32'nin Uğuru - 1. Bölüm



ASHER

On yıllık bir kale nasıl on yıllık bir enkaz gibi görünebilirdi?

Dile kolay, profesyonel anlamda tam on yıldır bu buzun üzerindeydim. NHL’e ilk adımımı attığım, o çaylak heyecanım bana sadece şöhretin, paranın ve başarıların kapısını açmadı. Aynı zamanda hayatımın aşkı dediğim, ömrümü yoluna sereceğim o kadınla tanışmama vesile oldu. Blair… O, revirdeki keskin acının, insanı boğan ilaç kokusunun ve kloroform havasının içindeki tek taze nefestir benim için. Formamı ilk giydiğim gün, yediğim sert bir darbe sonrası dikiş atılması için götürüldüğüm o sedyede onu gördüğüm ilk anı asla unutamam. Birbirimize ilk bakışımız, göğüs kafesimi yırtacak gibi olan o ilk kalp çarpıntısı… İlk görüşte aşka inanmayanlara diyeceğim tek bir cümle var; Siktirin gidin!

Ben Blair’i gördüğüm ilk salisede vurulmuştum. Öyle sıradan, gelip geçici, sezonluk bir heves değildi bizimkisi; o benim bu hayattaki tek sığınağım, fırtınalı okyanuslarda gemimi yanaştırdığım tek liman, arkamı korkusuzca yasladığım asıl kalemdi. Maçlardan sonra her yerim morluklar içinde eve döndüğümde, başımı onun dizine koyduğum an buzun tüm o çiğ, dondurucu soğuğu uçar giderdi. Gürültü son bulurdu. Acılar hafiflerdi…

Ama şimdi? Şimdi o kale her gün, her saat biraz daha çatırdıyor, duvarlarından aşağı tuğlalar dökülüyor ve ben elim kolum bağlı bir şekilde sadece izliyordum. Üstelik enkazın altında kalan tek kişi de bendim.

İnsanlar kalecilerin buz üzerinde sadece paka siper olduğunu sanırdı. Koruyucu ekipmanların, o devasa gövde pedlerinin arkasında hiçbir şey hissetmediğimizi, etten ve kemikten birer robot olduğumuzu düşünürlerdi. Kimse o sert, donmuş kauçuğun ya da kontrolden çıkmış acımasız bir karbon fiber sopanın, vücudunun korumasız, o en zayıf ve hassas bir yerine çarptığında neleri paramparça edebileceğini düşünmezdi.

Bir maçtı… Sıradan, sezon ortası bir lig maçı. Görüş açımın kapandığı o lanetli salisede, ceza sahasının dışından fırlatılan kör bir şut… Kasıklarımda patlayan, soluğumu kesen, ölümcül acıyı; testislerimin darbenin şiddetiyle ters döndüğü o dehşet anını ve sonrasında uyandığım hastane odasındaki o öldürücü sessizliği dün gibi hatırlıyordum. Başımda bekleyen doktorların yüzündeki o lanet olası, içimi acıtan, erkekliğimi ayaklar altına alan o acıyan ifadeyi de…

O gün o buz pistinde benden sadece sağlığımı, o anki konforumu almamışlardı. O gün o siyah kauçuk parça benden, karıma verebileceğim en güzel geleceği; bir çocuğun babası olma ihtimalimi, soyadımı taşıyacak bir canı da söküp almıştı.

Suçlu bendim. Ne hakemdeydi kabahat ne de şutu çeken o şerefsizde. O darbeden kaçabilirdim. Reflekslerimi milisaniyeler içinde devreye sokup milimetrik bir açıyla pozisyonumu değiştirebilir, kendimi o füzenin önüne atmayabilirdim. Ama yapmadım. Kahraman olmak istedim, o kaleyi korumak istedim. Şimdi bu amansız suçluluk duygusu, sırtımdaki tonlarca ağırlıktaki kaleci ekipmanından, o çelik maskeden daha ağırdı. Her sabah uyanıp aynaya baktığımda kendimi eksik, kusurlu ve en kötüsü de… Karısının geleceğini, en temiz hayallerini çalmış aşağılık bir hırsız gibi görüyordum.

Son zamanlarda evde sürekli kavga ediyorduk. İncir çekirdeğini doldurmayacak saçma sapan şeyler yüzünden seslerimiz yükseliyor, salonun kapıları yüzümüze çarpılıyordu. Ayrı uyuduğumuz zamanlar sayamadığım kadar çoklaşmıştı. Tezgâha bırakılan bir bardak, televizyonun açık kalan sesi, soğumuş bir akşam yemeği ya da antrenmandan geç dönülen saatler… Ama ikimiz de çok iyi biliyorduk ki kavga ettiğimiz şey o maddeler değildi. Biz, o devasa evin odalarının içine bir sis gibi çöken, her geçen gün daha da büyüyen, ağır ve boğucu boşlukla kavga ediyorduk. Olmayan bir çocuğun, hiç atılmamış bebek adımlarının sessizliğiyle savaşıyorduk.

