Kelebek Etkisi 1 - 10. Bölüm

 ELİF
Dolandırıldığıma mı yanmalıydım yoksa yanımdaki safi ateşin buna neden olan adamı yakacağına mı odaklanmalıydım. Durdurmalı mıydım? Yoksa onunla beraber gidip, kandırılmışlığın verdiği hisle tüm hıncımı mı almalıydım? Hoş, ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım, yanımdaki kadar tedirgin edici bir havayı üzerime giyemem gibi hissediyordum. Bana yakışmazdı da ama ona tam uyuyor gibiydi. Demir Kara’nın karşı konulamaz bir gizemi vardı. 
Merak uyandırıcı bir gizem.
Tabi yaşamla aranda çözülemez sorunlar yoksa. Çünkü onu çözmek ölüm gibi bir şeydi. Belki kimse ölmemişti. Düşüncelerimden izin isteyip yanımdaki adama biraz daha dikkatli baktım. İlgisiz görüntüsünün altındayken bile her şeyin kontrolüne sahip olmak istemesine, durup dururken neden gerildiğini anlamadığım kaslarının arasında belirmiş mavi yeşil damarların, kan akışını bile belli edecek kadar güçlü atmasına…
Kesinlikle birileri ölmüştü.
Ve sanırım katili de yanımda oturuyordu.
Zilin beklemediğim bir anda, arsız bir yükseklikte çalmasıyla yerimden sıçradım. Demir, tam bir bakma sayılmasa da göz ucuyla tepkisini gösterdi. Ne kadar inkar edersem edeyim, korkutucuydu. Bunu sağlayan o iki küçük, aralarına sarımsı tonlar serpiştirdiği kahverengi harelerdi. Yüzü öyle mimiksizdi ki, tepkisini anlamak imkansızdı. Sanki her an bir maskeyle dolaşıyordu ve bu onu daha da ıssız bir hale dönüştürüyordu. Başka zaman olsa gözümü karartıp onu çözmek için uğraşırdım ama kokusu…
Hissettirdikleri olmasa, ondan hiç beklenmeyecek naiflikte bir kokuya sahipti. Sabahın en değmemiş anlarındaki ormanın, yağmurdan sonra yayılan toprağın ve güneşin en tepede olduğu an yoğunlaşan denizin karışımı gibiydi. Ağır olmayan ama zihne yer edip size bambaşka dünyaları bahşeden bir aroma.
Ama şu an, ondan uzak durmamı vurgulayan bir alarmdı.
Göz temasını kesip yanımdan kalkmasıyla, sıraya yayıldım. O ana kadar dik durduğumun bile farkında değildim. Esra denen kızla beraber sınıftan çıkışını izlerken, görüş alanıma Melek girdi. Öyle büyük gülümsemişti ki, yanağında ardı ardına duran iki gamzesi olduğunu şu an fark ediyordum.
“Çok acıktım ben. Kantine inelim mi?”
Sabah elinde yapışık iki tostla sınıfa girdiğini hatırlayınca hafifçe kaşlarımı çattım. Ben onu yesem, akşama kadar aklıma yemeğe dair hiçbir şey gelmezdi. Hayatımda tanıdığım en obur insan Önder’di ama Melek’te onun tahtını sarsacak kadar iştahlıydı ve bu gördüğüm fiziğine çok tersti.
“Olur,” diyerek çantamı koluma takarak ayağa kalktım. Melek’in gözleri çantamda dolaştı.
 “Çok önemli bir şey yoksa sınıfta bırakabilirsin-“
“Var.”
Konuşmasına nokta niteliğindeki cevabımla sustu. Birkaç saniye sonra da bozuntusunu geri plana atıp “Ben sadece seni düşünmüştüm,” dedi ve az önceye kıyasla daha minik bir tebessüm etti. “O zaman gidelim.”
Melek önde ben arkada sınıftan çıktık. Koridorun kalabalıklığını teğet geçe geçe merdivenlere yöneldik. Aniden sınıfından çıkan tekerlekli sandalyeli çocuk yolumu kesti. Reflekslerime bir kez daha teşekkür ettim. 
“Önüne bakmayı öğrenmen zaman alacak gibi duruyor.”
Hem suçlu hem güçlü tavrından biraz olsun arınamaz mı bu çocuk? “İstenmeyen ot özelliğinden vazgeçmeyeceksin gibi duruyor.” Verdiğim karşılıkla kaşlarını çatan çocuk tekerlekli sandalyesini sert bir şekilde çevirdi. Geriye doğru yarım bir adım attım. Ayaklarımı kıl payıyla tekerleklerinden kurtarmıştım. Ezmeye ant içmiş bir tavırla bana doğru olabildiğince yaklaştı.
 “Burnunu her yere sokmazsan, hasada gerek kalmaz.”
Cevap vermek yerine, zekasını içten içe alkışladım. Kelime cambazlığı hayranlık uyandırıcıydı. Hatta eğlenceli bile sayılabilirdi. Düşmanın olacaksa, kesinlikle böyle biri, daha çok zevk verirdi.
“Effy.”
