Ateş ve Su - 2. Bölüm

 KAAN

Hayatımın dönüm noktasındaydım.

Sanki önümde iki yol uzanıyordu; biri geriye, bildiğim, alıştığım ama artık bana dar gelen yola; diğeri ileriye, bilinmezliklerle dolu ama kalbimi çağıran yola… Bu iki yol da kendi içinde ayrılıyordu: ya kurulu olan düzenime sığınıp sıradanlığın içinde kaybolacak ya da bütün riskleri göze alıp kendime yeni bir düzen kuracaktım.

Çevik Kuvvette üçüncü yılımı dolduruyordum. Bu meslekte olan herkes bilirdi ki çevik kuvvet olmak, aslında mezuniyetten sonra en fazla üç yıllık bir serüvendi. Altı yıla kadar uzatanlar da olurdu; ama onlar, ya amirleri tarafından özel olarak görülmüş ya da disiplini ve dayanıklılığıyla ön plana çıkmış kişilerdendi. Genel kural şuydu: üçüncü yılın sonunda herkes başka bir branşa kaydırılırdı.

Çevikte üç yıl daha geçirmek, kâğıt üzerinde bir ayrıcalık gibi görünse de aslında fazlasıyla yıpratıcı bir süreçti. Her gün kavga, her gün koşuşturma, her gün gerginlik… Yorgunluk bedenini kemirirken, ruhunu da yavaş yavaş köreltiyordu. Ve en acısı: bir geleceği yoktu. Yönetmelikte açıkça yazıyordu; altıncı seneni doldurduğun anda, ne kadar iyi olursan ol, seni oradan alırlardı. Yani aslında, onlar kovmadan gitmek en iyisiydi.

Fakat benim için bu tercih daha da zorlaşmıştı. Çünkü en çok istediğim branş – polis özel harekât- için girdiğim sağlık kontrolünde, göz muayenesinden elenmiştim. O an anladım ki bazen hayat, insana istediğini değil, ihtiyacı olanı veriyordu. Önümde kalan bütün seçenekler aynı yola çıkıyormuş gibi görünüyordu.

Bir yanım diyordu ki: “Başarılarınla çevikte kal. Amirlerin seni seviyor, bir üç yıl daha uzat. Altı yılı doldur, sonra bakarsın.” Ama diğer yanım, içimdeki daha gür ses, “Madem PÖH olamıyorsun, yeni yolunu seç! TEM’e geç. Gerekirse şark görevine çık. Doğuda piş, güçlen, tecrübe kazan. Hem yükünü erkenden hafifletmiş olursun.” diye haykırıyordu. 

Hangisine kulak vereceğimi bilmiyordum. Bildiğim tek şey, her iki yolun da beni düz bir polis memuru olarak bırakmasını istemediğimdi. İçimde bir yer, daha fazlasını yapabileceğime inanıyordu. Bu yüzden Komiser Yardımcılığı sınavı için başvurmuştum. Dosyam hazırdı. Temmuz’daki sınav için önümde notlar, kitaplar, uykusuz geceler ve sabırla yoğrulmuş bir hazırlık süreci vardı.

Ama işte ben, burada, bir üniversitenin yeni binalarına yer açmak için kesilecek ağaçlarının önünde nöbet tutuyordum. Nöbetim, sadece elimdeki silahla bu alanı değil; zihnimdeki bütün ihtimalleri de beklemek gibiydi.

Uykusuzdum. Gergindim. 

Göz kapaklarım sanki kurşun ağırlığı taşıyordu, beynimdeki uğultu da hiç dinmiyordu. İçimdeki düşünceler öylesine gürültülüydü ki etrafımdaki sesler, kalabalığın uğultusu, hatta yanımda duran mesai arkadaşlarım bile bir sis perdesinin ardında gibiydi. Kimseyi gözüm görmüyordu. Açıkçası ilgilenmiyordum da. Tek isteğim, görevimi tamamlayıp sessizce çekip gitmekti.

Ama işte, tam o sırada…

Taş çatlasın yirmi yaşında görünen bir kız, bütün bu kalabalığın ortasında beni hedef almış, adeta olayların merkezine oturtmuştu.

Ne olduğunu anlamaya çalışarak bakışlarımı dikkatle etrafa gezdirdim. İlk başta, kızın öfkesinin sebebini kavrayamamıştım. Sonra, dumanı fark ettim… Çadırının yandığını görünce içimde bir şey düştü; belki merhamet, belki de suçluluk. Alevler göğe yükseliyordu, kızın sesi ise geri planda kısılıp çatallanıyordu. Hakaretleri havada asılı kaldı ama artık daha çok öfke değil, çaresizlik kokuyordu.

