77'nin İzi - 1. Bölüm
JAXSON
“Ve… Karşınızda Black Wings!”
Buz pistine çıkan tünelin o nefes kesen karanlığından sıyrılıp arenanın ışıklarına adım attığımız an, binlerce boğazdan aynı anda vahşi ve bir o kadar coşkulu bir uğultu duyuldu; yarattıkları adrenalinin uyuşturucu hissi doğrudan damarlarımda dolaşmaya başladı. İnsanlar bu tarz sesleri, üzerlerine çöken bu devasa kalabalığın gürültüsünü duyunca heyecanlanır, gerilir ya da korkudan titrerdi. Bense sadece açgözlülük hissederdim. Daha fazla gürültü, daha fazla çiğ çığlık ve daha fazla yıkım…
Yukarıda, tribünlerin üzerimize doğru bir çığ gibi çöken o devasa, karanlık insan seli, tavan döşemelerinden patlayan spotların ve çakar lambaların buzun pürüzsüz, kusursuz teninde bıraktığı o göz alan keskin yansımalar ve o amonyakla karışık, ciğerleri tırmalayan çiğ soğuk… Değişmeyen tek şey buydu; evimizdeydik. Ve bu koku benim için tek bir anlama geliyordu: Yasal olarak adam dövebileceğim, birilerinin kemiklerini kırarken hakemlerden ceza almak dışında hiçbir toplumsal kuralla yargılanmayacağım o vahşi oyun alanı yeniden açılmıştı. Black Wings bu gece ava çıkıyordu.
Grayson’ın tam arkasında, milimetrik bir askeri açıyla hizalandık. Patenlerimizin buzu derinlemesine, acımasızca kesen o ritmik, tehditkâr sesleri, tribünlerin sağır edici gürültüsünü bile tek bir hamlede bastıracak derin bir kararlılıkla salonda yankılanıyordu. Başhakem, elinde o donmuş siyah kauçukla orta yuvarlağa doğru ağır adımlarla ilerlerken, Kaptan omuzlarını dikleştirip merkez dairesine doğru kaydı.
Ben de savunmanın sağındaki o ölümcül bölgeme, rakip forvetlerin cehennemi olan mavi çizginin üzerine doğru yöneldim. Sol ayağımın altındaki çeliği buza sertçe, hırsla vurup durduğumda, içimdeki o zincirlenmiş yırtıcı hayvanın bağlarını tamamen gevşettim. Yanımda Sam vardı: İki devasa gövde, yan yana etten, kemikten ve sarsılmaz bir öfkeden örülmüş aşılmaz bir duvar…
Kaskımın altından sırıttım. Benim öfke kontrolüm yoktu, bunu bu ligdeki, bu şehirdeki herkes çok iyi bilirdi. Ama asıl bilmedikleri, o sığ beyinlerinin bir türlü algılayamadığı şey, bu öfkenin bende bir zaaf, bir zayıflık değil; aksine beni besleyen saf, hastalıklı bir zevk mekanizması olduğuydu. Ben buza birilerini incitmek, o karbon fiber sopaların etle buluştuğundaki o boğuk sesi duymak ve içimdeki o karanlık canavarı kanla beslemek için çıkardım.
Çocukluğumdan beri vücudumda taşıdığım, aynaya her baktığımda ruhumu karartan o morlukların bedeliydi bu öfke. Babamın o kilitli, karanlık odada beni acımasızca, nefesi kesilene kadar dövdükten sonra dışarıya o sahte, mide bulandırıcı ‘iyi bir aile’ resmi çizmek için beni zorla hokeye yazdırmasının karşılığıydı. O, sırtımdaki izleri gizlemek, beni ehlileştirmek için bu spora başlatmıştı ama fark etmediği, o dar kafasıyla asla hesap edemediği bir şey vardı. Bana kendi cehennemimi yaratmam ve o cehennemin iblisi olmam için en mükemmel silahı, o ağır patenleri ve jilet keskinliğindeki sopayı kendi elleriyle teslim etmişti. O beni evde kırardı. Bense buza çıkar, önüme gelen herkesi un ufak eder, onun bana yaşattığı acıyı tüm dünyadan çıkarırdım.
6 yaşından beri bu düzen böyleydi…
En arkada, kalemizin önündeki o aşılmaz hayaletimiz Asher Sterling, kalın kaleci sopasıyla demir direklere iki kez vurdu: çat, çat. Bu ses, onun dış dünyaya kapılarını tamamen kapattığı, o dondurucu sessizliğine gömüldüğü andı. Asher arkadayken, bizim ön tarafı tamamen ateşe vermemiz için arkamız sarsılmaz bir güvenle mühürlenmiş demekti.
Orta yuvarlakta Miller’ın, o lağım pisliği ağzıyla Gray’le, sırtındaki 98 numarayla alay ettiğini, ona her zamanki gibi Wayne Gretzky'nin gölgesinde solmaya mahkûm bir ezik olduğunu fısıldadığını pis pis sırıtışından, o iğrenç omuz hareketlerinden çok net tahmin edebiliyordum. O piç kurusunu ezbere tanıyordum. Eldivenlerimin içindeki avuçlarımın içi delice, vahşi bir dürtüyle kaşınıyordu. Keşke hakem paka dokunmadan önce Miller’ın o kibirli, sahte yüzünü pleksiglass camlara sürterek eritmem için bana birkaç saniyelik bir imtiyaz tanısaydı... Ama Kaptan onun hakkından geleceğini zaten taştan bir heykeli andıran o dik duruşuyla belli ediyordu. Gray’ın sesini kaskımın altındaki koruyucu katmanlara rağmen netçe duymuştum.
