Kelebek Etkisi 1 - 11. Bölüm
ELİF
Hayat bir tiyatro oyunu değildi belki ama herkes bir rol kapma peşindeydi. Bana verilen başroller ise her seferinde olmadığım bir serüvene adım atmama neden oluyordu. Bazen en tepeden başlıyordum, bazen de yerin dibinden.
Sonrası mı?
Kaderin seninle nasıl oynamak istediğine bağlıydı. Yani tamamen muamma…
Okuldan çıkarken ki havamız sadece birkaç sokak öteye kadar sürmüştü. Teklemeye başlayan motor, Demir’in ahının tuttuğuna mı yoksa Melek’e söylemek zorunda kaldığım yalanın saatine denk gelmesine mi işaretti bilmiyordum. Tek bildiğim bu durumdan ailemin özellikle babamın haberinin olmamasıydı. Yoksa sapasağlam motoru nasıl bu hale getirdiğimi açıklayacak yeni bir yalana başvurmam gerekecekti. Yeni hayatıma yeterince yalanı sığdırmıştım. Bir yenisine gerek olduğunu hiç sanmıyordum.
Yemek yerine soluğu aldığımız sanayi; mazot, benzin, ter ve sigara kokularıyla harmanlanmıştı. Açlığımızı unutturacak, midemizi bulandıracak cinsten…
“Servise gideriz diye düşünmüştüm.”
Emir’in merakla izlediği çevreye saçtığı bir tutam endişeyi görmezden geldim. Babamın kulağının delikliğini düşünürsek, en doğru seçim sanayiydi ama bunu Emir’in bilmesine gerek yoktu.
“Demir’le karşılaşmak istemedim.”
Kendiliğinden dilimden dökülen cümleyi son anda yakalamak ister gibi dudaklarımı birbirine bastırdım. Neden sürekli zihnimin arka planında bu çocukla ilgili bir plak dönüyormuş gibi hissediyordum. Şu birkaç gündür ya sürekli önüme çıkıyordu ya da önüme çıkan şeyler beni bir şekilde ona itiyordu. Bu gerçekten can sıkıcı olmaya başlamıştı.
Derinlerden hafif hafif yükselen düşüncelere kapılmadan motordan indim. Söylediğim cümle Emir’e mantıklı gelmiş olacak ki, bir şey sorma gereği duymadan peşimden indi. Belki de sadece kendini suçlu hissettiği için sessiz kalıyordu. Bilmiyordum ama ikisinin de işime geldiğini söyleyebilirdim.
Gözlerimi önünde durduğumuz eski püslü dükkâna çevirdim. İçeride hummalı bir çalışma var gibi gözüküyordu. Yükselen gürültü ve henüz birinin bizi fark etmemiş olması da bunun altını çizer nitelikteydi. Giriş kapısının üzerindeki pastan çürümüş demir tabela dikkatimi çekti. Üzerindeki beyaz yazıların bir bölümünden eser kalmamıştı. Okuyabildiklerimse, tam anlamıyla mesaj niteliği taşıyordu.
‘RE.D Lİ.E.S’
İşte tam olarak bu yüzden buradaydım. “Tanıdığın biri mi bari?” Kulağımın dibindeki sesle hafifçe irkildim. Birkaç saniyeliğine Emir’in arkamda olduğunu unutmuştum. Neyse ki Emir içeridekileri incelemekten benim bu boş bulunmuşluğumu fark etmedi. Başımı hayır anlamında sallarken çevreyi kolaçan ettim. Bu saatteki en kalabalık dükkânın önünde durduğumuzu fark ettiğimde “Sanayinin yıldızı gibi hissediyorum,” dedim. Emir, tek kaşını havaya kaldırarak bana baktı. Daha sonra da aynı benim gibi gözlerini etrafta dolaştırdı. “Bu sokak için öyle gibi duruyor,” dedikten sonra bana döndü.
“Umarım yıldız kayması yaşamayız.”
Duyduğum cümleyi, ne tarafa çeksem elinde kalacaktı ve ben buna nasıl bir tepki vermem gerektiğini bilmiyordum. Benimle böyle laubali konuştuğu için kızmalı mıydım? Cebimi düşündüğü için mutlu mu olmalıydım? Yoksa sadece latife yaptığı için gülmeli miydi?
Emir şaşkınlığımı fark ettiği gibi bıyık altından güldü. “Hazırsan girelim.”Naif bir hareketle elini kaldırdı ve önden yürümemi işaret etti. Sanki o an, geçmişimin elinden çıkan sinsi bir ok ruhuma saplandı. O kadar erkeğin arasına girmeye hazır mıydım gerçekten?
“Effy?”
Emir’e acı bir tebessümle baktım. Az önceki latifesinin bende neler uyandırdığını fark etmemiş miydi hala? “İyi misin?” Fark etmemişti. Ona cevap vermek yerine dükkâna doğru birkaç adım attım. Her adımım bir öncekinden daha ürkekti. Yine de durmadım. Bizi fark eden biri, yanındaki birini dürttü. O da başka birini… En son ki kişi, gürültüden anlayamadığım bir şeyler söyledi ya da birine seslendi. Çünkü baktığı yönden, kırlaşmış saçları terden birbirine karışmış ama beyaz gri sakalları özenle taranmış gibi duran bir adam bize doğru yürümeye başladı. Üzerindeki tulum kir pas içindeydi. Elleri motor yağıyla kaplanmış gibi simsiyahtı ve o bunu bildiği için en az eli kadar pis bir bezle o yağı silmeye çalışıyordu.
İlk kez sanayiye geliyordum. Buranın raconuyla ilgili en ufak bir bilgim yoktu. Nasıl konuşulur, ne kadar güvenilir, ne yapmak gerekir?
“Selamın Aleyküm Hacı Abi.”
Hacı mı?
Bunu nereden biliyordu?
Emir, büyük adımlarla beni sollayarak önüme geçti. Az önceki tavrının tamamen kibarlığından ötürü olduğunu anlamam, yanaklarımda minik utanç kıvılcımlarının çakmasına neden oldu. Motor yağını umursamadan elini tokalaşmak için uzattı. Adam ellerine göz gezdirerek tereddütlüğünü somutlaştırsa da, Emir bir an bile düşünmeden adamın elini sıktı. “Nasılsın?” Aldığı karşılık ise memnuniyetti.
“Aleyküm selam evlat. Seni tanıyor muyum?”
