81'in İntikamı - 1. Bölüm
COLE
Babasının oğlu…
Tribünlerin tavanından sarkan, zamanın yıpratamadığı o devasa pankartlara bakmamak için gözlerimi buza çivilemeye çalışıyordum. Hoş… Bakmasam bile, soluduğum havanın her zerresinde o lanet tabelaların orada, tam tepemde sallandığının farkındaydım.
81 numara.
Takım arkadaşlarıma kulüp tarafından hak edilerek verilen sıradan sayılar, bana sadece kaçamadığım bir miras olarak kalmıştı; babamın emekli edilen, o buz salonunun tavanına adeta bir tanrı gibi çakılan kutsal, dokunulmaz forması.
Siktiğimin 81’i!
Medyanın, o aç gözlü taraftarın ve bu acımasız sporun bana her baktığında, her paten vurduğumda gördüğü tek bir şey vardı: Efsanevi Gol Kralı'nın oğlu. Adını tarihe kanla, kırdığı kemik kıran rekorlarla ve kazandığı kupalarla yazmış bir adamın numarasını taşımak bana sadece uğursuzluk getiriyordu. Sırtımdaki o devasa yük, üzerimdeki o ağır omuzluklardan ya da karbon fiber koruyucu ekipmanlardan çok daha fazlasıydı. Ben bu sahada sadece hırslı bir kanat oyuncusu değildim; o yıkılmaz denilen hanedanın ayakta kalması, o soyadını yere düşürmemesi gereken son kalesiydim.
Ve bundan tüm ruhumla nefret ediyordum. Çünkü ben bu sporu onun kurallarıyla, onun gölgesini yaşatmak için değil; sadece kendi benliğim için, kendi tırnaklarımla kazıyarak yapmak istiyordum. Hokeyi seviyordum. Buzun o dondurucu kokusunu, patenlerin çıkardığı o tiz çelik sesini sevdiğim için başarılıydım. Babamın kanatları altında, onun lütfettiği o hazır tahtta oturduğum için değil… Cole West olduğum için bu sayıyı hak ediyordum.
Bunu tüm dünyaya gösterecektim.
Babamın şeref tribününde, her zamanki o kibirli, dünyayı ben yarattım diyen ve her şeyi bildiğini iddia eden o aşılmaz duruşuyla oturduğunu çok iyi biliyordum. Her zaman orada olurdu. Gözleri bir kene gibi üzerime yapışır, kanımı değil ama ruhumu emene kadar tenimden ayrılmazdı. Kameralar, sahanın kenarındaki objektifler onun yüzündeki her bir mimik kırıntısını yakalamak; benim buza bıraktığım her paten izini onun efsanevi geçmişiyle kıyaslayıp manşet yapmak için can atıyordu. En az onun kadar iyi olmalıydım onlara göre. Hayır, yetmezdi… Ondan daha vahşi, daha yırtıcı ve çok daha bitirici olmak zorundaydım. Bu canavarca baskı beni ya eritecekti ya da bu buzun üzerinde acımasız bir elmasa dönüştürecekti.
Tünelin o klostrofobik karanlığından sıyrılıp arenaya adım attığımız an, yirmi bin boğazdan aynı anda salınan o vahşi, çiğ uğultu doğrudan göğüs kafesime çarptı. Yukarıda, tribünlerin üzerimize doğru çöken o devasa kalabalığı, tavan döşemelerinden patlayan çakar lambaların buzun pürüzsüz, kusursuz teninde bıraktığı o keskin, göz alan yansımalar ve o tanıdık, ciğerleri acımasızca yakan amonyak ile çiğ soğuk karışımı koku…
Değişmeyen tek şey buydu; evimizdeydik.