“Seni bu buza öyle bir gömeceğim ki Miller... Bir daha sırtımdaki numarayı okuyabilmek için o kibirli kafanı yerden kaldıracak gücün olmayacak.”
Dudaklarımı bükerek karanlıkça güldüm. Bu manzara için, o kafayı buza bastırmak için seve seve yardım edebilirdim.
Hakem ikisinin arasına girdi. Siyah pakı iki parmağının ucunda, tam göğüs hizamızda havaya kaldırdı. O an… Her şey ama her şey tek bir saniyede tamamen sessize alındı. İçimdeki o vahşi, ritmik nefes alışverişlerim hızlandı. Sopamı öyle bir sıktım ki bileğimdeki kasların ve damarların patlayacak gibi gerildiğini hissettim.
Ve hakemin bileği milimetrik bir hızla hareket etti. Siyah, donmuş kauçuk pak parmakların arasından sıyrılıp havada süzülerek buzun beyaz tenine doğru düşmeye başladı. Miller’ın sopası kirli bir hırsla, çiğ bir acelecilikle paka uzandı ama Gray’ın elit refleksleri onun bu acemi hırsından fersah fersah hızlıydı.
Grayson sopasının ucunu buzla kusursuz bir açıyla buluşturdu. Miller’ın sopası pakın üzerinden sadece havayı döverek ıskalarken, Kaptan buzda kıvılcım çıkaracak bir sertlikle paka vurdu ve onu doğrudan geriye, sol kanada, tam Cole West’in önüne doğru fırlattı.
Face-off bizim, oyun bizim, gece bizimdi.
“Cole, sende!” diye kükredi Gray. O ses kulaklarımda bir savaş borusu gibi patlarken, Cole çoktan paka odaklanmış yırtıcı bir hayvan gibi fırlamıştı bile.
Tam o salisede, karşı takımın en hızlı kanat oyuncusu olan 22 numara, Cole’un bu hamlesini arkadan kör noktadan bozmak, ona sinsice bir çelme takmak için delice bir ivmeyle ileri fırladı. Piç kurusu Cole'un açısını kapatacaktı.
Yoo, yağma yok.
Patenlerimi buza gömdüm ve çapraz bir açıyla herifin koşu yoluna bir füze gibi daldım. Devasa gövdemi adamın önüne öyle bir koydum ki herif duvara çarpmışa döndü. Ağır karbon sopamı yatay pozisyonda göğsüne sabitleyip, iki eldivenimle birden herifi yakasından kavradığım gibi doğrudan pleksiglass camlara doğru sürükledim.
GÜM!
Camlar arkamızda zangır zangır titrerken, adamı bariyerle kendi cüssem arasında resmen nefes alamayacağı bir cendereye aldım. Herif kurtulmak için debeleniyor, dizleriyle bacaklarımı dövüyor, sopasının ucuyla kaburgalarımı deşmeye çalışıyordu ama acı hissi bende tamamen devre dışıydı. İçimdeki o hastalıklı dövüşme zevki tavan yapmıştı; herif altımda ezildikçe kaskımın altından suratına karşı vahşice sırıttım. Sol elimle adamın kaskının vizörünü yukarı doğru bastırıp kafasını geriye doğru kilitledim. Onu orada, o lanet bariyerde adeta buza çivilemiştim. Tek bir milim bile kıpırdayamazdı artık.
“Burada kalıyorsun küçük it,” diye fısıldadım. Sesimdeki o öfke kontrolü olmayan delilik herifin gözlerindeki cesareti saniyede emip bitirdi. Ben adamı orada tamamen etkisiz hale getirip hayatını karartırken, gözümün ucuyla Cole izledim. Sol kanatta yardırıyordu. Karşı takımın defansı, avına aç bir köpek gibi üzerine körlemesine atıldı ama Cole’un geri adım atmak gibi bir huyu yoktu; hele ki tribünde o efsane soyadının gölgesi üzerindeyken. Omuzunu ve kalçasını milisaniyeler içinde indirip darbe açısını ayarladığını gördüm.
GÜÜMM!
Birkaç saniye içerisinde ikinci kez en sevdiğim ses duyuldu.
Pleksiglass camlar yirmi bin kişinin önünde ölümcül bir çatırtıyla esnedi. O herif Cole’un o kaya gibi sert gövdesine çarpıp dikey bir şekilde, adeta bir çuval gibi buza serildi. Kaskı kafasından fırlayıp buzda fırıl fırıl dönerken kaskımın altından vahşi, engel olamadığım bir kahkaha koptu. İşte bu! Kemiklerin o tatmin edici kırılma sesi ta buraya, benim krallığıma, mavi çizgiye kadar gelmişti. İçimdeki canavar bu sesle adeta zevkten kıvrandı.
