87'nin Laneti - 1. Bölüm
ROBERT
Henüz ruhlarımıza bir beden giydirilmeden çok önce, akıbetimizin göksel bir parşömene silinmez bir mürekkeple kazındığı söylenirdi. Gözlerimizi bu dünyaya açmadan hemen önce, Tanrı’nın bize yaşayacağımız her saniyeyi bir film şeridi gibi izlettiği, o soğuk ve kusursuz senaryoya kendi rızamızla ‘evet’ dediğimiz anlatılırdı.
Dürüst olmak gerekirse… Bu, çaresizliği meşrulaştırmak için uydurulmuş görkemli bir palavraydı.
Eğer o sessiz boşlukta, henüz etten ve kemikten yoksun bir bilinçken bana sunulan hayatı izlemiş olsaydım; adımlarımın tökezleyeceği o taşlı yolları, ciğerlerimi yakan o nefes nefese kalışları ve her sabah üzerime çöken o kurşun grisi gökyüzünü görseydim, bu hayatı asla seçmezdim. Sonunda ebedi bir karanlıkta yanacağımı bilsem bile, bu senaryonun altına imzamı atmazdım.
Çünkü şu an içinde nefes aldığım bu hayatın, tasvir edilen cehennemlerden hiçbir farkı yoktu. Ruhumun arzusu; her anı bir sınav, her adımı uçurumun kenarında gerilmiş incecik bir ip olan bu tehlikeli dans olamazdı. Bazen, o yüce katlarda ruhumun bir şekilde kandırıldığını ya da orada hangi kadim şarap zihni bulandırıyorsa onun sarhoşluğuyla bu acı dolu yolu seçtiğimi düşünüyordum.
Sanki göksel bir yanılsama, en büyük kederleri en parlak mücevherler gibi göstermişti bana.
Bu düşünce, fani bedenimin omuzlarına, taşıyabileceğinden çok daha ağır bir yük bindiriyordu. Kaderin o karanlık lanetini kırmak!
Belki o mürekkep kurumuştu, belki sayfalar çoktan ciltlenmişti ama o sayfaları yırtıp atacak irade hala damarlarımda atan o sıcak kanda gizliydi. Kaderimiz bir başkası tarafından yazılmış olsa bile, o kalemi elinden alıp kendi sonumuzu baştan yazma gücü, her şeye rağmen bizim avuçlarımızın içindeydi.
87…
Sadece bir sayı değil, NFL tarihinin tozlu ve karanlık raflarına kazınmış binlerce kırık kemiğin, yarıda kesilmiş hıçkırıkların ve sahadan sedyeyle ayrılan o gencecik bedenlerin sessiz, kimsesiz çığlığıydı bu. Amerikan futbolunun parıltılı dünyasında bu numara, üzerine görünmez bir siyah kurdele bağlanmış, kapısı mühürlenmiş bir koğuştu. Kimse ona dokunmaz, kimse adını anmaz, hatta kimse o rakamın olduğu dolabın önünden geçerken nefes almazdı.
Bu numara, ligin kara listesiydi. 87’yi sırtına geçiren her yetenek, ya o görkemli stadyumların kapısından içeri adımını atamadan seçmelerde elenir ya da o pırıltılı, suni çimlere ayak bastığı ilk maçta hayatının en acımasız darbesini alırdı. Diz kapaklarının ya da omuzların parçalanma sesi, tribünlerin alkışlarını bastırır; bir gecede kahramanlıktan bir istatistik hatasına dönüşürlerdi. Bir nevi, modern gladyatörlerin göğsüne kazınmış soğuk bir mezar taşıydı bu rakam.
SEKSEN YEDİ…
Eğer kader, bu iki rakamı yan yana getirip benim için bir mezar taşı diktiyse; ben de o taşı ellerimle parçalayıp altından sağ çıkan adam olacaktım. Tanrı’nın ya da o her neyse, kalemini masaya bırakıp beni izlemesini sağlayacaktım.
