98'in Işığı - 1. Bölüm



GRAYSON

98…

Dört uzun sezondur her maç öncesi sırtıma geçirdiğim, tenime bir zırh gibi yapışan o uğursuz ve kutsal numara. 

Kumaşın üzerindeki o iki rakam, sadece bir pozisyonu ya da kimliği simgelemiyordu. Benim için bu bir prangaydı. Kulübün, medyanın, tribünleri dolduran o yirmi bin aç ruhun bana biçtiği rol hep aynıydı: Efsanevi 99 numaranın, buzun mutlak ilahı Wayne Gretzky’nin hemen ardındaki adam. Onun gölgesi…

Adımın geçtiği her analizin, her manşetin arkasında gizlenen bu vizyon, benim lanetimdi.

Üniversite yıllarında buza bıraktığım kan, ter ve kırdığım rekorlar bana bu numarayı getirdiğinde, bunun bir ödül olduğunu sanmıştım. Büyük bir onurdu, evet ama aynı zamanda bir adamın taşıyabileceği en ağır, en acımasız psikolojik baskıydı. Dünya benden sadece iyi olmamı istemiyordu. Kusursuz olmamı, her saniye en iyisi olmamı ve bu takımı her ne pahasına olursa olsun şampiyonluğa taşımamı bekliyordu. Dört yıldır bunu yapıyordum da… Yüzükleri parmaklarımıza takıyor, kupayı kaldırıyorduk. Fakat o parıltılı ışıkların altında benden, ruhumdan nelerin çalındığının farkında bile değillerdi. 

Ben birinin ardında kalan o sönük karaltı değildim.

Ben bu buzun üzerindeki asıl ışıktım ve bu sezon, o ışığın herkesi kör etmesini sağlayacaktım.

Yavaşça ayağa kalktım. Patenlerimin altındaki çelik, soyunma odasının kauçuk zeminine acımasızca gömüldü. Odadaki uğultu, koruyucu ekipmanların birbirine çarpan plastik sesleri bıçak gibi kesildi.

“Black Wings!”

Sesimi yükseltmedim. Bağırmaya ihtiyacım yoktu. Fakat sesimdeki o çiğ, keskin ton odadaki yirmi adamın omurgasını bir ok gibi dikleştirmeye yetti. Kaskımı koltuğumun altına sıkıştırıp gözlerimi tek tek ekibimin üzerinde gezdirdim. 

Burası benim ordumdu.

“Geçtiğimiz sezonların şampiyonluk yüzükleri evde, lüks kutularında duruyor. Bunlar için yeterince kutlama yaptık ve hepsi geçmişte kaldı. Bugün burada yeni, çok daha kanlı bir savaş başlıyor. Yine, yeni, yeniden bir tarih yazacağız beyler. Anlaşıldı mı?”

Herkes acımasızca kükremişti ama benim odağım birazdan sahada birlikte kan ve ter dökeceğim beş adamdaydı. Jaxson Vance, o omuzlarıyla kapı eşiğini dolduran devasa cüssesiyle oturduğu yerden hafifçe sırıttı. Kaskının kafes telleri arkasından bakan gözleri, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcı gibi parlıyordu. O, defansımızın arkasındaki aşılmaz, merhametsiz duvardı; bu takımın bel kemiği, arkamı gözüm kapalı döndüğüm adamdı.

Onun hemen sağında ve solunda, her an patlamaya hazır birer dinamit gibi duran kanat oyuncularım oturuyordu: Cole West ve Jack Karr. Yüzlerindeki o vahşi ciddiyet, bu sezon ligi dağıtmaya ne kadar aç olduklarının kanıtıydı. Yanlarında Sam Scott derin nefesler alarak zihnini maça hazırlıyordu.

Ve en arkada… Kalenin önünde bir hayalet gibi dikilen, sakinliğiyle insanı ürperten, ölümcül duvarımız: Asher Sterling. Yaşça bizden büyük olduğu için mi bilmiyordum ama o diğer kaleciler gibi gergin ya da ritüellere sıkışmış değildi. O sadece beklerdi. Bir buzdağı kadar soğuk ve yıkılmazdı ve bu bizi her zaman zafere taşırdı.

Takım hazırdı. Tırnaklarımıza kadar kuşanmıştık. Odadaki ter, ağır ekipman ve koridorun ucundan gelen o keskin buz kokusu ciğerlerime dolarken kaskımı kafama geçirdim. Kafesi kapattığım an, dünya dışarıda kaldı.