Melek durumumuzu yeni fark etmiş gibi bize doğru gelmeye başladı. Haldun gözlerimin içine öldürücü son darbesini attı ve Melek gelene kadar yanımdan uzaklaştı. Arkasından bakarken beklenen “Ne oldu?” sorusu geldi. Hazırlıklıydım. Omuz silkerek “Her zamanki selamlaşmamız,” dedim ve bakışlarımı Melek’e çevirdim. “Sen aç değil miydin?” Koluna girdiğim kızı merdivenlere doğru çekiştirdim. Basamakları hızlı hızlı inerken bu sefer yolumuzu kesen kişi Emir oldu.
“Günaydın Effy.”
Sanki tek başımaymışım gibi sadece bana odaklanmasını garipsesem de “Günaydın Emir,” dedim. Koluna giren kişi ben olmama rağmen Melek beni daha sıkı tutmaya başladı.
“Sana da günaydın Emir.”
Buram buram kokan sitemi ciğerlerine zevkle dolduran Emir gözlerini yanımdaki kıza çevirdi. “Ah… Kusura bakma Melek Başkan,” Bu gerçekten yapmacık bir ses tonuydu. “Effy olunca gözüm başka kimseyi görmüyor.” Tepki vermemek için mi kendimi kasıyordum yoksa kolumdaki kolun gerginliğini hissetmemek için mi? 
“O zaman şu gizemli destekçine söyle de sana bir göz ameliyatı yaptırsın. Yoksa bir daha işin düştüğünde, karşında sağır biri bulacaksın.” 
Melek kolumdan sert denebilecek bir hareketle çıktı. Kolum yana doğru sarsıldı. Kendini kontrol etmeye çalışsa da sinirlendiği yüzünden okunuyordu.
“Sanırım sizin konuşacaklarınız var-”
İtiraz etmeme bile fırsat vermeden cümlesini hızlıca tamamladı. “Ben kantine iniyorum. İşin bitince gelirsin olur mu?” Cevabımı bekleme gereği duymadan önüne döndü. Emir’e kısa ama öldürücü bir bakış attı ve merdivenleri ölüm fermanını tek tek kaleme alıyormuş gibi inmeye başladı. Ben afallamış bir şekilde arkasından bakakalırken Emir’in her zamanki gibi odağı yüzümdü.
“Neden böyle davrandın?”
Bakışlarımı Emir’e çevirdim. Ellerini bordomsu kapüşonlusunun ceplerine sokup omuz silkti. 
“Başka türlü yanından gitmezdi.”
“Kibarca isteyebilirdin.”
“O zaman da konunun ne olduğunu deşerdi. Geçmişini bir kişiye daha anlatmaya hazır mısın Elif Sancak?”
Sesi fısıltıdan farksızdı ama ben çok gizli bir sırrımı bağıra çağıra söylemiş gibi panikle etrafımı kontrol ettim. Konunun geçmişimle ne alakası vardı?
“Aslında bu konuyu seninle de daha fazla konuşmasak iyi olur.”
“Ben de Demir’den önce seninle konuşmanın daha iyi olacağını düşünüyordum.”
Hafifçe çatılan kaşlarım, sorgulan bakışlarımla birleşti. Neden sürekli bu çocuk mahrem alanımın etrafındaydı? 
“Yine Demir’e ne yaptın?”
“Ha?”
Dudaklarımdan kaçan şaşkınlık nidası, bence tam anlamıyla düşüncelerimi vurguluyordu. “Sabah bana gelip seninle ilgili her şeyi öğrenmek istediğini söyledi.”
“Ne?!”
Bu sefer gerçek anlamda bağıran bendim. Sesim merdiven boşluğunda yankılanırken yanımızdan geçip giden birkaç göz üzerime çevrildi. Onlara odaklanmadan“Neden?” diye sordum.
“Onu sen söyleyeceksin. Baya öfkeli görünüyordu.”
Mimiksiz bir adamın öfkeli olduğunu anladığına göre, gerçekten onu iyi tanıyor olmalıydı. Sabah sabah onu sinirlendirecek… Tabi ya.
“Sanırım buldun.”
“Dün onunla kıran kırana bir yarış yaptık.”
Emir’in gözleri fal taşı gibi açılırken “Sakın bana motorla olduğunu söyleme,” dedi. Demir’in okula motorla geldiğini görüp benim okula girişimi ve havalı inişimi kaçırmış olamazdı değil mi? Başımı onaylarcasına salladım. “Az kalsın polislere yakalanıyorduk.”
“Şaka yapıyorsun. Eee?”
“Bugün de yarıştığı kişinin ben olduğumu anladı. Sanırım birazcık onu kışkırtmışta olabilirim. Ha tabi motordan kaska kadar her şeyimizin aynı olma durumu da var-“
“Bir dakika. Bir dakika. Motorun Demir’inkiyle aynı mı?”
Başımı tekrar evet anlamında salladım. “Ama bu imkansız. O özel üretim ve-“ Emir bir anda sustu. Sanki dilinin ucuna gelen kelimeleri son anda durdurmuştu. Demir’le ilgili daha çok şey bildiği izlenimine kapıldım. Hoş, onun gibi birinden başka bir şey beklenmezdi zaten.
“Benimki de özel üretim. Her bir detayını kendim tasarladım.”
“Bu kadar benziyor olamazsınız.”
“Kiminle? Demir’le mi?”
