Deli ve Kardelen - 1. Bölüm


 

DELİ

Vatan, bir insanın köksüzlüğünü örtmeye çalışan en derin duadır; annenin yerini toprağın şefkati alır, baba yoksa suskun dağlar onu sırtlanırdı ve insan bazen yalnızken en çok vatanına sarılırdı.

O sarılış, çocukluğun silinmiş izlerini, suskun gecelerde söylenmemiş sözleri, yarım kalmış sevdaları taşırdı. Hiç olmaması gereken sevdaları...

Vatan, sadece yaşanan değil, yaşanamamış anıların da sığınağıydı. Dile gelmemiş cümleler, tutulamamış sözler, alınamamış intikam… Toprak bunların hiçbirini unutmaz, hafızasında saklardı. Bu yüzden bazı insanlar bir toprak parçasına anlam yükleyerek ayakta kalırdı. Bu yaşıma kadar yaşadıklarımdan sonra yıkılmamamın tek bir nedeni varsa, o da Vatan aşkıydı. 

‘Vatan sana canım feda’

Hayatta kimsesi olmayanlar için “can” kelimesi sadece atan bir kalpten ibaretti. Ruhsuz değil belki ama yönsüzdü. Çünkü yön, adı çağrıldığında cana dokunan bir sesti; “gel” diyen bir nefes, “buradayım” diyen bir bakıştı. O ses duyulmadığında kalp de sadece işlev görürdü, hissetmezdi. Canın kıymeti, onu arayan biri olduğunda başlardı ama kimse seni çağırmazsa, yaşamak sadece günleri eksiltmekti.

Takvim yaprakları tek tek düşüyordu. Sanki her biri, yaşanmamış bir günü hatırlatıyordu. Bir ay daha geçti, bir yıl daha sustu. Yıllar geçti demeye bile dilim varmazdı; çünkü geçen sadece saatler değildi. Benim eksik sevinçlerim, kırılmış hayallerim, özlemle açılıp cevap alamayan ellerimdi. İçimdeki eksiklik, takvimin o sarı yapraklarıyla ölçülemezdi. Eksilen günler değil, bendim. Parçaları eksik, hatıraları yarım kalmış bir ben.

“Kadir!”

Mubuka Komutanın seslenişi, dağın sessizliğinde kurşun gibi patladı. Bir anlığına geçmişimden kopamadığım o buğulu düşüncelerin içinden çekildim. O sırada burnumun ucuna düşen tek bir kar tanesi, gökten dökülen suskun bir emir gibiydi: ne soğukluğuyla ne hafifliğiyle… ama anlamıyla. Sanki zihnimde bir yerleri örtmek, bastırmak ve bana ettiğim yemini hatırlatmak için oradaydı. 

“Birkaç dakikaya göz gözü görmeyecek. Şimdi değil.”

Operasyon tamamlanmıştı ama asıl sınav şimdi başlıyordu. Dönüş protokolü bozulmuş, telsiz iletişimi kopmuştu. Helikopterlerin inmesi imkânsızdı hem hava şartları hem bölgenin yapısı izin vermiyordu. Açıklık alana ulaşmak için geçilmesi gereken dağlar, sadece coğrafi bir engel değil, direnişin gövdesiydi artık. 

Mubuka Komutan beni yanına çağırdığında, kar yapışı henüz başlamamıştı. Beni barınacak bir yer bulmam adına en yüksek noktaya çıkartmıştı; ama asıl yükseklik, düşüncelerimin doruğu olmuştu. Onlardan sıyrıldığıma göre keskin nişancı tüfeğimin arkasından bölgeyi aramak için tam zamanıydı.

Keskin nişancı tüfeğimin arkasına yerleşirken, bir an için nefesimi tuttum. Sanki dünyanın nefesi de durmuştu. Dağların arasında nefes almak, gözlem yapmak… sanki yaşamakla eşdeğerdi artık.