Şimdi, o gölgeyi ait olduğu karanlığa gömme zamanıydı.


**-**

Tünelin o klostrofobik karanlığından sıyrılıp arenaya adım attığımız an, yirmi bin boğazdan aynı anda salınan o vahşi, çiğ uğultu doğrudan göğüs kafesime çarptı. Yukarıda, tribünlerin üzerimize doğru çöken o devasa kalabalığı, tavan döşemelerinden patlayan çakar lambaların buzun pürüzsüz, kusursuz teninde bıraktığı o keskin, göz alan yansımalar ve o tanıdık, ciğerleri acımasızca yakan amonyak ile çiğ soğuk karışımı koku… 

Değişmeyen tek şey buydu. 

Savaş alanındaydık.

Takım tam arkamda, milimetrik bir askeri nizamla hizalandı. Patenlerimizin buzu kesen o ritmik, tehditkâr sesleri, tribünlerin sağır edici gürültüsünü bile bastıracak bir kararlılıkla yankılanıyordu. Başhakem, elinde siyah kauçukla orta yuvarlağa doğru ağır adımlarla ilerlerken, ben de omuzlarımı dikleştirip merkez dairesine doğru kaydım. Her bir paten darbem, altımdaki buza bu gecenin kolay geçmeyeceğini fısıldıyordu.

Karşımda rakip takımın oyun kurucusu, ligin en pis, en provokatif pivotlarından biri olan Miller duruyordu. Sırtındaki 10 numarayla tam bir baş belası, ceza alanının sadık bir müdavimiydi. Aramızdaki o yıllanmış, çiğ düşmanlık, daha kasklarımızın kafes telleri birbirine değmeden havayı milisaniyeler içinde germeye yetti. 

Odaklanmış iki yırtıcı gibiydik.

İki tarafın kanatları da santim santim yerini aldı. Solumda Cole, sağımda Jack paka odaklanmış, yayından fırlamaya hazır birer avcı gibi öne doğru yaylandılar. Arkamda, savunmanın sigortaları olan Jaxson ve Sam, devasa gövdeleriyle mavi çizgiyi çoktan etten bir duvar gibi tutmuştu; Cole’un ve Jack’in önünü açmak, arkalarından gelecek rakibi buzun sert pleksiglass camlarına gömmek için sabırsızlanıyorlardı. Ve en arkada… Asher kalesinin kalın direklerine ağır sopasıyla iki kez vurdu; çat, çat. Bu onun dünyaya kapılarını kapattığı, o aşılmaz sessizliğine gömüldüğü andı.

Miller, hakemin paka uzanan eline bakarken dudaklarını bükerek hafifçe sırıttı. Kafasını milimetrik bir açıyla bana doğru eğdi. Sesini kaskımın altındaki koruyucu katmanları geçip doğrudan zihnime ulaşacak o alaycı, boğuk tonda kullanıyordu.

“Hey, Holt. Bakıyorum bu sezon da şansını deniyorsun. Ama ne yaparsan yap ne kadar yırtınırsan yırtın... Formandaki o '98' her zaman bir eksik kalacak. Bir sayı geride… Bu gece seni o gölgenin altında tamamen ezdiğimde, Wayne’e benden selam söylersin."

Sözleri, buzun üzerini yalayıp geçen o dondurucu rüzgâr gibi esti ve kulaklarımda uğuldadı ama yüzümdeki tek bir kas lifi bile oynamadı. Gözlerimi onun kaskının arkasına gizlenmiş o kibirli, haddini bilmez gözlerine diktim. Sesim, kış ortasında donan bir gölün altındaki çatlaklar kadar soğuk, derin ve ölümcüldü.

“Seni bu buza öyle bir gömeceğim ki Miller... Bir daha sırtımdaki numarayı okuyabilmek için o kibirli kafanı yerden kaldıracak gücün olmayacak.”

Miller’ın o yüzündeki ukala sırıtış anında dondu, çene kemikleri gerildi. Hakem ikimizin arasına girdi. Siyah pakı iki parmağının arasında, tam göğüs hizamızda havaya kaldırdı. O an… Zaman kırıldı. Etraftaki yirmi bin kişinin çılgınca çığlığı, arenanın hoparlörlerinden taşan bas ağırlıklı müzik, tribünlerin sarsıntısı… Her şey ama her şey tek bir anda tamamen sessize alındı. Dünya durdu. Evrendeki tek ses, Miller ile benim aramda gidip gelen, kaskların içini buğulandıran o hızlı, ritmik ve vahşi nefes alışverişleriydi.

