Kelebek Etkisi 1 - 12. Bölüm
‘Zamanın açığa vurmadığı sır yoktur.’
J. Racine
EMİR
Duyduklarım sağır edecek kadar yüksekti. Bildiklerim ise nefes almayı unutturacak kadar ağır…
Demir’in ona zarar verenlerden biri olduğunu düşünüyordu. Hatta bundan emindi. Geçmişi düşünülürse, bu hayatta en son suçlayacağı kişi bile olamazdı. Nasıl bundan bu kadar emin oluyordu?
“Bu onun iyi bir insan olduğunu göstermez! Hatta belki senin de…”
Görünüş yanıltıcı olabilirdi ama gerçek bir taneydi. Gerçeği öğrenmenin tek yolu da, dışarıdan içeriye sızmaktı. Birini tanımadan yargılamak, sadece yüzeysel kişilere özgüydü. Bunu en iyi onun bilmesi gerekmez miydi?
“Belki senin de onlardan kalır bir yanın yoktur.”
Üzerime atılan iftiranın yüküyle irkildim. Bu anlık bir şoktu. Durumu algıladığımdaysa haddini aştığını belli eden bir bakış attım ama bu onu durdurmadı. “Ya da suç ortağısındır. Kim bilir?” Ağzındaki iğrenç tattan kurtulmak istiyormuş gibi her kelimeyi tükürüyormuşcasına telaffuz etti. Kör bir nefret taşıyordu gözlerinde. Önünde uzanan yolu, kimin dost kimin düşman olduğunu bile görmüyordu.
“Sizden her şey beklenir!”
“Elif Sancak!”
Bu daha fazla devam etmemesini gerektiren bir uyarıydı. Kontrollü olmaya çalıştım ama sesimdeki sertliği ve çenemin savunmacı bir şekilde kasılmasını engelleyemedim.Bam teline bastığımı biliyordum. Öfkeli tavrı adını söylemem üzerine kanımı donduracak bir seviyeye ulaştı. Çenesi kasıldı. O incecik beyaz boynunun altında atan yeşil damar öyle belirdi ki biraz daha zorlarsa kesinlikle patlayacaktı. Az önce gerileyerek aramıza koyduğu mesafeyi misliyle kapattı. Göz, insanın sahip olduğu, ölümcül silahların en kudretlisiydi ve şu anda Effy beni öldürmek ister gibi bakıyordu.
“Adımı bir daha sakın ağzına alma.”
Adeta tısladı. Bu için için kaynayan bir öfkenin, hiddetin, tiksinmenin sesiydi.Her kelimeyi ayrı ayrı vurgulamıştı. Konunun hassaslığını kendime hatırlatarak sakin kalmaya çalıştım. Karşımdaki yıkık, mahvolmuş kızın suretine odaklanmaya, ruhundaki kara yangınların onu nasıl tükettiğini görmek için çabaladım. Çaresi, derdinden çok daha zordu. Merhemsiz yaralarını nasıl iyileştirebileceğimizi düşündüm. Ona nasıl yardım edebilirdim?
“Şu an sağlıklı düşünemiyorsun.”
İfadesinde gördüğüm düşmanlığı dağıtmak için “Bu konuyu mantığın devredeyken konuşalım olur mu?” diye sordum en samimi gülümsememle. Karşılaştığım tepkiyse buzdan farksızdı. “Konuşulacak bir şey yok.” Bunu diyeceğini bildiğim için hazırlıklıydım.
“İnan bana. Tahmin bile edemeyeceğin kadar var.”
Ciddi duruşum ve kararlı sözlerim, kafasını karıştırmış olmalıydı. Kaşları hafifte olsa çatıklığı bıraktı. Yine de uçsuz budaksız mavi gökyüzünü andıran gözleri bir anlığına bile yumuşamadı. İçindeki nefret çok büyüktü. Bu nefrette payım olmadığı için gerçekten şanslıydım ama o bunu henüz bilmiyordu. Peki, nasıl öğrenecekti? Bunun uğruna neleri feda etmem gerekiyordu?
“Eve gidip biraz dinlensen iyi olacak.”
