87'nin Laneti - 2. Bölüm


TUANA

Kader, sen üzerinde kusursuz bir kale inşa ettiğini sanırken; tek bir taşı çekip altındaki uçurumu sana göstermek için saniyeleri kullanırdı. Benim asıl hikayem de o kilit taşının yerinden oynamasıyla; daha doğrusu babamın o taşı kendi elleriyle söküp atmasıyla başlamıştı.


Bizimki gibi ailelerde sefalet, cüzdanın boşalmasıyla değil, ruhun açlığı ve samimiyetin kıtlığıyla ölçülürdü. Annem ve babam, şehre hükmeden iki dev ailenin veliahtları olarak birleşmişlerdi. Evimiz, mimari dergilerine kapak olacak kadar kusursuz; akşam yemeklerimiz, gümüş takımların porselenlere çarpan o steril sesiyle o kadar sessizdi ki, dışarıdan bakan herkes bizi birer ‘kraliyet ailesi’ sanabilirdi. Ama o kusursuz kalenin surları, babamın başka bir kadının teninde bıraktığı ihanet izleriyle çoktan çatlamaya başlamıştı. 


O gümüş çatalların tabağa vuruşundaki ses, aslında yıkılmakta olan bir imparatorluğun can çekişmesiymiş; biz sadece duymamayı seçmişiz. Bunu yaşayarak tecrübe etmiştik…


Aldatmak, sadece bir eşi terk etmek değildi; o güne kadar kurulan tüm o soylu geçmişi ve üzerine titrenen soyadı onurunu tek bir kibritle ateşe vermekti. Babam o taşı çektiğinde, sadece annemi değil, benim ‘baba’ kelimesine yüklediğim o sarsılmaz, gökyüzü kadar geniş güveni de uçurumdan aşağı itmişti. O zenginlik, o ihtişam, o sarsılmaz özgüven… Hepsi, babamın başka bir hayatın ucuz heyecanlarını tercih etmesiyle saniyeler içinde anlamsız birer gürültüye, kulağımı tırmalayan bir ses uyumsuzluğuna dönüştü.


Boşanma süreci başladığında, o devasa malikaneler ve ucu bucağı görünmeyen banka hesapları birer ganimet gibi paylaşılırken; arada ezilen, mülkiyet değeri olmayan tek şey bizim ruhlarımızdı. Annem, uğruna bir ömür feda ettiği o ‘mükemmel eş’ imajı tuzla buz olunca, müzede unutulmuş, boşluğa bakan taş bir heykele dönüştü. Küçük kardeşim ise henüz bir suçlu arayacak kadar kirlenmediğinden, babasının gidişini kendi çocuksu omuzlarına yükleyecek kadar saftı. Onun o suçluluk dolu bakışları, babamın ihanetinden daha çok canımı yakıyordu.


Üç buçuk sene önce…


O dönem Robert ile tanıştığımda, aslında kendi enkazımın tozundan göz gözü görmeyen bir yangın yerinden kaçmaya çalışıyordum. Sarhoş olmak, hiçbir şey düşünmemek, hatta belki de bu kirli dünyanın acısını kendimi cezalandırarak çıkarmak istiyordum. Fakat hesaplayamadığım bir şey oldu; Rob’un kollarında bulduğum o vahşi, ham ve dürüst tutku, evdeki o steril ihanet kokusunu bir süreliğine de olsa bastırmıştı. Bana bir an için… Sadece bir an için her şeyin düzelebileceğine, dünyanın hala güvenli bir yer olabileceğine inandırmıştı. Topu topu birkaç gündü ama o birkaç gün, hayatımın geride kalan on yedi senesinden daha gerçek, daha elle tutulur hissettirmişti.