Dürbün merceğinden ileriye doğru baktım. Yaklaşık yüz metre ötemde, karın ve rüzgârın cömertçe dövdüğü toprakta bir kulübe belirdi. Çürümeye yüz tutmuş tahta kirişleriyle, gövdesi biraz öne eğilmişti; ama dimdikti. Direniyordu. Bizim gibi…

Eskiydi, evet… ama görkemli bir geçmişin sessiz tanığı gibiydi. Belki avcıların, belki yalnız bir çobanın zamanla terk ettiği bu yapı, şimdi bizim sığınağımız olabilirdi. Çatısı karla örtüşmeye başlamıştı ama bacası hâlâ dikti. Ve bu bana, en azından bir sıcaklık umudu olduğunu fısıldıyordu.

“12 yönü, yüz metre ileride bir ışık var, Komutanım.” 

“Ne?” 

Sesim rüzgârla boğuşan kar taneciklerinin arasından güçlükle ulaşmış olmalıydı. O an hissettiğim hayal kırıklığı sadece iletişim eksikliğinden değildi, esprimin boşa gitmesinden dolayıydı. “Kulübe diyorum… bir futbol sahası ileride.” Sesim rüzgârla beraber savrulurken, Mubuka Komutanım gözümün içine baktı ve sadece eliyle aşağı inmemi işaret etti. Mevziyi terk ederken içimde hafif bir titreyiş vardı; soğuktan değil, zeminin güvensizliğindendi. Ayaklarımın altındaki toprak hangi ara bu kadar kayganlaşmıştı, bilmiyordum. Sanki dağ, kendi adımlarımızı unutturmak istiyordu; bize direnmek değil, yönsüz kalmak düşmüştü.

“Devam! Üç adım, seri.”

Mubuka Komutanın emri, karın üstüne düşen bir mühür gibi net ve keskindi. O anda timle birlikte tek sıra halinde dizildik. Üç adım açıklık… mesafemiz hesaplıydı ama birbirimize duyduğumuz sessiz bağlılık daha yakın hissettiriyordu.

İlk adımı attım. Kar, önce ayak bileklerime dayandı. İkinci adımda nefesim göğsümde sıkıştı. Hava incelmiş, zaman ağırlaşmıştı. Üçüncü adımda artık bedenim değil, içimdeki yük yürüyordu.

Kulübeye yaklaştıkça kar, sanki bizi tanımak istercesine yüzümüze çarpıyordu. Artık sadece yağmıyordu; sorguluyor, sınır koyuyor, yük bindiriyordu. Beyazlığın içinde görünmez bir direnç vardı, timin iradesini ölçer gibiydi. Ayak izlerimiz bile hemen siliniyordu, sanki varlığımızı bu coğrafya kabul etmek istemiyordu. Rüzgâr sağdan tokat gibi çarpıyor, tipi yüzünden göz gözü görmüyordu. Her adımda ağırlığımız çoğalıyordu, sanki yerçekimi bizi aşağı çekiyordu. Dibi gören biri için bu durum korkutucu değildi. Fakat yanımdaki adamlar adına korkabilirdim. Onların nefes alacak ve o nefesleri sevdikleriyle kutlayacak çok günleri olmalıydı. 

Burası eski bir çoban kulübesiydi. Yapının taş temeli, yılların ağırlığını sessizce taşırken; keresteden örülmüş duvarları zamana direnen birer tanık gibi ayakta duruyordu. Çatısındaki saçlar, güneşe ve kara maruz kalmaktan pas tutmuştu.

İçeri girmeden önce, çevreyi sessizce kolaçan ettik. Tipi, kulübenin çevresini silmişti; dışarısıyla içerisi, yaşamla ölüm gibi ayrılmıştı. Ali F, kulübenin tek göz penceresinden dikkatlice baktı. Bir süre sonra “Temiz!” diye güçlü bir şekilde bağırdı. Yine de temkinli adımlarla, çevreyi tarayarak tek tek içeri girmeye başladık.

Kapının gıcırdayarak açılmasıyla birlikte, zaman çöktü üstümüze. İçeri adım attığımız anda, bizi karşılayan koku keskin ve mide bulandırıcıydı. İzci modundaki Ali C, refleksle burnunu buruşturdu; yüzündeki ifade insani bir tiksintisiydi. 

Kulübe harabeydi. Ahşaplar soyulmuş, tek tük eşyalar tozlanmıştı. Burası terk edilmiş ve uzun süre uğranmamış bir yer gibi görünüyordu. Aslında kokusu olmasa fena yer sayılmazdı. En azından sıcaktı.