Cole vücut dengesini zerre bozmadan hücum bölgesine doğru bir tank gibi yarıp sağ çaprazdan gelen Jack’e doğru jilet gibi keskin bir pas çıkardı. Jack sağ kanatta pakı göğüslediği an, karşı takımın o ayı kalıbındaki devasa defans oyuncusu bir karabasan gibi üzerine çullandı. Jack sert, kemik kıran bir müdahaleyle acı içinde buza yığılırken, içimdeki koruma dürtüsü tetiklendi; tam o herifin gırtlağına çökmek için ileri fırlayacaktım ki Jack’in son bir nefes ve saf bir gayretle pakı kalenin arkasındaki o dar boşluğa, Gray'ın koşu yoluna fırlattığını gördüm.
Adamım benim be!
Kaptan çoktan savunmanın kör noktasına sızmıştı. O analitik zekâsı yine devredeydi. Pakı kalenin arkasında yakaladığı an, Miller yediği o face-off şokunun öfkesiyle arkasından yetişip sopasını hunharca Gray'ın beline taktı. İt oğlu it! Onu aşağı çekmeye çalıştı. Hakemin eli havaya kalktı, ceza kapıdaydı ama Gray yıkılmadı! Miller’ın bütün cüssesi sırtında bir yükken bile adımları yavaşlamadan kalenin arkasından bir yay çizerek merkeze, kalecinin tam önüne doğru sıyrıldı.
O sırada elimin altındaki adam hücum hattını bozmak ve beni o yatay cendereden sıyırmak için son bir çırpınışla delice hareketlendi. Patenlerinin ucunu buza vurup tüm ağırlığıyla üzerime doğru yüklenmeye, o pis elleriyle formamın göğüs kısmını çekiştirmeye çalıştı. Üniversiteye gidene kadar babamdan yediğim o sebepsiz dayakların, üzerime kilitlenen o karanlık odaların öfkesi tam o saniyede şakaklarımda delice zonkladı. Bu hayatta kimsenin beni bir daha zorla tutmasına, bana karşı direnmesine tahammülüm yoktu.
Gözlerim karardı, içimdeki o vahşi hayvan tasmasını kopardı.
“Söz dinlemeyenlere ne olur biliyor musun ufaklık?” diyerek adamla göğüs göğüse, kemik kıran bir şiddetle çarpışırken sopamın o sert karbon fiber sapını doğrudan göğüs kafesine acımasızca bastırdım. Cüssemle üzerine öyle bir abandım ki herifin sırtı pleksiglass camla benim aramda preslendi. Omuzlarımdaki ve kollarındaki tüm o devasa gücü sopanın milimetrik alanına indirerek ciğerlerindeki nefesi tek bir hamlede söküp aldım.
Kaskımın kafesi, herifin kaskına çarptı. Aramızdaki o metalik sürtünme sesi kulaklarımda çınlarken yüzümdeki o hastalıklı, karanlık sırıtışla gözlerinin içine baktım. Korkuyu gördüm orada. O saf korkuyu solumak içimdeki o dövüşme zevkini daha da harladı.
“Sayıyı kaçırmama neden olursan…”
Sesim kaskımın altından tüneldeki bir canavarın hırıltısı gibi, dondurucu bir netlikle çıktı. “Göğüs kafesini saniyeler içinde kırarım ve seni bu buzdan sedyeyle çıkartırlar.”
Altımdaki herif, gözlerimde zerre merhamet olmadığını, o öfke kontrolü olmayan delinin bunu gerçekten yapabileceğini saniyeler içinde anladı. Dudakları aralandı, nefes almaya çalıştı ama yapamadı. Bedenindeki tüm direnç, tüm o sahte kabadayılık bir anda sönüp gitti. Çırpınmayı kesti. Bacakları buzun üzerinde gevşedi, elleri formamdan aşağı düştü ve adeta benim insafıma sığınmış bir kurban gibi öylece kalakaldı.
Neredeyse herifin bu çaresiz halinden biraz daha zevk almak için göğsüne biraz daha bastıracaktım ki pakın kalenin yakınlarında olduğunu fark ettim. Herifi bir enkaz gibi bariyerin kenarına fırlatıp patenlerimi mavi çizgiye doğru kırdım.
Karşı kaleci o dar açıyı kapatmak için sola kaydığında, herkes Gray’dan şut bekliyordu ama Kaptan, kimsenin tahmin edemeyeceği, fizik kurallarına meydan okuyan o kör pasla pakı kalenin arkasından geriye doğru fırlattı. Siyah donmuş kauçuk, ceza sahasının hemen dışındaki o kritik mavi çizgiye…
Tam benim önüme doğru adeta bir mermi gibi kaydı.
Pakın bana doğru yaklaşan o simsiyah gövdesini gördüğüm o salisede, zaman benim için tamamen durdu. Tribünlerin yirmi bin desibellik uğultusu kesildi, arenanın spot ışıkları karardı ve ben kendimi yeniden o lanet olası evin kilitli, zifiri karanlık odasında buldum. Çocukluğumdan beri içimde biriken, etime ve ruhuma işleyen tüm o sebepsiz dayakların, babamın o devasa eliyle yüzüme ve sırtıma her indirdiğinde içimde besleyip büyüttüğüm o saf, rafine nefretin tek bir milisaniyede göğüs kafesimde patladığını hissettim.
Evde beni kemiklerim çatlayana kadar kıran o adamın, dış dünyaya karşı takındığı o sahte "kusursuz baba" maskesini korumak için bu sporu bana bir ceza gibi, bir esaret zinciri gibi giydiren o diktatörün acısını her zamanki gibi bu paktan çıkaracaktım.
