Ateş ve Su - 3. Bölüm
BEGÜM
Ölmeden cehennemi yaşamak…
Son birkaç saatte yaşadığım şey tam olarak buydu. Kampüsün içi adeta bir savaş alanına dönmüştü; havada uçuşan sloganlar, koşturmacalar, biber gazı kokusuna karışan o öfkeli ve yükselen sesler... Ama o an benim için zaman durmuştu. Kulaklarım uğulduyor, etrafımdaki kaosu sadece sessiz bir film gibi izliyordum. Çünkü asıl yıkım, dışarıda değil, benim tam içimdeydi.
Üç gün sonra hayatımın en kritik finalleri, konservatuvardaki o korkulu rüyam olan jüri başlıyordu ve ellerimin arasında tuttuğum flütüm artık iş görmez haldeydi. Tek avuntum, sezonun bitmiş olmasıydı; en azından üyesi olduğum orkestralarla eylüle kadar çalmayacaktım. Yani sahnede rezil olma ya da orkestra yedeğine alınma ihtimalim yoktu. Ama jüri... Jüri affetmezdi. Bir müzisyen için enstrümanının susması, dilinin koparılmasıyla eş değerdi. Jürinin karşısına bu hasarla çıkmam intihardan farksızdı. Notlar, perdeler, o kusursuz olması gereken tınılar... Hepsi flütümün sol diyez mekanizmasındaki o bükülen metal ve hava kaçıran pedlerle birlikte paramparça olmuştu.
Ve işin en acı kısmı; üç gün içerisinde sihirli bir dokunuşla bu flütü eski haline getirecek bir süper kahramanım yoktu. Zaman dar ağacıydı artık benim için. Geçen her dakika boğazıma dolanan ipi, saat tik-takları ise o ipi biraz daha sıkan bir cellattı.
Yine de insan, tam bitti dediği yerde bile bir umut kırıntısına tutunuyordu. Neslihan’ın her şeye rağmen pes etmeyen, o anlarda insanı deli eden ama bir o kadar da hayat kurtaran ‘Polyanna’ yanı devreye girmişti. Kolumdan tuttuğu gibi beni o kampüsteki kaosun içinden zorla çekip çıkarmıştı. Kafamın içindeki felaket senaryolarıyla ve içimde can çekişen o son umut kırıntısıyla birlikte kendimi Taksim-Tünel’in o dik yokuşunda, lutiyelerin ve enstrüman dükkanlarının sıralandığı, o bildik tabelaların altında bulmuştum.
Fakat her girdiğim dükkânda içimdeki umut kırıntıları sert bir rüzgarla uçuşup gidiyordu. Ustalardan işittiğim her "olmaz" kelimesi, yüzüme çarpan tokattan farksızdı. Hiçbiri bu riskli sorumluluğu almak istemiyordu. Sorumluluk almaya cesaret eden birkaç lutiye ise üç güne asla yetiştiremeyeceklerini, ancak haftaya teslim edebileceklerini söylüyordu.
Haftaya... Haftaya ben zaten o jüriden kalmış, geleceğimi o salonda bırakmış olacaktım.
Son girdiğim dükkânın da aynı şeyi söyleyeceğini biliyordum aslında. Umut, insanı bile bile ateşe atan bir duyguydu. Adımlarım geri geri gitse de çaresizliğin verdiği o son refleksle içeri adımımı attım. Dükkânın içi yoğun bir ahşap cilası, metal temizleyici ve eski zamanlardan kalma o tanıdık kokuyla doluydu. Tezgâhın arkasındaki yaşlı usta, gözlüğünün üstünden önce kapıdaki çıngırağa, sonra gözyaşlarımı saklamaya çalışan bana baktı. Gözlerindeki o tecrübeli bakış, ne için geldiğimi daha konuşmadan anlamış gibiydi. Titreyen ellerimle kutusundan çıkardığım yan flütü, sanki yaralı bir kuşu bırakır gibi tezgahının üzerindeki kadife örtünün üzerine koydum.