“Bu parti geçen dönemlerin en iyisi olabilir. Harikasın Tucker. Her şeyde olduğu gibi…”
Yanımdan süzülüp geçen iki kızın, hayranlık dolu bakışları ve dillerinden dökülen bu şekerli övgü, beni daldığım o karanlık düşünce denizinden çekip çıkardı.
Haklılardı; ben Robert Michael Tucker’dım ve adımın geçtiği her organizasyonun kusursuz olması gerekirdi. Ancak bu övgüler bile, kemiklerime kadar işleyen o yorgunluğu silip atmaya yetmiyordu.
Yaz kampının dördüncü haftası biterken, ruhumun her hücresi bir iç savaş alanına dönmüştü. Dört haftalık o aralıksız cehennem; ciğerlerimizi birer kor parçasına çeviren deparlar, Koç Logan’ın zihnimizin kıvrımlarında bile yankılanan o metalik, merhametsiz düdük sesi ve omuzlarımda her gün biraz daha ağırlaşan "87" numaranın gölgesiyle geçmişti. Bu parti, bizim için bir eğlence değil; hayatta kaldığımızı birbirimize kanıtlama, o vahşi antrenmanların izlerini ucuz alkolle yıkama töreniydi.
Güneş çoktan ufkun altına çekilmiş, ardında mor ve lacivert arası, basık ve kasvetli bir gökyüzü bırakmıştı. Ancak o beklenen gece serinliği bir türlü gelmemişti. Hava; ucuz bira, taze kesilmiş çim ve onlarca terli, genç bedenin yaydığı o ağır, boğucu kokuyla mühürlenmişti. Hoparlörlerden sızan bas sesleri, evin ahşap zeminini bile ritmik bir deprem gibi titretirken, o uğultunun arasından keskin bir ses duydum.
“Hey! R-M-T!”
Bu Blake’ti. Adımızın ve soyadımızın tüm harflerini bir öğütücüden geçirip sadece o ruhsuz baş harflerini bırakan, o kendine has lakap takma takıntısıyla kalabalığın arasından bana sırıtıyordu. Robert Michael Tucker ismimi o meşhur üç harfe sığdırmıştı: RMT.
“Geliyor musun?”
Blake, elinde beyaz bir pinpon topuyla, üzerine bira dökülmüş o uzun, yapış yapış masanın başında duruyordu. Etrafında biriken kalabalık, sanki bir Kolezyum’da (Roma’da bulunan ve Antik Roma döneminde gladyatör dövüşleri, halk gösterileri ve büyük etkinlikler için kullanılan dünyanın en ünlü amfitiyatrosudur.) kanlı bir gladyatör dövüşünü bekler gibi tezahürat yapıyordu. ‘Beer Pong’ masası, (Masanın iki ucuna dizilen bardaklara top atılır. Top bardaktan içeri girerse karşı taraf içki içer.) o an için bizim saha vizyonumuzu test ettiğimiz bir savaş meydanıydı. Masanın iki ucuna simetrik bir kusursuzlukla dizilmiş kırmızı plastik bardaklar, devrilmesi gereken birer savunma hattı gibi bizi bekliyordu.
“Hadi ama RMT!” diye devam etti Blake, topu parmaklarının arasında bir linebacker (Savunma hattının hemen arkasında oynayan ve hem koşu oyunlarını durduran hem de pas savunmasında görev alan savunma oyuncusudur.) edasıyla çevirirken. “Bütün gece seni bekleyemem.”
Bakışlarımı evin içindeki loşlukta gezdirirken “Tommy’i gördün mü?” diye sordum. Blake sırıttı, gözlerinde o muzip ışık çaktı.
“Jessica ile yukarı çıkıyordu.”
Harika… En yakın arkadaşım, uzun yıllar sonra ilk kez bir kıza bu kadar odaklanmıştı. Ve o kız, Tanrı şahitti ki dünyanın hem en seksi kadını hem de bir sarmaşık kadar yapışkanıydı. Tommy’nin saha dışındaki tek açığı buydu belki de: savunması imkânsız bir duyguya yine yakalanmak.