Bakışlarımı hızla ekibin üzerine çevirdim. Hangisinin yaptığını bilmiyordum. Aslında bizimkilerden birinin yapıp yapmadığından bile emin değildim. Ama bazıları vardı ki dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi gizleyemiyordu. O küçümseyen, “biz yaptık ama söylemiyoruz” der gibi bakışlar… İşte o an kızın odağını ekibe, daha doğrusu direkt olarak benim üzerime çevrilmişti. Belki de ben, yanımdaki yeni mezunlardan bir tık daha kıdemli durduğum için hedef seçilmiştim. Fark etmezdi: birimiz ya da hepimiz… Neticede karşısında “devlet” vardı ve uzattığı dil hepimize dokunuyordu.

"Sen… Bir çadırı değil, bir ormanı yaktın sen!"

O an çevremizdeki uğultu, rüzgârla birlikte yükseliyor, göğsüme çarpan ses dalgaları nefesimi kesiyordu. Kızın gözleri buz gibi, keskin, adeta bir bıçak gibi benim gözlerime saplanmıştı. İçinde öfke vardı, korku vardı, yılların biriktirdiği hayal kırıklıkları ve nefretin izi vardı. Çadırının küle dönmesi, içindekilerin gözlerinin önünde yok olması, hatta belki yıllardır biriken adaletsizliklerin hepsi birden bu gözlerde toplanmıştı ve tüm o pisliği bana boşaltıyordu.

"Bugünü unutma. Çünkü ben unutmaman için elimden geleni yapacağım!"

Tek kaşım seğirir gibi havalandı. Cevap vermemem gerekiyordu ama suçlamalarının odağı ben olduğum için susmak zordu. “Görev başındaki memuru tehdit mi ediyorsunuz?” diye sorduğumda “Yeterince açık değil mi?” diye bağırdı.Ardından, cümlenin ucuna eklenen ağır küfür, kulaklarımda çınladı. Mesleğimin ve disiplinin yanındaki bu terbiyesizlik, tüm sinirlerimi germişti.

Gözlerim amirlerimi aradı. Hepsi alanın farklı noktalarına dağılmış, müdahale eden ekipler sanki bize uzak, görünmez bir gölge gibi görünüyordu. Kıdemli olarak sorumluluğu üstlenmekten başka çarem yoktu.

“Uzaklaş!”

Sözlerim keskin, emir verircesineydi. Nizami sırayı bozmamak adına yerimden kıpırdayamasam da bakışlarımı kızın üzerine kilitlemiştim; her adımını, her titremesini görüyordum. Kızın bakışları sertliğini hiç kaybetmemişti. Kalabalığın uğultusu arasında “Bir metre geri, hemen!” diye bağırdım. Ekip arkadaşlarım, bana destek verircesine omuz omuza dikleşti. Her biri, sessiz birer kale gibi arkamdaydı.

“Uzaklaşmazsam ne olacak?”

Derin bir nefes aldım. Soğukkanlılığımı korumak zorundaydım; çünkü o an, sadece bir uzaklaştırma emri değil, disiplin, otorite ve soğukkanlılık testi veriyordum. Kalabalık, öfke, korku ve kararlılık arasında sıkışmış bir anın tam ortasındaydım ve tüm bunlar, gelecekte hatırlayacağım bir günün başlangıcıydı.

“Bizi zor kullanmak zorunda bırakmayın hanımefendi. Direnmeyin ve geri çekilin!”

Sözlerim net, keskin ve bir o kadar da sabırlıydı. Ama öfke ve çaresizlik karışımı, karşımdaki kızın gözlerinde hâlâ parlıyordu. O sırada, saçları rastalı, bohem giyinişiyle farklı görünen bir kız, “Begüm!” diye bağırarak bize doğru koşturuyordu. Önümüzdeki nefret saçan arkadaşının aksine, hiçbirimizle göz teması kurmamıştı. Hatta “Ne yapıyorsun Allah aşkına?!” diyerek arkadaşının kolunu yakalarken bize sırtını dönecek şekilde durdu. 

“Bize nezarethaneden yardımın dokunmaz.” 

İşte bunda sonuna kadar haklıydı. En azından aralarından birinin aklının başında olması iyiydi. “Gel şuraya da çadırdan neleri kurtarabileceğiz bakalım.” Rastalı kız, Begüm’ü çekiştirmeye çalışırken gözüm ister istemez arkalarında kalan çadıra kaydı. Sönmek üzereydi ama siyah dumanlar hâlâ göğe yükseliyordu. Tecrübem bana tek bir şey söylüyordu: o külün içinden sağlam çıkacak çok az şey olabilirdi. 

 “Seninle sonra görüşeceğiz.”