Karımın gözlerine bakamıyordum artık. O bal rengi gözlerdeki parlaklık yerini dipsiz bir kuyuya bırakmıştı. Ne zaman yolda yürürken pusetinde uyuyan bir bebek görse, ne zaman bir alışveriş merkezinde o küçük, renkli bebek kıyafetlerinin olduğu bir vitrinin önünden geçsek adımları yavaşlardı. Gözlerinde o içten içe yanan, benden saklamaya ve bastırmaya çalıştığı o saf, hüzünlü arzuyu görüyordum. Çocuklarımız olsun istiyordu. Evde çığlıklar atsınlar, duvarları boyasınlar istiyordu. Anne olmak istiyor ve bu dünyadaki herkesten daha çok bunu hak ediyordu. O benden bir şey talep etmedikçe, durumumu bilip sustukça, ben onun bu sessiz arzusunu zihnimde bir kırbaç haline getiriyor ve her gece kendime vuruyordum.

Onu canımdan çok severken, onun için canımı buza serebilecekken, ona bu hayatta en çok istediği şeyi verememenin verdiği o çaresizlik beni vahşi, köşeye sıkışmış bir hayvana dönüştürüyordu. Kendimi savunmak, o suçluluk duygusunun altında diri diri ezilmemek için hırçınlaşıyordum. Dilimden zehirli kelimeler dökülüyordu. O kırılıp öfkelendikçe ben daha da uzaklaşıyor, aramıza ördüğüm o dondurucu, aşılmaz duvarları daha da büyütüyordum.

Evlilik bizim için artık o eski sıcaklığı, aşkı paylaştığımız, sığındığımız güvenli bir yuva değildi; her akşam birbirimizin yüzüne bakarak işlenmemiş günahlarımızı, birbirimize borçlu kaldığımız hayatları hatırladığımız sessiz, soğuk bir mahkeme salonuydu.

Ben onun hakimce yargılayan bakışlarından kaçan bir suçluydum, o ise adaleti hiçbir zaman bulamayacak mağdur bir kadın. Bunu düşündükçe, her gece yatakta sırtımızı birbirimize dönüp o karanlığı izledikçe, bu acımasız tiyatronun bize bıraktığı tek bir mantıklı yol kalıyordu. Ona verebileceğim son ve en büyük sevgi gösterisi, onu benden kurtarmaktı.

Boşanmak… Onun zincirlerini çözmek ve hak ettiği o mutlu yuvayı başka bir adamın kollarında kurması için onu serbest bırakmak. Bu düşünce kalbime saplanan binlerce buz parçasından daha çok canımı yakıyordu ama başka çarem yoktu. 

Kaleyi terk etme zamanım gelmişti.

“…Yine, yeni, yeniden bir tarih yazacağız beyler. Anlaşıldı mı?”

Zihnimin içinde beni yiyip bitiren düşüncelerden dolayı Kaptan’ın konuşmasını kaçırmıştım. Fakat bir an önce zihnimi toparlamam, o ağır kaskın arkasındaki korunaklı ama tehlikeli dünyama dönmem gerektiğinin mesajını net bir şekilde almıştım. 

Duruşumu dikleştirdim; omuzlarımdaki tonlarca ağırlıktaki pedleri, göğsümü bir zırh gibi kaplayan kaleci yeleğini yerli yerine oturtarak buz pistine çıkan o loş tünelin karanlığında takımımla beraber ilerlemeye başladım.

Patenlerimizin betona değen o senkronize, tehditkâr tıkırtıları tünelde büyüdü, büyüdü ve arenanın kapısına geldiğimizde yerini bambaşka bir canavara bıraktı. Arenanın cılız ışıkları gözlerimizi kamaştırmaya başladığı an, yirmi bin boğazdan aynı anda salınan gür, vahşi ve aç bir çığlık dalgası doğrudan etrafımızı sardı. Yukarıda, tribünlerin üzerimize doğru her an çökecekmiş gibi duran o devasa, dalgalı kalabalığı, tavan döşemelerinden patlayan çakar lambaların buzun pürüzsüz, kusursuz teninde bıraktığı o keskin, göz alan mavi-beyaz yansımalar ve o tanıdık, ciğerleri acımasızca yakan amonyak ile çiğ soğuk karışımı kesif koku…

Değişmeyen, insanı diri tutan tek şey buydu. Şu an tek önceliğim, tüm o kişisel hezimetlerimi, evde bıraktığım o kırık dökük evliliği ve Blair’in koridorda bir yerlerde tıbbi malzemeleri hazırlarken aramızda ördüğü o dondurucu mesafeyi bu tünelin ardında bırakmaktı. Kendi sahamızda, Black Wings efsanesinin altında, galibiyetlerimizin yanına bir yenisini daha eklemekten başka çıkış yolum yoktu.