Cevap vermedi. Gözlerimi kısarak Emir’e baktım. Neyi ya da kimi saklamaya çalışıyordu? “Aynı yere mi yaptırdınız?” Başımı onaylarcasına sallarken “Öyleymiş,” dedim. Hayretle gözlerimin içine baktı. “Yani bu konuyu Demir’le konuştunuz?” Neden bu kadar şaşırıyordu ki?
“Her medeni insan gibi evet. Hoş, öğrendiklerinden sonra onun medenice davranacağını sanmıyorum ama.”
Emir yine, yeni, yeniden sustu. Kafasındaki düşünce çarkını sürekli döndürüyor gibiydi. Bir şeyleri birbirine bağlıyor, oradan başka yere sonuçlar çıkarıyor, hesap yapıyor gibiydi. 
Zil sesi merdiven boşluğunda yankılandı. İlk zil öğrenciler içindi ama bu okulda bunu takan Melek’ten başka kimse yoktu. Elindeki ısırılmış tostları ve bir kutu meyve suyuyla merdivenleri çıkmaya başlayan kız, bu sefer de fermanın altını imzalar bir havadaydı. Emir’in yerinde olmak istemezken, ona olan sinirinden nasiplendiğimi hissediyordum. Yanımızdan geçip giderken bana bakmadı bile.
“Tamam sinirinin nedenini anladık. Şimdi de ne yapacağımızı düşünmeliyiz.”
Bakışlarımı tekrar Emir’e çevirirken “O ne demek?” diye sordum. Hala bir şeylerin ince hesabında olduğunu gösteren gözleri bana çevrildi. “Seninle ilgili her şeyi öğrenmek istediğini söyledi Effy. Hem de akşama kadar. Anlayacağın az vaktimiz var.”
“Ne için?”
“Gerçeği çarpıtacağımız bir şeyler bulmak için, ne için olacak?”
“Neden? Sadece sussan olmuyor mu?”
Başını itiraz edercesine salladı. “Konu Demir Kara ise, benim susmam onun sadece başka kişilere yönelmesine neden olur. Bu yüzden seni koruyacağımız, onu sakinleştireceğimiz bir şeyler bulmalıyız.” 
Ciddi olamazdı değil mi? Her konuda kafasının dikine gidip, altından ne çıkacağını bilmeden insanların hayatını deşen çocuk da mı bu adamdan korkuyordu. Bu Demir Kara kimdi Allah aşkına?!
“Benim hayatım benden başkasını ilgilendirmez.”
Sinirlendiğimi fark eden Emir ellerini teslim olur gibi kaldırdı. “Tamam, biz yine de ilgilenenler için bir kılıf bulalım olur mu?” Burnumdan soluyarak sustum. Kollarımı göğsümün üzerinde bağladım. İkinci zil çaldı. Bu da öğretmenler içindi ama bunu da öğrencilerini çok iyi tanıyan hocaların takmadığı belliydi. 
“Lütfen Effy. Seni önemsediğim için sana geldim ama bu konu sadece seninle alakalı değil. Benden bir şey istedi ve yerine getir-“
“Tamam.”
Gerçekten çaresiz görünüyordu. Ama buna neden olan oydu. Hayatıma bu derece girmese, hatta genel olarak tüm insanların özeline bu denli saldırmasa, kimse ondan böyle bir şey istemezdi. Hoş, şu andaki duruma neden olan kişi, o değildi. Beni merak ettirecek kadar onu kışkırttığıma inanamıyordum. Benden ona neydi? Öğrense eline ne geçecekti?
“Gerçekten mi?”
Gözlerindeki umut ışığı parıldamaya başladı.Anlam veremesem de ona karşı kendimi borçlu hissediyordum. Başka biri olsa, belki ilk sorduğu an bildiği her şeyi dökerdi. O beni düşünüyorsa, bende onu düşünmeliydim. “Sınıftan kaskımı alayım, otoparkta buluşuruz,” dediğimde gözleri hevesle büyüdü. “Motorla mı gideceğiz?”
“Bir sakıncası var mı?”
Başını hayır anlamında salladı. “Güzel. Hemen geliyorum.” Gerisin geri dönüp merdivenleri tırmandım. Neredeyse koşar adım koridorda ilerledim. Sınıfa girdiğimde tostunu bitirmiş Melek’i çöpün başında buldum. Hala son lokması yanağındaydı ve elinde tuttuğu karton kutudaki şeftali suyunun dibini sıyırır gibi sesler çıkarıyordu. Beni gördüğü an kaşları çatıldı ama bu daha çok sorgular bir ifadeydi.
“Ne oldu?”
Ağzındaki lokmalardan dolayı sesi boğuktu. “Ufak bir işim var.” Yanından geçip sırama doğru ilerledim. Peşimden geldiğini duyabiliyordum. “Okulu mu asacaksın?” Kaskımı elime aldığım gibi Melek’e doğru döndüm. “Sadece bugünlük.” Kaşları daha da çatıldı. “Bir sorun mu var Effy? Bir anda ne oldu böyle?” Emir haklıydı. Melek’te bir şeyleri deşmek konusunda hevesliydi. Başımı hayır anlamında salladım ve hiç istemeyerek merakını yatıştıracak ufak bir beyaz yalana başvurdum.