“Seni destekleyecek biri olmadığı için oynamamazlık yapmayacaksın değil mi?”
Odağım tekrar Blake’e kaydı. Beni destekleyecek bir kişi değil, birileri vardı ve hepsi de bu gece yatağıma girme hayaliyle bana bakan kadınlardan ibaretti. Meydan okumasına gözlerimi kısarak, sahadaki linebackerıma bakar gibi sertçe karşılık verdim. Kalabalığın yükselen kahkahaları ve tezahüratları arasında masaya doğru ağır adımlarla ilerledim. Ayaklarımın altındaki yapış yapış zemin, her adımda ‘çat’ sesi çıkararak beni bu terli gerçekliğe, bu fani bedene daha fazla bağlıyordu. Lanet olsun! Çocuklar yarın bu evi bana dilimle temizleteceklerdi.
Elimi uzatıp o küçük beyaz topu Blake’in parmakları arasından çekip aldım. Parmaklarımın ucundaki o hafif plastik parçasının ağırlığı bir anlığına değişti. O an, sanki tonlarca ağırlıktaki bir rakip defans oyuncusu kadar ağırlaşmış, üzerime çöken o 87 numaranın lanetiyle bütünleşmişti. Karşımdaki bardaklara bakarken sadece bir oyun görmüyordum; o masanın sonundaki her bir bardak, NFL yolunda aşmam gereken birer engel, 87 numaranın üzerine çöken o kanlı gölgenin, o kırık hayallerin birer simgesiydi.
Topu parmaklarımın arasında hafifçe sıktım. Eğer kaderim bu masada bile beni deniyorsa, ona verecek tek bir cevabım vardı: Kusursuzluk.
Topu parmaklarımın ucunda son bir kez hissettim. Etrafımdaki gürültü, basların sarsıntısı ve ter kokusu bir anda flulaştı; sanki stadyumun o devasa ışıkları altında, maçın bitimine saniyeler kala son bir hücum şansına sahipmişim gibi odaklandım. 87 numaranın lanetini taşıyan bir adam için ‘tesadüf’ diye bir şey yoktu: ya her şeyi kontrol ederdin ya da o uğursuzluk seni yutardı.
Topu hafif bir kavisle havaya bıraktım. Küçük beyaz plastik parça, dumanlı havanın içinde ağır çekimde süzüldü ve masanın en sonundaki o yalnız bardağın tam ortasına, tek bir ses bile çıkarmadan gömüldü.
Bir saniyelik o mutlak sessizlik, yerini kulakları sağır eden bir patlamaya bıraktı. Alkışlar, ıslıklar ve kızların tiz çığlıkları evin tavanını delip geçerken Blake elini masaya vurup küfretti. Birkaç takım arkadaşım omuzlarıma vuruyor, zaferimi kutluyorlardı. Kazandığım o küçük zaferin tadını çıkarmak için göğsümü şişirip bir nefes aldım. Bu sadece başlangıçtı ama kabul etmem gerekiyordu ki iyi bir başlangıçtı.
“Selam Robert.”
Bir anda, o sağır edici kakofoninin içinde, tüm o gürültüyü bir bıçak gibi kesip atan, yumuşak ama mesafeli bir ses duyuldu. Bu ses, partideki o sarhoş ve yapışkan tonlardan çok farklıydı; berrak, sakin ve sanki buraya ait olmayan bir tınısı vardı. Hemen arkamdan geliyordu. Üstelik bu ortamda kimse adımı tam olarak kullanmazdı.