“Çok yayılmayın beyler. Kar yavaşladığı gibi çıkıyoruz.” 

Mubuka Komutanın sesi kulübenin içindeki gevşemeyi anında kesti. Tıpkı bir rüyanın ortasına düşen siren gibiydi. Yorgunluk omuzlarımızı çökertecekti belki ama onun sesindeki ton, bıçak kadar keskin ve göz kadar uyanıktı; görünmeyeni sezen bir liderin sezgisi… sıcaklığı fark ettiğinde, gevşemenin ilk anını bile lüks sayardı.

Herkes bir köşeye çekilmişti. Kenarda duran sobayı yakmak için bir şeyler bakarken gözüm pencereden dışarıya takıldı. Dışarısı karla değil, sanki sessizlikle doluydu. Ama o sessizliği yaran bir siluet vardı. Beyaz, geniş… tipinin içinde ağır ağır yürüyordu. Gözlerimi kısıp görüşümü netleştirmeye çalıştım ama yoğun kar yağışı buna imkânı vermiyordu. Görüşüm yetmeyince, dürbünü tüfeğin pencereye doğru yerleştirdim. Soğuk metal gözümün altında titreşti. İçimde eski bir ürperti kıpırdadı. Görüntü hala bulanıktı ama insan şeklinden sapmaya başlamıştı.

“Ne oluyor Deli?”

Tüm gözler bana döndüğünde, omuzlarımda hayalet gibi gezinen tedirginlik kelimelere döküldü. “Komutanım… bize doğru bir şey geliyor. Gül yabaniden hallice.” Çocukluğumun korkulu rüyası zihnimde canlanınca ürperdim. Boğazımda buz gibi bir gülümseme kıpırdadı ama ciddiyetin ateşi hemen bastırdı.

Silahımı bırakmadan izlemeye devam ettim. Adımları belli belirsiz göründü. Ve birden… “Komutanım, çoban!”

Bu dağlarda çobana rastlamak, bir asker için hiçbir zaman iyi haber değildi. Şans değil, şanssızlıktı. Çünkü bu coğrafyada “çoban” kelimesi masumiyet değil, belirsizlik demekti. Kimi zaman yol gösteren, kimi zaman yön değiştiren… Ama en çok susan. Ve burada susmak, ses çıkarmaktan daha tehditkârdı.

“Herkes hazır olsun.”

Mubuka Komutanın sesi fısıltıdan öteye gitmedi. Çünkü dağlarda yüksek sesler, çoğu zaman ölüme davetiye çıkarırdı. Ama o fısıltı bizim için, dağın yamacında yankılanan en net buyruktu. Silahlar, rüzgârın uğultusunu yaran bir dikkatle geniş kapıya çevrildi. Elimizde çatışmadan sağ çıkacak kadar cephane yoktu. Üstüne üstlük tim yorgundu. 

Dağ, sır tutmayı bilen bir tanıktı. Bir çatışma çıkarsa, dağ sadece çığlıkları taşırdı; haber gitmez, ses dönmezdi. O yüzden gelen çobanın adımı kadar niyeti de önemliydi. Belki bu çoban, bir askere son nefesini vermişti. Belki de birçok askerin hayata tutunmasını sağlamıştı. Eğer düşündüğümüz gibi karşı taraftansa, haber uçurmasına izin vermemek bizim boynumuzun borcuydu.

Kapı açıldı. Ardından içeri sırayla keçiler girdi. Her biri kendi küçük adımlarıyla dikkatimizi böldü. Tim geri adım atmadı, ama herkesin gözünde bir tereddüt vardı. Kontrolü saniyeler içinde yeniden ele aldık; çünkü dağda zaman değil, refleks değerlidir. Ve ben tüfeği hayatımın gül yabanisine çevirdim. Yakından o kadar da büyük görünmüyordu. Korkutucu hiç değildi. Üstelik bu… Bir kadındı. 

“Kıpırdama!”