Bu bana iyi gelecekti. En azından birkaç saat…

Herkes buzun üzerinde kendine ait olan o kutsal pozisyonu alacağı yere doğru, arkalarında keskin izler bırakarak kaydı. Bense o aceleci hırsa kapılmadım. Maçın ilk düdüğü çalmadan önce zamanı kendi zihnimde yavaşlatmayı severdim. Ağır adımlarla çizgime doğru kayarken yüzümü önce bizim yedek kulübesine döndüm. Orada, o dar tahta sıralarda oturan, üzerlerindeki ağır pedlere ve formalarına rağmen en az bizler kadar heyecanlı, nefeslerini tutmuş bekleyen diğer takım oyuncularını sırayla selamladım. Kaskımın altından onlara tek tek baktım; her birinin gözündeki o açlığı, o saf inancı hafızama kazıdım. Onlar bu gecenin görünmez cephanesiydi.

Ardından ağır, kendinden emin ve buza hükmeden adımlarla kalenin önündeki o kırmızı boyalı bölgeye, crease denilen kendi küçük krallığıma geçtim.

Nihayet!

Ağır kaleci sopamı kalemin kalın çelik direklerine ağır ağır iki kez vurdum; çat, çat. Kulaklarımı sağır eden yirmi bin kişinin uğultusunun arasından sıyrılan bu kuru çelik sesi, benim dış dünyaya kapılarımı tamamen kapattığım, o aşılmaz, kurşun geçirmez sessizliğime gömüldüğüm andı. Bu ritüel bittiğinde arena benim için sessize alınırdı. Benim alanım bu iki direğin arası, tüm o kanlı kaosa, o vahşi hırsa dışarıdan bakan, kimsenin ruhuma dokunmasına izin vermeyen izole bir kaleydi. Ben o kaosun içindeki tek sarsılmaz sabittim.

Takım tam önümde, adeta birer ölüm makinesi gibi hizalandığında derin, ciğerlerimi acıtan bir nefes aldım. Gençlerin damarlarında deli gibi akan o kaynar adrenalini, o ham ve hırslı öfkeyi bulunduğum yerden, kaskımın kafes telleri arkasından bile çok net görebiliyordum. Yaşça hepsinden büyüktüm; bu vahşi ligde, bu acımasız buzda kaç kemiğin kırıldığına, kaç kariyerin tek bir salisede un ufak olduğuna şahit olmuştum, artık hesabı yoktu. Benim görevim sadece üstüme doğru hızla gelen o donmuş kauçuk paka siper olmak değil, arkalarında duran o sakin, sarsılmaz ve dondurucu akıl olmaktı.

Bir baba gibi…

Baba… Evet, ben sadece bu kalenin koruyucusu değildim; ben şu an bu sahada ter döken ve yedek kulübesinde sırasını bekleyen o 20 adamın babasıydım. Kendi evimde, o dört duvar arasında darmadağın olmuş, Blair ile aramızdaki o dondurucu mesafede bir koca olarak sınıfta kalmış olabilirdim. Evdeki o sessizlik benim başarısızlığımdı belki. Ama bu buzun üzerinde, bu yirmi adamın sorumluluğu omuzlarıma bindiğinde, dünyanın en güçlü babasına dönüşüyordum. Onların hatasını örten, canları yandığında siper olan, düştüklerinde ilk ayağa kalkan bendim. Burası benim ailemdi ve bu gece hiçbir oğlumun bu buzdan başı eğik çıkmasına izin vermeyecektim.

Merkez dairesindeki hareketlilikle dikkatim oraya kaydı. Holt’un karşısında rakip takımın oyun kurucusu, ligin en pis, en provokatif pivotlarından biri olan Miller duruyordu. Sırtındaki 10 numarayla tam bir baş belası, ceza alanının sadık ve arsız bir müdavimiydi. Aramızdaki o yıllanmış düşmanlık, daha kasklarının kafes telleri birbirine değmeden havayı milisaniyeler içinde germeye yetti. İki tarafın kanatları da santim santim yerini aldı. Solda West, sağda Karr paka odaklanmış, yayından fırlamaya hazır birer ok gibi öne doğru yaylandılar. Hemen arkasında ve benim önümde, savunmamın aşılmaz sigortaları olan Vance ve Scott duruyordu; devasa gövdeleriyle mavi çizgiyi çoktan etten ve kemikten bir duvar gibi tutmuştu. Arkalarından gelecek her rakibi pleksiglass camlara gömmek için adeta soluksuz bekliyorlardı.