Usta, flütü eline aldı. Tuşlara birkaç kez hafifçe bastı, mekanizmayı inceledi ve derin bir iç çekti.
“Yamaha’nın bu serisi… iyidir ama parçaları artık zor bulunuyor kızım. Mekanizması çok hassastır bunun. Parça bulunsa bile senin istediğin o üç günlük süre çok kısa, yetişmez.”
Hali hazırda akmayı bekleyen yaşlar gözlerime hücum etti. Sesimin titremesine engel olamayarak “Bir şey yapamaz mıyız?” diye fısıldadım. “Yalvarırım... Üç gün sonra hayatımın jürisi var. Başarısız olursam her şey biter.”
Jüriden kalmak, sadece bir dersten kalmak demek değildi benim için; koca bir sene, koca bir dönem tekrarı demekti. Hayatımın bir yılını, o soğuk okul koridorlarında aynı korkuları baştan yaşayarak harcamak demekti. Fakat asıl kâbus bu da değildi. Asıl kâbus, bunu aileme nasıl açıklayacağımdı. Daha doğrusu, açıklayamayacak oluşumdu.
Özellikle de bir üniversite eyleminin tam ortasında kaldığım, o kargaşada flütümün hasar gördüğü ve bu yüzden geleceğimi kendi ellerimle aksattığım gerçeğini öğrenirlerse… İşte o zaman, korktuğum o geleceğin kırıntısı bile kalmazdı elimde. Babamın gözünde idealler, hak aramalar ya da o an orada bulunmanın getirdiği talihsizlikler sadece birer ‘sorumsuzluk’ bahanesiydi. Onun dünyasında gri tonlara yer yoktu.
Babamın kuralları netti, kesindi ve esnemezdi. O kurallar, çocukluğumdan beri üzerime biçilmiş, nefes almamı zorlaştıran dar bir elbise gibiydi. Başarı bir zorunluluk, hata ise bir suçtu onun gözünde. Şimdi karşısına geçip “Baba, bir ormanın yerine rektörlük binası yapılmasın diye direndim ve o sırada flüdüm hasar aldı,” demek, kendi infaz fermanımı imzalamakla eşdeğerdi. O sert bakışlarını, hayal kırıklığıyla bükülen dudaklarını ve ardından gelecek o ölümcül sessizliği hayal etmek bile dizlerimin bağını çözüyordu. Yalan söylemek ise işleri daha da sarpa sarardı. Çünkü babam, eli kolu uzun bir adamdı; mutlaka gerçeği öğrenirdi.
“Orijinal parçaları takmamayı kabul edersen…”
Yaşlı adam flütün tuşlarına hüzünle incelerken “Şuraya uydurma bir yay ve ped koyarım ama flütüne yazık edersin. Sesi sağırlaşır, o eski tınıyı bir daha asla yakalayamazsın. Sana da günah, enstrümana da...” dedi.
Tam o an Neslihan’ın sıcak eli omzuma yerleşti. O ana kadar omuzlarımın çöktüğünü, taşımaktan yorulduğum bir yük gibi aşağı sarktığını bile fark etmemiştim. Bedenim teslim bayrağını çekmişti ama ruhum hala savaşıyordu.
Yaşlı usta halimize acımış olacak ki gözlüğünü burnunun ucuna indirip bana doğru eğildi. “Ama istersen Keylan ile bir konuş. Yerini biliyorsun değil mi? Beşiktaş’ta-“
“Biliyorum,” diyerek adamın sözünü kestim. Sesimdeki acelecilik, içimdeki o panik dalgasının dışarı sızan küçük bir parçasıydı.
İstanbul’da konservatuvar okuyup da Keylan’ın nerede olduğunu bilmeyen bir müzisyen olacağını sanmıyordum. Orası bizim gibiler için ulaşılamaz bir mabet, enstrüman dünyasının zirvesiydi. Fakat zihnime düşen bu isim, umutla birlikte yeni bir korkuyu da peşinden sürüklemişti. Tek sıkıntı, fiyatlarının piyasanın çok üzerinde olmasıydı. Bir öğrenci bütçesiyle, hele ki babama hesap vermek zorunda olduğum şu günlerde, oranın kapısından içeri adım atmak bile cüzdanımı cayır cayır yakmaya yetecekti. Maddiyat, zaman kısıtlamasından sonra önüme dikilen ikinci ve en dik duvar olmuştu.