Komutanın emriyle başını kaldıran kadın hazırlıksız yakalanmış gibiydi. Bilinçli bir kıpırdamama hali değildi, daha çok donup kalmıştı. Buz mavisini andıran gözleri açılmıştı ama tepki veremiyordu. Bizi beklemiyordu. Bu kulübe onun sığınağıydı. Bizimse geçici barınağımızdı ve şimdi o iki yalnızlık karşı karşıya kalmıştı.

Kadının bakışları, tek tek bizi taradı. Silahlara, üniformalara, çamura bulanmış botlara baktı. Sonra bakışları bir yerde durdu. Birimizin üzerinde bir şey görmüş gibi gözlerini kıstı ve bir anda yüzü değişti. Biçimli kaşları gevşedi, soğuktan kurumuş dudakları hafifçe aralandı. İfadesi, rüzgârla yumuşayan kar gibi usulca çözüldü. Yanakları daha da kızarmış gibiydi. Korku… yerini güvene bırakmıştı.

İnce, uzun parmaklı ellerini titreyerek ama kararlılıkla havaya kaldırdı kadın. Kar taneleri, kepeneğin üzerinden süzülüyor, adeta bu hareketle zaman durmuş gibi oluyordu. Kepenek, ağır bir yük gibi omuzlarında dururken, kolların açılmasıyla daha da genişledi. Ardından hayatımda duyduğum en tatlı ve yöresel şiveli ses kulağıma doldu.

“Ne mutlu Türküm diyene!”

Sanki bu kelimeler dağların yankısına karışıp gökyüzüne yükseldi. O an keçiler bile sahibine destek çıkarcasına, adeta bir marş eşlikçisi gibi ‘bee’lemeye başladı. Sesleri dağ taş dolaştı, havada bir ritim oluşturdu. İçimde, gururla karışık bir sarsıntı hissettim.

Tim, komutanın kısa ve kararlı emriyle bir bütün halinde silahları indirirken, ben hâlâ elimdeki namluyu sabitlemiş, buz mavisi gözlere kilitlenmiş haldeydim. Parmaklarım tetiğin üstünde donmuş gibiydi. İçimdeki bütün refleksler “tehlike” diye bağırıyordu ama o gözler… Soğuk, ürpertici ve bir o kadar da büyüleyiciydi. Mubuka Komutan’ın boğuk ama tok sesi kulaklarımı deldi.

“Kadir!”

Adım, dışarıdaki kar fırtınasını içerideki sıcak havaya taşıyan bir emir gibi yankılandı. Ama ben hâlâ kıpırdayamıyordum. Sanki zaman benden akıp gidiyor, dünya başka bir ritimle dönüyordu. Orada, o maviliklerin içinde sıkışıp kalmışım gibi hissediyordum.

Bir anlığına kendimi gerçek dünyadan kopmuşum gibi hissettim. Sanki nefes alıyordum ama yaşamıyordum. İçimde bir ses “Dikkat et. Bu senin gelmişini geçmişimi beller,” derken bir başka ses “Sıçarım gelmişine geçmişine. Sen şu ana baksana,” diye haykırıyordu. İkisi arasında sıkışıp kalmak boktan bir histi.

Buz mavisi gözlere baktıkça Game of Thrones sahneleri zihnime üşüştü. Bir anda kendimi Westeros’un buzlu topraklarında, White Walkersların kralıyla göz göze gelmiş gibi hissettim. O soğukluk, o titreşim, o ürpertici sükûnet… 

Kalbim, kalkan gibi göğsümü zorlayarak çarpmaya başladı. Bir yandan mantığım görev bilinciyle bağırıyordu: 

“Komutanın emretti. Silahını indir Kadir!”

Ama ruhum çoktan mantığımın hareket kabiliyetini dondurmuştu. O buz mavisi gözlerde, bilmediğim bir savaşın içine hapsolmuştum. Sonunda ölümden sonraki hayat vardı. Siktir, bu gözler insana ahirliği vadediyordu. Sonsuzluğu…

“Winter is coming…”

Dudaklarımdan dökülen bu cümlenin havada asılı kaldığını hissettim. Kızın kaşları, ince bir çizgi gibi birbirine yaklaşırken gözleri kısıldı. O an buz mavisi gözlerinde küçücük bir kıvılcım yandı.

“Bu gelmemiş hali mi?” 