Ama ben… Her şeyi mahvetmiştim. Korkmuştum. Yapmamam gerekeni yapmış, sırf o büyülü an bitmesin, istediğim şey gerçek olsun diye bir yalan söylemiştim; buna belki kendimi korumak, belki de olduğumdan daha güçlü görünmek için diyebilirdim. Bildiğim tek bir şey vardı: Karşımdaki adamın o deniz gibi yeşile çalan mavi gözleri hiç olmadığı kadar kırılgınlaşmış, hayal kırıklığıyla bulanmıştı. Ve o, bu kırılganlığı saklamak için erkekliğin en kolay limanı olan öfkesine sığınmış; tıpkı babam gibi, beni en savunmasız anımda o soğumaya başlayan yatak odasında bırakıp çekip gitmişti.


İki adam, iki büyük hayal kırıklığı ve ortada kalan tek bir enkaz: Ben.


O geceden sonra ondan ne bir arama alabilmiştim ne de bir mesaj… Mine ile Tommy’nin arasındaki o fırtınalı ilişki son bulduğundaysa, hayatımın o dönemine ait aldığım kırıntı kadar haberler de kesilmişti.

Ama hayat sen durmak istesen de tüm hızıyla devam ediyordu. Babamın ihaneti bizi yoksulluğa sürüklememişti -çünkü ailemizin kökleri hala derindi- ama bizi sıradanlaştırmıştı. Artık o sahte kalelerin, camdan ayakkabılı prensesi değildim. Annemin sönen ışığını yeniden yakmak, kardeşimin dünyasını karartan o gri bulutları dağıtmak için kendi renklerimden, kendi gençliğimden sessizce vazgeçen biriydim.


Yine de içimde bir yerde… Hala o eski Tuana’nın yaşadığını, o asi ruhun sönmediğini hissetmeye ihtiyacım vardı. Ensemdeki o gökkuşağı renkleri var ya... Onlar, babamın dünyayı siyaha boyamaya, herkesi yas tutmaya zorladığı o günlere verdiğim sessiz ama rengarenk cevabımdı. Dışarıdan bakıldığında hala o varlıklı, mesafeli ve zarif kız gibi görünüyor olabilirim; ama saçlarımı kaldırdığımda ortaya çıkan o gizli dünya, uçurumun kenarında tek başına dans etmeyi, düşerken kanat açmayı öğrenmiş bir savaşçının gizli nişanıydı.


“Tuana!”


Adımın o kendine has, Amerikan aksanıyla harmanlanmış sert ama melodik söyleyişi zihnimde yankılandı; ama bu ses beni durdurmaya yetmedi. Aksine, sanki görünmez bir kırbaç sırtıma inmiş gibi adımlarımı daha da sıklaştırdım. Partinin yapıldığı, duvarlarından ter ve gürültü sızan o evden kendimi dışarı attım. Bahçeye kadar taşmış, ellerinde kırmızı bardaklarla hayatın ne kadar basit olduğunu sanan o kalabalığa tek bir bakış bile fırlatmadan, sokağın loş karanlığına doğru koşar adım ilerledim. Ayaklarımın altındaki kaldırım taşları, sanki her adımımda geçmişin o kırık dökük anılarını yüzüme çarpıyordu.


Bugün burada ne halt yiyordum?


Bu sorunun cevabı, zihnimin labirentlerinde yankılanıp duruyordu. Aslında her şey, henüz birkaç gündür tanıdığım, enerjisiyle insanı yoran Bella’nın bitmek bilmeyen gazına gelmemle başlamıştı. Ama kendime dürüst olmam gerekirse, beni o kapıdan içeri sokan şey Bella’nın ısrarları değil, duyduğum o tek bir isimdi: Ohio’nun spor dünyasında imparatorluğunu ilan etmiş olan prestijli üniversitenin Amerikan futbol takımı... Ve onların her sene yaptığı meşhur yaza veda partisi.


“Tuana! Bekle!”


Rob ile üç buçuk seneden fazladır tek bir kelime dahi konuşmamış olabilirdik. Aramıza sessizlikten, kırgınlıktan ve o yarım kalmış yatak odası sahnesinden koca bir okyanus örmüştük de olabilirdik. Fakat bu, onun ne yaptığını, hangi sahalarda devleştiğini ya da hangi numarayla kaderine meydan okuduğunu bilmediğim anlamına gelmiyordu. İnsan, ruhunda derin bir yara açan birini ne kadar uzağa iterse itsin, göz ucuyla da olsa onun gölgesini takip etmekten vazgeçemiyordu. Ben de onu takip etmiştim; gizli bir merakla, belki de hala içimde sönmeyen o suçluluğun verdiği bir dürtüyle.