Bunun cevabını bende merak ediyordum. Emir’e baktım. Kendinden emin bir şekilde gülümsüyordu. “Şu an itibariyle tanıyorsun abi,” deyip adamın elini sıkmayı bıraktı. “Ben Emir.” Bana doğru döndü. “Arkadaki canavarın sahibi arkadaşım da Ef-“ Bir an duraksadı ve cümlesini “Elif,” diye tamamladı. Bundan rahatsız olsam da ona kızamadım. Dedem yaşındaki bir adama adımın ne anlama geldiğini açıklamakla vakit kaybetmek istemediğini anlayabiliyordum.
“Sana işimiz düştü abi. Bize bir yardımcı oluver.”
Adam gözlerini benim üzerimden dolaştırdıktan sonra Emir’in peşinden ilerledi. Motoru gördüğü an, göz bebeklerinin büyüdüğüne yemin edebilirdim. Şaşkınlığı yüzünden o kadar net okunuyordu ki…
“Özel üretim değil mi bu?”
İlk bakışta anlaması, bu işin gerçekten ustası olduğunu gösteriyordu. “Evet Hacı Abi.” Adam dokunmaya kıyamaz bir şekilde motorun etrafında ağır adımlarla dolaştı ama sanki bakışlarıyla milim milim her yerine dokunuyordu. İçeride çalışan birkaç gençte adamın yanına geldi ve aynı şekilde motoru incelemeye başladı. Onların hipnotize olmuş halini fırsat bilerek Emir’in yanına gittim. Kendi kendimi bile zor duyacak bir tonda “Hacı olduğunu nereden biliyorsun?” diye fısıldadım. Tepki vermedi. Bir an beni duymadığını düşündüm ama o birkaç saniye sonra “Azıcık gözlem Effy. Azıcık gözlem,” diye cevap verdi. Bana bakma gereği bile duymadan adamların yanına doğru ilerledi. Gözlem mi? Hangi ara neyi gözlemlemişti bu çocuk?
“Çalıntı olmasın bu?”
“Sanmam. Çalıntı olsa bu kadar rahat gezemezler.”
“Hallerine baksana oğlum, daha lise bebesi bunlar. Ne arasın onlarda böyle bir motor.”
“Çocuklar.”
İki gencin kendi arasındaki fısıldaşmalarını duyan adam sakin denebilecek bir uyarıda bulundu ve iki genç anında sesini kesti. Bakışlarını Emir’e çevirirken “Nereden buldunuz bunu?” diye sordu. Kuşkulanmıştı ama onun aksine Emir, kendinden emin bir şekilde bana ait olduğunu söyledi. Bütün ilgi benim üzerime kayınca, ister istemez kaskatı kesildim. Meraklı bakışlar beni baştan aşağı süzdü. Aşağılar bir şekle dönüştüğünde ise, anlık gerginliğim ortadan kalktı. Bakışların sahibi iki gence ağzının payını vermek istiyordum. Ah! Motorumu bozuk gibi göstermem gerektiği için dua etmeliydiler.
“Motorunun ne sorunu var kızım?”
Kuşkulu olmasına rağmen babacan tavrını bırakmayan adama “Tekliyor,” diye cevap verdim. Dokunsam kahkahayı basacaklarmış gibi ses çıkaran gençlere, şanslarını fazla zorladıklarını belli eden bir bakış attım. Onlar anlamasa da, adam gerekli mesajı almış olacak ki “İşinizin başına dönün,” dedi. Otoritesi çok güçlü olmalıydı. Bağırmadan, güç göstermeden, sadece birkaç cümleyle sözünü dinletiyordu. İki gencin yanımızdan ayrılmasıyla tekrar ilgisini motorun üzerine çevirdi.
“Neden servise götürmedin?”
Bakışlarını benim üzerime kaydırırken “Böyle bir motoru servisinden başka birine emanet etmen için geçerli bir nedenin olmalı,” diye ekledi. Haklıydı. Normal zamanda olsa bende servisten başka bir yere götürmezdim ama bu normal bir zaman değildi.
“Kendinize başka bir tamirci bulun. Selametle.”
Adam ellerini sildiği bezi omzuna atarak dükkanına doğru yürümeye başladı. Sessizliğimden dolayı kendi kendine çıkarım yapmış olmalıydı. Emir bir adama bir bana baktı. Bir şey söylememi istiyor gibiydi. Ne söyleyecektim ki?
“Babamın haberi olsun istemiyorum.”
Aklıma gelen ilk cümle adamı duraksattı. Bunu fırsat bilerek “Belki de hiçbir sorunu yoktur. Olmayan bir şey yüzünden babamın tepkisini almak istemiyorum,” diye ekledim.Omzunun üzerinden bana doğru bakan adam, doğru söyleyip söylemediğimi düşünüyor gibiydi. “Sadece bir sorunu olup olmadığını kontrol edemez misiniz?” Doğru söylediğime emin olmuş olacak ki, arkasını döndü. Kısılan gözleri motora kaydı. Bir yandan da kirli elleriyle sakalını sıvazlamaya başladı. O ellerle sakalının nasıl bu kadar temiz kaldığını düşünmeden edemedim.
“Bu motor beni aşar.”
Bu duyduğuma şaşırmamıştım. Parçaları bile özel bir şekilde üretilen motoru tamir edecek cesarete birçok kişinin sahip olmadığını biliyordum. Yine de şansımı denemek istemiştim. Bakışlarını bana çevirirken “Yarın sabah getirirsen oğlum bakar,” dedi. “Bunun dilinden bu sanayide bir tek o anlar.” Oğlunun yeteneğine bu derece güvenmesi gurur verici olmalıydı. Peki, bu gurur bana güven vermeli miydi?İşte buna pek emin değildim.
“Yarın okulumuz var Hacı Abi. Motoru bugün halletmemiz lazım.”
“Ya yarın ya da başka bir tamirci bulun.”
“Kaçta açılıyorsunuz?”
“9 gibi çıraklar açar dükkânı.”
“Abi çok geç. Bizim okul o saatte başlıyor zaten. Daha erken gelebilme şansları yok mu?”
Afallamış ve bir o kadar kızmış bir şekilde Emir’e baktım. Kendini suçlu hissediyor, bir an önce bu yükten kurtulmak istiyor olabilirdi ama bu benim motorumdu, benim sorunumdu, benim hayatımdı. Resmen bana söz hakkı bile tanımıyordu. İşin kötü tarafı pazarlığa öyle bir odaklanmıştı ki, beni görmüyordu bile.