İkimizin de düşünmeye ihtiyacı vardı. Her ne kadar nasıl başlayacağımı bilmesem de, gireceğimiz dünya geçmişin tozlu odalarına açılacaktı. Çıktığımızda ne kadar kirli olacağımızı bilmiyordum. Effy’e ne kadar ulaşabileceğimi de… Dudakları küçümser, alaycı bir edayla büküldü. “Lütfen beni düşünüyormuşsun gibi davranmayı bırak.”Zihnime sürekli, karşımdaki kızın hassaslığını hatırlatıyordum ama tepkisiz kalmak zannettiğimden daha zor olacağa benziyordu. Derin bir nefes alarak içimden 8’e kadar saydım. Ardından nefesimi yavaşça dışarı verdim.“O zaman sen kendini düşün ve evine git, ne dersin?”
“Sen bana emir veremezsin.”
Sakinliğim son demini içerken ortamın yumuşamaya ihtiyacı olduğunu düşündüm. “Sana beni veremem evet,” diyerek yaptığım yersiz şaka Cem kokuyordu ve gerçek anlamda güldürmemişti. Elif’in yüzü, ağzında ekşi bir tat dolaşıyormuş gibi buruştu. “Tamam tamam. İğrençti kabul ediyorum,” diyerek ellerimi teslim olur gibi kaldırdım.
“İğrençten de öteydi ve şimdi eve gidip kusacağım.”
Bu cümlenin beni yaralaması gerekirken, hoşuma gitmişti. Ne kadar kızgın olursa olsun, içinde bir yerde hala beni dinlemek isteyen bir kız vardı. Bu bile ona bir şekilde ulaştığımı gösteriyordu. “Teşekkür ederim.” Minnettar bir şekilde gülümserken “Konuşmak için hazır olduğunda bana haber vermen yeterli,” dedim. Cevap vermedi. Cümlem aramızda asılı kalmış gibi hissettim.
“Eşyalarımı alıp-“
Daha fazla okulda oyalanmasını, daha doğrusu yaklaşık yarım saattir beklettiğim adamla tekrar yüzleşmesini istemediğim için “Evine gönderirim,” diyerek laflarını ağzına tıktım. Oda sustu. Yüzünden okunması imkânsız bir ifadeyle gözlerimin içine baktı ardından da tek bile kelime daha etmeme izin vermeden arkasını döndü ve yürümeye başladı. İçimden bir ses, okula geri döndüğünde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylüyordu.
**-**
‘Merak, öğrenme mumunun fitilidir.’
W. Arthur Ward
DEMİR
Gözyaşları, insanın dışa vuramadığı, başka kimselere anlatamadığı acıların sessiz çığlığıydı. Avaz avaz bağırmadığında kalbe zarar verirdi. Sürekli sızlayan, durmadan kanayan yaralar gibi…
Yeni’nin en büyük çığlıkları fısıltı gibi gelmişti. Gözyaşları, sanki dudaklarıyla dillendiremediklerini anlatıyordu ama ben hiçbir şey anlamamıştım. Dur durak bilmeyen bir acıya saplanmış gibiydi. Sanki bir zaman yanmıştı. Çok yanmıştı ve içindeki kül hala sıcaktı. ‘Kıçı kırık telefonunda ne gördü de bu hale geldi?’ diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Okyanus rengi gözleri, zihnimden çıkmıyordu. Misafir ettiği duygular, boğazıma bir ip geçirmiş gibi beni boğuyordu. O kadar tanıdık bir bakıştı ki bu… Benim nefesimin onun acısıyla ne alakası vardı ki?
“Demir kusura bakma.”
Emir nefes nefese radyoya girdi. “Tam gelirken Effy’le karşılaştım.” Kafamdaki soru işaretlerinin cevaplanması için sınıftan çıkar çıkmaz Emir’i radyoya çağırmıştım. Kafam o kadar allak bullaktı ki, oyalandığının farkında bile değildim. “O nerede?” diye sorduğumda böyle bir şeyi soracağımı tahmin etmiş gibi “Evine gitti,” dedi. Hazırcevaplığı bir şeyler bildiğini hissettirdi.
“Ne olduğunu anlattı mı?”
Kısa bir an duraksadı. Yaşadıkları o an beynine nüksediyor gibi bir bakışı vardı. Saniyelik bir tepkiydi belki ama benim şüphelenmeme yetecek kadar uzundu. İçime dolan tüm hisler, Emir’in gözlerinde parlıyordu. Bana göz kırpan yalansa, “Sadece iyi hissetmediğini söyledi,” demesiyle gerçeğe dönüştü. Hayatta üç türlü yalan bulunurdu; Basit, kuyruklu ve istatistik yalan. Emir’in nedense söylediği yalanın basit görünüşlü istatistik olduğunu hissediyordum. Hangi ara yalan konusunda bu kadar profesyonelleşmişti. O kızla ilgili, benden bile saklayacağı ne biliyor olabilirdi ki?