Yavaşça, omzumun üzerinden geriye doğru baktım. Kalabalığın o terli ve kaotik dokusu, onun çevresinde sanki birer siluete dönüşmüştü. Karşımda omuzlarına dökülen kahverengi saçları ve loş ışıkta bile zümrüt gibi parlayan yeşil gözleriyle bir kız duruyordu. Sıradandı. Hatta şu anda partide olan kızlara kıyasla fazla… doğaldı. Uzun bacaklarını gözler önüne seren basit bir kot şort ve üzerine beyaz düz bir tişört giymişti. Ayaklarında Converse vardı. Tanrı aşkına! Bu kız hangi yüzyıldan kalmıştı? Gözlerim usul usul yüzüne tırmandı. Bakışları ne hayranlık doluydu ne de beni süzüyordu; sadece orada, o anın tam merkezinde, tüm bu karmaşanın dışındaymış gibi duruyordu.
“Evet?” diyerek, kadın ortalamasına göre uzun sayılabilecek ama bir tight end (Hem hücum hattında blok yapan hem de pas yakalayan özel bir pozisyondur.) fiziğine sahip olan benim yanımda neredeyse minyon duran kıza doğru tamamen döndüm.
Kızın o duru yüzünde hafif, sitemkâr bir gölge birikti. Kaşları belli belirsiz çatılırken, “Beni hatırlamadın, değil mi?” diye sordu. Sesi, partinin o gürültülü hengamesini delip geçmiş, zihnimin tam ortasına inmişti.
Ah… İşte bu klasik soru, hayatım boyunca başıma iş açan, beni köşeye sıkıştıran o meşhur sorguydu. Karşımda duran kıza daha dikkatli bir şekilde bakmaya başladım. Zihnimdeki tozlu anı klasörlerini hızla tarıyor, o keskin yeşil gözleri ve kahverengi saçları geçmişin bir yerine yerleştirmeye çalışıyordum. Doğruyu söylemek gerekirse, damarlarımda dolaşan alkol düşüncelerimi bir sis perdesi gibi örtüyordu ama zihnim berrak olsaydı bile, bu kızı daha önce görmüş olma ihtimalime pek şans vermiyordum. Çünkü bu kadar karakteristik bir yüzü unutmak, egoma fazlasıyla tersti.
Bir Robert Michael Tucker klasiği olarak savunmaya geçmek yerine, topu kendi sahasına atmaya karar verdim. Yüzüme, o her zamanki kendinden emin, hafif alaycı ve bir o kadar da davetkar gülümsememi yerleştirdim.
Elimdeki beyaz pinpon topunu havaya atıp tutarken, gözlerimi yeşil gözlerinden bir saniye bile ayırmadan hafifçe ona doğru eğildim ve sesimi müziğin baslarını bastıracak o boğuk tonda kullandım.
“Seni hatırlamadığıma göre, henüz hayatımda yeterince büyük bir gürültü koparmamışsın demektir. Ama endişelenme; sana hatanı telafi etmen için sana bir şans vereceğim… İsmini söyle ve bu gecenin asıl kazananı sen ol.”
Nokta koyar gibi göz kırpmıştım. Cevabımdaki o küstah özgüven duvara çarpan bir top gibi bana geri dönmüştü. Onu etkilememiştim. Aksine, yeşil gözlerinde sanki çok iyi bildiği bir filmin en bayat, en klişe sahnesini izliyormuş gibi bir bıkkınlık belirdi. O keskin bakışlar, bir avcı dikkatiyle yüzümün her hattında, her mimiğimde gezindi; sanki orada yeni bir şey aramıyor, sadece eski bir hayal kırıklığını teyit ediyordu. Sonunda, pes eden bir ifadeyle ciğerlerindeki havayı dışarı bıraktı.
“Hiç değişmemişsin.”
Bu cümle, partinin tüm gürültüsünü bir bıçak gibi kesti. Bu kadar basit ama bu kadar zehirli bir cümleyi kurabilmesi için beni sadece tanıyor olması yetmezdi. Bunu söyleyebilmesi için beni birden fazla kez görmesi gerekirdi ve bu sadece yatakta olurdu. Başka kızlarla beraber…
Zihnimin karanlık köşelerinde bir eşleşme aradım; loş odalar, çarşafların arasına karışmış başka tenler, sabahın köründe yüzüme vuran o tanıdık rahatlama hissi... Ama hayır, bu kız hâlâ zihnimdeki o isimsiz boşlukta duruyordu.