Begüm, arkadaşının temposuna ayak uydurmaya çalışırken geri geri yürüyordu. Söyledikleri hâlâ bir tehdit gibi havada asılıydı; beni sinirlendirmekten başka bir işe yaramıyordu. Arkadaşıyla beraber, çadırın yanan son kısımlarına doğru ilerledi. Ayaklarıyla yana yerleri söndürmeye çalıştı. Bir yandan da ayak ucuyla külleri karıştırıyordu. Yangının tamamen söndüğüne emin olduktan sonra diz çöktü ve ellerini simsiyah olmuş kumaş ve külün arasına gömdü. O an sanki benim tenim yanmış gibi suratımı acıyla buruşturdum. Yanma riskini umursamadan bir şey arıyordu. Sanırım onun için değerli bir şeydi. Çünkü küllerin arasına o kadar odaklanmıştı ki dünyanın geri kalanında olup bitenle zerre kadar ilgilenmiyordu. 

“Hiçbiri, işe yaramaz.”

Arkadaşı pes etmiş gibi yere oturmuş, kararmış ellerini yüzüne değdirmeden alnındaki teri silmişti. Yorgunluk ve çaresizlik adeta omuzlarından sarkıyordu. Begüm ise hâlâ sıcaklığı çıkan dumandan belli olan külleri ufak elleriyle karıştırıyordu; kararmış, yanmış kumaş ve kâğıt parçalarının arasında bir umut kırıntısı arıyordu. Parmak uçlarım, onun adına sızlamış gibiydi; gözlemlemek bile bana acı verirken onun elleri kesinlikle su toplayacaktı.

“Neredesin? Nerede!”

Ellerinin yanmasını umursamadan, küçük bir mucizeyi bulmak için gösterdiği azim, inadıyla besleniyor gibiydi. Başını hafifçe eğip, dudaklarını birbirine bastığı her an kararlılığını, yaşadığı çaresizliğe rağmen pes etmeyeceğini haykırıyordu sanki.

Bir süre sonra, ellerine geçen simsiyah kâğıt parçalarıyla sarsıldı. Ellerinin titremesi, gözlerinin dolması ve dudaklarının hafifçe aralanması, yaşadığı yoğun duyguyu kelimelere ihtiyaç bırakmadan ortaya koyuyordu. Tek tek yanmış kâğıt parçalarına bakarken poposunun üzerine oturdu. Soluğunu tutmuş gibi bir hali vardı. Bir süre sonra başını kaldırıp çadırın küllerine baktı. Ne yapacağını bilmez haldeydi; artık içinde saklı olan umudu yok oluyor gibiydi.  

Birkaç saniye sonra gözleri kısıldı. Bir şey görmüş gibi küllerin arasına dikkat kesildi. Hızla öne doğru uzanıp, uzun ve siyah bir kutuyu harabenin içinden çıkardı. Kutuyu eline alırken, gözlerindeki korku ve sevinç karışımı fazlasıyla dikkat çekiciydi. 

“Neslihan!”

Yanındaki kız arkadaşına kutuyu gösterirken ellerinin titrediğini fark ettim. Sanki tüm dünyanın ağırlığı ellerine binmiş gibiydi. “İçine bak,” diyen arkadaşının sözünü hemen dinlemedi. İçine bakmaya çekinir gibi durdu; sanki orada onu korkutan bir sürpriz olabileceğini hissediyordu. Bu uzaklıktan bile gözlerindeki merak ve umudu bastırmaya çalıştığını görebiliyordum.

Kutuyu açtığında karşısına çıkan manzara, görünüşte küçük ama onun için paha biçilmez bir anlam taşıyan bir huzur anıydı. İçinde ne varsa, beklediği kadar kötü değildi; gözlerindeki buğulu ifade, önceki korku ve endişenin yerini yavaşça bir rahatlamaya bırakmıştı. Dudaklarının kenarına usulca yerleşen tebessüm, küllerin arasında bile umudun ve hayallerin dimdik durabileceğinin sessiz bir kanıtı gibiydi. 

“Ne durumda?”

Arkadaşının sorusunun cevabı olarak kutunun içinden birkaç parça çıkardı. Parçaları, titreyen ellerinin izin verdiği hızla birbirine geçirdi. Ortaya çıkan şeyse bir… Yan flüttü. “İyi gibi duruyor,” dedikten sonra flütü dudaklarına doğru yaklaştırdı. Çıkardığı sesi çevredeki gürültüden duyamadım ama sanırım pek hoş değildi. 

Begüm’ün gözleri tekrar doldu; gözyaşları yanaklarından süzülürken, yere oturdu. Dizlerini kollarıyla sardı, yüzünü flütü tutmayan eliyle kapattı. Sanki dünyadaki tüm kayıpları ve acıları o an hissediyordu. 

Yaşadığı çaresizlik aramızdaki mesafeye rağmen iliklerime kadar işlemişti. Sanırım bu kız bir konservatuar öğrencisiydi ve o flüt sadece bir müzik aleti değildi; onun yıllardır emek verdiği, hayalini kurduğu ve geleceğini çizdiği her şeyin sembolüydü.

“Ben… Bittim Neslihan.”

Yorumlar