“Emin misin?”
Gözlerinin içine baktım. O söylemese de gerçeği görmeyi umdum. Endişe ve korku tohumlarının tüm vücudunu kapladığını, her bir hücresine itinayla işlediğini fark ettim ama gerçeğe dair hiçbir ipucu bulamadım. Ne saklıyorsa, iyi maskelemişti.
“Aksini düşündürecek bir şey mi yaptım?”
Yapmıştı ve bunu konuşarak çözemeyeceğimizin de altını çizmişti. Oturduğum yerden yavaş hareketlerle kalkarken “Sana verdiğim görev üzerinde çalışıyor musun?” diye sordum. Kaşları bir anlığına çatıldı. Daha sonra görevle neyden bahsettiğimi anlayarak aynı hızla gevşedi. “Araştırmalarım devam ediyorum.”
Başımı tamam anlamında sallarken “Senin için zor olmamalıydı,” dedim. “Değil zaten, sadece hiçbir detayı atmamaya çalışıyorum.”Masasının başına gidip birkaç dosyayı kurcalarken “Görmek ister misin?” diye sordu. Kim bilir önüme ne koyacaktı? Yalana karnım tok olduğu için elimi ‘Hayır’ anlamında kaldırdım. Hafifçe kaşları çatıldı. Onu kontrol etmemden rahatsız olmuştu. İlk kez…
“Bunun için mi dersten çıkardın?”
Hesap soran ses tonuna tepkisiz bir ifadeyle baksam da, ifadesi yumuşadı. Çok iyi biliyordu gazabımın sessiz ve derinden geleceğini… “Nedenini benden önce görmüşsün. Öğren.” Emrimi ikiletmeden başını tamam anlamında salladı. Yüzüne birkaç saniye daha bakıp, onu vicdanıyla yalnız bırakmaya karar verdim. Kapıya doğru yürürken bir anda duraksayıp “Emir,” diye seslendim.
“Efendim Demir.”
“Güven ruh gibidir. Terk ettiği bedene bir daha geri dönmez. Bunu unutmasan senin için iyi olur.”
**-**
ELİF
Bir gün yakalayacağını bildiğim gerçekten kaçmak ironikti zaten. Öleceğini bilip, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak gibi…
Yaşamak istediğim ile yaşamak zorunda bırakıldığım hayat arasında yine başa sarmıştım. Araf denilen bir yerdeydim. Yeniden. Şimdi ne yapacaktım? Gitsem, geçmişin yeni düğümleri ayaklarıma dolanacaktı. Kalsam o geçmiş zulüm olacak, acının çetrefilli yollarında bana pusu kuracaktı. Karar veremeyecek kadar bulanıktı aklım. Hislerimi ayırt edemeyecek kadar uyuşuk…
Eve girer girmez, kendimi sırtüstü yere bıraktım. Yürümeye takatim kalmamıştı. Konuşmaya cesaretim. Boş bir tavanı izliyordum dakikalardır. Sanki hayatım bu beyaz tavanda yayınlanıyordu bir film gibi.
Tek biletlik, özel gösterim.
Kirli ve üzgün sesler çalınıyordu kulaklarıma. Bazen ışıklı, son yıllarda gölgeli kareler… Çocukluğum geçiyordu görüntüler arasından. Daha sonra zorla büyümek zorunda bırakıldıklarım… Bütün acılarım ayaklanmış, alkışlıyorlardı ama ben sadece ne zaman durduğunu bilmediğim yaşların, gözlerimden aldığı intikama teşekkür edebiliyordum.
Hiçliğin içinde dalgalanan fikirlerim kafamın altında titreyen telefon sayesinde esaretten kurtuldu. Hala bulanık olan görüşüm yüzünden kimin aradığını göremiyordum ama tahmin edebilirdim. Mantığım devredeyken konuşmak istemişti. Bu kadar kolay toparlayacağımı düşünüyor olamazdı değil mi?