Hakemin bileği hareket etti. Siyah, donmuş kauçuk pak, parmakların arasından sıyrılıp havada süzülerek buzun beyaz tenine doğru düşmeye başladı.

Zaman saniyenin onda birine kadar yavaşladı. Karbon fiber sopamın sapını sağ bileğimle öyle bir sıktım ki eldivenlerimin ağır derisi kulaklarımda gıcırdadı. Patenlerimin çelik arkasını buza acımasızca gömdüm. Tüm kaslarımı birer yay gibi gerdikten sonra o ilk, öldürücü temas için kendimi ileri fırlattım. 

Gerekirse buz yarılacaktı ama ben o ilk darbeyi her ne pahasına olursa olsun vuracaktım.

Zamanın yeniden delice akmaya başladığı o salisede, Miller’ın sopası benden önce davrandı. Kirli bir hırsla paka uzandı ama benim elit oyun görüşüm ve reflekslerim onun bu çiğ aceleciliğinden çok daha hızlıydı. Sopamın ucunu buzla milimetrik bir açıyla buluşturdum. Miller’ın sopası pakın üzerinden sadece havayı döverek sıyrılırken, ben buzda kıvılcım çıkaracak bir sertlikle paka vurdum ve onu doğrudan geriye, sol kanadıma doğru fırlattım.

Face-off bizimdi.

Miller daha ne olduğunu, pakın elinden nasıl kayıp gittiğini bile anlamadan omuzumu tam göğüs kafesinin ortasına gömüp onu arkamda bir enkaz gibi geride bıraktım.

“Cole, sende!” diye kükredim. Sesim arenanın gürültüsünü delip geçti. Cole, paka odaklanmış vahşi bir hayvan gibi çoktan fırlamıştı bile. Sol kanatta buzun tozunu havaya savurarak, kayan pakı sopasının ucuyla adeta bir mıknatıs gibi yakaladı. Karşı takımın defansı geç gelen şok dalgasını atlatıp Cole’un üzerine doğru körlemesine bir baskıyla kapanmaya çalıştı ama Cole, bu ligin en tehlikeli, en acımasız ve fiziksel oyundan beslenen kanat oyuncularından biri olduğunu onlara hatırlatmakta gecikmedi.

Rakip sağ kanat oyuncusu, Cole’u bariyerlere sıkıştırıp nefesini kesmek amacıyla devasa bir hızla üzerine doğru hamle yaptı. Cole hızını bir santim bile kesmedi, geri adım atmadı. Hatta tam aksine omuzunu ve kalçasını milisaniyeler içinde indirerek karşı darbeyi başlattı.

GÜM!

Plexiglass camlar yirmi bin kişinin önünde ölümcül, sağır edici bir gürültüyle esnedi. Rakip oyuncu, Cole’un o kaya gibi sert gövdesine çarptığı an çarpışmanın şiddetiyle buzun üzerine dikey bir şekilde serildi. Kaskı kafasından fırlayıp buzda fırıl fırıl dönmeye başlamıştı. Cole pakı milisaniye bile kaybetmeden, vücut dengesini zerre bozmadan hücum bölgesine doğru adeta ağır bir tank gibi yardı.

“Jack, arkana bak!” 

Cole, sağ çaprazdan merkeze doğru kat eden Jack’e doğru sert, jilet gibi keskin bir pas çıkardı. Pak buzun üzerinde adeta uçarak, sürtünmeyi yok sayarak ilerledi. Jack sağ kanatta pakı göğüslediği an, karşı takımın savunma duvarı olan ve Jaxson’ın cüsseli ikizi gibi duran devasa bir defans oyuncusu bir karabasan gibi Jack’in üzerine çullandı. Jack sert, kemik kıran bir müdahaleyle acı içinde buza yığılırken, son bir nefes ve saf bir gayretle pakı kalenin arkasındaki o dar boşluğa, benim koşu yoluma doğru fırlatmayı başardı.

