Ateş ve Su - 1. Bölüm



BEGÜM

Bazı geceler hayatınızın son anına gözlerinizi kapatmış gibi hissederdiniz. Bazı sabahlar da yeni bir başlangıca uyandığınızı…

Ölüm ve doğum.

Birbirine düşman gibi görünen bu ikili, hayatın en temel gerçekleriydi ve bizlere varlıklarını hatırlatmak ister gibi zamanla iş birliği yapardı. Bir şey biterken diğeri başlardı ve bu zaman dilimi arasında geçirdiğiniz günleri araf olarak adlandırabilirdik.

Burada… Köklü bir üniversitenin en yeşil alanında, zamanın nabzını tutuyorduk sanki. Ne geçmişte yaşananlar önemliydi ne de gelecekte olabilecekler. Ağaçların gölgesinde, taşların arasından süzülen sessizlikte her şey durulmuş gibiydi. İklim, takvimlerden değil bedenimizin ritminden besleniyordu. Ağaçların dalları yukarıya değil bize uzanıyordu; gölge gibi değil de anne şefkati gibi sarıyordu bizi. Yere serdiğimiz kamp sandalyeleri, dostluk yastıklarıydı sanki. Uykusuz geceler geçiriyorduk belki ama neşemiz sanki topraktan besleniyordu. Kahkahalarımız dalgalar gibi yayılıyordu yapraklara. 

Bazen bir müzisyeninin sesine karışan alkışlar, bazen bir kitap sayfasından çıkan fısıltılarla zamanın devinimini duyuyorduk. İnsanlar birbirine zaman veriyordu; konuşmak için, susmak için, hatta sadece birlikte var olmak için. 

Bir ağacın altına yerleşmişsek, o ağaç artık bizim sırdaşımız oluyordu. Her biri ayrı bir tanık... ayrı bir yoldaştı. 

Günler geçtikçe, ayaklarımız toprağa daha çok bağlandı. Her sabah güneş ağacın bir yaprağından süzülürken, “Bugün güzel geçecek” derdik. Gerçekten güzel olup olmayacağını yaşamadan bilmemiz imkansızdı ama hepimiz inanırdık. Geceleri yıldızlara bakarken, kimse yarını konuşmuyordu. Çünkü bazı yerlerde gelecek yoktu; sadece şimdi vardı ve biz, tam da o şimdideydik.

Her sabah olduğu gibi bugün de doğan güneşi yeni bir milat gibi karşılayabilmek için gecesinde tetikte geçen bir uyku çekmeye çalıştım. Uyuyabildim mi, emin değildim. Çünkü bedenim hep uyanıktı, ruhum dışarı da nöbet tutanlara içsel destek veriyordu sanki. Kulağımda uzaklardan gelen müzik sesi bir an bile durmamıştı. Kahkahalar, neşeli sohbetler… bazen bir ıslık, bazen bir şarkının unutulmuş nakaratı. Fakat tüm bu umutlu seslerin ortasında içimde kıpırdayan bir huzursuzluk vardı; adı belirsiz, kökü derindi.

Gözlerimi araladığımda karşıma çıkan ilk şey, doğmak üzere olan güneş değil, gür dallarıyla gökyüzümü sarıp sarmalayan yaşlı ağacımdı. Gövdesi zamanla koyulaşmış, dalları rüzgâra karşı öylece duran bir direniş timsaliydi. Kim bilir kaç kabuk değiştirmişti; kaç kışa direnmiş, kaç yazı sükunetle taşımıştı üzerinde... Yine de dimdik ayakta, kimseyi yere düşürmeden duruyordu. Bize sığınak olmuştu; yalnızca gövdesiyle değil, varlığıyla.

Buraya geldiğimizden beri onun izni olmadan tek bir yağmur damlası bile üzerimize düşmemişti. Sanki gökyüzüyle anlaşması vardı. Bir şey koruyordu bizi, tarif edemediğimiz ama hissettiğimiz bir şey. Gölgesi gündüzleri serinlik, geceleri bir çatı gibiydi. Kimi zaman yorgun omuzları altında dinlendik, kimi zaman gözyaşlarını köklerine bıraktık ve hep kabul etti bizi. Hiç yargılamadı yukarıdakiler gibi…

Böylesine muazzam bir doğallığı beton duvarlara, gökyüzünü örten perde gibi binalara değişmemek adına direniyorduk. Her gün biraz daha büyüyen bir inançla, sabırla, usulca ama vazgeçmeden doğamıza sahip çıkıyorduk. 