Kapının tıkatıldığını sanki içimde hissettim.Gelen kişiyi görebilecekmişim gibi başımı kaldırıp kapıya baktım. Bizimkilerden biri olamazdı. Şu an beni okulda biliyorlardı. Emir olamazdı. Aşağıdaki kapıyı nasıl açacaktı? Apartmandan biri olmalıydı. Hatta çok büyük ihtimalle karşı komşuydu. Nedense bu kadınla yıldızımız bir türlü barışmamıştı. Hoş en son istediğim şey, hayatıma burnunu sokan bir başka yabancıydı ve bu kadında o burun fazlasıyla vardı.
Kapı bir kere daha tıklatıldı. İyi ki telefonu sessize almışım diye düşünürken mümkün olduğu kadar hareketsiz durmaya çalıştım. Çıt çıkmasın diye neredeyse nefes bile almıyordum. Çok geçmeden ardı ardına iki kez zili çaldı. Bu kadından kurtuluş olmadığını anladığımda sinirle iç çektim ve ısrarcı komşuya haddini bildirmek istercesine yattığım yerden kalktım. Delikten bakma gereği duymadan kapıyı açtım. “Neden ısrarla kapımı-“ diyordum ki, yanılmama neden olan kişiyle göz göze geldim ve cümlem olduğu yerde yön değiştirdi.
“Melek. Senin burada ne işin var?”
Bozuk atan bir ifadeyle elindeki çantayı gösterdi. “Aslında gelmeyeceğime dair kendi kendime söz vermiştim ama,” deyip çantayı bana uzattı. “Özel eşyalarının başka birinin eline geçmesini göze alamadım. Birde nasıl olduğunu kendi gözlerimle görmek istedim.” Çantayı elinden almam için salladı. Minnettar bir şekilde alsam da zihnim ilk söylediği cümlede dolanıyordu.
“Ne sözünden bahsediyorsun?”
Melek bu sefer kırgın bir bakış attı. Farkında olmadan onu bu derece incitecek ne yaptığımı düşündüm ama aklıma hiçbir şey gelmedi. Bu sefer kendi çantasından çıkardığı bir tomar kâğıdı bana uzattı. “Sunumdan önce göz gezdirmek istersin belki.” O an kafama dank eden neden, birkaç küfürü de beraberinde getirdi. Ödevi, dün gece onu evime davet ettiğimi nasıl unutmuştum? Okuldan ayrılırken beklenti içinde olmasını şimdi anlıyordum. “Melek özür dilerim. Tamamen aklımdan çıkmış.”
“Sorun değil. Sadece bir an için arkadaş olduğumuzu düşünmüştüm.”
“Öyleyiz.”
“Arkadaşlar birbirine verdikleri sözleri unutmazlar Effy.”
“Melek inan bana ne yaşadığımı bilmiyorsun.”
“Emir biliyor belli ki.”
O an zihnimde Emir’in sesi yankılandı. “Geçmişini bir kişiye daha anlatmaya hazır mısın Elif Sancak.”Emir haklıydı. Melek ardını öğrenmeden rahat edecek birine benzemiyordu. Hazır olup olmadığım ise şu anda önemli değildi. Benimle ilgili her şeyi düşünen, elinden geldiğince yanımda olmaya çalışan birinin, arkadaşlığımızı sorgulatacak kadar kalbini kırmıştım. Bu durumu bir an önce telafi etmeliydim ama yalan söylemekten yorulmuştum. Bir şeyler saklamaktan da… Melek’e güvenebilir miydim?
“İçeride konuşalım mı?”
Rahatça girebilmesi için önünden çekildim. Melek içeri doğru kısa bir bakış attı. Girip girmemek arasında kararsız kalmış gibiydi. “Lütfen,” deyip elimle buyur ettim. Emin olmayan bir adım attı. Ardından devamı geldi. Ayakkabılarını çıkarırken kapıyı kapattım. Çantasına sıkıca tutunup yürümeye başladı. Büyük bir ilgiyle etrafı inceleyerek salona girdi. Çıt çıkarmıyordu ama beğendiğini gözlerinden okuyabiliyordum. Kütüphaneme göz gezdirdi. Ardından dolaplarımın üzerindeki tek tük fotoğraflara…
“Beyazı severim. Hatta en sevdiğim renk denebilir. Temizliği, saflığı, narinliği simgeler. Hiç el değmemiş gibi.”
