzüne çevirdi. Kristal gibi duran göz yaşları, yüzündeki makyajda iz bırakarak yanağından süzüldü. “Boşanıyorlar.” Duyduğum cümleyle “Ne?” dedim. Bu dilim tutulmadan önce dudaklarımdan kaçan bir tepkiydi. Hale buruk, ağlamaklı bir ifadeyle gülümserken bakışlarını bana çevirdi.

“Şaşırdın değil mi?”

Başımı belli belirsiz evet anlamında salladım. “Dışarıdakilere o kadar güzel rol yapıyorlar ki kavgalarına şahit olmasam ben bile mutlu bir ailemiz olduğuna inanabilirdim.” Hiçbir şey anlamıyordum. Teyzem ve amcam, dünyanın en ideal çiftiydi. En azından öyle gözüküyorlardı. Hale yaklâşık bir senenin özetini ve kuaföre gelmeden önce duyduklarını anlattı. Sesi gittikçe alçalıyordu. Annesi ve babasının yaşattıklarının altında eziliyormuş gibi duruyordu.

“Doğum günümden sonra bana boşanacaklarını söyleyecek bir ailem varken, bu gecenin umurumda olması komik olmaz mı?”

Burukça gülümsedi. Tırnaklarına işkence yapmasını durdurmak adına elimi ellerinin üstüne koydum. Birden kasıldı. Boştaki elimle çenesini tutup başını kaldırdım. Gözleri benimkilerle buluştuğunda dudakları aralandı. Ona daha önce bu şekilde yaklaşmadığım için afallamış görünüyordu.
“Her şeyin düzeleceğini biliyorsun değil mi?”

Üzerindeki şoku alaycı bir kahkaha ile attı. “Ben bir şey yapmadığım sürece, hiçbir şey düzelmeyecek,” dediğinde istemsizce kaşlarım çatıldı. Bu ne demek oluyordu? 

“O kadar uzun zamandır ortak bir konu için endişelenmediler ki… Belki bir süre beraber olur, birbirlerinden destek alırlarsa sevgilerini de hatırlarlar.”

Aklıma bir şey geliyordu ama benim tanıdığım kız buna asla cesaret edemezdi. “Ne demek istiyorsun?” diye sorduğumda burnundan bir nefes aldı.

“Sanırım kaçacağım.”

Siktir. Tam da düşündüğüm şeyi planlıyordu. “Eğer ortadan kaybolursam, bu geceki konuşma hiçbir zaman olmaz. Onlar benim derdime düşerler ve kavumak ağır basrken ayrılmayı unuturlar.”
“Bir süreliğine.”

Söylediğim şeyin haklılığının farkındaydı. Fakat Hale omuz silkelere “Ne kadar birlikte kalırlarsa, kar…” dedi. Ciddi miydi? Lütfen ciddi olmasın…

“Öyle bakma.”

“Saçmaladığını fark ettiğinde ne tepki vereceğini merak ediyorum.”

“Saçmalamıyorum!” diyerek benden birkaç adım uzaklaştı. “Bu konu hakkında bir çözüm bulmaya çalışıyorum,” dediğinde dayanamayıp “Belli,” dedim alaycı bir tavırla. “Yalnız sıkıntı şu ki fön makinasının sesinden mantığının söylediklerini yanlış anlamışsın.”

“Ha ha ha. Böyle zamanlarda olmasa, Masal’la ikiz olduğunuzu unutacağım.”

Iy… Beni Masal’la bir mi tutmuştu? Suratımı buruştururken karşımdaki kız gülmek yerine ciddi tavrını sürdürdü. Ah hayır, gerçekten aklına koyduğunu yapacaktı. Onu bu yoldan döndürmek için mantığına oynamaya karar verdim.

“Kaçmanın çözüm olmadığını sende biliyorsun Hale. Birkaç saat içinde seni bulurlar.”
Omuzları düştü. O da bunu biliyordu. Yine de denemek istiyordu. “Tamam, belki annem ve babamın ayrılığına bir çözüm değil,” derken gözleri tekrar dolmaya başladı. “Ama en azından bu geceyi kurtarabilirim. Ben onlar gibi değilim Asal. Rol yapamam, o kadar insanın odak noktasıyken, sırf bildiklerimi başkaları da öğrenmesin diye eğleniyormuş gibi davranamam. Bu gecenin benim gecem olmasını istiyordum. Tanımadığım bir Hale’nin değil.”