“Begüm!”

Adım, sanki uykuya dalmış bir alanın ortasına atılmış bir taş gibi yankılandı. Telaşlı tonda söylenince düşüncelerim parçalandı. Sabahın erken saatlerinde, uyanık olmakla uykuda kalmak arasındaki o silik çizgideydim. Çadırdan ne zaman çıktığını fark etmediğim Neslihan, gözleri büyümüş hâlde yanıma sokuldu.

“Duyuyor musun?” 

Sesi bir yandan sarsıcı bir uyarı, bir yandan kendine de güven arayan bir iç çekiş gibiydi. O söyleyene kadar, yakından gelen bağırış seslerini ayırt edememiştim. Sanki kulaklarım protesto alanlarının seslerine alışmış, tehlikeyi sıradanlığa çevirerek süzgeçten geçirmişti. Ama bu kez…

“Uyanın! Biber gazı saldırısı!”

Ses, rüzgârı yarıp geldi. O kadar yakındaydı ki ciğerlerim bile önceden korkuya hazırlanmış gibiydi. Oturduğum yerden ani bir sıçrayışla kalktım; bacaklarım, bir uykudan değil, iç güdüsel bir savaş çağrısından uyanmıştı.

“Siktir Neslihan! Maskeni tak!”

Sesim bile tanımadığım bir panikle çıktı. Neslihan’ın titreyen elleriyle maskesini araması, zamanın bir anda akışını yitirmesi gibi geldi. Maskemi takarken gözlerimi çevrede dolaştırdım. Dumanlar henüz görünür olmasa da kokusu geçmiş saldırılardan hafızama sinmişti. 

“Saat kaç?”

“Bilmiyorum… Beş falandı sanırım.”

Günlerdir üniversite rektörlüğünce yapılan uyarılar, burada okuyan öğrencileri korkutmuştu ama bizler – başka üniversitelerden gelen ve sırf beton binaların ormanlara yapılmamasını savunan grup- kılımızı bile kıpırdatmamıştık. Belli ki önceki günlerde üniversite rektörlüğünce yapılan uyarıların başarısız olması, bazılarının zorlarına gitmişti. Bu sefer saldırmak için sabahın beşini seçmişlerdi; öğrencilerin en savunmasız, en korunmasız olduğu saat. Uyku hâli bir kalkan gibiydi ama aynı zamanda bir tuzaktı.

“Ne yapacağız?”

Korkuyla koluma giren arkadaşımın sesi, çevredeki kaosun tam ortasında kişisel bir çaresizlik taşıyordu. Tutuşu umut arayan bir bağ gibiydi. Gözlerinin içinde, karar değil onay bekleyen bir yankı vardı. Gidelim istiyordu, kaçalım…

Alanı terk etmemizle birlikte içeriye girmeye hazır bekleyen iş makinelerine göz gezdirdim. Onların uğultusu uzaklarda değil, nefesimizin içinde gibiydi. Metal devler, bu yeşil doğanın damarlarında dolanmak üzere sinmişti. Yol kenarlarından içeriye sızan bakışlar, yalnızca makine operatörlerinden değil; karar verenlerin, gözlemleyenlerin ve sustuklarını sananların bakışlarıydı. Havaya yaydıkları enerjiyi biliyordum. Birkaç dakika içinde bu cennetle olan bağımızı yitirebilir, toprağın altındaki her şeyi ezdirme riskiyle karşı karşıya kalabilirdik. Tek bir adımımıza bakıyordu içeri girmeleri. 

Buna izin veremezdim.

Neslihan’a döndüm. Kararlılığımı gözlerimden ona taşımak istercesine, neredeyse fısıltıyla ama taş gibi bir duruşla “Her zaman yaptığımızı,” dedim. Bu cümle bir slogan değildi, bir hatırlatma, bir iç disiplin çağrısıydı. Boyun eğmeyen sabır, geri çekilmeyen varlık ve susarak direnmenin sesi olma zamanı gelmişti. Ellerimizde pankart yoktu belki o an ama bedenimizin duruşu yeterince konuşacaktı.

Yavaşça çadırımızın yanına yöneldim. Bir barınaktan bir semboldü. Elimle hafifçe kumaşına dokundum. Rüzgârla dalgalanan kenarı parmaklarımı yalayıp geçti. Sadece nesne değildi o, yaşanmış gecelerdi, konuşulmuş sabahlardı, sessiz anlaşmaların mekânıydı. Maskemi yüzümden düzeltme ihtiyacı hissettim. Gazın keskin kokusu soluklarımda yankılanmıyordu ama dumanı görüşümüzü bulandırmıştı.