Ben çoktan savunmanın kör noktasına sızmış, tüm sahayı zihnimde bir satranç tahtası gibi çoktan okumuştum. Hızım olağanüstüydü, patenlerim altımdaki buzu adeta ağlatıyordu. Pakı kalenin arkasında yakaladığım an, Miller yediği o ilk darbenin öfkesiyle arkamdan bir iblis gibi yetişti. Sopasını hunharca belime doğru takıp beni aşağı, buza çekmeye çalıştı. Hakem elini havaya kaldırdı. Düdüğünü ağzına götürdü ama ben yıkılmadım. Bacaklarımdaki tüm çiğ gücü patenlerime verdim. Miller’ın bütün cüssesi ve ağırlığı sırtımda bir yükken bile durmadım, adımlarımı yavaşlatmadım.

Şimdi olmazdı. Hayır…

Kalenin arkasından bir yay çizerek hızla sıyrıldım ve merkeze, kalecinin tam önüne doğru kat ettim. Karşı kaleci o dar açıyı ve köşeyi kapatmak için devasa gövdesiyle panikle sola kaydı. Şut çekeceğimi sanıyordu. Tribündeki yirmi bin kişi, arkamdaki defans, kaledeki adam... Herkes benden o bitirici vuruşu bekliyordu ama ben bencil, başkasının gölgesinde parlamaya muhtaç bir adam değildim. 

Ben bu oyunu karanlıktan çıkaran, yön veren asıl ışıktım.

Sopamın tersiyle pakı kalenin arkasından geriye, ceza sahasının hemen dışındaki o kritik mavi çizgiye doğru kimsenin tahmin edemeyeceği kör bir pasla fırlattım. Karşı savunma ne olduğunu, pakın nereye gittiğini anlayamadı. Fakat geriden bir fırtına gibi binen Jaxson çoktan o devasa sopasını arkaya doğru, gökyüzüne kaldırmıştı bile.

“Yol açın!” diye kükredi Jaxson. O ses tüm arenayı titretti. Jaxson’ın o devasa, durdurulamaz cüssesiyle vurduğu slapshot, salonda adeta bir mermi sesi gibi yankılandı. Donmuş kauçuk pak, saatte yüz altmış kilometreyi aşan bir hızla, buzun sadece birkaç santim üzerindeki bir çizgide, kontrolsüz bir roket gibi kaleye doğru uçtu.

Kaleci tamamen ters ayakta, ağırlığı sol bacağındayken yakalanmıştı. Pak, kalecinin sol omuzunun hemen milimetrik olarak üzerinden geçerek doksan tabir edilen o imkânsız köşeden ağlarla buluştu. Çarpmanın etkisiyle kalenin içindeki su şişesi havaya fırladı, ağlar neredeyse yırtılacaktı.

Arenanın tavanı yirmi bin kişinin aynı anda göğsünden kopan o vahşi çığlıkla sarsıldı. Resmen yer yerinden oynamıştı. Skorboard kırmızı ışıklarla sarsılarak anında değişti: 1 - 0.

Cole üzerime atladı, Jack buzdan acıyla karışık bir gururla kalkıp sırtıma sert yumruklar indirdi. Jaxson o ayı kalıbındaki devasa kollarıyla hepimizi birden tek bir hamlede kavrayıp bariyerlere doğru neşeyle sarstı. Adeta nefesimizi kesmişti ama benim gözüm sahadaki tüm o kutlamalara rağmen sadece tek bir yerde, tek bir adamdaydı.

Buzun üzerinde, hala hakeme pozisyon için acizce itiraz etmeye çalışan Miller’ın olduğu tarafa doğru döndüm. Yanından yavaşça, patenlerimin çeliğini buza sürterek kayarak geçtim. Kaskımın altından doğrudan onun gözlerinin içine baktım. Sesimi yükseltmeme, nefesimi tüketmeme gerek yoktu; kaskımın kafesi arkasındaki ela gözlerim ona tüm hikâyeyi anlatıyordu.

Ben 99’un gölgesi değilim. Ben… 98’in ışığıyım. 

**-**


GRAYSON

Tribünlerin o kör eden, insanı sağır eden vahşi uğultusu hâlâ kulaklarımda çınlıyordu ama benim gözlerim çoktan alışkanlıkla sahayı taramaya başlamıştı. Kazandığımızda da kaybettiğimizde de her zaman aynısını yapardım; her şeyden önce takımımı sayardım. Kutlama adrenalini tüm çocukları bir uyuşturucu gibi sarmışken, ben sakin kalmak zorundaydım. Her birinin yüzüne tek tek bakardım. Ayaktalar mı? Sağlamlar mı? Bir sonraki sert hamlede oyuna devam edebilecekler mi? Çünkü takım kaptanı olmak bazen tam olarak böyle bir şeydi: sevinçten değil, hesaptan bakardın her şeye. Kanayan her yüz, kırılan her kemik senin hanene yazılırdı.