İngilizcesi vardı. Vay be… Ses tonuna karışan Anadolu şivesi yüreğimde tuhaf bir sıcaklık bıraktı. İçinde alay vardı belki ama öyle sahici bir tını taşıyordu ki karın ortasında bile insanın içine köy ocağının soba kokusunu dolduruyordu.

Dışarıda belimize kadar batmış ulaşan karı hatırladım. Birkaç dakika önceki bacaklarımın uyuşmuş, parmak uçlarımın donmaya yüz tutmuş halini düşününce söylediğim sözün ne kadar saçma ve yersiz olduğunu idrak ettim. Dudaklarımın kenarından sızan tebessüm, soğuğa rağmen içimi hafifletmişti.

“Deli!” 

O sırada Mubuka Komutanın tok ve sabırsız sesi buz gibi havayı yararak geldi. Göz ucuyla ona baktığımda kaşlarının çatıldığını, ses tonuna sinirin gölgesinin düştüğünü fark ettim. Nefesi, buza karışan duman gibi sert çıkıyordu.

Başımı çevirip göz göze geldiğimde bakışlarının netliği beni olduğum yerde mıhladı. Hiç kelime etmedi, gerek de yoktu. Sadece elini hafifçe kaldırıp, silahımı indirmem gerektiğini işaret eden küçük ama otoriter bir hareket yaptı.

Allah şahidim, o an onun uyarısı olmasa elimde hâlâ tüfeği sıkıca kavrar bir şekilde durduğumun farkında bile değildim. Öyle dalıp gitmiştim ki… Sanki silah değil, ruhumu sıkan bir zinciri tutuyordum. Komutanın işaretiyle gerçeğe döndüm; derin bir nefes aldım, parmaklarım tetikten, namlumun ucu buzlar kraliçesinden uzaklaştı.

“Kimsin sen?”

Mubuka Komutanın tok sesi, sanki havada asılı kalmış bütün sessizliği paramparça etti. Buz mavisi gözlerini benden ayırıp komutana dönen ‘Dağlar kızı Reyhan’, ince dudaklarını kıpırdatarak “İsmim Yasemin,” dedi. Bir an duraksadı, sonra ekledi. 

“Yasemin Aluçlu.”

Adı Reyhan değildi; Yasemin’di. Çiçeği gibi narin ama kokusuyla gecenin karanlığını aydınlatacak kadar güçlü müydü? Adı aklıma önce bir bahar sabahının tazeliğini, ardından serin bir yaz akşamında pencereden içeri dolan o eşsiz kokuyu getirmişti. Sessizliği, yaseminin gövdesine sarılan ince dallar gibiydi; incelikli ama inatçı, kırılgan ama asla teslim olmayan.

Yasemin’e bakınca insan, bir çiçeğe değil; bir hikâyeye dokunduğunu hissederdi. Çünkü yasemin çiçeği gecelerin en gizli saklı duygusuydu. Ve karşımdaki bu kadın da adıyla, varlığıyla, gözlerinin derinliğinde taşıdığı anlamla, işte tam da böyle hissettiriyordu.

Adı Yasemin’di.

Gönülde yer eden, hafızada kalıcı bir kokuya sahip bir çiçeğin ismine sahipti ve her kim onunla karşılaşırsa, bir daha aynı kokuyu duymadan aldığı nefes haram olurdu. Peki ya görmeden?

Komutanın yüzüne baktıkça kaşlarım kendi kendine çatılıyordu. O sert bakışlarının ardında, zihninde hızlıca dönen çarkları fark ediyordum. Sanki Türkiye’ye kuş bakışı bakıyordu. Hatta bulunduğumuz bölgenin karlar altındaki haritasını ezbere biliyor gibiydi. Birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından “Aluçlular köyünden misin?” diye sordu. Kadın, başını küçük bir hareketle salladı. O an boğazımdan belli belirsiz bir küfür döküldü; şaşkınlıkla komutana baktım. Bu adamın kafasında gizli bir navigasyon olmalıydı. Yoksa, koskoca dağların içinde köyleri, obaları, kulübeleri bu kadar hızlı bağdaştırmak nasıl mümkün olabilirdi? Özel kuvvetler askeri için bile bu yön bilgisi fazlasıydı. 