“Bunu söylemek için mi karşımdasın?” diye sordum, sesimdeki savunma mekanizmasını devreye sokarak. İçimdeki o huzursuzluğu, her zaman yaptığım gibi kibrin arkasına sakladım.
“Hayır,” dedi sakince. Bu netlik, beni daha da çok sinirlendiriyordu. Karşımda ya ağlayan ya da hayranlıktan dili tutulan kadınlara alışıktım; bu kadar dengeli durması, sahada oyun kitabını kaybetmişim gibi hissettiriyordu.
Bakışlarımı üzerinde gezdirdim. Onu hatırlamıyor oluşumun verdiği o rahatsızlık duygusunu, Tucker usulü bir saldırıyla bastırmaya karar verdim. Hafifçe ona doğru eğildim, dudaklarımın kenarında o tehlikeli, alaycı gülümseme vardı.
“Eğer bu gece şansını artırmak istiyorsan, yanına en az iki kız daha almalısın bebeğim.”
“…..yanına en az iki kız daha almalısın bebeğim.”
Gözlerinin içine bakarken donakaldım. Az önce o… benim cümlemi, benimle beraber mi tamamlamıştı? Bu sözlerin onu kızdıracağını ya da o soğuk tavrını bozacağını umuyordum. Ama o sadece gülümsedi. Öyle bir gülümsemeydi ki bu; sanki ben küçük bir çocuktum ve az önce dünyanın en saçma şakasını yapmışım gibi bana acıyordu.
“Gerçekten hiç değişmemişsin.”
Başını, sanki en başından beri bildiği o kaçınılmaz sonu teyit etmiş gibi ağır ağır iki yana salladı. O yeşil gözlerdeki ifade, tek bir kelime etmeden ruhumu kamçılamıştı: Zaman kaybıydım. Arkasını dönüp kalabalığın içinde bir hayalet gibi süzülürken, beni orada, az önce kazandığı o sessiz zaferin enkazı altında bıraktı.
“R-M-T! Hadi ama dostum, oyun daha bitmedi!”
Blake’in sesi tepemde bir balyoz gibi patlıyor, elindeki plastik topu masaya ritmik bir sabırsızlıkla vurup duruyordu ama ben artık o odada değildim. Bedenim Beer Pong masasının başında, elinde bira bardağıyla duran o popüler sporcu siluetinden ibaretti ama ruhum, arkasında lavanta ve yaz yağmuru kokulu bir iz bırakan o kızın peşine takılmıştı. Gözlerimi bacaklarından, o her adımda ritmik bir güvenle salınan kalçalarından ayıramıyordum. Onca gürültünün, birbirine sürtünen terli bedenlerin ve havada uçuşan ekşi alkol kokusunun içinde o, bir serap gibi benden uzaklaşıyordu.
Açık mutfak tezgahında oturan, yanındaki kim olduğunu bilmediğim bir adama kur yapan sarışın bir kızın yanına ulaştı. Başımı hafifçe yana eğerek, aralarındaki o hararetli konuşmayı, dudaklarının hareketini izledim. Sanki dünyadaki tüm sesler kısılmış, sadece onun varlığına dair bir frekansa kilitlenmiştim.
“Hadi ama dostum, sıra bende!”
Blake’e bakmadan, işaret parmağımı kaldırarak sert bir ‘bir dakika’ işareti yaptım. Nedenini bilmiyordum ama içimden bir ses, bu kızla ilgili hiçbir ayrıntıyı kaçırmamam gerektiğini fısıldıyordu. Bir an, yaz gecesinin o nemli, yapışkan sıcağı doruğa çıkmış olmalı ki; o tek bir hamleyle tüm dünyamı ekseni etrafında döndürdü. İki elini ensesine götürdü, o omuzlarına dökülen dalgalı, parlak kahverengi saçlarını bir demet gibi yukarı kaldırdı.