“Motoru servise götürmem gerekiyor. Gelirken biraz sorun çıkardı da.”
Yüz ifadesi gevşemeden telaşlı bir hale dönüştü. “Ciddi misin? Okula gelmeden götürseydin ya…”
“Okula gelirken fark ettim.”
“Allah korusun. Kaza falan yapmamışsın iyi ki.”
“Hıhı,” sesinden sonra sıranın altında eşyalarımın kalıp kalmadığını kontrol ettim. Diğerleri gelmeden sınıftan çıkmak için “Geç kalıyorum. Haberleşiriz olur mu?” dedim ve tıpkı onun gibi cevap vermesini beklemeden koşar adım kapıya yöneldim. Üçüncü zilin çaldığını duyduğumda hızlandım. 
Akıntıya karşı kürek çekmek istemiyordum. 
Okuldan çıktığım gibi üzerime gelen insan selini fark ettim. Kendimi bir çırpıda duvar kenarına ittim ve kolumu tırtıklı beton yüzeye sürte sürte otoparka doğru ilerledim. Tam açık alana gelip kolumu silkeliyordum ki, Demir Kara ve arkadaşlarının motorlarının üzerinde olduğunu gördüm. Olduğum yere çakılmış gibi hissettim. Çıkışa doğru yönelmiş grubun neden beni bu kadar tedirgin ettiğini anlayamıyordum. Yüzünde kask olmasına rağmen Demir olduğunu bildiğim adambenim olduğum tarafa doğru gayriihtiyari baktı. Göz göze geldiğimizi düşünmek istiyordum. Çünkü beni gördüğü gibi duraksadı ve diğerleri de birkaç saniye sonra durdu. Resmen çıkışı kapatmışlardı. Ben motora binene kadar gitmelerini ümit ederek, yürümek için kendimi zorladım. 
“Effy!”
Destekçim gibi yetişen Emir’in sesiyle tekrar durdum ve fırsattan istifade bakışlarından kaçmak için arkamı Demir’e döndüm. Öğrenci gruplarını yara yara bana doğru gelen Emir’in gözleri arkamdaki bir noktayı taradı. “Siz yine mi atıştınız?” Bunu nereden çıkardığını sorduğumdaysa bakışlarıyla kimden bahsettiğini bildiğim yönü işaret etti. “Çıkışa barikat kurmuş gibi duruyorlar da.”
Omzumun üzerinden geriye doğru baktım. Gitmeye niyetleri yok gibi duruyorlardı ve bu can sıkıcıydı. Ufak bir yarışın, minik bir kışkırtmanın ve saçma bir dolandırılmanın bedeli bu kadar sinir bozucu olmamalıydı. Tekrar Emir’e döndüğümde onunda Demirleri incelediğini gördüm. Kaygılı gözüküyordu. Ona bakmamla bakışlarını bana çevirdi ama ifadesinde gram bir değişme olmadı.
“Ne yapacağız?”
Omuz silktim. “Eşkıya değiller ya, biz yanlarından geçerken çekilirler herhalde.” Emir bu söylediğime inanıp inanmadığımı soruyor gibi baktı. “Çekilmezler mi?” diye sorunca bilmiyorum der gibi dudağını büktü. “Sanki senin ne yapacağını merak ediyor-lar.” Başımı tekrar Demir’e çevirdim. Haklı olabilir miydi? Bu bir meydan okuma mıydı? Ondan korkup korkmayacağımı bu şekilde mi ölçüyordu? 
Gözlerimi okulun bahçesinde dolaştırarak bir çıkış yolu aradım. Çıkabileceğim tek bir kapı vardı. Ana giriş kapısı ama onun önünde de belimi aşan bir demir engel bulunuyordu. Üzerinden atlayabilir miydik? Arkamda Emir varken bu zordu ama Demir denen adama boyun eğmektense, motorumu parçalardım daha iyiydi. Bir demirle uğraşmam gerekiyorsa cansız olanı tercih ederdim.
“Gel benimle.”
Emir’i beklemeden motora doğru ilerledim. Yine havalı ve kontrollü denecek şekilde motora bindim. Kaskı kafama takacağım sırada, Emir’i hatırladım. Arkama tek seferde ve yardım almadan oturmuştu. Demek ki motorlara aşinaydı ama birazdan yapacağımız hareketi daha önce yaşadığını hiç sanmıyordum. Onu tehlikeye atamazdım. Kaskı ona doğru uzattım. Kaşlarını çatarak “Onu kullananın takması gerekiyor,” dedi bilmişçe. 
“İnan bana, birazdan bunu taktığın için şükredeceksin.”
Kaşları daha da çatıldı. “Sen okuldan nasıl çıkmayı düşünüyorsun Effy?” Ses tellerindeki korku titreşimlerine karşılık gülümsedim. Yeterince zordu ve köstek yerine desteğe ihtiyacım vardı. “Birazdan anlarsın,” diyerek kaskı eline tutuşturdum.
 “Sakın düşme.” 
Gözlerinin fal taşı büyüklüğüne gelmesi daha da geniş bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdi. Bu korkumu gizlediğim bir paravandı. Önüme döndüm. Demir’le göz göze olduğumuzu hayal ederek anahtarı çevirdim. Motorun çalışmasıyla, sanki aramızdaki akım güçlü bir kükremeye dönüştü. Okulun bahçesi bu sesle yankılandı. Bunun yarattığı etkiyle de içeri girmeye çalışan öğrenciler duraksadı, okuldakiler pencerelere koştu. Herkesin gözü artık bizim üzerimizdeydi.