Gray’ın tam arkasında, milimetrik bir açıyla hizalandık. Patenlerimizin buzu derinlemesine kesen o ritmik, tehditkâr sesleri, tribünlerin sağır edici gürültüsünü bile tek bir hamlede bastıracak bir kararlılıkla yankılanıyordu. Başhakem George, elinde siyah kauçukla orta yuvarlağa doğru ağır adımlarla ilerlerken, Gray omuzlarını dikleştirip merkez dairesine doğru kaydı. Ben de sol kanattaki yerime doğru yöneldim. Sol ayağımın altındaki çeliği buza sertçe, hırsla vurup durduğumda, içimdeki o zincirlenmiş yırtıcı hayvanın bağlarını tamamen gevşettim.
Kan istiyordum ve bu gece bunu alacağımın farkındaydım.
Gray'ın tam karşısında, bu ligin gördüğü en pis, en aşağılık şerefsizi duruyordu. Miller… Sırtındaki 10 numarayı buza kazıdığımız, onu bariyerlerde ezdiğimiz o eski anlar zihnimde canlandıkça eldivenlerimin içindeki avuçlarımın içi delice kaşınıyordu.
Paka odaklanmış, yayından fırlamaya hazır birer aç avcı gibi öne doğru yaylandım. Sağımda Jack de aynı gerginlikle, dizlerini kırarak buzda çömelmişti. Gözlerindeki o çiğ hırsı görebiliyordum. Arkamızda, savunmanın aşılmaz sigortaları olan Jaxson ve Sam, devasa gövdeleriyle mavi çizgiyi çoktan etten ve kemikten bir duvar gibi tutmuştu. Benim ve Jack’in önünü açmak, arkamızdan sinsice gelecek olan rakibi buzun sert pleksiglass camlarına gömmek için sabırsızlanıyorlardı. Ve en arkada… Asher Sterling. Kalenin önündeki hayalet… Kalesinin kalın direklerine ağır sopasıyla iki kez vurdu; çat, çat. Bu ses, onun dış dünyaya kapılarını tamamen kapattığı, o aşılmaz, dondurucu sessizliğine gömüldüğü andı.
Artık arkamız güvendeydi.
Miller, hakemin cebinden çıkıp paka uzanan eline bakarken dudaklarını bükerek hafifçe sırıttı. Kafasını milimetrik bir açıyla Gray’a doğru eğdi. Ah… Siktir. O adamın yüzünü buza sürtmek istiyordum. Sesini kaskının altındaki koruyucu katmanları geçip doğrudan zihnimize ulaşacak o alaycı, boğuk tonda kullanıyordu. Gray'a, sırtındaki 98 numaranın her zaman Wayne Gretzky'nin gölgesinde kalacağını, ömrü boyunca bir sayı geride yaşamaya mahkûm olduğunu fısıldıyordu. Miller tam bir lağım pisliğiydi ama bilmediği, hesaba katmadığı bir şey vardı. Bu takım başkalarının gölgelerinden beslenen, o karanlıkta bilenen acımasız adamlardan kuruluydu.
Gray’ın yüzünü göremiyordum ama duruşunda tek bir milim bile oynamadı; adeta taştan bir heykel gibiydi. Gözlerimi onun kaskının arkasına gizlenmiş o kibirli, haddini bilmez gözlerine diktim. Gray’ın sesini o an çok net duydum.
“Seni bu buza öyle bir gömeceğim ki Miller... Bir daha sırtımdaki numarayı okuyabilmek için o kibirli kafanı yerden kaldıracak gücün olmayacak.”
Miller’ın çene kemikleri gerildi. Hatta bu, aşırı bir tepki vermemek için yanağının içini bile dişlediğine yemin edebileceğim bir kasılmaydı. Hakem ikisinin arasına girdi. Tam ortalarında durdu. Siyah pakı iki parmağının arasında, tam göğüs hizamızda havaya kaldırdı. O an… Her şey ama her şey tek bir anda tamamen sessize alındı. Etraftaki yirmi bin kişinin çılgınca çığlığı, arenanın hoparlörlerinden taşan bas ağırlıklı müzik, tribünlerin sarsıntısı… Evrendeki tek ses, kasklarımızın içini buğulandıran o hızlı, ritmik ve vahşi nefes alışverişlerimizdi. Eldivenimin içindeki sopayı öyle bir sıktım ki bileğim patlayacak gibi oldu. Babamın tribündeki o boğucu gölgesini silmek, kendi adımı bu buza kazımak için o paka ihtiyacım vardı. Kaptan o pakı bana getirecekti, biliyordum.