İşte tam o anda, saçlarının o ağır perdesinin altına gizlenmiş, sadece ensesini dünyaya açtığında ortaya çıkan o gizli evren parladı: Gökkuşağı renkleri. Morun en koyusundan yeşilin en canlısına, maviden kırmızının o kışkırtıcı tonuna kadar kaotik ama büyüleyici bir geçiş...
Ve beyaz tişörtünün havaya kalkmasıyla ortaya çıkan, beline taktığı, zayıflığı yüzünden kot şortunu daraltmak için kullandığı kırmızı bandana…
Zihnimde yıllardır kapalı duran bir baraj kapağı büyük bir gürültüyle patladı. Gürültülü parti müziği, yerini kulakları sağır eden, mutlak bir sessizliğe bıraktı. O tozlu oturma odasından kopup, seneler öncesinin o loş, loş olduğu kadar da tekinsiz yatak odasına fırlatıldım.
Galibiyet, Big Mike’ın aile evi ve ebeveyn odası…
Oda; ağır bir parfüm, dökülmüş içki ve gençliğin o pervasız kokusuyla yüklüydü. Yatakta dört kişiydik. Evet, Tucker olmanın getirdiği o doymak bilmez ‘fazlasına sahip olma’ arzusuyla yanımda iki kız daha vardı. Ama zihnim o anı tekrar oynatırken, diğer figürler sadece yüzü olmayan birer silüetten ibaretti.
Sadece o vardı. Gerçekti.
Altımdaydı. Sıcaklığı şu an bile kasıklarımı ısıtıyordu. Parmaklarımızı, sanki birbirimizden koparsak yok olacakmışız gibi sımsıkı kenetlediğimizi, terlemiş ensesindeki o gökkuşağı renkli saçların parmaklarıma dolandığını, el ele tutuşurken sanki ruhumun en karanlık yerlerinden bir şeylerin ona aktığını hatırlıyordum. Çevremizdeki o haz odaklı kalabalığı, odadaki diğer nefesleri tamamen silmiştim. Gözlerimi o yeşil derinlikten ayıramıyor, sanki içinde boğulmak için can atıyordum. Hayatımda ilk ve belki de son kez, birine bu kadar savunmasız, zırhlarımdan arınmış ama bir o kadar da vahşi bir bağlılıkla odaklanmıştım.
O gece sırtımda lanetli bir 87 numara yoktu; o gece sadece onundum.
Şimdiki zamana, o yapış yapış parti evine döndüğümde ağzımın içindeki tüm nemin çekildiğini hissettim. Kalbim, saha kenarında aldığı o en sert darbeyle sarsılmış gibi göğüs kafesimi dövüyordu.
Tuana…
“RMT? Hey! İyi misin dostum?”
Blake’in elini omzumda hissettim ama gözlerim artık sarışın kızı arkasında bırakarak kalabalığı yarmaya başlayan, çıkış kapısına doğru kararlı adımlarla ilerleyen kızdaydı. Saçlarını tekrar serbest bıraktı. O gökkuşağı renkli dünyayı ve yıllar önce kaybettiğim kırmızı bandanayı, yani bu ortamdaki bana ait olan iki sırrı tekrar karanlığa gömdü.
“Ben...” dedim, sesim çatallı, sanki bin yıllık bir uykudan yeni uyanmışım gibi yabancı çıkmıştı. “Oynamıyorum Blake. İşlerim var.”
Önce bismillah 😌
YanıtlaSilÖnce derin bir nefes alalım 😅😅😅 Hayatımıza çılgınlıkların ve uçarılıklarınla hoş geldin Robert. ☺️☺️😅😅💚
YanıtlaSilTuana ile ilk karşılaşmalarının böyle birşey olacağını hiç tahmin etmemiştim 😅😅 çok ters köşe oldum yarabbim
Sil