Bana doğru döndü. “Ama sence de bu kadarı fazla değil mi?” Evime başka renk katmamamın anlamını öğrenince de böyle düşünebilecek miydi acaba? “Ama çok zevklisin orası kesin.” Dudaklarım kıpırdadı. Tam bir gülümseme sayılmazdı ama ona yakındı. Burukluğun gölgesinde bu kadar oluyordu.
“Otursana.”
Koltuklardan birini işaret ettim. Melek otururken çantasını ayakucuna düzgünce yerleştirdi. Yüzünü görebileceğim şekilde karşısına oturdum. “Bir şeyler içmek ister misin?” diye sorduğumda başını hayır anlamında salladı.
“Belki daha sonra.”
“Evimi nereden buldun?”
“Emir’den öğrendim. Hoş söylememek için baya direndi ama…”
Konuşmak istemeyeceğimi düşünmüş olmalıydı. “Aşağı kapıyı da bir kadın açtı. Daha doğrusu tam o çıkarken ben girdim. Hangi daire olduğunu da o söyledi zaten.” Büyük ihtimal her şeye burnunu sokan karşı komşuydu.
“Bu arada berbat görünüyorsun.”
Açık sözlülüğüne hayran kaldım. Zihnimin her köşesine yer etmiş hikâyem, kara bir peçe gibi yüzümü sarmasından itibaren, güzel görünmeyi beklemiyordum zaten. Melek’in kaşları çatılırken “Ne oldu?” diye sordu. “Demir canını sıkacak bir şey mi söyledi?”
İşte başlıyorduk. “Söylemekten de öte bir şey yaptı,” derken oyalanmadan konuya girmeye karar verdim ve benim için dünyanın en zor cümlelerini bir araya getirmeye başladım. Sözcükler saplanıp boğazımı tıkıyordu. Yine de parçalarcasına çekip çıkartıyor, dile döküyordum.
Kan kusuyordum ve bu sefer kızılcık şerbeti içtiğimi söyleme gereği duymuyordum.
Melek’in yüzü katıksız bir şokla çarpılmıştı ama gözleri acısını belli edecek kadar doluydu. Konunun buraya geleceğini tahmin etmediği o kadar belliydi ki. Sanki dokunsam hıçkırıklara boğulacaktı. Endişe ve korku tohumları bu yaşlardan güç alırcasına vücuduna yayılıyor, tüm ruhunu kaplıyor gibiydi. Sanki sözün ona geçmesinden korkuyordu. Ne söyleyecekti?
“Ve tüm bunlar lütfen aramızda kalsın.”
Emanet ettiğim yük o kadar ağırdı ki, herkesin harcı değildi taşımak ama Emir bunu yapabiliyorsa, Melek’in hayli hayli yapacağını bilecek kadar tanıyordum onu. Ben susunca derin bir sessizlik salonumu kapladı. Sonsuza kadar sürecek gibi duruyordu. Melek’in kirpiklerinin kenarından firar eden birkaç damla yaş, yanaklarından çenesine doğru nazlı nazlı süzüldü. El çabukluğuyla silip gözlerini kırpmaya, devamının gelmesini engellemeye çalıştı ama kızaran burnu ve iç çekişleri onu ele veriyordu.
Kendini toplaması için izin verdim. Bende bu sırada mutfağa gidip ikimizi de rahatlatacak ‘Ananaslı yeşil çay’ hazırladım. Salona döndüğümde ağlamaktan gözlerini kan çanağına dönmüş birini bulmayı beklemiyordum.
“Effy!”
Melek ayağa kalkıp boynuma atladı. Oturduğu yerden fırlama konusunda usta olduğunu keşke elimdeki çayları dökerek tecrübe etmeseydim. O kadar sıkı sarılıyordu ki, iki elinde kupa olan bir korkuluk gibi kalakalmıştım. “Ben… Ben ne diyeceğimi bilmiyorum.” Sözün bittiği yerde dolaştığımın senelerdir farkındaydım. “Çok… Üzgün… Of!” Kafasındaki kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyordu. Ben de bu şekilde durmakta…
“Melek bunları çaylarımızı yudumlarken konuşsak nasıl olur?”
Aramıza ufak bir mesafe koyan kız, elimdeki bardakları yeni fark etmişti. “Oh. Özür dilerim.” Gözlerini yerde dolaştırırken “Halıya dökülmüş,” dedi. “Cif leke uzmanı var mı?”