Oyun orta yuvarlakta yeniden başladığında, patenlerimizin altındaki o buzun kokusu tamamen değişmişti. Ter ve donmuş saf su kokmuyordu artık. Kandan hemen önce gelen o metalik, asidik ve paslı koku vardı havada. Tribündeki insanlar bunu kolay kolay hissetmezdi genellikle ama hokeyciler o kokuyu iliklerine kadar tanır, soludukları an hissederlerdi. Bir maçın sadece kazanılmak için değil, birisini sakatlamak, bir hayatı kırmak için oynandığı anlar tam olarak böyle kokardı.

Gözlerimi bir an bile ayırmadan Sloan'ı markajıma aldım. Ligin en ağır, en sabıkalı infazcısıydı. Birinci periyodun sonu yavaş yavaş yaklaşırken, adamın pozisyon almak yerine ısrarla Cole West'in hareketlerini izlediğini fark etmiştim. Paka bakmıyordu. Oyunu zerre takip etmiyordu. Sadece avının gardını düşüreceği o tek bir saliseyi bekliyordu.

West, sola kaç.

Ağzımdan dışarıya çıkmadı bu kelimeler. Hokey sahasında takım kaptanı taktik bağırabilirdi, diziliş haykırabilirdi ama asla "seni koruyorum" diye bağıramazdı. O tip zayıflık kokan şeyler sadece soyunma odasında, kapalı kapılar ardında kalırdı. 

Sahada herkes kendi savaşını verirdi.

Orta alanda pak, iki oyuncunun çarpışmasıyla aniden boşa düştü. West dönüp baktı; o saniyelik öngörü, o müthiş aç kurt refleksiyleydi ki patenlerini buza gömüp ileriye doğru hamle yaptı. Sağ kanattaki Jack için nefis, pürüzsüz bir pas kuruyordu ve ben de zaten onun açısını kapatmak için pozisyon alıyordum. Ancak gözlerim hem kayan pakta hem de Sloan'ın devasa omuzlarındaydı.

Omuzlar önce dönerdi. Buzda bir adam yalan söyleyebilir ama omuzlar asla yalan söylemezdi. Her zaman omuzlar önce dönerdi.

Ve Sloan’ınkiler döndü.

Karbon fiber sopa iki elde, yatay, tam beden hizasında kilitlenmişti. Hedef paka uzanmak değildi. Hedef, West'in korumasız boynu ve köprücük kemiğiydi.

Siktir!

Çarpışmayla çıkan ses doğrudan kafamın içinde patlayan gürültülü bir bombaya dönüştü. West aldığı o hain darbeyle havaya kalktı ve acımasızca sırtüstü buza düştü; kaskının kafesi aldığı basınçla yüzüne gömüldü. Bedeninin yere sertçe çarptığı o ölümcül titreşimi patenlerimin altındaki çelikten, kalbime kadar hissettim. Hakemin kafası tam o saniyede başka taraftaydı. Pozisyon görülmemişti. İşte o anda, o hakem düdüğünün çalmadığı saniyede, takımın o mantıklı kaptanı olmak bitti bende bir yerde. 

İçimdeki canavar uyandı.

Ancak benden önce hamle yapan birini duydum. Sam'in eldiveninin buzda sürtünerek çıkardığı o tiz, sert sesi işittim. Sahada on yıldır profesyonelce oynayan soğukkanlı bir adam gibi değil, içinde yüzlerce yıllık birikmiş bir öfkeyi taşıyan bir kabile savaşçısı gibi Sloan'un üzerine fırlamıştı. Jax bir sonraki saniyede, adeta buzun tozunu havaya savurarak oraya ulaştığında, ben öfkeme set çekip sahanın geri kalanını gözlemledim: kim korumaya koşuyor, kim korkudan duruyor, kim hakemi arıyor, kim arkadan sinsice fırsat kolluyordu...

Miller fırsat kolluyordu.

Buz yuvarlağı tam anlamıyla kanlı bir meydan savaşına dönerken, Miller orta yuvarlağın kenarına doğru ağır adımlarla kaymıştı; yüzünde yarı sırıtarak, yarı matematiksel hesaplar yaparak duruyordu. Sloan'a yardım etmek, kavgaya dahil olmak gibi bir niyeti yoktu. O, ortadaki bu büyük kaosun, bu vahşi kavganın içinde kendi lehine bir açık yaratmayı bekleyen bir akbaba gibiydi.