“Daha fazla Demir’in üzerine oynamasan mı?”
Bu bile isteye yaptığım bir şey değildi. Elimi nereye atsam karşıma bu adam çıkıyordu. Sanki kader bizi bir şekilde karşı karşıya getiriyordu. Ayrıca beni tanımak isteyen, özelime girmek isteyen oydu. Sırf bu saygısızlığı için bile bir dersi hak ediyordu.
Emir kaskı başına geçirdi. Ellerini belimin iki yanına yerleştirdi. O an vücudumda hissettiğim elektrik akımı, çarpılmışım gibi ürpermeme neden oldu. Belimdeki baskı azaldı ama hala ellerinin dokundu dokunacak bir mesafede olduğunu hissediyordum. Karnıma yumruk yemişim gibi midem bulanmaya başladı. Sanki yaşadığım kabusa dair tüm anılar boğazımda birikiyordu. Benim iznim olmadan, kimsenin bana dokunamazdı. 
Artık buna izin vermeyecektim.
Emir’in ellerini bileklerinden tutup önümdeki motora yerleştirdim. “Buradan tutman daha iyi olur.” Neden böyle bir şey istediğimi anlayacağını biliyordum. O da itiraz etmedi. Motoru uzun, ince parmaklarıyla sağlı sollu kavradı.
 “Umarım ellerim terleme özelliğini bir süreliğine bırakmıştır.”
 Stresten koparabildiğim bir gülümsemeyi dudaklarıma yerleştirdim. Ayak pedalını kaldırıp motoru dengeye getirdim. “Hazır mısın?” Omzumun üzerinden Emir’e baktım. Siyah kaskımdan yüzüne göremiyordum ama sesi tedirginliğini belli ediyordu.
“Olmamam bir şeyi değiştirir mi?”
Ona güven verircesine gülümsemeye kendimi zorladım. “Sadece sıkı tutun.” Başını tamam anlamında salladı. Önüme döndüm. Motoru, tekerlekleri yakmak pahasına tek ayağımın üzerinde180 derece döndürdüm. Çığlıkvari bir sesle “Ellerim kayıyor!” diye haykıran Emir’e odaklanmadan ana kapıya yöneldim. Demir ve çetesinin beni izlediğini hissediyordum. Ne yapacağımı bekliyorlardı. Yaydıkları enerji o kadar yoğundu ki…
“Sıkı tutun. Ellerinle olmuyorsa, bacaklarınla. Sadece sıkı tutun.”
Hızımı bir anda arttırdım. O demirin üzerinden atlamamın başka yolu yoktu. “Sakın bana oradan atlayacağız deme!” Emir’in ellerinin terlediğini motorda bıraktığı izlerden anlayabiliyordum. Ona hak veriyordum. Çünkü yaşadığım stresten benimde ellerimin ondan kalır yanı yoktu.
“Başka yolumuz yok!” 
Kapının önündeki minik rampaya yaklaştığımda “Sıkı tutun!” diye bağırdım. Sanırım sırf bu rampa için o engelli çocuğa teşekkür etmem gerekiyordu. Yoldan geçen bir arabanın olmaması için dua ederek motorun önünü var gücümle kaldırdım. Duyduğum ikinci çığlık daha keskindi ve arkasından “Allahım!” sesi yükseldi. Motorun önü arşa kadar çıktı. Arka tekerleğinde havalandığını hissettim ama demirin üzerinden atlayamayacağının farkındaydım. Bu nedenle motorun hâkimiyetini tamamen kendi bedenimmiş gibi ele geçirdim. Beklediğim gibi üst tekerlek sorunsuz bir şekilde engelden geçti ama arkadaki demiri yalayarak değdi. Bunun etkisiyle sert bir şekilde sarsılan motor öne doğru atıldı. Vitesleri daha sıkı kavradım. Ön tekerlek neredeyse bizi fırlatacak sertlikte asfalta değdi. Emir’in tamamen bana yapıştığını hissettim. Bu iyiydi. En azından hala motorun üzerindeydi. Arka tekerleğin de yere değmesiyle vitesi düşürmeye başladım. Duyduğum alkış ve ıslık seslerinin okuldan geldiğini biliyordum. Normal bir hızla yola devam ederken aynadan Emir’i kontrol ettim. 
“İyi misin?” 
“Sanırım küçük dilimi yuttum.”
Adrenalinin etkisiyle nefes nefese kahkaha attım. “Güzel, gideceğimiz yere kadar seni tok tutar.”
**-**

 
DEMİR
Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ise ölüme götürürdü. Fakat gerçek cesaret, şahit istemezdi. Yeni kızın yaptığı şey, sadece meydan okumaydı. Tekrar ve tekrar. Buna daha ne kadar devam edecekti bilmiyordum. Fakat her şeyin olduğu gibi sabrın da sonu vardı. Sonsuz gibi görülse bile… Benimkini yakında ona göstermekten mutluluk duyacaktım. Sonuçta bana kafa tutabilecek kadar korkusuzsa, sonuçlarına katlanacak kadar güçlü olmalıydı. Umarım…
“Zor bir durumdan çıkmanın en iyi yolu, içinden geçmektir.”