Devasa, ağır karbon fiber sopamı bir celladın baltası gibi gökyüzüne doğru kaldırdım. Vücudumdaki tüm o eski morluklar, şakaklarımda delice zonklayan o kontrolsüz öfkeyle tek bir merkezde birleşti.
“Yol açın!” diye kükredim.
Sesim kaskımın altındaki o koruyucu kafesi yırtıp geçti; tüm arenanın camlarını, beton duvarlarını sarsacak bir güçle salonda yankılandı. O donmuş kauçuk paka, hayatımı mahveden her şeye, o geçmişin tüm acımasız anılarına ve babamın o karanlık suratına vurur gibi, dünyadaki tüm gücümü tek bir milimetrik noktaya sığdırarak vurdum.
SLAPSHOT!
Salonda adeta bir mermi sesi yankılandı. Pak, buzun sadece birkaç santim üzerindeki kusursuz bir çizgide, namludan çıkmış kontrolsüz bir roket gibi kaleye doğru uçtu. Karşı kaleci tamamen ters ayakta, hazırlıksız yakalanmıştı; cüssesini sola doğru kaydırmaya çalıştı ama çok geçti. Pak, kalecinin sol omuzunun hemen milimetrik olarak üzerinden geçerek doksan tabir edilen o imkânsız, o dondurucu köşeden ağlarla buluştu. Çarpmanın şiddetiyle kalenin içindeki beyaz ağlar neredeyse yerinden sökülecek, arkadaki pleksiglassı patlatacak gibi gerildi.
GOOOOOL!
Arenanın tavanı yirmi bin kişinin aynı anda göğsünden kopan o vahşi, ilkel çığlıkla zangır zangır sarsıldı. Resmen yer yerinden oynamıştı. Skorboard kırmızı ışıklarla, siren sesleriyle çıldırmış gibi yanıp sönerek anında değişti: 1 - 0.
Cole doğrudan Gray’ın üzerine doğru delirmiş gibi atlayıp kutlamayı başlattı. Ben ise arkalarından devasa bir çığ gibi üzerlerine düştüm. Hepsini birden tek bir hamlede kollarımla kavrayıp buzun üzerindeki en sert bariyerlere doğru neşeyle sarstım. Kemiklerini kıracak kadar sıkı sarmıştım onları. Adeta nefeslerini kesmiştim. Çocuk gibi gülüyordum; içimdeki o karanlık odalarda kilitli kalan o küçük çocuk, sadece bu buzun üzerinde zincirlerini kırıp kahkaha atabiliyordu. Bu buzda benim patenlerim, benim öfkem, benim kurallarım konuşuyordu ve skoru bu ligin en tehlikeli savunma oyuncusu olarak ben açmıştım.
Tabii karşı takım bu golün, seyircinin o çılgın coşkusunun ve benden yediklerin darbelerin hazımsızlığıyla saniyeler içinde tepeme çöktü. Miller’ın yanından hiç ayırmadığı o iki hırslı, tetikçi forveti, kutlamamızın tam ortasında kasten üstümüze doğru patenlerini buza gömerek kaydı. Biri omuzunu, daha yeni buza serilmekten kalkan Jack’e doğru pislikçe vurmaya çalıştı. Yüzümdeki o çocuksu gülüş saniyeler içinde yok oldu. Gözkapaklarım kısıldı, şakaklarımdaki damarlar gerildi; yerini o sarsılmaz, o dondurucu infazcı ifadesine bıraktı.
Yine…
Jack’in önüne aşılmaz bir etten duvar gibi atladım. Herifin göğsüne ağır, sert eldivenlerimle birden öyle bir vurdum ki çarpmanın şiddetiyle herifin göğüs korumalığından tak diye sert bir ses çıktı. Herif acıyla karışık bir şokla iki adım geri sendeledi, patenlerinin dengesi bozuldu.
“Geri bas!” diye tısladım kaskımın altından. Sesimdeki o çiğ, o her an cinayet işleyebilecekmiş gibi duran kontrolsüz öfke, herifi olduğu yerde saniyeliğine felç etti. Gözlerimin içine baktığında, karşısında bir sporcu değil, kafesi açılmış bir akıl hastası gördüğünü biliyordum ve bu benim en büyük zevkimdi.
Karşı takımın diğer defans oyuncuları da pozisyona dahil olmak için hızla araya girmeye çalıştı. Sopalar alttan alta diz kapaklarımıza, paten bileklerimize sinsice sürtünüyor, bizi kışkırtmak için dirsekler kalkıyordu. Hakemler deliler gibi düdük çalarak, bedenlerini etten bir barikat gibi kullanarak aramıza daldı. Formamdan çekmeler, göğüs göğse sürtünmeler, kask kaska gelip o terli, nefret dolu nefesleri birbirimizin yüzüne üflemeler yaşandı.
Hakemler nihayet bizi ayırdığında, kendi savunma bölgeme doğru ağır ve tehditkar adımlarla kayarken yanımda duran Sam’in omuzuna sopamla sertçe vurdum. Sam de kaskının altından bana bakıp kafasını salladı; o da benim gibi kan kokusunu almış, ava hazır bir açlıkla periyodun devamını bekliyordu. Black Wings bu gece bu sahada kimseye acımayacaktı ve ben içimdeki o canavarı doyurmak için bir sonraki kurbanımı çoktan gözüme kestirmiştim.