Usta, kafamdan geçen o hesap kitap bulutunu görmüş gibi “Onların elinde mutlaka orijinal parçalar vardır,” dediğinde, az önce bahsettiğim o maddi kaygı bir an için silindi. İçimdeki sönmüş, küle dönmüş olan umudun mumu bir anda görünmez bir kibritle tutuştu. Görünmez bir el göğüs kafesimi aralayıp ciğerlerime nefes üfledi. Para bir şekilde bulunurdu, borç alınırdı, gerekirse günlerce aç kalınırdı ama jüri… jüri geri gelmezdi.
“Üç gün içinde yaparlar mı yani?” diye atıldım, gözlerim parlayarak. Yaşlı adamın gözlerinin içine adeta bir sadaka bekler gibi bakıyordum.
Usta tezgâhındaki o ince uçlu aletleri, vidaları düzenlemeye dönerken hafifçe gülümsedi. “Zor, hem de çok zor kızım... Ama yine de git şansını dene. Üç gün olmasa da buradaki herkesten daha hızlı ve temiz yapacakları kesin. Bu işin piridir onlar. Hadi, vakit kaybetme.”
**-**
Tünel’in o dik yokuşunu nasıl indiğimizi, Beşiktaş dolmuşuna kendimizi nasıl attığımızı hatırlamıyordum bile. Kafamın içinde bir yanda üç gün sonraki jürinin kâbusu, diğer yanda Keylan’ın çıkaracağı o devasa faturanın korkusu dönüp duruyordu. Akaretler’in virajından aşağı süzülürken Neslihan elimi sıktı ama içimdeki o buz gibi tedirginliği eritmeye yetmedi.
Keylan’ın kapısının önüne geldiğimizde adımlarım benden bağımsız olarak yavaşladı. Şık vitrini, içeride parıldayan marka marka enstrümanları ve o elit havasıyla burası, benim şu anki çaresizliğime çok uzaktı. Derin bir nefes alıp kapıyı ittim. İçerisi tam da tahmin ettiğim gibi hafif bir klasik müzik sesi ve o pahalı, lüks enstrüman kokusuyla doluydu.
Tezgâhın arkasındaki iyi giyimli, profesyonel tavırlı adama durumu kısaca özetleyip flütümü kutusundan çıkardım. Adam flütü aldı, büyüteçli gözlüğünü takıp sol diyez mekanizmasını, pedleri ve bükülen aksamı büyük bir dikkatle inceledi. Her saniye, boynumdaki ipin biraz daha sıkılması demekti.
Gözlüğünü çıkarıp bana döndüğünde yüzünde o esnaflara özgü, mesafeli acıma ifadesi vardı. “Hasar göründüğünden daha derin. Basit bir düşme olduğundan emin misin?” diye sorarken sesi pürüzsüz ama bir o kadar da acımasızdı. Cevap vermedim. Daha doğrusu vermek istemedim. Adam sessiz kalacağımı anladığı anda derin bir nefes aldı.
“Orijinal Yamaha parçalarını sipariş edip bu mekanizmayı eski hassasiyetine getirmemiz en az beş gün sürer.”
“Beş gün mü?”
Sesim dükkânın yüksek tavanında yankılandı. İçimdeki tüm umut ışıkları tek bir kelimeyle söndü. “Ama benim üç gün sonra finallerim var, jüriye gireceğim! Çalışmam gerekiyor… Yalvarırım daha erken olamaz mı?”