Miller, hakemin paka uzanan eline bakarken dudaklarını bükerek hafifçe, ukalaca sırıttı. Kafasını milimetrik bir açıyla Holt’a doğru eğdi. Kaskının altından zihni bulandıracak kirli kelimeler fısıldadığını biliyordum. Sesini buradan duyamıyordum ama o kibirli, haddini bilmez tavrını, o psikolojik baskılarını çok iyi tanıyordum. Holt’un yüzünü arkasından baktığım için göremiyordum ama onun da vücudundaki tek bir kasın bile oynamadığını, o öldürücü soğukkanlılığını koruduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Nitekim Miller’ın o yüzündeki ukala sırıtış anında donmasından da tahminlerimde yanılmadığımı anlamıştım. 

Hakem nihayet ikisinin arasına girdi. Siyah pakı iki parmağının arasında, tam göğüs hizalarında havaya kaldırdı. O an… Arenadaki yirmi bin kişinin çılgınca haykırışı, hoparlörlerden taşan bas ağırlıklı müzik, tribünlerin sarsıntısı tamamen sessize alındı. Evrendeki tek ses, kaskımın içini buğulandıran o kendi yavaş, ritmik ve buz gibi nefes alışverişimdi.

Hakemin bileği aniden hareket etti. İşte başlıyorduk. Siyah, donmuş kauçuk pak, parmakların arasından sıyrılıp havada süzülerek buzun beyaz tenine doğru düşmeye başladı.

Zaman saniyenin onda birine kadar yavaşladı. Holt patenlerinin çelik arkasını buza acımasızca gömdü. Tüm kaslarını gerdikten sonra o ilk, öldürücü temas için kendini ileri fırlattı. Miller kirli bir hırsla paka uzandı ama Holt’un o elit oyun görüşü ve refleksleri ondan çok daha hızlıydı. Sopasının ucunu buzla milimetrik bir açıyla buluşturdu. Miller’ın sopası pakın üzerinden sadece havayı döverek sıyrılırken, Holt buzda kıvılcım çıkaracak bir sertlikle paka vurdu ve onu doğrudan geriye, sol kanada fırlattı.

Face-off bizimimdi.

Evet!

“Cole, sende!” diye kükredi Holt. Sesi arenanın gürültüsünü bir bıçak gibi yardı. West, sol kanatta buzun tozunu havaya savurarak, kayan pakı sopasının ucuyla adeta bir mıknatıs gibi yakaladı. Karşı takımın defansı geç gelen şok dalgasını atlattı. West’in üzerine doğru körlemesine bir baskıyla kapanmaya çalıştı. Rakip sağ kanat oyuncusu, West’i bariyerlere sıkıştırıp nefesini kesmek amacıyla devasa bir hızla üzerine doğru hamle yaptı. West hızını bir santim bile kesmedi; omuzunu ve kalçasını milisaniyeler içinde indirerek karşı darbeyi başlattı.

Plexiglass camlar binlerce kişinin önünde ölümcül, sağır edici bir gürültüyle esnedi. Çarpışmanın şiddeti öyle büyüktü ki rakip oyuncu West’in o kaya gibi sert gövdesine çarptığı an dikey bir şekilde buza serildi. Kaskı kafasından fırlayıp buzda fırıl fırıl dönmeye başlamıştı. West vücut dengesini zerre bozmadan, hücum bölgesini adeta ağır bir tank gibi yardı ve sağ çaprazdan merkeze doğru kat eden Karr’e doğru sert, jilet gibi keskin bir pas çıkardı. Pak buzun üzerinde adeta uçarak ilerledi.

Karr sağ kanatta pakı göğüslediği an, karşı takımın devasa defans oyuncusu bir karabasan gibi üzerine çullandı. Karr sert, kemik kıran bir müdahaleyle acı içinde buza yığıldı ama son bir nefes ve saf bir gayretle pakı kalenin arkasındaki o dar boşluğa, Holt’un koşu yoluna doğru fırlatmayı başardı.

Holt çoktan savunmanın kör noktasına sızmış, tüm sahayı zihninde bir satranç tahtası gibi çoktan okumuştu. Pakı kalemin hemen arkasında yakaladığı an, Miller yediği o ilk darbenin öfkesiyle arkasından bir iblis gibi yetişti. Sopasını hunharca Holt'un beline doğru takıp onu aşağı çekmeye, dengesini bozmaya çalıştı. Hakem elini havaya kaldırdı, düdük çalmak üzereydi ama Holt yıkılmadı. Kalemin arkasından nefis bir yay çizerek hızla sıyrıldı ve merkeze, önüme doğru kat etti.