“Telefonla adresinizi yazın bir kâğıda. Bende bir oğlumu arayayım. İşi yoksa gelir bakar.”
“Bugün mü?”
“Oğlum ne zaman uygunsa.”
“Eyvallah Hacı Abi. Hemen yazıyoruz.”
Emir çantasını kurcalayarak bana doğru döndü. “Effy.” Nihayet benim de orada olduğumu hatırlamıştı. “Yanında kalem var mı?” diye sorduğunda kaşlarımı daha da çattım. “Neden? Adresimi de mi sen yazacaksın?” Sorum karşısında hafifçe kaşları çatıldı. Çantasını kurcalamayı bırakıp bana baktı. Yüz ifademi gördüğü an biraz daha çatılan kaşları sorgular bakışlarıyla harmanlandı. “Neden kızdın ki şimdi?” Derin bir nefes aldım. Sakin kalmak, şu anda benim gibi biri için bile fazlaydı. Çok fazla.
“Sence de hayatıma çok fazla müdahale etmiyor musun?”
Dünyanın en saçma şeyini duymuş gibi “Ben mi?” diye sordu. Gözleri fal taşından farksız bir büyüklükteydi. “Yardım etmeye çalışıyorum.” Kollarımı göğsümün üzerinde sıkıca bağlarken “Burnunu sokmasan yardıma ihtiyacım olmayacak farkındasın değil mi?” diye sordum. Ses tonumu kontrol etmekte zorlanıyordum. İşaret parmağını kendine döndürdü.
“Bütün bu yaşadıklarının nedeni ben miyim yani?”
Gerçekten şaşkındı ve bunu gizleme gereği duymuyordu. Ben ise onun aksine öfkemi zar zor dizginliyordum. Belli etmemeye çalıştıkça daha da harlıyordum. Çünkü öfkeyi besleyen yine öfkeydi.
“Birde soruyor musun?”
Donakaldı. Belki sadece birkaç saniyeydi. Gözlerimin içine baktı. Boş bir bakış değildi bu. Bir şeyler düşünüyordu. Büyük ihtimal hoşuma gitmeyecek şeyler…
“Pekala.”
Çantasının fermuarını sertçe kapattı. “Bundan sonra tek başınasın,” derken çantasını kafama fırlatmak ister gibi sırtına taktı. “Nihayet!” Küfretmişim gibi gözlerinde anlık bir kıvılcım çaktı. Onu kışkırtıcı cümleler kurmak istemesem de dilime mukayyet olamıyordum.
“Nihayet öyle mi?”
Ağır adımlarla burnumun dibine kadar girdi. Kahverengi gözleri alev saçıyordu. Öfkesi benimkini bile bastıracak güçteydi ve şu anda en son ihtiyacı olan şey sesimi duymaktı. Bu yüzden sustum. Göğsümün üzerindeki bağlı kollarımı daha sıkı tuttum. Karşımdakinin hiddetinin beni yakmaması için kendi kendimden güç alıyor gibiydim.
“Şu andan itibaren başına ne gelirse gelsin, umurumda değil. Anladın mı?”
Yanımdan bir hışımla geçti ve geldiğimiz yöne doğru yürümeye başladı. Kızgınken karar vermek, fırtınalı havada yelken açmak gibiydi ve beni dalgaların arasında bir başıma bırakmıştı.
Hem de her şeyi bilmesine rağmen…
Yazık.
*
Hayatımın en yavaş motor kullanışının ardından nihayet tanıdık bir sokağa ulaşmıştım. Motora daha fazla eziyet etmemek için durdurdum. Üzerinden inerken izleniyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Gözlerimi çevrede dolaştırırken sokağın ıssızlığı dikkatimi çekti. İşlek bir caddede oturmuyordum ama bu kadar sakin olması da normal gelmiyordu. Garip bir tedirginlikle yürümeye başladım. Bir yandan benim dört katım ağırlığındaki motoru bir bisiklet edasıyla sürüklemeye çalışıyor, diğer taraftan etrafı kolaçan ediyordum.
Zihin oyunundaki perde açılırken geçmişin izleri sahneye çıkmaya başladı. Eve yaklaştıkça ardımda işittiğim seslerin, kendi adımlarıma ait olması için neler vereceğimi düşündüm. Korku tohumları filizlenirken ruhumda başımı omzumun üzerinden geriye çevirdim. Yüzünü seçemediğim birkaç adam, bana doğru mu geliyorlardı yoksa ben mi öyle düşünmek istiyordum? Ayırt edemeyecek kadar uyuşmuş hissettiğim beynimin son komutlarıyla adımlarımı hızlandırdım. Motor yaşadığım stresle daha da ağırlamış gibiydi. İstemeye istemeye tekrar arkama baktım. Aramızdaki mesafe daha da azalmıştı. Ben yavaşlamadığıma göre, adamlar hızlanmış olmalıydı.
Takip ediliyordum.
Belki de…
Korku dolu bir iç çekişle koşmaya başladım. Motorun beni yavaşlattığını bile bile gücümün son damlasına kadar onu çekiştirmeye devam ettim. Bir yandan da birinin çıkıp beni fark etmesini, yardım etmesini diliyordum. Arkamdakilerin de koştuğunu hissetmemle motoru bir kenara bıraktım ve düşmemeyi dileyerek koşmaya devam ettim. Yüzüme çarpan rüzgarla nefessiz kalıyordum.
“Yardım edin.”
Can havliyle bağırmıştım ama sanki fısıltıdan farksızdı. “Biri yardım etsin!” Görüşüm kirpiklerimi kırpmadıkça netleşmiyordu. Yanaklarım buz kesmişti. Ağlıyor muydum?
“Yardım edin!”
Apartmanın bahçesine girdiğim gibi başımı geriye doğru çevirdim. Adamlarla aramızdaki mesafenin açıldığını fark ettiğim an soluklanmak için biraz olsun duraksadım. Görüşüm bulanık olsa da motorumun başında olduklarını seçebiliyordum. O an zihnimde bir ışık yanıverdi. İstedikleri ben değildim. İstediklerini az önce korkuyla yola savurmuştum. Az önce panikle sarıp sarmalanan ruhuma dolan deli cesareti “Hey!” diye bağırmama neden oldu.