“Yok ama sorun değil.”
Bardakları sehpanın üzerindeki taş altlıklara yerleştirdim. Melek mutfağa doğru ilerlerken “Bir an önce silmezsek izi kalır,” dedi ve birkaç saniye içinde ıslak olduğunu düşündüğüm bezle geri döndü. Dizlerinin üzerine çöküp, halıyı silmeye başladı. O kadar hızlı ve sertti ki elleri kıpkırmızı, parmaklarının eklem yerleri bembeyaz kesilmişti.
“Tamam Melek. Beyazın kaderi kirlenmek değil mi zaten?”
Aniden duraksadı. Tekrar başlayan burun çekişlerinin ardından başını kaldırdı. Gözleri yine dolu doluydu. “Tüm bu beyazlık…” deyip sustu. Evimi neden bembeyaz döşediğimi sonunda anlamıştı. Gözlerimin içine sessizce baktı. Sanki bir şeyler düşünüyordu.
“Siyahın kaderi de suçlanmak o zaman.”
Ayaklarını poposunun altına alarak oturdu. Bezi tek eliyle tutup diğeriyle kucağımda duran elime uzandı. “Sen kirli değilsin,” deyip güç verircesine sıkıca kavradı. Keşke bende kendime, en az onun gözlerindeki kadar emin bakabilseydim.
“Belki o da suçlu değildir.”
Kelimeler dilinden o kadar ürkek çıkmıştı ki söylediğine onun bile inanmadığına kalıbımı basardım. Umudunun peşi sıra birkaç söz daha söyledi ama hiçbiri umurumda değildi. Aklım sürekli okuduklarımda geziniyordu. Yalan haber olma ihtimali benimde aklıma gelmişti ama Gördüğüm profilleri, gizemleri, yaşam tarzları ve maddiyatları okuduklarımla öyle uyuşuyordu ki… Hele o Burnumun direğini sızlatan kokuları… Daha da tanıdık geliyordu artık.
“Demir ve çetesinden uzak durmam gerektiğini söyleyen ilk kişi sensin.”
Hem sinirlenmeme hem de savunmaya geçmeme neden olan şey, küçük ağzından çıkan savunucu kelimeler silsilesiydi. Hani bu adamlar kötüydü. Her türlü pislik ellerinden gelirdi. Bulaşmamak gerekirdi. Ne kadar uzak o kadar iyiydi. Hani?! Bir tek benim konum olduğunda mı melek kesilecekleri tutmuştu?!
“Şimdi onları nasıl savunursun?!”
Adeta gürledim. Sesim daha önce duymadığım biçimde öfke doluydu. Bu için için kaynayan bir öfkenin, hiddetin, tiksinmenin sesiydi.
“Savunmuyorum.”
“Sana her şeyi anlattım. En başından beri, hissettiğim ne varsa tek tek anlattım. Ölmek istediğim anları bile!”
Elimi daha sıkı tutmaya çalışırken hızla geri çektim. Uzun bile sayılmayacak tırnakları tenimin üzerinde kırmızı izler bıraktı. “Kimin suçsuzluğundan bahsediyorsun bana şimdi sen? Demir Kara’nın mı adamlarının mı? Her türlü pisliğe karışmış olanlar, her zamanda aklanmışlar! Bana çok tanıdık geliyor bu durum!” Ne çıkarlardı vardı bilmiyordum ama herkes o adamları korumaya çalışıyordu. Emir, Melek… Olayın peşine düşmeyeyim diye miydi tüm bunlar? Yaşadıklarım yanlarına kar kalsın diye miydi?
“Senelerdir bana bunu yapan adamları arıyoruz. Tek bir iz bile yok. Sadece şu lanet zihnimde canlanan birkaç flu anı ve burnumda kalan mide bulandırıcı kokular.”
Ağzındaki iğrenç tattan kurtulmak istiyormuş gibi her kelimeyi tükürüyormuşcasına telaffuz ettim. Öfkeyle ayağa kalkınca anlık gözlerim karardı. Yerde oturan Melek’e çarpmamak için ters yöne atım attım. Bu seferde önümde duran sehpaya çarptım. Kupaların içinde kalan çaylar sehpanın üzerine saçılırken “Allah kahretsin,” diye yakardım.