Hakemler nihayet ortalığı, havada uçuşan yumrukları sakinleştirdiğinde Sloan, Sam ve Jax büyük ceza alarak doğrudan ceza kulübesine doğru yönlendirildiler. Beş dakika. İki ana, yıkılmaz savunma sigortam aynı anda gitmişti ve periyodun bitmesine sadece bir buçuk dakika kalmıştı. Sayısal üstünlük ve tüm psikolojik avantaj tamamen karşı takımın eline geçmişti.

Bir hokey maçının tek bir dönüm noktası olmazdı. Maçın içinde kırılma yaratan birden fazla nokta vardır ve bu an, tam olarak o kanlı noktalardan biriydi.

Kulübeye doğru o ağır, mağrur adımlarıyla yürüyen Jax kaskını çıkardı; terli yüzünde o cezayı almanın pişmanlığı değil, Sloan’un yüzünü dağıtmanın verdiği o kontrolsüz, saf tatmin vardı. Sam ise kulübenin kapısını açmadan önce buzun üzerinden West'e baktı ve başını hafifçe salladı. O ifadeyi çok iyi tanıyordum. Soyunma odasında, birbirleri için kurşun yiyebileceklerini kanıtladıkları anlarda yüzlerce kez görmüştüm o ifadeyi. Aile. Biz sadece bir spor kulübü değildik; biz bir aileydik ve ne olursa olsun her zaman birbirimizin arkasını kollardık.

Gözlerimi çocuklardan çekip West'e baktım. Tek dizi üzerinde acıyla doğruluyordu. Eldivenlerinin tersiyle kaskını, yüzüne batan kafesi düzelti. Ağzında biriken o yoğun, sıcak kanı buza doğru tükürdü ve dişlerini sıkarak ayağa kalktı.

Yıkılmamıştı. O soyadı bu gece buza gömülmeyecekti.

Miller, yarı alanına dönmek için yanından geçerken kasten West'in sakatlanan omuzuna sertçe sürtündü. Dudaklarının kıpırdadığını netçe gördüm. Tribünün gürültüsünden sesi duymadım ama ne demeye çalıştığını, o iğrenç tehdidini çok iyi anlıyordum. Bunun daha başlangıç olduğunun, o omuzun tamamen kırılacağının mesajını veriyordu. Klasik Miller taktiğiydi; psikolojik baskı…

West'in ona verdiği o sert, jilet gibi cevabı da duyamadım ama Miller'ın o saniyede yüzünün nasıl donduğunu, çenesinin nasıl gerildiğini gördüm ve bu durum kaskımın altında hafifçe gülümsememe neden oldu. Miller arkasını dönüp kendi yarı alanına doğru aceleyle kayarken, ben çoktan orta yuvarlağa, takımımın kalbine doğru yönelmiştim bile.

Sol yanımda, Cole sakatlanan köprücük kemiğini dünyadan gizlemeye çalışarak omuzlarını dikleştiriyordu. O, omuzlarındaki o efsanevi soyadının altında ezilmeyi, babasının gölgesinde kalmayı reddeden, acıdan ve nefretten beslenen hırçın bir hayvandı ama şu anki matematik can yakıcıydı: sahada iki kişi eksiktik. Sam ve Jax, Cole’un intikamını buzun üzerinde Sloan'u un ufak ederek almış, eldivenlerini fırlatmanın bedeli olarak beşer dakika ceza kulübesine kapatılmışlardı.

Karşı takım için kaçırılmayacak bir Power Play fırsatıydı. Kalan bir buçuk dakika boyunca bize cehennemi yaşatmak, bizi kendi evimizde boğmak için tüm güçleriyle üzerimize çullanacaklardı.

Takımı etrafıma toplamak, o dağınıklığı yok etmek için ağır eldivenimi havaya kaldırdım. Jack, hırpalanmış cüssesiyle hemen sağımda bitti. Cole, kaskının altından hırıltılı, öfkeli nefesler alarak aramıza katıldı. Savunmada Sam ve Jax’in yokluğunda kaleyi canı pahasına koruyacak olan Asher da yerlerini aldı. Her birinin gözünün içine, kasklarının ardındaki o korkusuz gözbebeklerine baktım. Kaskımın altından çıkan sesim, bir askerî harekât öncesindeki o ölümcül, geri dönüşü olmayan netlikteydi.