Fakat onun benimle aynı şeyleri hissetmediğini o deniz gözlerinde net bir şekilde anlamıştım. Bugün buraya gelirken, Rob’un öfkesinin hala taze olmasına kendimi hazırlamıştım. Benimle konuşmamasına, hatta belki de beni o gürültülü partiden sert bir şekilde attırmasına bile... Fakat beni hiç tanımamış gibi davranmasına, sanki o gece parmaklarımızı birbirine kenetleyen biz değilmişiz gibi boş boş bakmasına... İşte buna hazırlıklı değildim. Birinin sizi nefretle hatırlaması canınızı yakabilirdi ama birinin sizi hiç hatırlamaması, ruhunuzun o dönemini tamamen hiçe saymasıydı. Rob, o buz gibi bakışıyla beni kendi tarihimden sürgün etmişti.


Daha fazla burada durmanın bir anlamı yoktu. 


“Tanrı aşkına, görüşmeyeli maraton mu koşmaya başladın?”


Arkamdan gelen ayak sesleri beton kaldırımda ritmik birer darbe gibi yankılanırken, gecenin o yapışkan, ılık havası ciğerlerime doluyordu. Ayak sesleri yaklaştıkça kalbimdeki o eski sızının ritmi hızlanıyordu. O seslerin kime ait olduğunu biliyordum; o adımların ağırlığını, o duraksamaları üç buçuk yıl öncesinden tanıyordum.


Peşimden geliyordu. Ama bu sefer arkasını dönüp giden o değildi; peşinden gidilen, kaçan bendim ve bu kaçış, aslında Rob'dan çok, onun gözlerindeki o korkunç boşluktandı.


“Nereye gittiğini sanıyorsun?”


Sesi, hemen ensemde, rüzgârın taşıdığı bir tehdit gibi patladı. Tam o anda, kolumda hissettiğim o el ile dünyam ekseni etrafında durdu. Parmaklarının yakıcı sıcaklığı, partinin sıcağından bile daha baskın bir şekilde çıplak tenime ulaştığında elektrik çarpmışçasına irkildim. O temas, sadece bir durdurma hamlesi değildi; 3.5 yıl boyunca üzerini örttüğüm ne varsa, tek bir dokunuşla hepsini gün yüzüne çıkaran bir anahtardı.


Vücudumun savunma mekanizması anında devreye girdi; kaskatı kesildim ama arkamı dönmeye, o deniz mavisi gözlerle tekrar yüzleşmeye cesaret edemedim. Kolumu kavrayışı sarsılmaz gücünü taşıyordu; öyle sağlam, öyle mülkiyetçiydi ki, o devasa sporcu gövdesinin tam arkamda bittiğini, ucuz bira kokan sıcak nefesinin saçlarımın arasında dolaştığını hissediyordum.


“Tamam haklısın… İlk anda seni hatırlayamadım ama…”


Sesi bu kez daha alçaktı, içine bir miktar şaşkınlık ve inkâr karışmıştı. Boğazından çıkan o hırıltılı ses, ruhumdaki fay hatlarını harekete geçirmeye yetti. Parmakları kolumda hafifçe kaydı, sanki gerçekliğimi test ediyordu.


“Sen… sen çok değişmişsin Tuana. Renklerine ne oldu?”


Kolumdaki baskısını hafifletmedi ama o sert, otoriter tutuşu yerini sarsıcı bir sorgulamaya bıraktı. O an renkli saçlarımın, benim sırrım değil, onun zihnindeki o kilitli kapının da anahtarıydı.


“Ve… Çok zayıflamışsın. Haddinden fazla. Hasta mısın?”


Psikologların o buz gibi kokan, steril odalarında yüzüme fırlattıkları o tıbbi etiket buydu işte: Hastaydım.