Adam başını olumsuz anlamda salladı. “İnanın elimizden geleni yaparız ama işçilik çok hassas, aceleye gelmez. Üstelik Begüm Hanım…” derken bir anda durdu ve flütü bana doğru uzattı. “Bu flüt zaten artık miyadını doldurmaya başlamış. Gövdede metal yorgunluğu var, pedler eskimiş. Bunu şimdi tamir etsek bile çok yakında başka bir yerden patlak verecektir. Profesyonel eğitiminiz için artık yetersiz bir model.”
Sözleri göğsüme bir taş gibi oturdu. Hem beş gün diyordu hem de flütümün bittiğini söylüyordu. Ben daha bu şoku atlatamadan, adam arkasındaki parlak vitrinlerden birine doğru uzandı ve kadife bir kutunun içinde ışıl ışıl parlayan o flütü tezgâha koydu.
“Eğer jüriyi ve geleceğinizi düşünüyorsanız, bence tamirle vakit kaybetmek yerine yeni modellere yönelmelisiniz. Mesela bu Pearl Quantz serisi... Fransız tarzı sivri kollu mekanizması var. Ses rengi inanılmaz parlaktır. Üstelik öğrenci bütçesini çok zorlamayacak tam bir performans canavarıdır. Jüride aradığınız o kusursuz tınıyı bununla çok rahat yakalarsınız.”
Gözlerim istemsizce o flüte kaydı. Işığın altında öyle bir parlıyordu ki adeta sahnede devleşen bir solistin asaletine sahipti. Parmaklarımı hafifçe gövdesine yaklaştırdım, tuşlarına dokunmamak için kendimi zor tuttum. Mekanizması ne kadar da sağlam, hatları ne kadar da pürüzsüz görünüyordu... Tam hayal ettiğim enstrümandı. Jürinin karşısına bununla çıksam, o katı hocaların, nefesimi bile santim santim ölçen jüri üyelerinin bile ağzı açık kalırdı. Tek bir üflemeyle salondaki tüm şüpheleri yok edebilirdim.
Fakat adamın o cana yakın, profesyonel bir rahatlıkla telaffuz ettiği ve ‘öğrenci bütçesini çok zorlamayacak’ dediği fiyat, benim şu an elimde tuttuğum flütün tam üç katıydı. Yani benim dünyamda, "bütçeyi zorlamanın" çok ötesinde, ulaşılamaz bir galaksi demekti. Adamın "hafifçe" dediği meblağ, babamın kurallarla örülü duvarlarında devasa bir gedik açardı ve ben o gediğin altında ezilirdim. Pearl Quantz gözümün önünde parıldarken, etiketindeki görünmez sıfırlar boğazıma dolanan o dar ağacı ipini biraz daha sıktı.
Yavaşça başımı kaldırıp Neslihan’la göz göze geldik. O bile bu sefer ne diyeceğini, beni hangi yalanla teselli edeceğini bilemez haldeydi. Kampüsün ortasından beri beni buraya kadar sürükleyen, her "olmaz" cevabında omzumu dik tutmamı sağlayan o meşhur Polyanna maskesini tamamen düşürmüştü artık. Yüzünde, İstanbul'un bu en şık enstrüman dükkanının ortasında, çaresizliğin en çıplak hali vardı. Bana sadece bakıyordu; ne "hallederiz" diyebiliyordu ne de "parayı buluruz".
Hoş… Ne halledebilirdik ne de o parayı ailemden isteyebilirdik. Bırakın o gümüş rüyayı satın almayı, şu an elimdeki yorgun flütün tamir parasını bile nasıl halledeceğimi, hangi deliğe borçlanacağımı bilmiyordum. Kutunun içindeki Pearl Quantz bana ne kadar yukarıdan bakıyorsa, ben de kendi gerçeklerimin dibine o kadar batmıştım.
Boğazımdaki o kuru düğümü yutkunarak adamın gözlerinin içine baktım. Sesimin titrememesine özen göstererek, ezilmişliğimi profesyonel bir maskenin arkasına gizlemeye çalıştım.
“Teşekkür ederim. Bunu… bunu düşüneceğim,” dedim, sanki gerçekten öyle bir ihtimal varmış gibi. “Peki, eğer kararımı tamirden yana kullanırsam, benim flütümün tamir ücretini öğrenebilir miyim?”