Karşı kaleci o dar açıyı ve köşeyi kapatmak için devasa gövdesiyle panikle sola kaydı. Şut bekliyordu, tribündeki herkes o bitirici vuruşu bekliyordu ama Holt pakı kalenin arkasından geriye, ceza sahasının hemen dışındaki o kritik mavi çizgiye doğru kimsenin tahmin edemeyeceği kör, akıl dolu bir pasla fırlattı.

Karşı savunma ne olduğunu anlayamadan, Vance geriden bir fırtına gibi girdi; devasa sopasını gökyüzüne kaldırmıştı bile. Öfkesi onu besleyen bir sahipti ve Vanca şu an fazlasıyla aç görünüyordu. “Yol açın!” diye kükreyen sesini bulunduğum yerden bile duydum. O devasa cüssesiyle vurduğu slapshot, salonda adeta bir mermi sesi gibi yankılandı. Donmuş kauçuk pak, buzun sadece birkaç santim üzerindeki doğrusal bir çizgide, kontrolsüz bir roket gibi karşı kaleye doğru uçtu.

Rakip kaleci tamamen ters ayakta, ağırlığı sol bacağındayken yakalanmıştı; pak sol omuzunun hemen milimetrik olarak üzerinden geçerek doksan tabir edilen o imkânsız köşeden ağlarla buluştu. Çarpmanın etkisiyle kalenin içindeki su şişesi bile havaya fırladı.

Arenanın tavanı yirmi bin kişinin aynı anda göğsünden kopan o vahşi, yırtıcı çığlıkla sarsıldı. Resmen yer yerinden oynamıştı. Skorboard kırmızı ışıklarla sarsılarak anında değişti: 1 - 0.

Bizim çocuklar büyük bir neşeyle, birbirlerinin üzerine atladılar. Ben ise kalemin önünde durup sadece derin bir nefes aldım ve eldivenimle kalemin direğine küçük bir dokunuş kondurdum. Bu erken gelen sevinçlerin ardındaki tehlikeyi, Miller gibi adamların bu golden sonra ne kadar daha pisleşebileceğini bilecek kadar çok maç yönetmiş, bu buzda fazlasıyla yaşlanmıştım. Savaş daha yeni başlıyordu.

**-**


ASHER

Oyun orta yuvarlakta yeniden başladığında, patenlerimizin altındaki o pürüzsüz buzun kokusu tamamen değişmişti. Ter, soğuk hava ve donmuş saf su kokmuyordu artık. Kandan hemen önce gelen, insanı tetikleyen o metalik, asidik ve paslı koku vardı havada. Bir hokey maçının sadece kazanılmak, skorboardu değiştirmek için değil; birisini sakatlamak, bir kemiği un ufak etmek, bir hayatı kırmak için oynandığı anlar tam olarak böyleydi; ölüm gibi kokardı.

Ve ben o kokuyu, bu ligdeki herkesten daha iyi tanıyordum.

Gözlerimi bir an bile ayırmadan rakip takımı markajıma aldım. Hepsi normal bir hücum nizamı alıyor gibiydi ama benim gibi otuzlarının sonlarına yaklaşmış, ömrünü bu iki direk arasında geçirmiş bir kaleciyi aldatamazlardı. Buzun üzerinde herkes paka bakar, bense adamların gözlerine ve omuzlarına bakardım. Sloan… Ligin en ağır, sabıka kaydı en kabarık infazcılarından biriydi. Birinci periyodun sonu yavaş yavaş yaklaşırken, adamın pozisyon almak ya da takım oyununa uymak yerine ısrarla bizim West'in hareketlerini izlediğini, adımlarını saydığını fark etmiştim. Paka bakmıyordu, oyun kurmuyordu; sadece avının gardını düşüreceği, dikkatinin dağılacağı o tek bir saliseyi bekleyen bir kasaptı.

Orta alanda pak, iki oyuncunun sert temasıyla aniden boşa düştü. West dönüp baktı; o aç kurt refleksleriyle patenlerini buza acımasızca gömüp ileriye doğru hamle yaptı. Sağ kanattaki Karr için nefis, pürüzsüz bir pas kuruyordu. Ancak benim gözlerim ne paktaydı ne de o pas koridorundaydı. Benim gözlerim, Sloan'ın devasa omuzlarındaydı. Omuzlar önce dönerdi. Bunu bu çocuklarla buza çıktığımız ilk anda söylemiştim. Buz üzerinde bir adam bakışlarıyla yalan söyleyebilir, şut yanılsaması yapabilirdi ama omuzlar asla yalan söylemezdi. Vücudun ağırlık merkezi yalan söyleyemezdi.