“Dinleyin beni,” derken sesimin her birinin zihnine bir çivi gibi, sarsılmaz bir inançla çakılmasını istiyordum. “İki adamımızı kulübeye gönderdiler, çünkü biz bir kişiye dokunulduğunda tüm dünyayı yakacak bir takımız! Şimdi o ceza kutusundaki adamlar için, o mavi çizgiyi canınız pahasına koruyacaksınız. Miller ve takımından herhangi bir it o paka her dokunduğunda, canlarından bir parça alacaksınız. Bu kale düşmeyecek! Asher arkamızda aşılmaz bir duvar, biz de onun önündeki etten ve kemikten kalkanız. Anlaşıldı mı?”

Cole, ağzındaki kanlı tükürüğü bir kez daha buza bırakıp sopasını sertçe, adeta buzu kıracak gibi vurdu. 

“Anlaşıldı Kaptan.”

Yerime, başhakemin orta yuvarlağa doğru kaydığı o merkez dairesine doğru ilerledim. Karşımda Miller duruyordu. Yüzündeki o ukala, haddini bilmez sırıtış tüm korkusuna rağmen geri gelmişti. Sırtındaki 10 numarayla, sanki bu eksik dakikada maçı çoktan koparmış gibi büyük bir özgüvenle bacaklarını esnetiyordu. Hakem elinde siyah kauçuk pakla aramıza girdiğinde, Miller kafasını hafifçe bana doğru eğip o alaycı hırıltısıyla konuştu.

“İki devin de gitti Grayson. Şimdi bu eksik kadroyla o kaleyi nasıl tutacaksın? 98 numara her zaman eksik kalmaya mahkumdur demiştik, bak... Sayısal olarak da eksildiniz.”

Gözlerimi onun kaskının arkasındaki o zavallı, aciz gözlerine diktim. İçimdeki o saf, rafine öfkeyi zihnimin en karanlık odasında, onun kemiklerini kırmak için biledim. Sesim, donmuş bir şelalenin altındaki o ölümcül, dondurucu akıntı kadar soğuk ve net çıktı.

“Biz eksilmedik Miller ama birazdan sen, hayatındaki en büyük eksikliği yaşayacaksın. Egonun bu buza mezar oluşunu izlemek için çok heyecanlıyım.”

Hakemin bileği aniden hareket etti. Siyah, donmuş kauçuk pak parmakların arasından sıyrılıp havada süzülerek buzun beyaz tenine doğru düşmeye başladı. O salisede Miller’ın sopasının geliş açısını, ağırlık merkezini hangi ayağına verdiğini, gözbebeklerinin pakın neresine odaklandığını milisaniyeler içinde analiz ettim. Miller kirli bir hırsla, çiğ bir acelecilikle paka uzandı. Sopasını savurduğu o tam saniyede, ben çoktan onun bu hamlesini boşa çıkaracak o kontra hareketi yapmıştım. Sopamın ucunu Miller’ın sopasının tam altına takıp havaya fırlattım; buzda kıvılcım çıkaracak bir sertlikle paka vurdum ve onu doğrudan arkaya, Jack’in olduğu savunma derinliğine doğru gönderdim.

Face-off yine, her zamanki gibi bizimdi.

“Jack, Cole’a çıkar!” diye kükredim, sesim tüm arenada yankılandı.

Karşı takım, iki kişi eksik olmamızın verdiği o çiğ, ucuz cesaretle tam saha presle üzerimize doğru geliyordu. Üç kişiyle, kalemizin etrafında ölümcül, boğucu bir çember kurmaya çalışıyorlardı. Pakı Jack’ten alan Cole, sol kanatta adeta bedenindeki o yoğun acıyı yok sayan muazzam bir iradeyle buzu yararak ilerledi. Karşı takımın defansı Cole’un sakatlanan omzuna kasten vurmak için körlemesine bir hamle yaptı ama Cole, kusursuz bir vücut çalısıyla adamı pleksiglass camlara bir enkaz gibi yapıştırıp pakı merkeze, bana doğru çıkardı.