Adam flütüme son bir kez baktı, sanki bir hurdaya değer biçer gibi elindeki kalemi kâğıdın üzerinde hafifçe oynattı. Hesap makinesinin tuşlarına basarken çıkan o mekanik sesler, benim için yaklaşan bir infazın ayak sesleri gibiydi. Sonunda başını kaldırdı ve yüzündeki o kibar ama mesafeli profesyonellikle rakamı telaffuz etti.
“Orijinal parça değişimi, sol diyez mekanizmasının işçiliği ve genel ped bakımı dahil… yirmi beş bin TL.”
Yirmi beş bin TL.
Söylediği rakam dükkânın o yüksek tavanına çarpıp üstüme yıkıldı adeta. Birkaç saniye nefes alamadım. Benim gibi bir konservatuvar öğrencisinin bursuyla aylarca biriktiremeyeceği, babamın ise "Bir eylem uğruna feda ettiğin o flüt için benden bir kuruş bile göremezsin" diyerek beni kapının önüne koyacağı bir meblağdı bu. Sadece tamiri, sıfır bir flütün üçte biri fiyatınaydı ve bu tamir bile beni üç gün sonraki jüriye yetiştirmiyordu.
Adam, yüzümde batan bir geminin son çırpınışlarını görmüş olacak ki masanın üzerindeki hesap kâğıdını hafifçe öne doğru itti. Bakışlarındaki o esnaf profesyonelliğine bu kez küçük bir teselli tonu yerleşti.
“Bakın Begüm Hanım, durumunuzun aciliyetini anlıyorum. Jüriniz olduğunu söylediniz,” dedi, ellerini masanın üzerinde birleştirerek. “Sizi burada mağdur etmek istemeyiz. Flütünüz burada tamirdeyken, jüriye susuz, silahsız çıkmamanız için size bir alternatif sunabilirim. Tamir süresi boyunca mağazamızın profesyonel kiralama filosundan bir flüt kiralayabilirsiniz. Böylece en azından üç gün sonraki jürinizi kurtarırsınız.”
Duyduğum şeyle birlikte, beynimin içinde durmaksızın dönen o felaket senaryoları bir anlığına duruldu. Kiralık flüt mü? Bu, jüriye çalabileceğim bir enstrümanla çıkabilmem anlamına geliyordu. Dönem tekrarı riskini masadan kaldıracak bir can simidiydi. İçimde sönmek üzere olan o mum, bu kez zayıf da olsa yeniden titredi.
“Gerçekten mi?” diye atılırken sesimdeki umudu gizleyememiştim. “Peki… onun fiyatı nedir?”
Adam önündeki kâğıda yeni bir kalem darbesi indirdi. Birkaç saniye zihninden hesap yaptıktan sonra gözlerini yeniden bana çevirdi.
“Tamir süresi olan beş gün için kiralama bedeli, enstrümanın sigortası ve bakım güvencesiyle birlikte ek olarak yedi bin beş yüz TL Yani tamir ücretinin üzerine bunu da eklersek, toplamda otuz iki bin beş yüz liraya tekabül ediyor. Tabii kiraladığınız enstrüman için bir miktar da depozito provizyonu almamız gerekecek.”
Otuz iki bin beş yüz TL.
O zayıf umut mumu, adamın ağzından çıkan yeni rakamla birlikte bu kez tamamen eriyip yok oldu. Adam bana bir can simidi uzatmıştı ama o simide tutunabilmem için önce boğulmamı istiyor gibiydi. Jürimi kurtarabilirdim, evet ama bunun bedeli bir öğrenci için tam anlamıyla bir servetti. Üstelik babama sadece tamir parasını değil, bir de ‘kiralama’ adı altında uçup gidecek olan yedi bin beş yüz lirayı asla açıklayamazdım.