Hakemin bileği hareket etti. Siyah, donmuş kauçuk pak, parmakların arasından sıyrılıp havada süzülerek buzun beyaz tenine doğru düşmeye başladı. Miller’ın sopası Gray’dan önce davrandı. Kirli bir hırsla paka uzandı ama Gray’ın refleksleri Miller'ın çiğ aceleciliğinden çok daha hızlıydı. Grayson sopasının ucunu buzla milimetrik bir açıyla buluşturdu. Miller’ın sopası pakın üzerinden sadece havayı döverek sıyrılırken, Kaptan buzda kıvılcım çıkaracak bir sertlikle paka vurdu ve onu doğrudan geriye, benim olduğum sol kanada doğru fırlattı.
Face-off bizimdi.
“Cole, sende!”
Gray’ın kükreyişindeki o çiğ güç kulaklarımda patladı. Paka odaklanmış vahşi bir hayvan gibi çoktan fırlamıştım bile. Sol kanatta buzun tozunu havaya savurarak, kayan pakı sopamın ucuyla adeta bir mıknatıs gibi yakaladım. Başlarını kaldırdığım an babamın tribündeki hayaliyle değil, üzerime gelen etten duvarla yüzleştim. Karşı takımın defansı geç gelen şok dalgasını atlatıp üzerime doğru körlemesine bir baskıyla kapanmaya çalıştı ama onlara bu ligin en tehlikeli, en acımasız ve fiziksel oyundan beslenen kanat oyuncusunun kim olduğunu göstermenin tam zamanıydı.
Gol kralının oğlu kimmiş, o buzda nasıl adam ezilir göreceklerdi.
Rakip sağ kanat oyuncusu, beni bariyerlere sıkıştırıp nefesimi kesmek amacıyla devasa bir hızla üzerime doğru hamle yaptı. Hızımı bir santim bile kesmedim. Cole West için geri adım yoktu. Omuzumu ve kalçamı milisaniyeler içinde indirerek karşı darbeyi ben başlattım. Bütün öfkemi, omuzlarımdaki o soyadı baskısını o herife yükledim.
GÜM!
Plexiglass camlar yirmi bin kişinin önünde ölümcül, sağır edici bir gürültüyle esnedi. Rakip oyuncu, o kaya gibi sert gövdeme çarptığı an çarpışmanın şiddetiyle buzun üzerine dikey bir şekilde serildi. Kaskı kafasından fırlayıp buzda fırıl fırıl dönmeye başlamıştı. Kemiklerinin kırılma sesini neredeyse hissettim. Pakı milisaniye bile kaybetmeden, vücut dengemi zerre bozmadan hücum bölgesine doğru adeta ağır bir tank gibi yardım.
“Jack, arkana bak!” diye bağırırken sesim kaskımın altından hırıltılı bir yırtıcı gibi çıktı. Sağ çaprazdan merkeze doğru gelen Jack’e doğru sert, jilet gibi keskin bir pas çıkardım. Pak buzun üzerinde adeta uçarak ilerledi. Jack sağ kanatta pakı göğüslediği an, karşı takımın savunma duvarı olan ve Jax’ın cüsseli ikizi gibi duran devasa bir defans oyuncusu bir karabasan gibi Jack’in üzerine çullandı. Jack sert, kemik kıran bir müdahaleyle acı içinde buza yığılırken, son bir nefes ve saf bir gayretle pakı kalenin arkasındaki o dar boşluğa, Gray'ın koşu yoluna doğru fırlatmayı başardı.