“Bırakın onu!” dememe kalmadan nereden çıkardıklarını anlamadığım ağır metalleri motoruma vurmaya başladılar. Donakaldım. Bu sadece bir dakikaydı ama motorumun parçalanışını ağır çekimde izlediğim çok uzun bir dakika…
Ve bu gösteriyi izleyen tek kişi değildim.
Adamların arkasında, çok ileride bir noktada bu gösteriyi izleyen biri daha vardı ve büyük ihtimal her şeyin sorumlusu oydu. Yaşadığım duygu karmaşasına anlam vermekte zorlanırken hissettiğim en yoğun duygunun intikam olduğunu fark ettim.
Er ya da geç…
**-**
DEMİR
İçi boşalmış bir kovan gibiydim. Sanki tüm barutumu az önce Yeni kızın üzerine sıkmıştım ve hala sıcaktım.
Çok sıcak!
Geldiğinden beri yaptıkları sınıra dayanmıştı. Bir yere kadar tahammül edeceğimin farkındaydım. Ama belli ki o bunu bilmiyordu. Yoksa dün geceki yarışın ardından bugünkü tavrının başka açıklaması olamazdı. O kadar insanın içinde bana, Demir Kara’ya gözdağı vermesinin bir bedeli olacaktı ve bu bedel, ne kadar istemesem de, canla değil malla ödeniyordu. Yine!
“Bırakın onu!”
Adamlarımdan birkaçı motoru parçalamaya başladı. Motor şirketindeki hazzı gördükten sonra gözlerimi bir saniyeliğine bile kargaşanın üzerinden ayırmamıştım. Fakat Yeni’nin yüzünü net bir şekilde göremiyordum. Arabadan indim. Sanki bunu fark etmiş gibi başını bana doğru çevirdi. Üzgün olduğunu düşündüğüm gözleri benimkilerle buluştu ve saniyeler geçmeden, bu kadar mesafeye rağmen fark edebileceğim, katıksız bir nefrete dönüştü. Onu anlayabiliyordum. Biri benimde milyon dolarlık, özel yapım motoruma zarar vermeye kalksa, bende benzer duyguları hissederdim ama onun gibi sakin kalmayacağım kesindi.
Sahi bu kız neden bu kadar sakindi?
Şokta mıydı?
Bağırması, çağırması, ağlaması gerekmez miydi?
Ciddiyetini bozmadığı bir gerginliği vardı. Bu benzersizdi. Yavaş yavaş ve dikkatle beni süzen, parçalanan şeyin motoru değil de, benim kafam olduğunu düşünerek büyük bir haz alırmışçasına beni seyreden parlak mavi gözleri, bu noktadan bile belliydi. Bu kızla daha işimin bitmediğini hissediyordum.
**-**
‘Yiğitlik intikam almak değil tahammül etmektir.’
William Shakespeare
ELİF
İnsanoğlu, insanlığın cehennemiydi ve yanmaya mahkûm ruhlar, her zaman bir diğerinin külünden doğuyordu.
Kimseyi umursamadan, korkusuzca, sokağın ortasında motorumu parçalamışlar ve sanki bunu yapan onlar değilmiş gibi ellerini kollarını sallayarak arabalarına binip gitmişlerdi. Komşu dediğim insanlarsa şaşkın bir kayıtsızlıkla buna seyirci kalmışlardı.
Bu duruma şaşırmış mıydım?
Hayır.
Herkes insanlığın kötüye gittiğini düşünüyordu. Ya çok fazla ilerlemişti ben görmüyordum, ya da öyle bir şeyin varlığına dair hiçbir şey bilmiyordum. İnsanları tanımak gerçekten zordu. Çok zor…
Gittikçe puslanan görüşüm can sıkıcı bir hale dönüştü. Kirpiklerinin kaz ayaklarıyla birleştiği noktadaki yaşlar, intikam alırcasına gözlerime batıyordu. Yine de ağlamamaya ant etmiş bedenim, yorulmadan onlarla savaşıyordu. Olduğum yere mıhlanmış, paramparça olan hayalime baktım. Onu ilk tasarladığım gün, ilmek ilmek işlettiğim parçalarının uyumu, hevesle kullandığım ilk sürüş, atlattığımız maceralar, benim özgürlüğümün somut hali, en kötü günümde yüzümde oluşan ufacık bir tebessümün nedeni… Başka birine göre o bir metal parçasıydı. Benim içinse tam tersi, sanki etten kemikten bir parçam, bir uzuvumdu ve şu anda hırpalanmış, koparılmış, son nefesini verir gibi yerde yatıyordu. Basit bir teklemeyi ailemden saklayabilirdim ama bu durumu nasıl açıklayacaktım?
Toparlanabilir miydi?
Titreyen bacaklarımın izin verdiği çabuklukla motoruma doğru ilerledim. İnsafsızlar, her bir parçaya ayrı ayrı itina göstermişlerdi. Dizlerimin daha fazla beni taşıyamayacağını hissettiğim için yere çöktüm. Soğuk asfalt bile, içimdeki yangının azalmasını sağlamıyordu. Motorumdan geriye kalan kısımlara dokunurken, bir damla yaş gözlerimden firar etti. Hızlıca sildim. Gözyaşları acının ümitsizliğe dönüşmesiydi. Ağlamayacaktım. O adama inat, eskisinden bile iyi hale döndürecektim.
“Ow!”
Ufak bir şaşkınlık nidası kulağıma çalındı. Sahibine bakmak için başımı kaldırdım. Ortalama bir boya sahip çocuk yanımda diz çöktü. Biçimli kaşları çatık, ela gibi duran gözleri motorun üzerinde dolaşıyordu. Benim gözlerimse, bu çocuğun kim olduğunu anlamak için onun üzerinde… Tanıdığım kimseye benzemiyordu. Hatta bu yüzü ilk kez gördüğümü bile söyleyebilirdim. Uzun denebilecek saçlarının uçlarındaki gri tutamı geriye doğru atıp elini motoruma doğru uzattı. Kırık dökük parçalara o kadar nazik dokunuyordu ki, sanki motorumun vermek üzere olduğu ruhunu okşuyordu. Kim olduğunu sorgulayan beynim, bir ipucu bulmak için gözlerime komut verdi. Buğday tenine işlemiş gibi duran siyahlık, yırtık pırtık üstüne yapışmış toz, arkasında duran eski püskü kamyonet…
“Bana tek parça olacağından bahsetmişlerdi.”
Bingo! Bu sanayideki amcanın oğluydu. Bakışlarını motordan bana kaydıran çocuk “Kaza mı yaptın?” diye sordu. Bir öküze toslamıştım. Bu kaza sayılır mıydı? “Öyle gibi bir şey.”