Cem’in sesinden duymaya alışık olmadığım felsefi cümle motora yönelmiş adımlarımı yavaşlattı. Öfkemi azaltma ihtiyacı zihnime hücum etti. Belki bunu sağlayan çocukluk arkadaşım olacaktı. Bunu istiyor muydum, emin değildim. Fakat hayatında mantıklı konuştuğu anlar sayılı olan arkadaşımın, bu olayın üzerine ne söyleyeceğini merak ediyordum. 
“Hatun resmen içimizden geçti amı-“
Dillenen gerçek, kanı beynime sıçrattı. Bel kemiğimden aşağıya doğru istem dışı bir ürperti indi. Duruşum farklılaşmış olacak ki Cem’in laubali sesi küfrünü tamamlayamadan kesildi. Sanki ihtiyacım olan aksiymiş gibi öfkem onu elle tutup boğmak isteyecek kadar güçlendi. Dişlerimi sıktım. Onun verdiği acıya odaklanarak sahip olduğum tüm iradeyi sonuna kadar kullandım. Fakat tüm bu yaşananların üzerine bu kadar kontrol bana bile fazlaydı. Tek bir kelime daha ederse elimden çıkacak kazanın, zedesi olacaktı. Hem de tüm hesaplaşmalarımın acısını çıkarırcasına…
“Nereye gidiyoruz Demir?”
Motora bindiğim sırada Bora yolumu kesti. Sanki onu görmüyormuşum gibi ağır ve duygusuz bir bakış attım. Kaskımı başıma geçirirken “O zaman seni takip ediyoruz,” dedi. Sessizliğimi kendine göre yorumlayabilmesi, beni benden iyi tanımasından ileri geliyordu. Cevap verici bir hareketle motoru çalıştırdım. Sanki bahçedekilerin dikkatini üzerime çekme ihtiyacı varmışçasına güçlü kükreyişi, kulaklarıma kadar ulaşıp uğuldayan öfke yüzünden duyulmaz hale geldi. Diğerlerinin yerini almasını beklemeden yola koyuldum. Zira içimde zapt edilmez bir öldürme isteği vardı. Dizginlerini koparan bir at misali şaha kalkmıştı ve dörtnala koşmak, ölümü dizginleyebilecek tek güçtü. 
*
Öfke, aklın alevini söndüren en büyük rüzgârdı ve bir süre sonra dinerdi. Düşmanın dalları ise ya kırılırdı ya da kırılmazdı. Ben o dalı kökünden sökmek için harekete geçmiştim ve adrenalinin sakinleştirici etkisini ekarte edebilmek adına yol boyunca zihnimdekileri canlı tuttum. Sonuçta öfkeyi besleyen yine, yeni bir öfkeydi değil mi?
Rüzgârının beni sürüklediği yer, hesaplaşacağım ilk duraktı. Çetenin bana yetişebilmesi için var gücüyle gazı köklediklerini tahmin etsem de hala dikiz aynama yansımamışlardı. Ciğerime doldurduğum öfkeli soluğu, sigaramın dumanıyla birlikte bıraktım. Bir dakika içinde burada olmazlarsa, tüm eğlenceyi kaçıracaklardı. İşin kötü yanı, daha sonra gülecek bir halde olmayacaklarıydı.
59,58,57,56,55…
32,31,30,29,28…
16,15,14…
Rüzgâr, yeri göğü inleten motor kükreyişlerini olduğum yere taşıdı. Bir anlığına dudaklarım, bu anın tadını çıkarır gibi kıvrıldı. Ardından eski, mimiksiz haline döndü. Sigaramın son nefesleri ciğerlerimde dolaşırken beş kişi de motorlarını benimkinin yanına park etti. “Kaçtaydın?” 
Motorundan inen Bora’nın sorusuna güldüm. Yavaş ve karanlık bir edayla…
“14.”
Sağ kolumun dudaklarında özel bir şakanın tadını çıkarır gibi belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Ucuz atlatmışız desene.” Rahatlamış bir nefes alan Cem ise “Keşke 13’de gelseydik,” dedi. Az önceki zevzekliğinin üstüne bunu mümkün olan en sessiz haliyle söylemişti. Onun için on üçün tersinden farkı yoktu. Beni daha fazla kışkırtmak istemediğini fark ettiğim için duymazdan geldim. 
“Doğaçlama mı?”
Motor şirketine ait binada gözlerini dolaştıran Anıl’a cevap vermedim. Plansızlık, bazen en büyük planların eseri olurdu. Kaan’la göz göze geldiğimizde “Ne yapacağını biliyorsun,” dedim. Beni onaylayan bir hareketle motorundan indi. Bagaj kısmından bilgisayarını çıkardı ve olduğu yere çöktü. Benden aldıkları paraların tek kuruşunu bile hak etmiyorlardı. Hiçbiri… Faizi ile geri almak boynumun borcuydu. Birkaç dakika içinde, bu özel üretim motorlara ev sahipliği yapan şirketin tüm hesapları hacklenecekti. En keyifli kısmı ise, gerekli ihtiyaç sahiplerinin banka hesaplarına geçtiği andı.