Mubuka Komutanın omuzları hafifçe düştü. Gardını indirdiğini, içindeki şüphe bulutunun biraz olsun dağıldığını anladım. “Bu kulübe senin mi?” diye sordu. Yasemin başını dikleştirerek “Babamın,” diye cevap verdi. Sesi kararlı ama içinde belli belirsiz bir hüzün taşıyordu.

“Çoban olan sen misin, baban mı?” 

Komutanın sesi biraz daha yumuşamıştı. Kadın buz mavisi gözleriyle ona dik dik bakarak “Fark eder mi?” diye meydan okudu. Kaşlarım hayretle havalanırken etrafıma bakındım. Buralarda bir yerde yenmiş yürek kırıntıları olmalıydı. Yoksa işinin başındayken Mubuka Komutana böylesine diklenmek cesaret işiydi.

“Eder.” 

Komutanın yüzünde, sanki geçmişten gelen bir ağırlığın izi vardı. Yasemin derin bir nefes aldı. O an dudaklarının kenarı titriyor gibi hissettim. “Babam.” Komutan devamının gelmesini bekliyormuş gibi bakınca “O da al bayrağın gölgesinde yaşamayı bir şeref, vatanına hizmeti bir yemin bilenlerden,” diye ekledi. Tek bir cümleyle bizim tarafımızda olduğuna dair en ufak bir tereddüttü bile silmişti. Komutan, zaten bunu tahmin ediyormuş gibi, sessizce başıyla onayladı. O anda aralarındaki bakış, söze ihtiyaç bırakmayan bir anlaşma gibiydi.

“Bu keçiler ne alaka?”

Dayanamayıp aralarındaki boşluğa girdim ve elimle kulübenin içindeki hayvanları işaret ettim. Yasemin bana doğru döndü. Maviliklerinde sabırla karışık bir yorgunluk vardı. “Babam rahatsız,” dedi. 

“Onun yerine ben hayvanları çıkardım. Kar başlayana kadar döneriz diye düşünmüştüm ama… hızlı bastırdı.”

Tam o sırada kulağımın dibinde tanıdık bir ses yankılandı. 

“Beeeee…”

Refleksle başımı çevirdim. Bir keçi, burnunu ıslak kamuflaj pantolonuma dayamış, ısrarla ufak boynuzlarıyla bacağıma yükleniyordu. Kendisi ufak tefekti ama dengem yerinde olmasa beni al aşağı edecek kadar güçlüydü. Bu bir sevgi gösterisi miydi yoksa güç gösterisi mi emin olamamıştım. Bana zarar vermiyordu ama rahatta bırakmıyordu. İç güdüsel olarak elimle hayvanın boynuzlarını itmeye çalışırken dudaklarımda istemsiz bir gülümseme belirdi. O anın absürtlüğü, yaşadığım yorgunluğu bir anlığına dağıtmıştı.

“Lilu buraya gel.”

Lilu mu? Keçiye bir kez daha alıcı gözle baktım. Ufak tefekti ama kesinlikle yeni doğmuş değildi. Tüyleri yer yer kırçıllı, gözleri ise şaşırtıcı bir dinginlikle bakıyordu. Güzel bir dişiydi; öyle narin duruyordu ki sanki dağın rüzgârı bile ona dokunurken izin istemek zorunda kalıyordu.

Ama bell ki bu güzelliği, tehlikeli bir ilgiyi de peşinden sürüklüyordu. Arkasında duran teke — o azgın, gözleri kıskançlıkla parlayan erkek — Lilu bana dokunduğu için her an üzerime saldıracakmış gibi duruyordu. Burnundan soluyor, toynaklarını zemine vuruyordu. Aramızda bir tür sessiz hesaplaşma vardı; sanırım onun için Lilu bir dişi değil, bir egemenlik alanıydı. Karısı falan mıydı? 

“Lilu dedim!” 

Sesi, dağın yamacında yankılanmadı belki ama Yasemin’in adımlarını hızlandırdı. Üzerimize doğru yürüdü; kararlı, biraz öfkeli, biraz da sahipleniciydi. Keçiyi boynundaki çıngıraklı tasmasından yakaladı. O çıngırak, sanki sadece keçiye değil, aramızdaki sessizliğe de takılmıştı. Şıngır şungur sesleri eşliğinde Lilu’yu, diğerlerinin yanına doğru çekiştirdi.