“Gibi?”
Kuşkulu bir ifadeyle bakışlarını tekrar motora kaydırdı. “Gibiden fazlası olmuş gibi.” Birkaç parçasını dokundu, elinde kaldı. Sıkıntılı bir iç çekişin ardından “Bu motor pert,” deyip ellerini birbirine çarparak ayağa kalktı. Bunu bende görebiliyordum. Bana bilmediğim bir şey söylemeliydi.
“Toparlayamaz mıyız?”
Bakışlarını bana çevirdi. Bir şeyler düşündüğü o kadar belliydi ki. “Yaptırdığın yere götürmen en iyisi olur. Bunun tüm parçaları özel yapım.” Yaptırdığım yere götürmem demek, babamın doğru ya da çarpıtılmış doğruları öğrenmesi demekti. Bu da beni yeni hayatımdan koparacağı anlamına geliyordu. Hem de bu haliyle temelli bir şekilde… Hoş bugünkü konuşmanın ardından motorumu parçalayan Demir’in, yaptırdığım yere de farklı davrandığını sanmıyordum. Belki de an itibariyle öyle bir mağaza da adam da yoktu. Konu Demir Kara’ysa belli ki her şey beklenirdi.
“Şanslıysan, yeni bir tane bile yaptırabilirsin.”
Başımı hayır anlamında salladım. “Ailemin öğrenmemesi gerekiyor.” Kuşkulu bir gölge gözlerinin önünden geçti. Daha sonra da bakışları sokağın üzerinde dolaştı. Ne söyleyeceğini o kadar iyi biliyordum ki…
“Hayır motoru çalmadım ve evet ailemin maddi gücü yerinde. Gerisi seni ilgilendirmiyor. Sen bu motoru tamir edebilir misin edemez misin? Bana onu söyle.”
Belli belirsiz gözlerini kısan çocuk, birkaç saniye hiç konuşmadan yüzüme baktı. Kafasındaki teraziyi görebiliyordum. Dengede değildi. Doğru söylediğime hiçbir zaman emin olamayacaktı. Yalanıma ortak olduğunu bilemeyeceği gibi…
“Eğer orijinal parçalar kullanmamayı kabul edersen,” derken gözlerini tekrar motora kaydırdı. Sıkıntılı yüz ifadesiyle “Söz veremem ama elimden geleni yaparım,” dedi. “Yalnız hemen teslim alamazsın. Motor kısmını tamamen elden geçirmek gerekecek.”
“Ne kadar sürede halledebilirsin?”
Derin bir nefes alıp yanaklarını şişirerek verdikten sonra “En iyi ihtimalle 1 ay,” dedi. “O da parçalar konusunda şansım yaver giderse.” Bir ay motorumun olmadığını babamdan gizleyebilir miydim? Başka çarem yoktu. “Kabul. Yalnız her gün rapor isterim.” Tek kaşı havaya kalkmış bir şekilde bana bakan çocuk “Yazılı mı sözlü mü küçük hanım?” diye sordu. Kinayesini karşılık “Gözümle görmem yeterli,” dedim. Şaşkın bir ifadeyle kaşlarının ikisi de havalandı. “Ayağına getirecek değilim,” dediğinde “Onu anlayacak kadar zekiyim,” diye karşılık verdim. Tevazu yoksulluğum karşısında afallamış gibiydi. Bakışlarındaki ‘Ukala’ yazısını rahatlıkla okuyabiliyordum.Oysa ki benimki sadece ne ekersen, onu biçersin tavrıydı. “Dükkâna gelirsen görürsün,” dediğinde elimi anlaşmak üzere adama uzattım.
“Hiç şüphen olmasın. Ben Effy.”
Tam da beklediğim bakışı atarken elini uzattı. “Furkan.” Neyse ki, düşündüğüm şeyleri sormamıştı. Belki de umursamamıştı. Bu işime gelirken “Memnun oldum,” deyip kısa bir tokalaşmanın ardından elimi geri çektim.
“Umarım halledebilirsin.”
“Umarım.”
**-**
“Elif!”
Motoru ve ardında kalan parçaları kamyonetinin arkasına yükleyen çocuk gözden kaybolurken, ardımda duyduğum ses kaskatı kesilmeme neden oldu. Babamın burada ne işi vardı? Gerisin geri döndüğümde arabasından inen adamın yüzündeki endişe, alnımın şaşkınlıkla kırışmasına neden oldu. haberinin olmasının imkânı yoktu. O zaman neyin korkusuydu bu?
“Baba?”
Bakışlarını çevrede dolaştırarak üzerine geldi ve saniyeler geçmeden beni kollarının arasına aldı. O kadar sıkı sarılıyordu ki, biraz daha devam ederse nefesim kesilebilirdi. “Baba!” diyerek güç bela kollarının arasından çıktım. Soluklanmak için birkaç saniye bekledikten sonra “Senin burada ne işin var?” diye sordum. Kan çanağına dönmüş gözleri beni, en ince ayrıntıma kadar taradı. Tam bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladığı an ise birden kapattı. Gözleri arkamdaki bir noktaya kaymıştı. Onu susturan şeyi görmek için arkamı dönüyordum ki, kollarımı iki yanımdan tutup bunu engelledi.
“Seni aradım. Açmayınca merak ettim kızım.”
Yaşadığım duygulardan telefonun çaldığını bile duymamıştım. “İyi misin?” Ellerini iki yanağıma yerleştirdi. Kan çanağına dönmüş gözleriyle beni inceledi. Daha sonra da cevap vermemi beklemeden tekrar sarıldı. “Ben iyiyim de, asıl sen iyi misin baba?” Rahatlamış bir nefes aldı. Tekrar aramıza ufak bir mesafe koyarken “Motorun nerede?” diye sordu. Bir an son kelimesiyle her şeyi biliyormuş gibi hissederek dona kaldım. Hisleri bu denli güçlü olabilir miydi?
“Neden soruyorsun?”
Bir yalanın arkasına sığınıyormuş gibi hissettiğim bakışları çevrede dolaştı. “Okula onunla gidersin diye düşünmüştüm.” Neden bu açıklamaya inanmamam gerektiğini hissediyordum? “Gitmedim.”
“Nerede o zaman?”
“Apartmanın garajında. Görmek ister misin?”