“Nasıl giriyoruz?”
Henüz motorlarından inmemiş olan çetenin kalanı merakla vereceğim talimatları bekliyordu. Parmak uçlarımla ezdiğim izmariti, iki metre ötedeki çöpe fırlattım. Tam isabet! Anıl’ı, Kaan’ı koruması için yanında bıraktım. Burak’ı ise çevredeki kontrolü sağlaması için görevlendirdim. “Kameraları unutmayın.” Üçü senkronize bir şekilde başını salladı. Kaskımı giyerken gözlerim Bora’yla kesişti. Neden burada olduğumuzu çok iyi biliyordu. Neler yapabileceğimizi de… Benimle beraber kaskını tekrar başına geçirdi. Cem, ne olacağını anlamayan bir tutuklukta olsa bile çocukluk arkadaşlarına uydu ve motorunu çalıştırdı. Görülmemesinin verdiği rahatlıkla gülümsedim. 
Motorumu şirketin girişine, cam kapılara doğru çevirdim. Beynime sıçramış olan öfkenin damarlarıma dolmasına, adrenalinle harmanlanmasına izin verdim. Olduğum yerde dururken birkaç kez motoru, kulak tırmalatıcı bir sesle kükrettim. Ben fırtınadan önceki sessizliğe inanmıyordum. Çünkü ben fırtınanın ta kendisiydim. 
“Hazır olduğunda…”
Silahını kuşanmış Bora’nın cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden ayağımı yerden kestim. Etrafımda görmeye tahammül edebildiğim iki kişiyle beraber hızlandım. Uğultusu kaskımı sıyırıp geçen silah sesi, ikiye çıktı. Kurşunlar, camlarda örümcek ağını andıran ufak çatlaklara neden oluyordu. Başımı siper almak istercesine eğdim. Saniyeler sonra kulaklarımda uğuldayan silaha güçlü bir kırılma sesi eşlik etti. Tuz buz olmuş kapılardan içeri süratle girdik. 
Burası geniş bir açıklığın içine yerleştirilmiş birkaç alanı barındırıyordu. Girişte paha biçilmez motorların sergilendiği showroom vardı. Arkasında kalan dikdörtgen alan ofislerden oluşuyordu. Sol taraftaki gürültünün sahibi ise teknik servisin ta kendisiydi. Alanlar paravanımsı camlarla bölünmüştü. Fakat herkesin baktığı tavan aynıydı. Sesler de bu alanda birbirine giriyordu zaten.
“Kıpırdamayın!”
Showroomun ortasına vardığımda yavaşladım. Üzerime silah doğrultmuş güvenlik görevlisi söylemeseydi de duracaktım. “Silahları bırakın!” Bir iken birden üçe yükselmişlerdi. “Ellerinizi başınızın üstüne koyun ve hemen motorlarınızdan inin!” Kendince verdiği emirlerde, elindeki metal parçasına ya da ekip arkadaşlarına güveniyordu. Hâlbuki aksini yapsam, hiçbiri silahını ateşleyecek kadar cesur durmuyordu. Kabzasını sıkıca tutan parmaklarının titremesi, onların pamuk ipliğine bağlı korkusuzluklarını fazlasıyla ele veriyordu.
“Size diyorum! Hemen elleriniz başınızda motorlarınızdan inin!”
Paravanların ardından bakan korku dolu gözler eşliğinde kaskımı çıkardım. O sırada şirket CEO’sunun, kendi mekanında olma cesaretiyle “Ne oluyor burada?!” diye hesap sorduğunu işittim. Kontrolün onlarda olduğunu düşünerek bu kadar rahat konuştuğuna emindim.
 “Herkes yerlerine!”
“Polise haber verdiniz mi?”
“Kimse odasından çıkmayacak.”
“Şevket Bey’e haber verin.” 
Üzerime doğru yürüyen adam, sağa sola güvenlik tedbirleri emrederken bizim tarafa bakma gereği duymadı. Es kaza gezdirdiği gözü benimkinle buluştuğu andaysa olduğu yere mıhlandı. Odaya bir su damlası gibi düşen sessizlik halkaları sonsuzluğa yayıldı. Sesi bir fısıltıya dönüştü.
“Demir Bey?”
Rahatlığından da, korkusuzluğundan da eser kalmamıştı. Karşısındakinin ben olmasını, beni burada, bu şekilde görmeyi beklemediği her halinden belliydi. Kasktan basılan saçlarımı ellerimle karıştırırken “Hoş geldiniz,” dediğini duydum. Güldüm. Basmakalıp sözlere nasılda bağlanmıştık böyle.
“Sende hoş buldun mu bari?”
Motoru her an gidebilecekmiş gibi bırakarak üzerinden indim. Elimde tuttuğum kaskı oturduğum yere bıraktım. Bana doğru gelmekle gelmemek arasında kalan adamın, bu hareketimle şevklendirdiğimi hissettim. Tokalaşmak için elini uzatarak bana doğru yürüdü. “Geleceğinizden,” derken gözleri bende değil de arkamda kalan camsız kapıda dolaştı. “Geleceğinizden haberim yoktu.” Bakışlarımız tekrar buluştuğunda, daha fazla yaklaşmaması gerektiğini anladı. Tokalaşmak üzere olduğu elini yumruk yaparak indirdi. Zeki bir adamdı. Zeki insanları severdim.