Onlar için kalın kitaplardaki birer vaka analizinden ibarettim. Oysa her şey, seneler önce zihnimin duvarlarına çarpan o katlanılmaz stresi, ruhumu nefessiz bırakan o ağır baskıyı dışarı kusmak istememle başlamıştı. İçimde biriken o zehri, kelimelerle dökemediğim o acıyı dışarı atmanın tek fiziksel yoluydu bu. Lavabo mermerine tutunup içimi döktüğüm o ilk anı dün gibi hatırlıyordum. Zamanla, o iğrenç ama tuhaf bir şekilde hafifleten rahatlama hissi ruhumu öyle bir ele geçirdi ki gerçek bir yıkıma, bulimiaya dönüştü. Kusmak, artık sadece bir kaçış kapısı değil; her kriz anında sığındığım vazgeçilmez, hastalıklı bir kurtuluştu.


Bu karanlık ve dipsiz döngünün farkına varan ilk kişi Mine’ydi. Göz altlarımdaki o mor çökmüşlüğü, banyo kapılarının ardında musluk sesine karışan o boğuk, sessiz dakikaları bir tek o fark etti. Beni o hırpalayıp bitiren inkâr evresinden çekip çıkaran, ellerimden sıkıca tutup o soğuk hastane koridorlarına sokan ve tedavi olmaya razı eden de oydu. Eğer onun o koşulsuz sevgisi, bıkıp usanmayan çabası olmasaydı, sanırım hiçbir zaman aynanın karşısına geçip "Ben hastayım," diyebilecek cesareti bulamazdım. Fakat tıp dünyasının ve Mine'nin bilmediği bir şey vardı: Ne kadar destek alırsam alayım, içimdeki o derin kırılma tam anlamıyla iyileşmemişti. Sadece şekil değiştirmişti.


Kusma ataklarımı büyük bir iradeyle durdurmayı başardığımda, bu kez zihnim başka bir canavarı uyandırdı: Hiçbir şey yemek istemiyordum. Kendimi mutlak bir açlıkla cezalandırmak, tabağımdaki her küçük lokmaya, her kaloriye hayatımı tehdit eden birer düşman gibi bakmak beni anoreksiyanın o buzdan kucağına itti. Bedenim zamanla öyle korkunç bir savunma mekanizması geliştirmişti ki, haftalar süren o kör açlıklardan sonra pes edip, sırf ayakta kalabilmek için ağzıma tek bir lokma koysam bile midem artık onu bir yabancı gibi görüyordu. Anında isyan ederek iradem dışında direkt kusmama neden oluyordu. Artık ipler benim elimde değildi; bedenim kendi kendini imha etmeye programlanmıştı.


İşte hayatım tam olarak bu iki uçurumun arasında, bulimia ve anoreksiyanın o kör, hastalıklı sarkacında bir sağa bir sola savrulup duruyordu. Bedenim iki canavarın kapıştığı bir savaş alanıydı ve ben kendi etimden, kemiğimden inşa edilmiş bu evde mülteci gibi, her an kapı dışarı edilecekmiş gibi yaşıyordum.

Fakat beni asıl bitiren, kemiklerimi eriten bu hastalıklar değildi; bu sırrı omuzlarımda taşımaktı. Her aile sofrasında, her arkadaş buluşmasında yalandan maskeler takıp gülümsemek, tabağımdakileri çatalımla sağa sola çekiştirirken "Bugün dışarıda çok yemiştim, inanılmaz doluyum" diyerek geçiştirmek... Ve en acısı; aynaya her baktığımda, kaburgalarımın sayıldığı o eriyen aksimi hâlâ dünyanın en kilolu, en çirkin kızıymış gibi görmek... Zihnimin bana oynadığı bu zalim oyunla yaşamak, dünyaya her şey yolundaymış gibi numara yapıp içten içe çürümek, beni hastalıktan çok daha fazla yoruyordu.


Bu yalanı saklanmak, ölmekten çok daha zordu.


“Tuana?”