**-**
JAXSON
Spor, centilmenlerin işi derlerdi ama bu lanet ligde centilmenlik, sadece federasyonun o süslü duvarlarında asılı duran yazılı kurallarda kalırdı. Saha başkaydı. Sahada aldığın nefes bile saf bir öfke, çiğ bir nefret ve intikam kokardı. İlk golden sonra Miller’ın gözlerindeki o kibirli hırs gitmiş, yerini tamamen gözü dönmüş, vahşi bir düşmanlığa bırakmıştı. O piç kurusunun ve yancılarının, Kaptan’ı ve en çok da buzun üzerinde paka her dokunuşunda parlayan, o lanet soyadının hakkını veren Cole’u sakatlamak için birer akbaba gibi fırsat kollayacaklarını, arkadan, mavi çizgiden bakınca o kadar net görebiliyordum ki... Avuçlarımın içi yeniden terlemeye, o tanıdık dövüşme arzusu damarlarımda zonklamaya başlamıştı.
Oyunun yeniden başlamasından sonraki o beş dakika tam anlamıyla saf bir cehennem gibiydi. Karşı takım dürüst hokey oynamayı, taktik yapmayı tamamen bırakmıştı. Hakemlerin görüş açısını kaybettiği, kameraların ıskaladığı her kör pozisyonda arkadan sinsice karbon sopalar sallanıyor, diz kapaklarına, bileklere, korumasız et parçalarına gizli dirsekler iniyordu. Ben arkada, savunmanın sağında o şerefsizlikleri, o kirli hamleleri izledikçe dişlerimi birbirine vuruyordum; eldivenlerimi o saniyede fırlatıp birinin gırtlağına çökmek için delice bir açlık duyuyordum.
Bu tam bir yıpratma savaşıydı ve benim o karanlık, acıdan beslenen ruhum bu kaosa bayılırdı.
Birinci periyodun bitimine son iki dakika kala, ilk andan beri beklediğim o kirli, namussuz hamle doğrudan Cole’un üzerine geldi.
Pak orta alanda sekmiş, boşa çıkmıştı. Cole, sanki omuzunda hiçbir yük taşımıyormuş gibi olağanüstü bir ivmeyle patenlerini buza gömdü; buzu ağlatarak paka doğru hamle yaptı. Tam sopasının ucuyla siyah kauçuğu kontrol altına alıp sağ kanattaki Jack’e doğru nefis, jilet gibi keskin bir pas çıkaracaktı ki... Karşı takımın koruyucu infazcısı, ligin en sabıkalı, ceza dakikası rekorlarını elinde tutan o acımasız devlerinden biri olan Sloan’un, Cole'un arkasından ölümcül bir hızla kaydığı gördüm. Sadece duruşundan bile anlardınız; adamın paka oynamaya, oyunu takip etmeye zerre niyeti yoktu. Doğrudan Cole’un kariyerini bitirmek, onu oyun dışı bırakmak için geliyordu.
Tam Cole pakı sopasından çıkardığı, vücudunun en savunmasız olduğu o salisede Sloan, hakemin kafasını diğer tarafa çevirdiği o saniyelik kör noktayı fahişe gibi fırsat bildi. Karbon fiber sopasının sapını iki eliyle yatay olarak, adeta bir demir çubuk gibi kavradı; hızını hiç kesmeden, tüm o devasa cüssesinin ağırlığını arkasına alarak doğrudan Cole’un boynuna ve köprücük kemiğine doğru körlemesine, vahşi bir hamle yaptı. Uyarmama vakit bile kalmamıştı.
Cross-check. Bir adamı felç edebilecek, hayatını karartabilecek en ağır, en şerefsizce sakatlama hamlesiydi bu.
Darbenin şiddetiyle Cole'un başı acımasızca, kırılacak gibi arkaya doğru savruldu. Sırtüstü buzun üzerine sertçe yığılırken, ciğerlerinden kopan o boğuk, nefessiz acı nidasını ta mavi çizgiden duydum. Sloan, yaptığı o namussuzluğun ardından hiçbir şey olmamış gibi, yerdeki Cole'un bedeninin üzerinden, sanki bir enkazın üzerinden geçer gibi kasten basıp geçmeye çalıştı.
İşte tam o anda, içimdeki o zincirlenmiş canavar, o öfke kontrolü olmayan, şiddeti bir yaşam biçimi haline getirmiş deli herif tamamen serbest kaldı. Kafamın içinde kıpkırmızı bir ışık yandı. Babamın o karanlık odasının kapısı zihnimde kırıldı ve o andan sonra mantığa, spora dair hiçbir şey kalmadı.
Sadece kan, sadece kemik sesi istiyordum.
Ama benden önce, Sam’in o devasa gövdesinin bir kamikaze uçağı gibi buzun tozunu havaya attırarak Sloan’un üzerine uçtuğunu gördüm. Sam, ağır koruyucu eldivenlerini daha havadayken, patenleri buzu keserken fırlatmıştı bile. Sloan ne olduğunu anlayamadan, Sam’in o kaya gibi sert, çıplak ve nasırlı yumruğu herifin kaskının tam yan tarafında, kulağının hizasında patladı.