“Olsaydı seni burada bulamazdım.”
Ses tonum sakin, sıradan ama merhametsizdi. Yol boyunca bedenime bürünen öfkem, cam kırıklarıyla beraber kapının dışında kalmışa benziyordu. Şu anda ruhumu ele geçiren duygu intikamcı bir sükûnetti ve bu en tehlikelisiydi. “Konuşmamız gerekiyor.” Ne söylediğimi anlayamayan adamın kaşları hafifçe seğirdi. Rahat tavrımdan huzursuz olmuş gibi öksürse de hemen toparladı. İçinde yükselen panik duygusunu boş yere bastırmaya çalışıyordu. “Şevket Bey iş gezisinde.” Başımı hafifçe omzuma doğru çevirdim. Bora ve Cem mesajımı almışçasına hareketlendi. “Bu hafta İstanbul’da olmayacak.” Ne yapacaklarını çok iyi bilen ikili motorlarından indiği gibi showroomda sergilenen yeni ürünlere doğru yürüdü. “Dilerseniz uygun bir gün-“ CEO’nun tedirgin gözleri ikisinin üzerinden ayrılmıyordu. Sanırım bu sefer neler olabileceğini az çok tahmin edebilmişti.
“Seninle konuşmamız gerekiyor.”
İlk kelimemin vurgusu dudaklarımdan çıkar çıkmaz, CEO’nun dikkati bana çevrildi. Garipsemişti. Geldiğim ilk günden beri muhatap olduğum kişi patronuydu. Fakat onunda gerekli tüm işleri bu adamdan istediğini bilmek için bir kere şirket yönetmek yeterliydi. Yani şu anda bir suçlu varsa o hiçbir şeyden haberi olmayan patronu değil, karşımda boncuk boncuk terleyen bu adamdı. Bedel ödeyecek olanda ta kendisiydi.
“Ha-hangi konuda-da?” 
Tedirginlik büyüyen bir alev gibi tüm bedenini sarmışa benziyordu. Teni, özellikle de yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Cevabımı duymaya hazır olmadığını belli eden sorusu tekliyordu. Başımı hafifçe savurarak yanımdaki kara şövalyeme dikkatini çektim.
“Motorumu hatırlıyor musun?” 
Susuyordu. Sorduğum soru karşısında sessizliğini şaşırmış olmasına yada yanıt verememesine yorarak ve bu suskunluğunu fırsata çevirerek bir hamle daha yaptım. “Sahi kopyalayabildiğine göre unutmamış olman gerekiyor değil mi?” Donakaldı. Büyüyen gözleri, o günleri ele veriyordu. O yapmıştı…
“Hem de her parçasını.”
“Demir Bey, böyle bir şey şirket poli-“
“Kes!”
Tartışmaya yer bırakmayan sert bir ‘Kes’ti bu. İtiraz cümleleri, parçalanmaya başlayan motor sesleriyle kesildi. Adam dehşetle bizimkilere baktı. Durmalarını, devam etmemelerini söylerken bir tını yakaladım. Sanki bir yandan bu kadarla kalması için dua ediyordu. Diğer yandan da patronuna yeni yıla ait ürünlerin kullanılmayacak hale gelmesi hakkında atacağı yalanları irdeliyordu. Oysaki endişelenmesi gereken daha önemli bir konu vardı. Şirket hesaplarındaki tüm paranın nasıl yok olduğu ya da onu geri nasıl koyacağı…
“Demir Bey lütfen.”
Yalvaran sesi, etrafa atılan metal sesleri yüzünden tatmin etmiyordu. Gözlerimi geldiğimden beri, belki de ilk kez motorlara doğru çevirdim. Artık yeni demeye bin şahit gerekiyordu. Berbat haldeydiler. Fakat bizimkilerin keyfi bi hayli yerindeydi. Deşarj olmuş bakışları bu işi bir sonrakinde kesinlikle izlemem gerektiğini vurguluyordu. Motorlarına dönmelerini işaret ettim. Bir anda tüm sesler kesildi ve ölümcül sessizlik ortamda kol gezmeye başladı. Sanki onlarca insan nefes almıyordu. Almak istemiyordu. 
Sessizlik eski tarz bir zil sesiyle bölündü. Ter içinde kalmış, acınası şahsiyetin telefonu çalmaya başlamıştı. Kaan’ın işini bitirdiğini anladım. Telefonunu açmak için hamle yapmayan adama yanıp sönen ışığı işaret ettim. “Açmayacak mısın?” Telefonunun ekranına göz ucuyla baktı. Yüzü kireç kesti. Arayan patronu olmalıydı. Kendine engel olamadan, bu durumdan hoşnut olduğumu belli eden bir gülümseme, dudaklarımın kenarında belirdi.
“Bekletme bence.”
Motoruma yöneldim. Hali hazırda çalışan kara şövalyeme binerken “Selamımı söylemeyi de unutma,” diye ekledim. Kaskımı takarken Bora ve Cem’in çoktan yerini aldığını gördüm. Tek ayağımın üzerinde motorumu geri çevirdim ve patronuyla hesaplaşması için onu yalnız bıraktım.

Yorumlar