Kaptan çoktan savunmanın kör noktasına sızmış, tüm sahayı zihniyle domine etmişti. Patenleri altındaki buzu adeta ağlatıyordu. Pakı kalenin arkasında yakaladığı an, Miller yediği o ilk darbenin öfkesiyle arkasından yetişti. Sopasını hunharca Gray'ın beline doğru takıp onu aşağı, buza çekmeye çalıştı. Hakem elini havaya kaldırdı. Düdüğünü ağzına götürdü ama Kaptan yıkılmadı. Miller’ın bütün cüssesi ve ağırlığı sırtında bir yükken bile durmadı.
Siktir! Adımları bile yavaşlamamıştı.
Gray kalenin arkasından bir yay çizerek hızla sıyrıldı ve merkeze, kalecinin tam önüne doğru yol kat etti. Karşı kaleci o dar açıyı ve köşeyi kapatmak için devasa gövdesiyle sola kaydı. Herkes Gray'dan şut bekliyordu. Tribündeki yirmi bin kişi, şeref tribünündeki babam, kaledeki adam... Ama biz gerçeği biliyorduk.
Sopasının tersiyle pakı kalenin arkasından geriye, ceza sahasının hemen dışındaki o kritik mavi çizgiye doğru kimsenin tahmin edemeyeceği kör bir pasla fırlattı. Karşı savunma kalakaldı. Fakat geriden bir fırtına gibi gelen Jaxson çoktan o devasa sopasını gökyüzüne kaldırmıştı bile.
“Yol açın!” diye kükredi Jaxson. O ses tüm arenayı titretti. Jaxson’ın o devasa, durdurulamaz cüssesiyle vurduğu slapshot, salonda adeta bir mermi sesi gibi yankılandı. Donmuş kauçuk pak, saatte yüz altmış kilometreyi aşan bir hızla, buzun sadece birkaç santim üzerindeki bir çizgide, kontrolsüz bir roket gibi kaleye doğru uçtu.
Kaleci tamamen ters ayakta yakalanmıştı. Pak, kalecinin sol omuzunun hemen milimetrik olarak üzerinden geçerek doksan tabir edilen o imkânsız köşeden ağlarla buluştu. Çarpmanın etkisiyle kalenin içindeki ağlar neredeyse yırtılacaktı.
Arenanın tavanı yirmi bin kişinin aynı anda göğsünden kopan o vahşi çığlıkla sarsıldı. Resmen yer yerinden oynamıştı. Skorboard kırmızı ışıklarla sarsılarak anında değişti: 1 - 0.
Hızımı alamayıp doğrudan Gray’ın üzerine atladım, Jack buzdan acıyla karışık bir gururla kalkıp sırtına sert yumruklar indirdi. Jax o ayı kalıbındaki devasa kollarıyla hepimizi birden tek bir hamlede kavrayıp bariyerlere doğru neşeyle sarstı. Adeta nefesimizi kesmişti. Kaskımın altından yukarıya, şeref tribününe doğru kısa bir an baktım. Babamın yüzündeki o sert, duygusuz ifadeyi, kalabalığın odağının nasıl bana döndüğünü hissettim.
Bu onun değil, benim savaşımdı ve bu buzda babamın soyadı değil, benim patenlerim konuşacaktı.
**-**
Kutlamanın o yüksek, kör edici adrenalini henüz damarlarımızda delice dolanırken, oyun orta yuvarlakta yeniden başladı. Fakat bu sefer sahada soluduğumuz havanın o keskin kokusu tamamen değişmişti. Artık sadece donmuş buz ve ağır ter kokmuyordu; saf bir öfke, çiğ bir nefret ve intikam kokuyordu. Miller’ın gözlerindeki o kibirli hırs, yerini tamamen gözü dönmüş vahşi bir düşmanlığa bırakmıştı. Bizim takımı, en çok da sahada paka her dokunuşumda babamın hayalini ezen beni sakatlamak için birer akbaba gibi fırsat kollayacaklarını çok iyi biliyordum.