Pakı göğüslediğim an, tüm sahayı zihnimle, bir satranç ustası gibi domine etmeye başladım. Ancak karşı takımdan iki oyuncu birden bir karabasan gibi, sopalarını havaya kaldırarak üzerime çullandı. Sopalarını hunharca bacaklarıma takmaya, dengemi bozup beni aşağı çekmeye çalışıyorlardı. Yıkılmadım. Miller arkamdan yetişip sopasını hırsla belime taktığı an bile adımlarımı bir milim bile yavaşlatmadım; sırtımdaki o devasa düşman ağırlığıyla kalenin arkasından nefis, geniş bir yay çizerek sıyrıldım.

Zaman delice daralıyordu. Birinci periyodun bitmesine sadece kırk saniye kalmıştı ve karşı takım baskıyı, o boğucu presi inanılmaz derecede artırmıştı. Pakı tehlike bölgesinden uzaklaştırmak için vurduğum sert şut, şanssız bir şekilde defans oyuncusunun pateninden sekip tam Miller’ın önüne düştü.

“Şimdi!” diye bağırdı Miller. Resmen gözlerinin döndüğüne şahit olmuştum. Karşı takım, kalemizin hemen önünde o ölümcül ve bitirici üçgeni kurmuştu. Pakı büyük bir hızla kendi aralarında, tek paslarla çeviriyorlardı. Biz üç kişiyle, Asher’ın önünde etten ve kemikten bir duvar örmüştük. Miller, ceza sahasının hemen dışından, mavi çizginin üzerinden o devasa sopasını arkaya doğru, gökyüzüne kaldırdı. Gözlerinde o golü atmanın, bizi kendi evimizde, kendi seyircimizin önünde rezil etmenin o iğrenç, pis tatmini vardı.

SLAPSHOT!

Miller’ın tüm gücüyle vurduğu donmuş kauçuk pak, saatte yüz altmış kilometreyi aşan bir hızla, kontrolsüz bir roket gibi doğrudan kalemizin tam doksan tabir edilen üst köşesine doğru uçtu. O an… Zaman tamamen durdu. Gözlerim, pakın havada süzülerek çizdiği o doğrusal, ölümcül çizgiyi takip etti. Fakat o şerefsizlerin hesaba katmadığı, unuttukları çok büyük bir şey vardı. 

Kalede, dış dünyaya kapılarını tamamen kapatmış, sessiz bir hayalet duruyordu. Asher Sterling...

Asher, milimetrik ve insanüstü bir refleksle sol elindeki o devasa kaleci eldivenini havaya kaldırdı. Pakın o kalın deri eldivenin içine girerken çıkardığı o tok, kemik kıran sert sesi tüm arenada, duvarlarda yankılandı. Asher, pakı havada resmen yutmuş, imkansızı başarmıştı. Tribünlerden yirmi bin kişinin aynı anda göğsünden kopan devasa bir rahatlama dalgası yayılırken, Asher pakı buza bırakmadan, rakibe şans tanımadan elinde sımsıkı tuttu ve oyunu durdurdu.

Birinci periyodun bitmesine son on saniye kalmıştı. Cehennemden sağ çıkmış, tehlikeyi tamamen atlatmıştık.

Miller, kaçırdığı o mutlak golün büyük öfkesiyle sopasını buza vurup avazı çıktığı kadar küfretti. Onu arkamda bırakarak doğrudan Asher’ın yanına doğru kaydım. Sopamla onun o kalın, kurşun geçirmez dizliklerine iki kez vurdum. Tıpkı onun  Kaskımın altından o soğuk gözlerine baktım.

“Harika kurtarıştı Sterling,” dedim, sesimde bir takım kaptanının saf, rafine gururu vardı.

Asher kaskını hafifçe, asil bir hareketle salladı. O dondurucu sessizliğinin arkasından tek bir kelime bile etmedi ama kaskının altındaki gözlerinde parlayan o ışık, ne demek istediğini anlatmaya yetti. Ardından arkamı döndüm; ceza kulübesinde sabırsızlıkla, parmaklıklar ardındaki aslanlar gibi sürenin dolmasını bekleyen Jax ve Sam’e baktım. Yüzlerinde vahşi, intikam dolu birer tebessüm vardı. Sonra yavaşça Cole’un yanına gittim, sağlam olan diğer omzuna elimi güven verircesine koydum.

“İlk periyodu başarıyla atlattık West. Şimdi soyunma odasına gidiyoruz. O yaraları saracağız, o kanı temizleyeceğiz. Ve ikinci periyotta, bu buzu o şerefsizlere tamamen dar edeceğiz!”

Yorumlar