Sloan yediği o muazzam darbenin şiddetiyle bariyerlere doğru sersemleyerek yapıştı ve ben bir fırtına gibi araya daldım. Kendi adaletimi, kendi vahşi intikamımı almak için bu pozisyon benim cennetimdi. Sam herifin dikkatini dağıtmışken, Sloan’un yakasını sol elimle tek bir hamlede kavradığım gibi, herifin o kalın takım formasını kafasına doğru sertçe çektim. Formayı omuzlarından yukarı doğru sıyırıp onu kendi kıyafetinin içinde tamamen kör ettim. Görüşü gitmişti ve artık tamamen benim insafıma kalmıştı.
Yani insafsızlığıma…
“Seni bitiririm ulan! Seni bu buza gömerim!” diye kükredim.
Sesim kaskımın altından tünelde yankılanan vahşi, yaralı bir hayvanın hırıltısı gibi çıktı. Kaskımın altından gözlerimin alev saçtığını, şakaklarımdaki damarların patlayacak gibi gerildiğini hissedebiliyordum.
Sağ eldivenimi dişlerimle söküp buza fırlattım. Çıplak, kemikli yumruğumu Sloan'un formanın altında kalmış, göremediği yüzüne ilk kez indirdim. İlki herifin burnunda patladı. Etin kemiğe çarpma o boğuk, tatmin edici sesiyle içimdeki canavar zevkten çılgına döndü. Herif kaçmaya çalışarak bariyerlere yaslandı ama sol elimle formasını bir mengene gibi sıkıyordum. Bir kez daha yumruğumu suratına indirdim. Bu seferki elmacık kemiğindeydi. Herifin pleksiglass camlara vuran, arkadaki seyircilerin gözü önünde ezilen o çaresiz yüzünden saf bir zevk alıyordum. Vuruyordum; acımadan, soluksuz bir kinle bir kez daha vuruyordum!
Sağ elime herifin sıcak kanı bulaştı. Beyaz, pürüzsüz buza kırmızı kan damlaları sızarken karşı takımın diğer oyuncuları da Cole’u yerde bırakıp bizim olduğumuz tarafa, o arbedeye doğru deliler gibi daldı.
Buz yuvarlağı bir anda vahşi ve kanlı bir meydan savaşına dönüştü. Sopalar havada uçuşuyor, formalar yırtılıyor, kasklar buzun üzerinde fırıl fırıl dönüyordu. Sam yanımda bir başka forvetin işini bitirmekle meşguldü. Hakemler deliler gibi düdük çalarak, bedenlerini araya koyarak, arkadan belime sarılarak beni Sloan'un üzerinden ayırmaya çalışıyordu ama benim o kan kokusunu, o intikam tadını aldıktan sonra durdurulmam imkansızdı.
Beni arkadan tutan çizgi hakeminin kolları arasında debelenirken bile, Miller’ın yancılarından birine kasten sol dirseğimi arkaya doğru çakıp kaskının vizörünü çatlattım ve kaskımın altından delice, vahşice sırıtışımı sürdürdüm. Bu kaos benim krallığımdı. Burada kuralları ben koyardım.
Hakemler nihayet, her iki takımdan da altı yedi oyuncunun dahil olduğu o büyük arbedeyi ortalığı sakinleştirerek ayırdığında; ben ve Sam, Sloan’la birlikte doğrudan beşer dakika büyük ceza aldık. Ceza kulübesine doğru o ağır, kibirli, adeta zafer kazanmış bir gladyatör gibi hantal adımlarımla yürürken kaskımı kafamdan tek hamlede söküp çıkardım. Terli, yapış yapış saçlarımın arasından alnıma, oradan da göz pınarlarıma sızan kan ve tuzlu ter karışımını silmedim. Yüzümde vahşi, kelimelerle tarif edilemez bir tatmin duygusu ve son derece kararlı bir memnuniyet vardı. Gözlerim bizim savunma bölgesinde, az önce Sloan'un yüzünü parke gibi döşediğim yerde kalan o kırmızı kanı temizleyen buz düzeltme aracına takıldı. Maçtan ihraç edilmek, federasyondan ağır cezalar almak ya da kulübün bana keseceği binlerce dolarlık fatura zerre umurumda bile değildi; o şerefsizin kibirli yüzünü o sert pleksiglassa sürte sürte, kemik seslerini duyarak dağıtmıştım ya, bu ödül bana bir ömür, hatta tüm kariyerim boyunca yeterdi.
Kulübenin kapısı arkamızdan sertçe kapandığında, içimdeki o vahşi canavar hâlâ parmaklıkları zorluyordu. Kaskımı yan taraftaki eski tahta sıraya büyük bir nefretle fırlattım; kask sıraya çarpıp kulübenin içinde yankılanan tok bir ses çıkardı. Terden, buzun buharından ve adrenalinden sırılsıklam olmuş saçlarımı tek bir hamleyle geriye doğru attım. Göğsüm, az önceki o kanlı meydan savaşının, o et ete, kemik kemiğe çarpışmanın ve hücrelerime kadar işleyen o saf şiddetin etkisiyle vahşice inip kalkıyordu.
Ceza kulübesinin o dondurucu, arkasından binlerce öfkeli taraftarın yüzünün seçildiği şeffaf pleksiglass camına alnımı sertçe, acıyı hissetmek ister gibi yasladım. Sağ elimin parçalanmış, derisi yüzülmüş eklemlerinden sızan o sıcak, koyu kanın kulübedeki tahta tezgâha büyük, ağır damlalar halinde yavaşça düşüşünü izliyordum. Kendi etimden, patlayan derimden mi yoksa o herifin darmadağın ettiğim, burnunu kırdığım suratından mı geldiğini ayırt edemediğim o çiğ kırmızılık aslında umurumda bile değildi; o kan sahada akmıştı ve adaleti benim yumruklarım getirmişti.