“Yaptığın çok ayıp Lilu. Herkese sırnaşamazsın.”

Ah… Neden erkeğinin bana öyle baktığını şimdi anlıyordum. Bir anda tüm benliğime dolan koku… Burnumun dibine girdiği için mi bilmiyorum ama Yasemin’in kokusu iliklerime kadar işledi. Keçilerin o tanıdık, toprakla karışık kokusunun arasından sıyrılan bir çiçek bahçesiydi sanki: hafif ama inatçıydı. Bu kokuyu biliyordum. Bu kardelendi; kışın ortasında açan, karı yaran, inatla toprağı delen o narin ama güçlü çiçek. 

“Beeee…”

Lilu’nun gözleri hâlâ bana dönüktü. Yasemin’in parmakları tasmayı sıktıkça keçi geri adım atıyor ama bakışlarını kaçırmıyordu. O gözlerde, sanki bana bir şey söylemek isteyen, yarım kalmış bir sır vardı. Melodik bir şekilde “Bana öyle bakma, bizi anlayacaklar,” deyip arkasındaki azgın tekeye baktım.

 “İkimize karşı bu dünya, bizi anlamayacaklar.”

Yasemin’in gözleri örtüsünün kıyısından bana değdi. Bir şey söylemedi ama dudaklarının kenarına kırıntı kadar bir tebessüm eklenmişti. Bir çelişkiydi bu: hem saklanmaya çalışan hem de kendini ele veren bir çaba…

“Keçiye şarkı mı söyledi bu?”

Ali C’nin alaycı sesi kulübede yankılandı. Ardından birkaç kahkaha daha eklendi. İçimde yükselen hisleri susturmak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Onlara cevap vermek yerine sustum ve sessizliği Komutan doldurdu 

“Kulübüne izinsiz girdik. Kusura bakma.” 

Bakışlarımı Yasemin gibi bende Mubuka Komutana doğru çevirdim. “Tipi bastırınca sığınacak en yakın yer burasıydı,” diye yaptığımızı açıklamaya çalıştı. Yasemin’in yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi. Sanırım böyle bir şey duymayı beklemiyordu. Dudaklarının kenarı titredi, sonra ince bir tebessümle “Estağfurullah Komutan ne kusuru,” dedi şivesine kurban olduğum.

“Hele şu sobayı yakalım. Sığındığınıza değsin.”

“Bizim için uğraşma. Kar yavaşladığı gibi çıkacağız.”

Yasemin, bu söz üzerine bakışlarını pencereye çevirdi. O küçücük camdan dışarıyı süzerken yüzüne düşen beyaz ışık gözlerini olduğundan daha da mavi gösteriyordu. “Yarım saate bir adam boyu olur bu kar Komutan. Dursa bile çözülmesi en az bir haftayı bulur.” 

“Bizler için sorun değil.”

Mubuka Komutanın bu yanıtı kulübeye ağır bir sessizlik getirdi. Yasemin’in kaşları çatıldı. Tek tek hepimizin yüzünde gezinen bakışları, bende daha uzun süre asılı kaldı. Nedenini bilmiyordum ama o birkaç saniyelik temas, kalbimde bir uğultu başlattı. Fakat benimle konuşmak yerine Mubuka Komutana doğru döndü. 

“Siz beresi bordo olanlardan mısınız?”

Soru o kadar tatlı, o kadar samimiyetle söylenmişti ki, dudaklarımdan istemsiz bir kıkırtı döküldü. İçimdeki çocuğu ortaya çıkaran o sesin farkında bile değildim. Ama bu kıkırtının Yasemin’in hoşuna gitmediği belliydi. Başını bana çevirdiğinde buz mavisi gözleri öyle bir sertlik taşıyordu ki, sanki ruhuma saplanan bir kılıç gibiydi. Dalga geçtiğimi düşünmesi kalbimi sıkıştırmıştı. 

“Çok gördün sanırım bordo berelileri?” 