Kendimi onun yerine koydum. Böyle bir olay başıma gelse, ne yapacağımı düşündüm. Büyük ihtimal bende herkesten uzaklaşmak isterdim. Kafamı dinlemek, tek kalmak… Yalnız başıma bile olsa doğum günümde mutlu olmak. Ama Hale tek değildi. Artık değildi. Sırrını anlatarak beni de derdine ortak etmişti. O zaman omuzlarındaki yükü paylaşmalıydım ve onu mutlu edebilecek bir şeyler düşünmeliydim. 

“Kaçacaksın yani?”

Sorumla başını evet anlamında salladı. “Ne zaman peki?” diye sorduğumda bu sefer de omzunu bilmiyorum gibi silkti. Harika… Kaçmayı planlamıştı ama detaylar yoktu. “Nereye gideceksin?” diye sorduğumda dudaklarının kenarına belli belirsiz bir tebessüm yerleşti.

“Bilirsen kaçmış sayılmam.”

“Gideceğimiz yeri benimde bilmem gerekiyor.”

Bana bakarken bir anda kaşları sorgularcasına çatıldı. “Bakma öyle,” dedim aynı onun gibi. “Seni tek başına bırakacağımı düşünmedin herhâlde.” 

“Ama Asal-”

“Amasını sonra konuşuruz. Şimdi nereye gideceğimizi söyle.”

Hale ciddi olup olmadığımı kısacık bir an sorguladı. Ona fazlasıyla ciddi olduğumu belli eden bir bakış attım. Beni azıcık tanıdıysa onu yalnız bırakmayacağımı bilirdi. Ya benimle kaçacaktı ya da paşa paşa bu geceye katılıp yapamadığı role katlanacaktı. 

“Bu gece rol yapmana gerek kalmayacak herhangi bir yere.”

Kısa bir an düşündüm… Sanırım neresi olduğunu biliyordum. Elimi ona doğru uzatırken “Gel benimle,” dedim. Hiç düşünmeden elimi tutması yüzüme hafif bir tebessüm ekledi. Bana bu kadar güvenen nadir insanlardandı ve ben o güveni boşa çıkaracak hiçbir şeyi ona yaşatmayacaktım.

**-**


MASAL
Hale’ye karşı içimde yükselen öfke, boğazımda sıkışan bir yumruk gibiydi. Ona çok, hem de çok kızgındım. Hayatında onu derinden sarsacak, böylesine büyük bir fırtına koparacak bir olay yaşanıyordu. Gözlerinin altındaki mor halkalar, sesi, sürekli dalgın hali… Her şey bir süredir apaçık ortadaydı. Ha anlatır ha anlatacak diye bekliyordum. Hayatımın her saniyesini onunla paylaştığım, Asal’dan bile daha çok kardeşimdi, elbette bana güvenip açılacaktı. Ama o, ne zaman sorsam, ne zaman gözlerindeki acının nedenini arasam, bana hep yeni, uyduruk bir yalanla geliyordu.

Bana mı güvenmiyordu? Yoksa yaşadığı şeyi anlatacak kadar beni kendisine yakın mı hissetmiyordu? İkisi de kalbimi eşit derecede acıtıyordu. Dostluğumuzun sınırları nerede bitiyordu?

Telefonunu almak için o telaşla, aceleyle evine fırlamıştı. Aşağı indiğinde, kaskatı kesilmiş yüzüyle arabaya binmişti ve ne olduğunu söylediğimde yine bana yalan söylemişti. Lensmiş… Hadi oradan bas baya ağlamıştı. Üstelik şu anda öğrendiğime göre telefonunu da almamıştı. Belli ki yukarıda onu kahreden bir şey yaşamıştı. Allah aşkına… Teyzemin de hali hal değildi. Aralarında ne yaşanıyordu? 