Sondaki vurgumla bana baktı. İkimizin de sakladığı şeyler, bakışlarımıza doldu. Aramızı gergin bir sessizlik kapladı. Sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen bu sessizliği neye yormalıydım?
“Gerek yok.”
Az önceye kıyasla, endişesinden eser kalmamıştı. “İyi olduğuna göre, eve dönebilirim.” Hatta endişe yerini kızgınlığa bırakmış olabilirdi. “Sen bilirsin baba.” Bir anlığına yüzü neredeyse öfkeyle gerildi. Sonra yüz hatları düzeldi. Bu planlanmış, daha önce çalışılmış bir tepkiydi. Dilinin ucuna gelen kelimeleri tekrar zapt eden babam, ciddiyetini bozmadan “İyi geceler Elif,” dedi ve tek bir kelime dahi etmeme izin vermeden gerisin geri dönüp arabaya doğru ilerledi. Şu andaki tavrının nedeni yalan söylediğimse eğer, gerçekleri nereden biliyordu?
**-**
Eve girmemle gardım düşmüştü. Savunmasız hissettiğim ne varsa, bu anı beklemiş gibi ortaya saçılmıştı. Gözyaşlarım hiç dinmeyecek bir yağmura tutulmak gibiydi. Ne kadar süre ağladım bilmiyordum ama kirpiklerimin arasından sızan gün ışığı, canımı acıtacak kadar güçlü olmasının ne anlama geldiğinin farkındaydım: sabah olmuştu. Tüm gece kendimi sıkmama neden olan kâbusların üstüne, salonda uyuyakalmam da eklenince her yerim tutulmuştu. Kaskatı bir şekilde yattığım yerden, inleyerek doğruldum. Boynumu ovarken hala üzerimde formalarımın olduğunu fark ettim. Şu anda en son isteyeceğim şey okula gitmekti ama o Demir denen çocuğa, yokluğumun zevkini çıkarttırmayacaktım.
Saati kontrol ettim. Motorla gitmeyeceğim için, diğer günlerdeki gibi biraz daha erken yola koyulmam gerekiyordu. Hazırlanmakla vakit kaybedemeyeceğimden sadece üzerimi düzelttim ve hızla evden çıktım.
Okula yürürken meraklı gözlerin üzerime çevrilmesine alışmıştım ama bu seferkiler nedense farklı hissettiriyordu. Kimseyle göz teması kurmasam da aralarındaki konuşmaları duymaya çalıştım. Videodan bahsediyorlardı. Ne videosu?
Okulun bahçesine girmemle, öğrencilerin telefonlarına odaklandıklarını fark ettim. Bir şey izliyor gibilerdi. Video dedikleri şey olabilir miydi? Beni görenler birbirini dürtüyor, fısır fısır konuşuyorlardı. ‘Yine ne oldu?’ diye düşünürken gözlerim Demir ve çetesinin olduğu çardağa doğru kaydı. Garip bir sessizlik hakimdi. Sanki hiçbiri birbiri ile konuşmuyordu. Demir’in ise suratında anlam veremediğim bir ifadesizlik vardı. Mutlu muydu, pişman mıydı, zevk mi alıyordu yoksa öfkeli miydi? Hiçbir şey anlayamıyordum.
"Ne o şekerim, nefes nefese kalmışsın. Motoruna bir şey mi oldu?"
Ceren ve Esra kulağımı tırmalayan kahkahalarıyla yanımdan geçti. Çardağa doğru geri geri yürürken Esra’nın yüzündeki yalancı hüzün, sinsi bir tebessüme dönüştü. Tabi ki olanlardan haberi vardı. Şu kızı keyiflendirdiği için bile Demir’den intikamımı alacaktım.
Beklemediğim bir anda kolumun kavranmasıyla bir yöne çekilmeye başlamam bir oldu. “Ah!” Tam bağırmak üzereyken “Tek kelime dahi etme,” diyen Emir, beni okula doğru sürüklemeye devam etti. Bu çocuk en son benimle kavga etmemiş miydi?
“Canımı acıtıyorsun.”
Merdivenlerden seri bir şekilde inerken “Yavaş olsana düşeceğiz!” diye uyardım ama umursamadan beni radyoya kadar çekiştirmeye devam etti. İçeri girmemizle kolumu bıraktı ama sanki hala tutuyormuş gibi canım acıyordu. Kolumu ovalarken “Bu yaptığın davranışın umarım geçerli bir açıklaması vardır,” dedim sitemli bir şekilde. Kapıyı ardımızdan kapatan Emir bana doğru döndü. Az önceki ifadesinden eser kalmamıştı.
“Özür dilerim.”
“Ha?”
Afallamış bir şekilde yüzüne baktığım çocuk, mahcup bir edayla tekrar özür diledi. Tamam yaptığı kaba bir davranıştı ama bu derece özür dilemesine de gerek yoktu. “Motorunun parçalanmasına neden olma-“
“Bir dakika. Bir dakika.”
Cümlesini yarıda kesmemle hafifçe kaşları çatıldı. “Sen motorumun parçalandığını nereden biliyorsun?” diye sormamla kaşları daha da çatıldı. Ciddi olup olmadığımı inceleyen gözlerine gereken cevabı verdim. Konuyla ilgili bir şey bilmediğimi anlayınca, cebindeki telefonunu çıkardı ve radyonun sitesinde yayınlanan videoyu gösterdi. “On dakika önce kaldırıldı ama ben yetkili olduğum için hala görebiliyorum.” Emir’in ne söylediğini duyamayacak kadar uyuşmuş hissediyordum. Dün akşam yaşadığım olaya tekrar şahit olmak, henüz sönmemiş öfke ateşini körüklüyordu.Motorumun parçaladıkları yetmiyor gibi saniye saniye de kaydetmişler ve hiç utanmadan tüm okulun hatta velilerin dahi görebileceği bir yere yüklemişlerdi. Bir dakika…
“Sakın bana bu videonun senin eserin olduğunu söyleme.”
“Yemin ederim sabah yayına gireceğim zaman haberim oldu. Demir’in de haber-“
Dişlerimi sıkarak attığım kahkahadan sonra “Her şeyin sorumlusunun videodan haberi olmadığını söylemeyeceksin herhalde?” dedim. “Bu gerçekten komik olur.”
“İstediğin kadar gül Effy ama haberi yok. Görür görmez beni aradı. Önce azarladı, daha sonra benimle ilgisi olmadığını anlayınca o videoyu silmemi emretti. İşin kötü tarafı, radyonun sitesi nasıl hacklendiyse bir türlü videoyu silemedim. Sonra kendiliğinden silindi ama bütün okul gördü bir kere.”