Sesler duyuyordum. Komutlarla havayı delen talimatlar, gergin megafon cümleleri, “Dağılın!” emirleri kulaklarımda uğulduyordu. Diğer yanda gözleri yaşaranların haykırışları içimi dağlamıştı. Herkes bizim kadar şanslı değildi. Uykudan bu gazla uyanmanın ne kadar acı verici olduğunu tahmin etmek zor değildi. 

Kim olduğunu çözemediğim bir genç, çadırının önünde diz çökmüş, gözlerini ovuşturuyordu. Yanındaki ona süt olduğunu düşündüğüm bir şey uzatırken ayaktaki diğer iki kişi hâlâ dik pozisyonunu koruyordu. Maskeler sadece yüzümüzü değil, duygularımızı da korur gibiydi. Bu direnişi kolaylaştıran şey maskenin filtresi değil, içimizdeki netlikti. Biber gazı gelip geçiyordu ama biz kalıcıydık. Her damla gözyaşı, her sıkılan yumruk bir şeyin üzerine değil; bir şeyin yanında durduğumuzu anlatıyordu.

Yanımda beliren Neslihan’ın gözleri bir nebze daha netti artık. Bir adım geri attı, yanıma geldi ve hiçbir şey demeden benimle birlikte durdu. O an konuşmadık. Ama konuşulmuş kadar anlaşmıştık.

“Deniz mi o?”

Neslihan’ın sesi hem şaşkın hem de tanıdık bir güven arayışı taşıyordu. Parmakları titreyerek gösterdiği yere bakışlarımı çevirdim. Gökyüzü gazla bulanık, görüş çizgisi titreşiyordu. Görsel netlik yoktu belki ama duyusal sezgi, çok daha keskin çalışıyordu.

İnsan kalabalığının ardında, çevik kuvvetin karşısında durmaya çalışan bir silüet vardı. Tam seçemiyordum ama o ses—yüksek, kararlı, boğulmayan—Deniz’in sesiydi. Her haykırışında sanki hem barikat hem kalabalık geri çekilecekmiş gibi kıpırdanıyordu. Elinde geçen ne varsa savuruyordu ileriye doğru; bir plastik sandalye, bir su şişesi, bir el afişi… ve aynı anda çadırını savunmaya çalışıyordu. Bir el barikata, bir el çadırın iplerine… Sanki bedeninin iki yarısı iki farklı görevdeydi: biri mücadele, diğeri muhafaza. Çadır kumaşı gazın akıntısıyla dalgalanıyor, Deniz onu yere sabitlemeye çalışırken dizlerinin altı çamura batıyordu. Yine de bırakmıyordu. 

Çevresinde koşuşturanlar, bağıranlar, geri çekilenler vardı ama Deniz... Kalabalığın içinden sıyrılmış bir karar gibi duruyordu orada.

“Begüm! Çadır!”

Arkamızdan yayılan sıcaklıkla gerisin geri döndüm. Dumandan kim olduğunu göremesem de birilerinin çadırımızı ateşe verdiğini fark ettim. “Flüdüm!” diyerek çadırın fermuarını açmaya çalıştım. Ellerim aceleden titriyordu. Neslihan panikle fermuarı kumaşa sıkıştırdığı için ne kadar zorlarsam zorlayayım açamadım. 

Ateşi söndürmek için üzerimdeki hırkayı çıkardım ve çadıra vurmaya başladım. Neslihan’la birlikte birkaç arkadaş da yardımımıza geldi. Fakat ateş sönmek yerine daha da büyüdü. Yangın yılan gibi kumaş boyunca sürünüyordu. Kıvrılıp ağaçlara ulaşmasından korktum. Çadırın yanmayan kısmını kavradım ve sürüklemeye çalıştım. Ne yaptığımı anlayan Neslihan diğer ucundan tuttu. Bedenlerimiz tam uyumda değil belki ama niyetimiz ortaktı. Ağaçlık alandan çıktıktan sonra çadırı var gücümle asfalta doğru fırlattım. Yere düştüğünde birkaç direk, biraz yanmış kumaş, biraz da sessizce iç çekiş kaldı geriye.

“Eşyalarımız.”