Yavaşça ona doğru dönmeye başladığımda, parmaklarının yakıcı baskısı nihayet son buldu ve elini kolumdan çekti. Tam bileğimin üzerindeyken bıraktığı o boşluk, sanki tenimde soğuk bir iz bırakmıştı.

Göz göze geldiğimiz o ilk saniye, bakışlarındaki o boşluğun yerini zehirli bir farkındalığa bıraktığını gördüm. Kendini suçluyordu; o devasa cüssesinin altında ezilen, ne yapacağını bilemeyen bir çocuk gibi duruyordu karşımda. Beni ilk anda tanımamış olmak, o buz gibi unutkanlık, belli ki onun da canını en az benimki kadar yakmıştı.


Fakat bu acıya değecek, ona bu teselliyi verecek değildim. Hafifçe, umursamaz görünmeye çalışan bir tavırla omuz silktim. “Duan kabul oldu diyelim,” dedim buz gibi bir sesle. 


Rob’un kaşları hafifçe çatıldı, gözleri bir fırtına öncesi gibi aniden karardı. Beni ilk anda hatırlamadığı gibi, o gece kapıyı çarpıp çıkmadan hemen önce yüzüme savurduğu o son cümleyi de mi unutmuştu? 

Zihnim beni saniyeler içinde o odaya; Rob’un terli, öfkeli ve hayal kırıklığına uğramış bir halde tam kapının eşiğinde durmuş, bana nefretle baktığı o son ana ışınladı.


Odanın havası hırpalanmış bir tutkuyla ağırlaşmıştı. Rob, sırtındaki o sarsılmaz özgüveni bir kenara bırakmış, yaralı bir hayvan gibi soluyordu. Parmağını bana doğru sallarken sesi titremişti ama bu onu zayıf göstermekten çok karşısına çıkmamam gereken bir mesaj veriyordu.


“Sen… Sen yalancısın. Renkleri bile sahte olan birinden nasıl dürüstlük bekledim ki ben? Dilerim ki bir gün o sahteliğin, hayatının geri kalanını kaplayacak olan o karanlığı örtmeye yetmez!”


Ona her şeyi anlatmıştım ve o… beni en savunmasız olduğum anda, en çok canımın yandığı yerden vurmuştu. 

Şimdi ise tam karşımda durmuş, o karanlığın ne kadar derin olduğunu sormaya, belki de o enkazın altında ne kadar kaldığımı ölçmeye çalışıyordu.


“Hatırlamadın mı koca adam?” diye sordum, ona meydan okurcasına bir adım yaklaşarak. Aramızdaki mesafe azaldığında, o tanıdık, erkeksi ve hafif amber karışımlı kokusu tekrar genzime doldu. Anılarımdan taşan o vahşi tutku, bedenimin en ücra köşelerinde, bacaklarımın arasında bir sızı gibi uyandı ama bu tanıdık hissi anında zihnimin karanlık odalarına hapsettim. Ben artık o duygularla hareket eden, bir adamın kollarında teselli arayan o savunmasız kız değildim.


“Benim renklerimin, hayatımdaki karanlığı örtmeye yetmemesini dilemiştin. Bak, haklı çıktın Rob. Tam istediğin gibi oldu,” dedim, gözlerimi bir an bile kaçırmadan. “Renklerimi sakladım, onları içime gömdüm. Karanlık ise tam burada; sessiz, derin ve yıkılmaz bir halde senin tam karşında duruyor.”


Rob yutkundu. Boğazındaki o âdem elmasının aşağı yukarı hareketini izlerken, içimdeki savaşçının bir anlığına duraksadığını, gardımın düştüğünü hissettim. Yıllar önce o kapıyı çarptığında dilediği o beddua, benim gerçeğim olmuştu; ama onun bunu, o enkazı başıma yıkan o son sözleri unutmuş olması... İşte bu, o bedduanın kendisinden bile daha can yakıcı, daha aşağılayıcıydı.

Yorumlar

  1. Mine ve Tuana dostluğu bir yana Robbb sen nasıl unutursun bizi🥺

    YanıtlaSil

Yorum Gönder