Kafam allak bullaktı. Motorumu parçalamış ama kimsenin görmesini istememişti. Amacı şov değildi. O kadar tantana sadece benden intikam almak için miydi? Peki o videoyu, ondan izinsiz kim çekip koymuş olabilirdi ki?
“Sanırım çetenin işi ama Demir belli ki icabına baktı.”
Kinayeli bir şekilde “Sağ olsun,” dedim. “Gerçekten çok ince bir hareket.” Kollarımı göğsümün üzerinde bağladıktan sonra tek elimle alnımı ovaladım. Dün gecenin öcünü alan başımın ağrısına bir yenisinin daha eklenmesini istemiyordum.
“Sen nasılsın?”
Dünkü davranışı aklıma geldiğinde, Emir’e sanki dünyanın en saçma şeyini duymuş gibi baktım.“Neden umurunda Emir? En son başıma ne gelirse gelmesin umurunda olmadığını söylemiştin. Ne değişti?”Emir hafifçe kaşlarını çatarak “Kendimi suçlu hissediyor-” diyordu ki başımı ovaladığım elimle susmasını işaret ettim.
“Bu olayda senin bir suçun yok. Kendim ettim, kendim de buldum. Bu kadar basit.”
Küçük atışmaların güç gösterisine dönüşmesini engellemek istercesine zil çaldı. Daha fazla bir şey söyleme gereği duymadan radyodan çıktım. İçimdeki ateş beni kül etmeden bu günün bitmesini istiyordum.
“Effy!”
Sınıfta Melek’in seslenişinin yankılanmasına neden olacak bir sessizlik vardı. Ölüm sessizliği… “Sen iyi misin?” Yüzündeki acı ifadeden anladığım kadarıyla o da videoyu seyretmişti. Buna şaşırmalı mıydım? Hiç sanmıyorum. Melek yanıma gelmek için sırasından kalkıyordu ki “Sonra konuşalım mı?” diye sordum. Aslında bu bir soru değildi. Bu yüzden cevabını beklemeden en arkadaki sırama doğru ilerledim. O sırada Demir’in çoktan yerini aldığını gördüm. Sınıftaki sessizliği neden ölüm koktuğunu şimdi anlıyordum.
“Mutlu musun?”
Her zamanki gibi benim yüzüme bakmaya bile tenezzül etmeden “Benimle uğraşmaman gerektiğini anladın mı?” diye sordu. Küçümser bir edayla “Bunun için mi yani?” dedim. Ağır çekimdeymiş gibi bakışlarını bana kaydırdı.
“Egonu tatmin edecek başka yer bulamadın mı?”
“Emin ol o motoru parçalayacağıma seni hırpalamayı tercih ederdim.”
“Keşke.”
Gözlerindeki ifadesizlik, şaşkınlığın gölgesinde yok oldu. “Seni mi hırpalasaydım?” Ellerimi masanın iki yanına yerleştirip üzerine doğru eğildim. Kokusunun yarattığı hissi yok saymaya çalışarak gözlerinin içine baktım. Kahverengi gözlerinin karameli andırdığını ilk kez fark ediyordum.
“Hırpalamaktan daha çok zarar verdiğine emin olabilirsin.”
Demir, söylediklerimde ciddi olup olmadığımı tartıyordu. “O zaman bana bulaşmaman gerektiğini anladığını var sayıyorum.” Küstah ve belalı bir ifadeyle gözlerimi kıstım. “Ben ise tam tersini düşünüyorum.” Meydan okumamı anında kabul eden Demir’in gözleri eski ifadesizliğine dönerken “Benim kim olduğumla ilgili en ufak bir fikrin yok değil mi?” diye sordu. Detaylı bir bilgim yoktu ama kim olabilirdi ki?
“Günaydın çocuklar. A ah bugün neyiniz var bakalım?”
Edebiyat öğretmeni sınıfa girdiğinde anlıkta olsa bir uğultu yükseldi. Sert bir hareketle ayağa kalkan Demir, yerime geçebilmem için önümden çekildi. Gözlerimi bir saniye bile olsun ondan ayırmadan sıradaki yerimi aldım. Kafamın içinde dönüp duran “Kim bu Demir Kara?” sorusuna sanırım artık bir cevap bulmamın zamanı gelmişti. Masanın altından telefonumu çıkarırken bir yandan da öğretmeni kontrol ediyordum. Arama motoruna ‘Demir Kara’ yazdığımda karşıma çıkan haberler, zengin bir iş adamının oğlu olduğundan ve başarılarından başka bir şey içermiyordu. Demir’in bahsettiği ‘Sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ gözdağı bunlarla ilgili olmamalıydı. Sayfalar arasında gezerken, illegal bir site dikkatimi çekti. Tıkladığımda karşıma çıkan başlık nefesimi tutmama neden oldu.
‘Demir Kara soyadının ağırlığını taşıyabiliyor mu?’
Aradığım cevaplara ulaşacağımı hissediyordum. Hızlıca habere göz gezdirdim.‘Dünyaca ünlü inşaat firması KARA HOLDİNG’in başkanı, STAR dâhil bir çok kumarhanenin sahibi Adnan Kara’nın ünlü bir silah kaçakçısı olduğu ortaya çıktı. Veliaht olarak adlandırılan Demir Kara’nın hangi işin başına geçeceği merak konusu.’ Okuduklarım beni daha çok soru sormaya teşvik ediyordu. Sormamam gereken türden sorular… Babası mafya mıydı yani? Veliaht derken neyden bahsediliyordu? Silah kaçakçılığı, kumarhane, müteahhitlik… Haberi daha dikkatli okumaya başladım. Yanındaki çetesinin, babasının adamlarının oğluydu. Gerçekten veliaht olarak yetiştiriliyordu. O zaman bu okulda ne işleri vardı? Karışmadıkları bela kalmamıştı; Kaçakçılık, kumar,alkol,uyuşturucu, tecavüz...
Gördüğüm son kelimeyle dünyanın dibine vurmuşum gibi hissettim. Zihnimin kuytularında yüzeye çıkmayı bekleyen anılar, arsızca boğazıma sarılıyorlardı. Dünya bu kadar küçük olamazdı. İstemediklerim burnumun dibinde bitemezdi. İçimin boşalan makarasıyla telefon elimden düştü ve sınıfın sessizliğinde bomba etkisi yarattı. Tüm sınıf bizim doğru dönerken buğulu bir manzaraya bakıyormuşum gibi hissettim.