Böyle bir günde, onun doğum gününde, ona küs kalmak, surat asmak benim için dünyanın en zor şeyiydi. İçim içimi yiyordu. Ona sarılıp, “Bana anlatabilirsin, ne olursa olsun yanındayım,” demek istiyordum. Ama hayır. Bu sefer hayır. Hatasını, yani benden bir şeyler saklamanın ve sürekli yalan söylemenin ne kadar büyük bir kırgınlık yarattığını anlaması için kendimi acımasızca tutmam gerekliydi. Bu, ona verilebilecek tek şok terapisiydi.

Belki biraz olsun insafa gelirdi. Belki bu sessizliğim onu bunaltır ve nihayet, onu ağlatacak kadar, gözlerinin ferini söndürecek kadar üzen o korkunç şeyin ne olduğunu bana anlatırdı. O yalanlar perdesini kaldırır, beni kendi dünyasına kabul ederdi. Ben de o zamana kadar, ne pahasına olursa olsun, bu sessizliği korumaya kararlıydım. Bütün bunlar olup biterken ben ona sırtımı çevirmiştim ve bu, ikimiz için de dayanılmaz bir durumdu. 

“Ay inanmıyorum! Düğünden kız kaçırıldığını görmüştüm ama, doğum gününden kaçıranı ilk kez görüyorum!’”

Saçımı yapmayı bırakan adamın kurduğu cümleyle düşüncelerimin arasından çıktım. “Ne?” diyerek herkesin baktığı yöne doğru başımı çevirdim. Asal, Hale’yle beraber motora binmişti. “Nereye gidiyorlar ya?” derken ayaklanmış, kuaförün kapısına doğru saçlarımdaki fırçalarla yürümüştüm. Ben kapıyı açıp dışarı çıkana kadar onlar çoktan gözden kaybolmuştu. Ne olduğu, nereye gittikleriyle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. 

“Hayırdır? Daha işlemimiz bitmemişti. Nereye gittiler?” 

Şekerpare de bana soruyordu. “Bir bilsem,” diye söylenerek kuaföre geri döndüm. Aynanın önündeki telefonumu elime aldım. Önce Hale’yi aradım. Nasılsa telefonu yanındaydı. Çaldı, çaldı, çaldı. Açmadı. Motora ilk kez bindiği için korkudan ve Asal’a sıkı sıkı sarılmaktan telefonunu açamadığını düşünmek istedim. Aramayı sonlandırdım ve ikizimin numarasını tuşladım. Fakat o da telefona cevap vermedi. Onun bir bahanesi olamazdı. İsteseydi kaskı sayesinde benimle konuşabilirdi. Hoş, nereye gittiklerini bilmemi isteselerdi en azından gitmeden önce bana da haber verirlerdi. Neden telefonumu açmadıkları için şaşırıyordum ki… “Bir şeyini mi unuttu acaba?”

Şekerpare bu gidişin mantıklı nedenini bulmaya çalışırken sadece gülümsemekle yetindim. Bir şeyini unutmuş olsaydı, nasıl telefonu ayağına kadar gelmişse onlar da gelirdi. “Ay şimdi düşündüm de, o kask canım saçı, makyajı berbat etmiştir. Bir de döndüklerinde tekrar Haletoş’la uğraş.” Koyun can derdinde kasap et diye buna diyorlardı. 

“Dönerlerse…” diye söylenirken aramayı bıraktım. Babama bu durumu haber vermekten başka çarem yoktu. Hızla numarasını tuşladım. Çaldı, çaldı, çaldı. Onunda açmayacağını düşünürken birden derin bir nefes almama neden olan ses duyuldu.

“Güzel kızım, her şey tamam, hayal ettiğiniz gibi, hiçbir eksik yok-”

Sanırım Hale’nin doğum günü hazırlıkları yüzünden babamı fazla sık boğaz etmiştim. Gülsem mi ağlasam mı bilemezken “Baba,” diye seslenerek konuşmasını böldüm. Ses tonum kırgınlığımı mı yoksa telaşımı mı ele vermişti bilmiyordum ama babam ciddi bir ses tonuyla “Ne oldu Masal?” diye sordu. 

“Baba, Asal Hale’yi kaçırdı.”

Benimle benzer bir tepki veren babam “Ne diyorsun kızım sen?” dedi. Arkadan Bora amcamın sesini duyuyordum. Benim için telaşlanmıştı. Konunun kızıyla alakalı olduğunu anlayınca kim bilir ne düşünecekti? 