Burası, o beş dakikalık lanet parmaklıkların, soğuk şeffaf duvarların arkası, benim için cezalandırıldığım bir hapishane değildi. Black Wings’in arenadaki acımasız infazını uzaktan izlediğim özel bir tiyatro salonu, benim bu dünyadaki en konforlu kişisel izleme odamdı.
Camdan alnımı çekip hafifçe geriye yaslandım. Yanımda nefes nefese hâlâ soluklanmaya çalışan Sam’e doğru “Bak şunlara,” diye mırıldandım. Sesim, kendi içimdeki o karanlık dehlizlerden geliyormuş gibi boğuk ve hırıltılıydı.
“Biz yokken, bu takımın önündeki o aşılmaz etten duvarın yıkıldığını sanıp etrafı boş buldular ya… Nasıl da sahte ve korkakça bir cesaretle saldırıyorlar. Sıçanlar, kedi evden çıkınca kral olmuş.”
Sam, az önce Sloan'un kaskında patlattığı eklemleri yavaşça esnetti. Koruyucu eldivenlerini sinirle düzeltirken gözlerini bir saniye bile buzun o parlak zemininden ayırmadı. O kalın, köşeli çenesi öfkeden, gerginlikten ve içeride bırakmak zorunda kaldığımız çocukların sorumluluğundan adeta demir bir mengene gibi kilitlenmişti.
Başhakem George orta yuvarlağa, iki takımın tam ortasına geldi ve siyah kauçuğu iki parmağının arasından buza bıraktı. Karşı takım, iki kişi birden eksik olmamızın verdiği o adi, o fırsatçı hırsla tam saha presle üzerimize çullandı. Miller, sanki bu sahada akan kanın, harcanan terin ve bu buzun tek sahibi kendisiymiş gibi davranıyordu; ukala 10 numaralı sırtını tribünlere doğru kibirle esneterek paka doğru yöneldi.
Sayısal üstünlük tamamen onlardaydı. Beşe üç oynuyorlardı. Yani buz hokeyindeki en ölümcül, en adaletsiz pozisyondu. Bizim o sarsılmaz, her maçta rakiplere cehennemi yaşatan o mavi çizgimiz resmen çırılçıplak, korumasız ve savunmasız kalmıştı. Bizim olmadığımız o boşluğu doldurmak, intihar görevinden farksızdı.
Camın arkasından dişlerimi öyle bir sıktım ki çene kemiğimin kökünden gelen o kuru çatırtıyı kendi zihnimin içinde duydum. Sağ elimin tırnaklarını pleksiglassın kenarına, o demir birleşme yerlerine adeta kendi etimi koparır, o camı tırnaklarımla söker gibi geçirdim. İçimden bu saniyeleri sadece buradan, bir seyirci gibi izlemekten çok, o lanet kapıyı tekmeyle kırıp buza fırlamak geçiyordu. Miller’ın o sırıtan, o lağım kokan, kibir saçan ağzını patenimin o keskin çeliğiyle buza kazıya kazıya eritme isteği beni deli ediyordu.
Ama sahada Grayson vardı. Black Wings'in sarsılmaz beyni, o oyun kurucu dehası oradaydı. Sakin, soğukkanlı ve bir satranç ustası gibi çocukları yerleştirmişti ve kalede o sessiz, dondurucu, varlığıyla bile karşı forvetlerin dizini titreten hayalet… Asher Sterling.
Miller ve takımı kalemizin etrafında o boğucu, daraldıkça daralan ölümcül çemberini kurduğunda skorboarddaki dijital kronometre saniye saniye geri sayıyordu. Son bir dakika. Karşı takım pakı tek paslarla, havada uçurur gibi, bizim çocukların dengesini bozmak amacıyla kusursuzca çeviriyordu. Bizimkiler, Asher’ın o devasa kalesinin önünde resmen etten, kemikten ve çelikten örülmüş, sarsılmaz bir barikat kurmuştu. Onlar geri adım atmadıkça, içimdeki o vahşi gurur daha da katlanıyordu.
Gözlerim, Sloan'un haince sakatlamaya çalıştığı Cole’a kaydı. Sol omuzundaki o muazzam acıyı, vücut açısını değiştirerek korumaya çalışıyordu. Dişlerini hırsla birbirine vurup sıkarak pozisyon aldığını gördüm. O yara bir yangın yeri olmalıydı. Bunu dişlerini hırsla birbirine bastırmasından, yüzündeki gergin çizgilerden ve saniyelerle yarışan nefesinden anlayabiliyordum. Fakat bildiğim bir şey vardı; Cole’da acıdan besleniyordu. O da buzun üzerinde aldığı her darbeyle daha da devleşiyordu. Korkmuyordu, kaçmıyordu… İşte bu yüzden en yakın arkadaşımdı.
“Hadi Gray, kapat o açıyı! Geçmesine izin verme o piçin! Bas üzerine!” diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Sesim ceza kulübesinin o dar, klostrofobik duvarlarında bir bomba gibi yankılandı. Kulaklarımı çınlattı ama dışarıdaki yirmi bin kişinin o arenayı yıkan gürültüsünde bir damla gibi kaybolup gitti.