Oyunun yeniden başlamasından sonraki o beş dakika tam anlamıyla bir cehennem gibiydi. Karşı takım dürüst, kurallı hokey oynamayı tamamen bırakmıştı. Hakemlerin görüş açısını kaybettiği her kör pozisyonda arkadan sinsice sopalar sallanıyor, diz kapaklarına, bileklere gizli dirsekler iniyordu.
Tam bir yıpratma savaşıydı.
Ve birinci periyodun bitimine son iki dakika kala, o beklediğim kirli hamle doğrudan benim üzerime geldi. Pak orta alanda, sahipsiz bir şekilde boşa çıkmıştı. Olağanüstü bir ivmeyle, patenlerimi buza gömerek paka doğru hamle yaptım. Tam sopamın ucuyla siyah kauçuğu kontrol altına alıp sağ kanattaki Jack’e doğru nefis bir pas çıkaracaktım ki... Arkamdan gelen o ölümcül, dondurucu paten sesini duydum. Karşı takımın koruyucu infazcısı, ligin en sabıkalı, en acımasız devlerinden biri olan Sloan üzerime doğru kayıyordu. Adamın paka oynamaya, oyunu takip etmeye zerre niyeti yoktu. Doğrudan beni oyun dışı bırakmak, omurgamı buza gömmek için geliyordu.
Tam pakı sopamdan çıkardığım o salisede Sloan, hakemin kafasını diğer tarafa çevirdiği o saniyelik kör noktayı fırsat bildi. Karbon fiber sopasının sapını iki eliyle yatay olarak, adeta bir demir çubuk gibi kavradı; hızını hiç kesmeden doğrudan boynuma ve köprücük kemiğime doğru körlemesine, vahşi bir hamle yaptı. Cross-check. Bu buz hokeyinin gördüğü en şerefsizce, bir adamın kariyerini bitirebilecek en ağır sakatlığa davetiye çıkaran sakatlama hamlesiydi.
GÜÜÜÜM!
Darbenin şiddetiyle başım acımasızca arkaya doğru savruldu. Kaskımın koruyucu kafesi büyük bir basınçla doğrudan yüzüme gömüldü. Görüşüm saniyeliğine tamamen karardı, kulaklarım sağır oldu ve ağzımın içine çiğ, sıcak bir kan tadı doldu. Sırtüstü buzun üzerine sertçe yığılırken, köprücük kemiğimden yayılan o yangın ve acı tüm kaburgalarıma bir zehir gibi yayıldı. Akciğerlerimdeki bütün hava tek bir anda, o devasa darbeyle boşalmıştı; nefes alamıyordum. Göğsüm sıkışıyordu. Tribünlerden rakip oyuncuya karşı devasa bir yuhalama ve öfke çığlığı koptu ama benim duyduğum tek şey kulaklarımın içinde yankılanan o tiz, bitmek bilmeyen uğultuydu.
Sloan, yaptığı o şerefsizliğin ardından hiçbir şey olmamış gibi, yerdeki bedenimin üzerinden basıp geçmeye çalıştı. İşte tam o anda, bizim çocukların içindeki o zincirlenmiş canavar tamamen serbest kaldı.
Buzun üzerinden kafamı acıyla, güçlükle hafifçe kaldırdığımda gördüğüm ilk şey; Sam’in devasa gövdesinin bir kamikaze uçağı gibi buzun tozunu attırarak Sloan’un üzerine uçtuğuydu. Sam, ağır eldivenlerini daha havadayken, patenleri buzu yararken buzun üzerine fırlatmıştı bile. Sloan ne olduğunu, başına nasıl bir bela aldığını anlayamadan, Sam’in o kaya gibi sert, çıplak yumruğuyla tanıştı; darbesi herifin kaskının tam yan tarafında patladı. Sloan yediği darbenin şiddetiyle bariyerlere doğru sersemleyerek yapışırken, Jax bir fırtına gibi araya daldı. Sloan’un yakasını tek bir hamlede kavradığı gibi herifin kalın formasını kafasına doğru çekip onu kör etti.