Neslihan’ın omzumdaki elinin iyice ağırlaştığını, parmak uçlarının titrediğini hissettim. İkimiz de aynı çıkmaz sokağın duvarına toslamıştık. Önümde iki yol vardı: Ya bu parayı bulup jüriye girecektim ya da hiçbir şey yapamadan kendi sonumu izleyecektim.
“Tamam, kiralıyoruz. Lütfen siz de flütümüzü söylediğiniz zamanda, tam beş gün sonra teslim edin.”
Neslihan’ın bir an bile titremeyen, net sesi dükkânın içinde yankılandığında adeta kaskatı kesildim. Kulaklarımda uğuldayan o rakamlar havada asılı kalmıştı. Başımı hızla ona doğru çevirdiğimde, gözü karalığın ve o deli cesaretinin arkadaşımı tamamen ele geçirdiğini fark ettim. Satış görevlisi adam memnuniyetle başını sallayıp sözleşme formlarına getirmek için yanımızdan ayrıldı. Neslihan bakışlarını bana çevirdi. Sesini biraz daha alçaltarak “Önce o jüriyi kurtaracağız, gerisini sonra planlarız,” dedi.
Başımı hızla iki yana salladım. İçimi kaplayan o buz gibi, felç edici korku, Neslihan’ın bu hesapsız cesaretine teslim olmama izin vermiyordu.
“Delirdin mi sen?” diye fısıldadım. Bir yandan da bizimle ilgilenen adamın nerede olduğuna baktım. “Babamdan isteyemem ben bu parayı Neslihan! Otuz iki, otuz üç bin lira ne demek biliyor musun sen? Tamir parasına ayrı, kiralığa ayrı... İmkânı yok isteyemem, imkânı yok ödeyemem. Eğer o eylemin ortasında kaldığımı, flütü bu hale getirdiğimi, üstüne bir de bu kadar borçlandığımı anlarsa okul hayatımı oracıkta bitirir benim. Geleceğimi ellerimden alır. Babamı tanımıyor musun?”
Neslihan bir milim bile geri adım atmadı. Tam aksine, omuzlarımdan sıkıca tutup beni kendine doğru çevirdi. Şık mağazanın spot ışıkları gözlerine vuruyordu ve o gözlerde, kampüsün o gaz bulutu altındaki kargaşasında, polis sirenlerinin arasında bile görmediğim sarsılmaz bir inanç vardı.
“İstemeyeceksin zaten.”
Sesi bu kez o iddialı tonundan sıyrılmış, daha yumuşak, daha sarıp sarmalayan, içimdeki o titreyen kız çocuğunu sakinleştirmek isteyen bir tona bürünmüştü. “Ailene tek bir kelime bile etmeyeceğiz. Buluruz bir yerden Begüm, hallederiz. Gerekirse arkadaşlardan borç toplarız, hocanla konuşursun belki o bir çıkış yolu gösterir, destek olur... Benim kenara attığım, biriktirdiğim üç beş kuruş var, onu koyarız üstüne. Bir şekilde buluruz o parayı, gerekirse gece gündüz çalışır öderiz. Sen yeter ki pes etme. Aylardır bu jüri için geceni gündüzüne kattın. Parmakların nasır tutana kadar çalıştın. Tek bir günün talihsizliği, bir anlık bir dikkatsizlik yüzünden geleceğini adamların inisiyatifine teslim etmene izin vermeyeceğim. Biz seninle ne badireler atlattık, bunu mu halledemeyeceğiz?”
Kendini suçluyordu. Bunu net bir şekilde anlamıştım. Fakat ne için olursa olsun onun bu geri adımsız, gözü kara hali, içimdeki o aşılmaz görünen karanlık çaresizlik duvarında küçücük de olsa bir gedik açtı. Göğüs kafesime sızan o incecik ışığa tutunmak istedim. Neslihan’ın dedikleri tam anlamıyla bir delilikti, arkasını göremediğimiz büyük bir kumar oynuyorduk ama o an, Beşiktaş'ın göbeğindeki bu lüks dükkanda, hayatımı kurtarmak için o kumardan başka hiçbir çarem de yoktu.
Yorumlar
Yorum Gönder