Komutanın sorusu resmen beni ipten almıştı. Yasemin bakışlarını benden çekti, yüzündeki keskinlik yerini düşünceli bir ifadeye bıraktı. Başını ağır ağır salladı. “Mavilerden çok değil ama,” dedi. Sanki sıradan bir cevapmış gibi görünüyordu ama onun dudaklarından çıkan her kelime başka bir tat taşıyordu. Komandolardan bahsedişi bile kulağa şarkı gibi gelmişti. 

“Ben sobayı yakayım,” diyerek üzerindeki kalın kepeneği çıkardı. Kumaş yere düşerken ince bedeni gözler önüne serildi. Bir anlığına şaşkınlıkla fark ettim: Az önce o gözleriyle hepimizi titreten kadın, aslında narin bir yapıya sahipti. Soğuk karların içinde bile dimdik duran bir irade, incecik bir bedene sığmıştı.

Keçileri nazikçe kenara iterek yolunu açtı. Küçük ayakları kararmış tahtaların arasında kaybolurken, kulübenin arkasında bir yerlere gitti. Ardından kollarına sığdırmaya çalıştığı kuru tahtalarla geri döndü. İnce bilekleri odunların ağırlığıyla kızarmıştı ama yüzünde en ufak bir şikâyet yoktu.

“Beyler.”

Mubuka Komutanın sesi kulübenin ahşap duvarlarında tok bir biçimde yankılandı. Bakışlarımı Yasemin’den aldım ama kalbim… İşte ondan şüpheliydim. “Tipi yavaşladığı an çıkıyoruz. O yüzden dinlenseniz iyi olur.” Emir tartışmaya kapalıydı. Herkes, yorgun bir homurtuyla kendine uygun bir köşeye çöktü. Kimi duvara yaslandı, kimi yere uzanıp gözlerini kapattı. Çatının arasından sızan uğultuya karışan nefesler, bir anda kulübeyi bir kış uykusunun sessizliğine gömdü.

Ben ise hareketsiz kalamadım. Kolumda asılı duran tüfeği dikkatlice çıkardım, metalin soğuğu parmaklarımdan kayarken silahı kulübenin duvarına yasladım. Sonra derin bir nefes alarak Yasemin’e doğru yürüdüm. Arkada, keçilerin inatçı “beee” sesleri sanki yoluma eşlik ediyordu.

Yardım edilecek bir şey olup olmadığını soracaktım. Onun yanına vardığımda, Yasemin yere çömelmişti. İnce parmaklarıyla kuru tahtaları sobanın içine yerleştiriyor, odunların birbirine sürtünüşünden çıkan ince çıtırtı, tipinin gürültüsüne meydan okurcasına kulaklarımı dolduruyordu. Beni fark etmemiş gibiydi. 

“Yasemin Hanım,” diye seslenmek geçti içimden. Ama kelime boğazıma takıldı. Geçmişim, o iki hecenin üzerine acı bir gölge düşürüyordu. ‘Hanım’ dediğim tek bir kişi olmuştu ve bir zamanlar aşkla söylediğim hitap şu anda tadı bozuk bir lezzetti. 

Sadece “Yasemin” demek istedim. Ama bu kez de başka bir çekince sarstı içimi. Onun gözlerindeki mesafe, dilimdeki yakınlıkla çarpışır mıydı? Aramızdaki çizgiyi aşar mıydım?

Tam bu ikilemin içinde kıvranırken, o ansızın ayağa kalktı. Sanki arkasında nefes aldığımı, kararsızlığımı tek tek görmüştü. Omuzları dimdikti, bakışlarıysa buz kadar soğuk ve karıncalaştırıcı… Bana gözlerini diktiğinde, kalbimin atışını hissetmek imkânsızdı.

“Çayı demleyebilirsin.”

Donakaldım.

Siktir.

Karşımdaki kadın bildiğimiz türden biri değildi. Sanki zihnimi okuyor, ne diyeceğimi, hangi adıma takılıp düşeceğimi benden önce biliyordu. Bir an için aklıma en saçma ihtimal geldi: Son akıl bükücü falan mıydı bu kardelen?

Dudaklarım aralandı, bir şey diyecek oldum ama kelimeler benden hızlı davranan nefesime yenildi. Onun yerine titrek bir gülüş çıktı ağzımdan. 

“Emredersiniz.”

Yorumlar