Ve Sloan’ınkiler döndü.

Karbon fiber sopa iki elde, yatay bir şekilde, tam göğüs ve beden hizasında kilitlenmişti. Hedef paka uzanmak, oyunu kesmek değildi. Hedef, West'in o an pas çıkarırken korumasız kalan boynu ve köprücük kemiğiydi.

Şerefsiz!

Çarpışmayla çıkan o çiğ, kuru ses doğrudan kafamın içinde patlayan gürültülü bir bombaya dönüştü. West aldığı o hain, o kuralsız darbeyle havaya kalktı ve acımasızca sırtüstü buza düştü; kaskının kafesi aldığı basınçla yüzüne gömülmüştü. Bedeninin yere sertçe çarptığı o ölümcül, sarsıcı titreşimi kalemin içindeki çelik direklerden, patenlerimin altındaki çelikten geçip doğrudan kalbime kadar hissettim. İçimden bir ses, dondurucu bir netlikle fısıldadı: "Revire gidecek." Karımın, Blair'in ellerinin arasına... Kalbimdeki o derin, çaresiz sızı, damarlarımda yükselen saf bir öfkeyle birleşti. Hakemin kafası tam o saniyede başka taraftaydı. Pozisyon görülmemiş, düdük çalınmamıştı. 

İşte tam bu yüzden bu oyundan nefret ediyordum ve tam bu yüzden bu oyuna aşıktım.

İşte o anda, o adaletin sustuğu saniyede, Scott’ın eldiveninin buzda sürtünerek çıkardığı o tiz, sert sesi işittim. Sahada profesyonelce oynayan soğukkanlı bir adam gibi değil, içinde yüzlerce yıllık birikmiş bir öfkeyi, kardeşlik bağını taşıyan bir kabile savaşçısı gibi Sloan'un üzerine fırlamıştı. Vance da bir sonraki saniyede, adeta buzun tozunu havaya savurarak oraya ulaştığında sahada tam bir arbede, kanlı bir meydan savaşı koptu. Yumruklar havada uçuşuyor, formalar çekiliyordu. Miller ise o sırada orta yuvarlağın kenarına doğru ağır adımlarla kaymıştı; yüzünde yarı sırıtarak, yarı matematiksel hesaplar yaparak duruyordu. Sloan'a yardım etmek gibi bir niyeti yoktu; o, ortadaki bu büyük kaosun, bu vahşi kavganın içinde kendi lehine bir açık yaratmayı bekleyen bir akbaba gibiydi.

Ben ise o sırada kalemin önünde, o meşhur dondurucu sessizliğimin arkasında heykel gibi duruyordum. Nabzım tek bir ritim bile hızlanmadı. Kalecinin görevi kavgaya karışmak değil, o kavga bittiğinde geride kalan enkazı toplamak için zihnini buz gibi tutmaktı. İçi kan ağlarken bile…

Hakemler nihayet ortalığı sakinleştirdiğinde Sloan, bizim Scott  ve Vance beşer dakika büyük ceza alarak doğrudan ceza kulübesine doğru yönlendirildiler. Beş dakika. İki ana, yıkılmaz savunma sigortam, kalem önündeki etten koruyucularım aynı anda gitmişti ve periyodun bitmesine sadece bir buçuk dakika kalmıştı. Sayısal üstünlük ve tüm psikolojik avantaj tamamen karşı takımın eline geçmişti.

Vance ve Scott kulübeye doğru o mağrur adımlarıyla yürürken, buzun üzerinden West'e baktılar ve başlarını hafifçe salladılar. O ifadeyi çok iyi tanıyordum. Soyunma odasında, birbirleri için kurşun yiyebileceklerini kanıtladıkları anlarda yüzlerce kez görmüştüm o bakışı. Aileydik biz. Sadece bir spor kulübü değildik; ne olursa olsun birbirinin arkasını kollayan kırık dökük bir aile…

Gözlerimi çocuklardan çekip West'e baktım. Tek dizi üzerinde, vücudundaki o yoğun acıyla doğruluyordu. Eldivenlerinin tersiyle kaskını düzeltti, ağzında biriken o yoğun, sıcak ve metalik kanı beyaz buza doğru tükürdü; dişlerini sıkarak ayağa kalktı. Yıkılmamıştı. Hoş, büyük gol silahı olan babası tribünlerdeyken başka bir şey beklenemezdi. Soyadını da 81 Numarasını da onun için değil kendi için taşıdığını herkese kanıtlamak istiyordu. Kanıtlıyordu da…