“Seni bitiririm ulan! Seni bu buza gömerim!” diye kükrediğini duydum. Sesi tünelde yankılanan bir aslan kükremesinden farksızdı. Buzdaki sertliğin onun krallığı olduğunu haykırıyordu. Bu takımdaki o kontrolsüz öfkeyi, o saf şiddeti en iyi, en estetik şekilde kullanan adam kesinlikle Jax’ti. Resmen içindeki o dövüşme zevkini, bana yapılanın intikamını alma bahanesiyle birleştirmiş, o saniyede dünyadaki tüm gücünü tek bir yumruğa sığdırmıştı. Jax’in indirdiği ardı ardına yumruklarla Sloan’un yüzü koruyucu pleksiglass camlara çarpıp beyaz buza kırmızı kan sızdırırken, karşı takımın diğer oyuncuları da arkadaşlarını kurtarmak için sahaya daldı.
Buz yuvarlağı bir anda tam anlamıyla bir boks ringine, vahşi ve kanlı bir meydan savaşına dönüştü. Sopalar havada uçuşuyor, formalar yırtılıyor, kasklar buza fırlatılıyordu. Hakemler deliler gibi düdük çalarak, bedenlerini araya koyarak Sam ve Jax’ı ayırmaya çalışıyordu ama bizimkileri o kan kokusunu aldıktan sonra durdurmak imkansızdı.
Zorlukla da olsa, içimdeki o kırılma hissine inat yattığım yerden yavaşça kalktım. Dizlerimin üzerinde doğrularak derin, titrek bir nefes aldım. Ciğerlerime dolan o dondurucu soğuk hava köprücük kemiğimi bir bıçak gibi yaktı ama beni kendime getirdi; zihnimdeki o karanlığı sildi. Ağzımda biriken yoğun kanı buza doğru tükürdüm; beyaz, pürüzsüz zemin üzerinde çiğ kırmızı bir leke bıraktı. Eldivenimle kaskımı düzelttim.
Ayaktaydım. Yıkılmamıştım.
Hakemler nihayet ortalığı, havada uçuşan yumrukları sakinleştirdiğinde Jax ve Sam, Sloan’la birlikte doğrudan beşer dakika major penalty alarak ceza kulübesine gönderildiler. Jax kulübeye doğru o ağır adımlarıyla yürürken kaskını çıkardı. Terli saçlarının arasından sızan yüzünde vahşi, tatmin olmuş bir memnuniyet vardı. Sam ise buzun üzerinden doğrudan bana baktı ve başını hafifçe salladı. Gözlerindeki o sert ifadede tek bir cümle gizliydi:
“Biz aileyeiz, West. Kimse sana dokunamaz.”
Şimdi sahada eksiktik. İki ana savunma sigortamız ceza kulübesindeydi ve 1. periyodun bitmesine sadece bir buçuk dakika kala rakip takım sayısal olarak büyük bir avantaj yakalamıştı. Miller, ceza alanına giden Jax’in arkasından pis pis sırıtarak orta yuvarlağa doğru hafifçe kaydı. Yanımdan geçerken, omuzunu kasten benim sakatlanan omuzuma doğru vurdu.
“Korumaların gitti West,” dedi alaycı, iğrenç bir fısıltıyla. “Şimdi seni o buzda kim kurtaracak?”
Gözlerimi, kaskımın kafesi arkasından doğrudan onun o korkak yüzüne diktim. Ağzımda kalan son kanı, son bir kez onun patenlerinin hemen önüne, meydan okurcasına tükürdüm.
“Benim korunmaya ihtiyacım yok şerefsiz,” derken sesim köprücük kemiğimin acısına rağmen bir balta kadar keskindi. “Ama senin birazdan Grayson’dan kurtulmak, o kaledeki Asher duvarını aşabilmek için duaya ihtiyacın olacak ve Tanrı cennetten kovduklarının yanında olmaz iblis.”
Yorumlar
Yorum Gönder