“Effy? İyi misin?”
Gözyaşları yuvalarını zorlarken cayır cayır yakıyordu. Ağlamak istemiyordum. Yeterince gözyaşı dökmüştüm. “Şu an ne hissettiğimle ilgili en ufak bir fikrim yok.” Ses tonu az önceye kıyasla daha sakindi. Duygularımdaki dalgalanmalar içimdeki git-gellerin eseriydi. Bazen aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Her şeyi ben mi uydurdum diye düşünüyorum.” Ellerimi ensemde birleştirip volta atmaya başladım.“Tam deli olmadığımla, ne kadar berbat olursa olsun yaşadıklarımın gerçek olduğuyla ilgili bir ipucu bulmuşken-“ Olduğum yerde durup Melek’e baktım.“Onlar olmayabilir diyorsun! Sen kimden yanasın? Benden mi? Yoksa o pislik adamlardan mı?!” İçimdeki zapt edilmez kırma isteğinin coşkusu yine sesime yansıdı. Sakinleşmeyi umarak yürümeye devam ettim. Melek’te oturduğu yerden ayaklandı. “Beni yanlış anlıyorsun.” Belki de ilk kez bir insanın yüzüne alaycı bir o kadar da öfkeli bir kahkaha attım.
“Kendini yanlış anlatıyor olmayasın?!”
Nevrim fırıldak gibi dönerken, ses tonumdaki iniş-çıkışlar normaldi ama bu Melek için hiçbir şey ifade etmiyor gibiydi. Ciddiyetini bozmadan tek bir kelime daha etmeden yolumu kesti ve beni kollarının arasına aldı.“Sen çok güçlüsün,” diye başladığı cümleyle gözlerimi devirdim. Devamında ne geleceğini adım kadar iyi ezberlemiştim artık. Ne sanıyorlardı? Ölmediğim sürece tekrar tekrar ayağa kalkabileceğimi mi?
“Tüm olanlara rağmen yeniden ayağa kalkmayı başarmışsın. Yeni bir hayata adım attığını söylüyorsun Effy. Sadece emin olmadan her şeyi yakıp yıkmanı istemiyorum,” dedi. “Yanılma payını hiç düşünmüyorsun.”
Çünkü öyle bir pay olması, benim olayları kafamdan uyduruyor olmamla aynı orandaydı. Yine de Melek böyle söyleyince kısa bir an haklı olabilir mi diye düşündüm. Tüm bunlar birer rastlantıdan ibaret olabilir miydi? Hayatlarında kötülükten başka bir işe yaramamış adamların benim hikâyemde suçsuz olma ihtimalleri var mıydı gerçekten?
“Senin gibi bir arkadaşı geç buldum. Çabuk kaybetmek istemiyorum. Gözünün karar olduğunun farkındayım ama bu hayatını yakıp yıkmadan önce Emir’le konuş. Lütfen.”
Kafamı karman çorman eden cümleler öbeğinde neye öncelik vermem gerektiğini bilmiyordum. Gerçekten arkadaşlığımıza değer veriyor olmalıydı. Önder’den sonra ilk kez birinin bu uğurda yalvardığına şahit olmak garipti. Senelerin dostluğu, günlerin yoğunluğuna denk sayılabilir miydi? Ayrıca Emir bana ne anlatabilirdi ki? Bütün delilleri yok etmiş, arkalarında hiçbir ipucu bırakmamış pisliklerin gerçekten onlar olup olmadığını ben kanıtlayamazken, o nasıl aksini ispat edecekti?
“Tamam.”
Melek’in duyduklarının doğruluğunu gözlerimde görmek istercesine aramıza mesafe koydu.“Ciddi misin?” Başımı evet anlamında sallarken “’Hiçbir şey göründüğü gibi değildir’ felsefesi ışığında Emir’le konuşacağım,” dedim. “Ama söyledikleri beni tatmin etmezse, sende bana yardım edeceksin.”
“Ne için?”
Gözlerim intikamla parlarken “Adaleti yerine biz koyacağız,” dedim. “Bunun içinde kanıta ihtiyacım var. Nasıl yaparız bilmiyorum ama-” Melek söyleyeceğim şeyi duymaya hazır değilmiş gibi bakıyordu ama ben senelerdir buna kendimi hazırlıyordum.
“Öncelikle aralarına sızmam gerekiyor.”