Miller, kendi yarı alanına dönmek için yanından geçerken kasten West'in sakatlanan omuzuna sertçe sürtündü. Dudaklarının kıpırdadığını netçe gördüm. Tribünün gürültüsünden sesi duymasam da ne dediğini, o iğrenç tehdidini çok iyi biliyordum; Bunun daha başlangıç olduğunun, o omuzun tamamen kırılacağının mesajını veriyordu. West'in ona verdiği o sert, jilet gibi cevaptan sonra Miller'ın yüzünün nasıl donduğunu, çene kemiklerinin gerildiğini gördüm ve bu durum kaskımın altında hafifçe gülümsememe neden oldu. İşte benim takımım…

Miller aceleyle kendi alanına kaydı. Holt takımı etrafına toplamak, o dağılan moralleri yok etmek için ağır eldivenini havaya kaldırdığında ben de kalemin önündeki yerimi aldım, çocukları uzaktan gururla izledim. Oraya gitmedim. Çünkü bir kaleci kalesini terk ederse arkasındaki dünyaya ihanet etmiş olurdu ama Holt’un kaskının altından çıkan sesindeki o askeri netliği, o sarsılmaz inancı buradan bile duyabiliyordum: “İki adamımızı kulübeye gönderdiler, çünkü biz bir kişiye dokunulduğunda tüm dünyayı yakacak bir takımız! Şimdi o ceza kutusundaki adamlar için, o mavi çizgiyi canınız pahasına koruyacaksınız. Miller ve takımından herhangi bir it o paka her dokunduğunda, canlarından bir parça alacaksınız. Bu kale düşmeyecek! Asher arkamızda aşılmaz bir duvar, biz de onun önündeki etten ve kemikten kalkanız. Anlaşıldı mı?”

West, ağzındaki kanlı tükürüğü bir kez daha buza bırakıp sopasını sertçe vurdu. “Anlaşıldı Kaptan.”

Holt merkez dairesine, başhakemin olduğu o dairesel alana ilerledi. Karşısında Miller duruyordu; sırtındaki 10 numarayla, sanki bu eksik dakikada maçı çoktan koparmış gibi büyük bir özgüvenle bacaklarını esnetiyordu. Miller yine bir şeyler söyleyip Holt’u kışkırtmaya çalıştı ama nafileydi. Holt, yaşının gençliğine rağmen bu zamana kadar gördüğüm iradesi en güçlü adamdı. Bu tarz şeyler onu sadece güldürürdü. 

Hakem elindeki siyah kauçukla aramıza girdi. Bileği aniden hareket etti ve pak havada süzülerek buzun beyaz tenine doğru düşmeye başladı.

Holt, Miller’ın hamlesini, ağırlık merkezini nereye verdiğini milisaniyeler içinde analiz etmişti. Miller’ın kirli bir acelecilikle sopasını savurduğu o tam saniyede, Holt çoktan onun bu hamlesini boşa çıkaracak o kontra hareketi yaptı. Sopasının ucunu Miller’ın sopasının tam altına takıp havaya fırlattı; buzda kıvılcım çıkaracak bir sertlikle paka vurdu ve onu doğrudan arkaya, Karr’in olduğu savunma derinliğine doğru gönderdi.

Face-off yine, her zamanki gibi bizimdi. Kaptan üzerine düşeni yapmıştı. Şimdi sıra bendeydi.

Karşı takım, iki kişi eksik olmamızın verdiği o çiğ, ucuz cesaretle tam saha presle üzerimize doğru geliyordu. Üç kişiyle, kalemizin etrafında ölümcül, boğucu bir çember kurmaya çalışıyorlardı. Pakı Karr’den alan West, sol kanatta adeta bedenindeki o yoğun acıyı yok sayan muazzam bir iradeyle buzu yararak ilerledi. Karşı takımın defansı West’in sakatlanan omzuna kasten vurmak için körlemesine bir hamle yaptı ama West, kusursuz bir vücut çalısıyla adamı pleksiglass camlara bir enkaz gibi yapıştırıp pakı merkeze, Holt’a doğru çıkardı.

Ancak karşı takımdan iki oyuncu birden bir karabasan gibi, sopalarını havaya kaldırarak Holt’ın üzerine çullandı. Onu aşağı çekmeye çalışıyorlardı. Yıkılmadı. Miller arkasından yetişip sopasını hırsla beline taktığı an bile adımlarını bir milim bile yavaşlatmadı; sırtındaki o devasa düşman ağırlığıyla kalenin arkasından nefis, geniş bir yay çizerek sıyrıldı. 