'TECAVÜZ'
Delirmişçesine bir kahkaha attım. Dünya bu kadar küçük olamazdı. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Her atışı acı veriyordu. Sanki etkisi tüm bedenimde hissedilebiliyordu her yanım ağrıyordu. Başım, kalp atışımla uyumlu olarak zonkluyordu. İçim umursamamaya çalıştığım ama başaramadığım bir korkuyla doluydu. Zihnimi sarıyordu. Gerçeklikten kopuyordum ve işin kötü tarafı nerede olduğumu unutacak kadar uyuşmuştum ve gülüyordum.
“Kızım iyi misin?”
Öğretmen ne zaman başıma gelmişti? Endişeli bakışlarına bir cevap vermek istiyordum ama sanki dilim düğümlenmişti. Sadece gülüyordum. Hiçbir şey söyleyemedim. "Effy?" Başımı sesin geldiği yöne çevirdim. “Canım iyi misin?”Demir’in olması gereken yerde Melek vardı. Peki bu bile beni neden rahatlatmıyordu? Gülümsemem yavaşça soldu.
“Melek, arkadaşının bir rahatsızlığı mı var?”
“Bilmiyorum hocam.”
“Nasıl bilmiyorsun, çocukluk arkadaşı değil misiniz siz?!”
“Effy?”
“Kızım bizi duyuyor musun?”
Duyuyordum ama konuşamıyordum. Nefes bile alamıyordum. Etraf niye bu kadar kalabalıktı? Sınıf neden bu kadar sıcaktı? Boğuluyormuşum gibi ellerimi boğazıma yerleştirdim. Gözlerime hücum eden yaşları zar zor engellerken titriyordum. Sallanan bacağımın etkisi miydi, yoksa geçmişin gün yüzüne çıkacak olmasının verdiği korku muydu emin değildim. Tek bildiğim bir an önce bu sınıftan, Demir’in yanından ayrılmak istememdi. Sahi o neredeydi?
“Melek, sen arkadaşını revire götür.”
Başımı hayır anlamında hızlı hızlı salladım. Konuşursam ağlardım. Bu nedenle kısa ve öz bir şekilde “Kal,” diyebildim.
“Saçmalama, bende geliyorum.”
“Melek!” Gözümden bir damla yaş firar etti. Devamının gelmemesi için kendimi kasarken “Sana burada kalmanı söyledim!” dedim. Gücümün son damlasıyla bağırışım işe yaramış olacak ki Melek başını tamam anlamında salladı. Bozulduğunu gözlerinden okuyabiliyordum ama başka seçeneğim yoktu. Ona olanları anlatacak gücüm yoktu.
“En azından telefonunu yanına al.” Melek eğilip yerden aldığı telefonu elime tutuşturdu. “Aradığımda da aç.” Minnet dolu bir bakış atarken “Teneffüste görüşürüz,” diye fısıldadım. Başını onaylar bir şekilde salladı. Sıradan kalkmama yardım etti. Hatta kapıya kadar o götürdü. “Dikkatli ol.” Aklının bende kaldığını biliyordum ama yalnız kalmalıydım.
Sınıftan çıkar çıkmaz, görüşümün fluluğuna takılmadan merdivenlere yöneldim. Bir an önce bahçeye çıkmak istiyordum. Yanaklarımdan süzülen yaşları engellemedim. Merdivenleri sendeleyerek inmeye başladım.
“Effy!”
Ardımda duyduğum ismime dönüp bakacak mecali bile hissetmiyordum. Dış kapıya doğru ilerlerken ayaklarımın nerede pes edeceğini merak ediyordum. Ardı ardına söylenen ismim saat alarmı kadar sinir bozucuydu. Bir anda kolumda hissettiğim güç beni gerisin geri döndürdü. Emir endişe dolu bir ifadeyle bana bakarken “Neyin var?” diye sordu. Neden tüm zor anlarımda bu çocuk etrafımda belirmek zorundaydı?
“Korkutma beni, bir şey söyle.”
Söyleyemedim. Sadece beni tutacağını düşündüğüm kollarına, yığılır gibi sarıldım. Emir beni kendine çekerken ne olduğunu sorgulamayı bıraktı. Sadece yanımda olduğunu belli eder gibi sıkıca sarıldı. Bir süre sonra sırtımı okşayışlarını hissedemeyecek kadar uyuştum. İç çekişlerimin ardından gelecek hıçkırıkları bastırmak istercesine, başımı omzuna gömdüm. Garip ama kendimi biraz olsun güvende hissediyordum.
“Emir.”
Gözyaşlarımın izin verdiği kadarıyla “Sanırım onları buldum,” diyebildim. “Kimleri buldun?” Ses tonundan kafası karıştığını anlayabiliyordum ama daha fazla açıklama yapabilecek gücü hissetmiyordum.
“Bana… Bana…”
Sustum. Emir söylemek istediğimi anlamış gibi beni kendinden uzaklaştırdı. “Ciddi misin sen?” Kuşku dolu ifadesine karşılık başımı evet anlamında salladım. Kısa bir sessizlikten sonra “Nasıl buldun? Kimlermiş?” diye sordu. O kadar serinkanlıydı ki, bir an her şeyi onunda bildiğini düşündüm. Emir hafifçe beni sarsarken “Kim onlar Effy? Bu okuldan mı? Kim?” diye sordu. Gittikçe paniklemesinin nedeni neydi? Titrek nefeslerimin arasından “De-Demir,” diyebildim. Kaskatı kesildi. Sanki bunu duymayı beklemiyordu. Bana bakıyordu ama görmüyordu. Sanki zihni saniyeler içinde başka bir yere ışınlanmıştı. “İmkansız,” diye sayıkladı.
“O-onlar olmalı. Be-ben araştırdım. Kim olduğunu, ne yaptığını, her şeyi öğre-“
Gözleri beni görmeye başladığında kaşları çatıldı. “Demir olamaz.” Nasıl bu kadar emin olabiliyordu? “Neden bana inanmıyorsun?!” diye sorduğumda kaşları daha da çatıldı. “O böyle bir şey yapmaz.” Bana yalancı muamelesi yapması canımı sıkarken “Nereden biliyorsun?” diye çemkirdim.
“Çünkü Demir benim kuzenim!”
Yorumlar
Yorum Gönder