Miller ceza sahasının hemen dışından, tam da benim her zaman pusuya yattığım ve az önce o mermi gibi golü çıkardığım lanet mavi çizginin üzerine arsızca yerleşti. Sopasını tıpkı benim gibi gökyüzüne doğru kaldırdı. O anı, o vuruş açısını, vücudunun paka vereceği o ivmeyi ezbere biliyordum. O şutun geleceğini, o herifin bizi kendi evimizde, bizim eksikliğimizle, bizim aldığımız cezalarla rezil etmek için tüm gövdesinin ağırlığını o siyah paka yükleyeceğini biliyordum.
SLAPSHOT!
Miller’ın sopası donmuş buzla buluştuğunda çıkan o tok, kuru çatlama sesi ceza kulübesinin kalın camını hafifçe titretti. Siyah kauçuk pak, gözle seçilmesi imkânsız bir hızla doğrudan bizim kalenin o ulaşılamaz doksan köşesine doğru bir havan mermisi gibi uçtu. Tribünlerdeki yirmi bin kişi aynı anda nefesini tuttu; koca arena birkaç saniyeliğine derin bir sessizliğe gömüldü.
Benimse yüzümdeki o vahşi, o hastalıklı sırıtış milim bile oynamadı. Gözlerimi bile kırpmadım. Çünkü o şerefsizlerin hesaba katmadığı, ya da sığ beyinleriyle unuttukları devasa bir gerçek vardı. ,
Kalede Asher Sterling duruyordu. Kalenin önündeki o canlı, o aşılmaz hayalet.
Asher, insanüstü bir refleksle, adeta zamanı, fiziği ve yerçekimini büktü ve sol elindeki o kalın deri kaleci eldivenini büyük bir soğukkanlılıkla havaya fırlattı. Pakın o eldivenin tam kalbine, o kalın derinin içine girerken çıkardığı o kemik kıran, sert ve tok sesini camın arkasından, o uğuldayan devasa gürültünün içinden bile çok net duymuştum. Asher pakı havada resmen yutmuş, o imkânsız golü çizginin hemen üzerinde, eldiveninin parmakları arasında boğarak öldürmüştü. Karşı takımın sayısal avantajı, o ucuz hırsları Asher'ın soğukluğunda, o sakin duruşunda eriyip gitmişti. Hiçbir şey yapamamışlardı.
“İşte bu kadar ulan! İşte bu kadar! Sizi gidi piç kuruları!” diye kükreyerek sağ çıplak yumruğumu ceza kulübesinin pleksiglass camına bütün gücümle indirdim. Eklemlerimden sızan taze kan camda kırmızı, dalgalı bir iz bıraktı ve koca panel zangır zangır titredi.
“Aşamazsınız o duvarı! Biz buradayken, bu armada bu kan aktıkça o kaleyi yıkamazsınız!”
Miller, kaçırdığı golün yarattığı o muazzam hazımsızlık, çaresizlik ve öfkeyle sopasını buzu çatlatırcasına yere vurdu. Avazı çıktığı kadar küfrederken, skorboarddaki kronometre son on saniyeyi gösteriyordu. Periyot bitiyordu. Cehennemden yara alsak bile, o şerefsizlerin cesaretini kursaklarında bırakarak, onları kendi evimizde infaz ederek çıkmıştık.
Grayson’ın o her zamanki sakin adımlarıyla Asher’ın yanına kayışını ve kalın dizliklerine sopasıyla vurup onu tebrik edişini; Cole’un ise Miller’ın tam yanından geçerken, gözlerinin içine bakarak ağzındaki o kırmızı kanı herifin parlatılmış patenlerinin hemen önüne meydan okurcasına tükürüşünü ve o yenilmez, o asil duruşunu koruyuşunu camın arkasından büyük bir zevkle izledim. Periyodun bittiğini ilan eden o yüksek siren sesi salonu doldurduğunda, ceza kulübesinin açılmak üzere olan o demir kapısına doğru yavaşça döndüm.
Ceza dakikalarım ikinci periyodun başında sıfırlanacaktı. İkinci periyotta o buzun üzerine, ait olduğum o vahşi, o kuralsız oyun alanına, krallığıma geri dönecektim. Sağ elimin eklemlerindeki kurumaya yüz tutmuş kanı, siyah Black Wings formamın kenarına kabaca sildim ve yerdeki kaskımı tek bir hamleyle alıp kafama geçirdim. Kaskın o siyah koruyucu demir kafesi yüzüme oturduğunda, o hastalıklı, öfke dolu ve intikam açlığı çeken sırıtışım vizörün arkasındaki karanlıkta yeniden canlanmıştı.
Camın arkasından, başı önde, soyunma odası tüneline doğru yürüyen Miller’ın 10 numaralı sırtına son bir kez baktım. “İlk periyotta sadece uyardık ufaklık,” diye geçirdim içimden. Patenlerimin altındaki o keskin çeliği ceza kulübesinin zeminine sertçe vurup kıvılcım çıkarmıştım.
“İkinci periyotta o buzu size tamamen mezar edeceğim ve o mezarın toprağını bu çıplak ellerimle üzerinize atacağım. Şimdiden son duanızı etmeye başlasanız iyi olur İron Cat.”
Yorumlar
Yorum Gönder