“Bora amcamdan biraz uzaklaşır mısın baba?”

“Orasını sen düşünme.”

Sanırım bu, ‘sen her şeyi anlat, ben olayı çözene kadar çaktırmayacağım’ anlamına geliyordu. “Hale telefonunu unutmuş. Asal’da onu getirdi. Dışarıda konuşuyorlardı. Bir baktım kızı motora atıp, çekip gitti.” Babam sessizce beni dinledi. “Bir şey unutmuş olmasın?” diye sorduğunda damağımı şıklattım. 

“Unutsaydı onu da Asal getirirdi.”

Telefonun ucunda sıkıntılı bir nefes duyuldu. “Şoför nerede?” diye sorduğunda peşimize taktığı adamın nerede olduğuna baktım. Bizi rahatsız hissettirmemek adına biraz uzakta bekleyeceğini söylediği için göremiyordum. 

“Bilmiyorum.”

“Ne demek bilmiyorum. Kapının önünde değil mi?”

“Kapının önünde beklemesini istemedim baba.”

“Ne demek istemedim Masal? Bu sana sunulan bir teklif değildi.”

Babamın her kelimede biraz daha öfkelendiğini hissediyordum. Fakat bunun sadece şoföre ya da bana karşı olmadığını biliyordum. Büyük bir çoğunluğu Asal’aydı ve şu anda karşısına kim çıkarsa tüm hıncını ondan çıkaracaktı. Şoförü yakmamak için “Baba beni buradan alır mısın?” diye sordum. 

“Eğer şoförü o yüzden soruyorsan… Ben.. Yalnız kaldım.”

Bu söylediklerimle gözlerim solmaya başladı. Babamın bam teline işte tam da bu anda, burnumu çekerken basmıştım. “Hiçbir yere kıpırdama, geliyorum,” diyerek telefonu kapattı. Şekerpare bile bana acıyan gözlerle bakıyordu. “Ay sakın ağlayayım deme güzellik, ben ağlayan birini gördüğüm dayanamıyorum. Vallahi botoks paramı senden alırım.” Beni mi neşelendirmeye çalışıyordu yoksa söylediklerinde ciddi miydi, ayırt edemeyecek kadar üzgündüm. 

“Hadi gel, saçını bitirelim. Göreceksin bak, sen hazır olduğunda onlarda dönmüş olacak.”

“Hiç sanmıyorum.”

“Sen bana güven…”

Beni zorla aynanın önüne oturttu. Moral vermeye çalışan konuşmalarıyla saçımı yapmaya devam etti. Açmayacağını bilmeme rağmen Asal’ı aradım. Sonra bir daha, bir daha… Açana kadar aramayı düşündüm ama şarjının biteceği ihtimalinden dolayı aramayı kestim. 

Gözüm sürekli kapıdaydı. Ufacık bir ihtimal bile olsa bu zevzek adamın söylediğinin gerçek olmasını diliyordum. Her içeri girenle hop oturup hop kalkıyordum. Saçlarımı istediğim gibi yapan kuaför, ayna tutarak arkasını gösterirken hafifçe gülümsedim. Şu anda saçım zerre kadar umurumda değildi.

En sonunda kapıda beliren tanıdık yüzle ayağa kalktım. Koşarak babama sarılırken uzun zamandır tutmaya çalıştığım gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Babam yavaşça sırtımı okşarken kuafördekilere ne olduğunu sordu. Adamlar benim anlattığımı daha detaylı ve abartarak anlatırken babamın gerildiğini kolları arasındayken daha net hissettim. 

“Mehmet ödemeyi yapın.”

Arkasında duran adama gerekli emri verdikten sonra beni daha da sarmaladı. Kuaförden çıkarken başımı kaldırıp babama baktım. “Amcama söyledin mi?” diye sorduğumda başını hayır anlamında salladı.

“Sen söyleyeceksin ama önce eve gidip annenle de konuşmalıyız.”


**-**


Bölümlerin altına yorum yazmayı lütfen unutmayın. Sizin düşüncelerinizi okumayı çok seviyorum :)

Yorumlar

Yorum Gönder