Gözüm hâlâ çadırın asfalta savrulmuş kalıntısındaydı. Kumaşlar is kokusuyla büzülmüş, direkler yan yana devrilmişti. Eskiden başımı yasladığım yere şimdi parmak uçlarımla dokunmaya bile cesaret edemiyordum. Her şeyimiz yanmıştı. Daha da önemlisi konservatuar finallerimden önce yanması gereken son şey… Yan flüdüm. 

Neslihan yanımda sessizce ağlıyordu. Belki bunun nedeni kendini suçlu hissetmesindendi. Fakat ağlaması gereken en son kişi oydu. 

O sırada gözüm, birkaç metre ötemizde duran çevik kuvvet barikatına takıldı. Beyaz miğferler gün ışığında parlıyordu, vücutlar kalkanların arkasında yekpare bir duvar gibiydi. İnsan mıydılar, duvar mı, karar veremiyordum. Hareket etmiyorlardı. Hareket etmedikleri hâlde ürkütücüydüler.

Aralarından birkaçı bariz bir şekilde gülüyordu. İğneleyici, küçümseyici bir gülüş... Dudaklar değil, bakışlar gülüyordu. Sanki yanan sadece bir çadır değil de umutlarımızdı ve onlar bu alevi bir oyunun zafer anı gibi kutluyorlardı.

Ama biri... Gülse daha az dikkat çekerdi. Çünkü gülmek insanî bir refleksti ama onun yüzünde bir ifade vardı ki ne gülümsemeydi ne öfke. Ciddiydi ama dudaklarının kenarına kıvrılmış olan o ifade… Bir tür sessiz zafer kutluyordu. Sanki yaptığından gurur duyuyordu ama bunu haykırmak yerine yüzünün kenarında taşıyordu.

O yapmıştı! 

Çadırımızı o yakmıştı!

Ya da en azından yapılmasına vesile olmuştu. Bazı insanlar eylemle suçlanırdı, bazıları ise eylemsizlikle. Kibriti o çakmamış olabilirdi ama durdurmamıştı da. Kalkıp bir adım atsa, bir bağırsa, bir refleks gösterse… İnsanı herhangi bir tepki verse! Ama hayır. Eminim ki o sadece izlemişti! 

"Sen!"

Alanın dizime gelen kenarından kendimi aşağıya bırakırken ayaklarım sertçe yere çarptı. Toprak hafifçe savruldu ama içimdeki sarsıntının yanında hiçbir şeydi. Gövdem öne doğru ivmelendi, dizlerim hafif esnese de durmadım. Hedefim belliydi; O adam.

Adımlarım hızlandıkça kalbim göğsüme değil, boğazıma çarpıyordu sanki. "Sen yaptın!" diye haykırdım. Sesim hem öfke hem yasla çatallıydı. Sözlerim göğsümde biriken dumanlı çığlıktan çıkıyordu sanki.

Barikatın ardındaki gözler üzerime çevrildi. Siper gibi dizilmiş bedenler kıpırdamadı ama duruşlarında bir kırılma oldu; belki fark edilmek istemeyen bir merak, belki de alışılmışın dışında bir suçlama onları irkiltmişti.

"Biz bir kıvılcım ağaçlardan birine sıçrar diye ateş bile yakmıyorduk günlerdir… ama sen gözünü kırpmadan çadırımızı ateşe verdin!"

Sözcükler diziliyor ama içimdeki anlamlar çok daha gürültülüydü. İçimde, bir çocuğun ilk defa evinin yandığını görürken duyduğu kırgınlık; bir kadının korumaya çalıştığı şeyi, gözünün önünde yok ederken hissettiği boşluk vardı.

O adam... Hiçbir şey demedi. Bana bakıyordu ama yüzünden ne savunma ne de pişmanlık okunuyordu. Sadece soğuk bir kabuldü. Yanındakiler hâlâ heykel gibiydi ama dikkatleri bize kaymıştı. Sessizlikleri bile kulakları dolduruyordu. Parmağımı tam ona yönelttim. İçimdeki tarih, bedenimden taş gibi yükseldi. 

"Sen… Bir çadırı değil, bir ormanı yaktın sen!"

Bugünü anmak ağaçların içinde yankılandı. Bazı yerlerde gözler kaçtı, bazılarında yumruklar sıkıldı. O, hâlâ susuyordu. Ama ben susmayacaktım. Sözlerim tehdit değil, bir yemin gibiydi. Boyun eğmeyen bir hafızanın, susturulamayan bir tanıklığın sözüydü.

"Bugünü unutma. Çünkü ben unutmaman için elimden geleni yapacağım!"

Yorumlar