Zaman delice daralıyordu. Birinci periyodun bitmesine sadece kırk saniye kalmıştı ve karşı takım o boğucu presi inanılmaz derecede artırmıştı. Holt’un tehlike bölgesinden uzaklaştırmak için vurduğu sert şut, şanssız bir şekilde defans oyuncusunun pateninden sekip tam Miller’ın önüne düştü.

“Şimdi!” diye bağırdı Miller. Resmen gözlerinin döndüğüne şahit olmuştum. Karşı takım, kalemizin hemen önünde o ölümcül ve bitirici üçgeni kurmuştu. Pakı büyük bir hızla kendi aralarında, tek paslarla çeviriyorlardı. Biz üç kişiyle, önümde etten ve kemikten bir duvar örmüştük. Miller, ceza sahasının hemen dışından, mavi çizginin üzerinden o devasa sopasını arkaya doğru, gökyüzüne kaldırdı. Gözlerinde o golü atmanın, bizi kendi evimizde rezil etmenin o iğrenç tatmini vardı.

SLAPSHOT!

Miller’ın tüm gücüyle vurduğu donmuş kauçuk pak, saatte yüz altmış kilometreyi aşan bir hızla, kontrolsüz bir roket gibi doğrudan kalemizin tam doksan tabir edilen üst köşesine doğru uçtu.

O an… Daralan zaman tamamen durdu.

Kaleci olmanın tek bir kuralı vardı: Pakı göremezsen kurtaramazsın ama bazı anlarda, pakı görmen gerekmezdi. Onun nereye gideceğini zaten bilirdin. Göğsümdeki o ağır, sıcak nefesi dışarı üfledim. Evdeki o dondurucu sessizlik, Blair'le ettiğimiz o sonu gelmez kahredici kavgalar, omuzlarımdaki bu sahalardaki yılların ağırlığı, suçluluk duygum, aynadaki o eksik adam, tribündeki yirmi bin kişinin gürültüsü... Hepsi o saniyede tamamen silindi, sessizliğe gömüldü. Dünyada sadece o havada süzülen siyah pak ve benim sol elimdeki kalın kaleci eldiveni kalmıştı.

Gövdemi bir milim bile sarsmadan, sadece açıyı daraltarak milimetrik ve insanüstü bir refleksle sol elimi havaya kaldırdım. Gözlerim pakın dönüş yönünü milisaniyeler içinde okumuştu. Pakın o kalın deri eldivenin içine girerken çıkardığı o tok, kemik kıran sert ses tüm arenamda, duvarlarda ve doğrudan göğsümün içinde yankılandı. 

32 numarayla Sterling kalesini kapatmıştı.

Pakı havada resmen yutmuş, imkansızı başarmıştım. Tribünlerden yirmi bin kişinin aynı anda göğsünden kopan devasa bir rahatlama ve coşku dalgası yayılırken, pakı buza bırakıp rakibe yeni bir şut şansı tanımadan elimde sımsıkı tuttum ve oyunu durdurdum.

Kafesimin arkasından Miller'a baktım. Gözlerimi bile kırpmadım. Fakat yüzümdeki milimetrik gülümsemeye engel olamıyordum. Birinci periyodun bitmesine son on saniye kalmıştı. Biz cehennemden sağ çıkan ölümlülerdik. Bizi hiçbir Azrail korkutamazdı.

Miller, kaçırdığı o mutlak golün büyük öfkesiyle sopasını buza vurup avazı çıktığı kadar küfretti. Holt doğrudan yanıma doğru kaydı. Sopasıyla o kalın, kurşun geçirmez dizliklerime aynı benim ritüelim gibi iki kez vurdu; çat, çat. Kaskının altından o ela gözleriyle bana baktı.

“Harika kurtarıştı Sterling,” derken sesinde bir takım kaptanının saf, rafine gururu vardı.

Kaskımı hafif, asil bir hareketle salladım. O dondurucu sessizliğimin arkasından tek bir kelime bile etmedim. Çünkü bir kalecinin konuşmasına gerek yoktu; kurtarışları onun yerine konuşurdu ama kaskımın altındaki gözlerimde parlayan o sarsılmaz inanç, ona ne demek istediğimi anlatmaya yetti. Ardından Holt arkasını döndü; ceza kulübesinde parmaklıklar ardındaki aslanlar gibi sürenin dolmasını bekleyen Vance ve  Scott ’e baktı. Sonra da gidip sağlam olan diğer omzuna elini güven verircesine koyduğu West’un yanına gitti.

Ben ise derin, ciğerlerimi yakan bir nefes alarak tribünlerin altındaki o revir koridoruna doğru giden kapıya, daha doğrusu o kapının ardında olduğunu bildiğim kadına doğru baktım. Maçı izlememişti. Sanırım bu duruma alışsam iyi olacaktı. 

Yorumlar