**-**
Kafa kafaya verip düşünmenin en güzel yanı, baş ağrısını paylaşmaktı sanırım. Beyinlerimiz varsayımlarla o kadar dolmuştu ki, taşımak bizi fazlasıyla zorluyordu. Melek oturduğu yerde uyuyakalmıştı. Ben ise hala, ayıya dayı deme zamanları geldiğinde cesur tarafımı nasıl daha güçlü kılacağımı düşünüyordum. Ölmesini dilediğim adamların, her gün canlı kanlı karşımda olduğunu görecektim. Yüzüne tükürmek istediklerime, gülmek zorunda kalacaktım. Mide bulandırıcı kokularını sürekli etrafımda duyacaktım ve bana yaşattıklarını tam olarak hatırlamasam da, zihnimdeki artıklarına katlanmanın bir yolunu bulmalıydım. Aralarına sızmak kolaydı da, sızdıktan sonra nasıl dayanacaktım bilmiyordum.
Kapı zilini duymamla düşüncelerim, teneffüs arasına çıkmış çocuklar gibi dağıldı. Dikkatimse Melek’in üstüne toplandı. Zili duymayacak kadar derin dalmış olmalıydı ya da kendini açamayacak kadar yorgundu. Bu işime gelmişti. Çünkü gelenin kim olduğuyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Havanın kararmasını ve yağan yağmuru göz önünde bulundurursam, kapıdaki sabırsızın Önder olması muhtemeldi. Melek’e hayatımda en önemli sırrı anlatmış olabilirdim ama hayatımın tamamına dahil olmasını istemiyordum. Hele de öğrendiklerinden sonra… Bu nedenle bir kez daha çalınan kapıyla uyanma riskini göze almadım.
Oturduğum yerden fırlamakta ustalaşmış bir hareketle kalktım ve kapıya doğru koştum. Kapının deliğinden baktığımda zifiri bir karanlık beni karşıladı. Gelen kişi aşağıda dikiliyor olmalıydı. Kim olduğuna bakmak için megafonu açtım. O an sırılsıklam olmuş Emir, çatık kaşlarıyla kameranın olduğu yere baktı. Göz göze gelmişiz gibi oldu. İrkildim.
“Donuyoruz.”
Elindeki poşetleri gösterdi. Hamburger miydi onlar? Üzerimdeki şokun ilk saniyelerini atlattıktan sonra kapıyı açtım. “Hele şükür!” Apar topar sitemini de alarak içeri giren çocuğun evimde ne işi olduğunu düşünmeden edemiyordum. Beni merak eden herkes evime mi damlayacaktı yani?
Merdivenleri kullandığını attığı adım seslerinin yankısından anladım. Kapının önüne gelene kadar bekledim. Kapı deliğindeki görüş alanıma giren Emir’in burnundan soluduğunu fark ettim. Kapıyı yavaş ve sessiz bir şekilde aradım. Emir ise benim tam tersim şekilde “Bir an bu kapıyı da açmayacaksın sandım!” diye bağırdı. İşaret parmağımı dudaklarıma götürerek “Şşşt!” diye sessiz olmasını uyardıktan sonra “Ne işin var burada?” diye fısıldadım. Bir yandan da aşağı ve yukarı katı kontrol ettim. Karşı dairemdeki kapının ardındaki hareketlilik dikkatimi çekince de Emir’in cevap vermesine fırsat vermeden yaka paça içeri çektim.
“Yavaş!”
Sendeleyerek içeri girdi. Elindeki ıslanmış karton poşet yırtıldı ve içindekiler büyük bir gürültüyle etrafa saçıldı. “Ne yaptın kızım ya?! Güzelim patatesler ziyan oldu.” Kapıyı kapatıp deliğe gözümü dayadım ve apartmanın ışığı sönene kadar komşunun kapısını izledim. Karşı dairemdeki komşularda garip bir merak seziyordum. Gizemli halleri de benim merakımı gıdıklıyordu işte…
“Effy iyi misin sen?”
Korktuğum şey başıma gelmeden ışık söndü. Elimdeki ıslaklığı üzerime silerken Emir döndüm. Dağılan patatesleri toplamaya çalışıyordu. “Ben bunları sıcak sıcak sana getirmek için kendi ıslanmamı göze aldım. Şu hale bak… Ne patateslerden hayır var, ne hamburgerlerden. Kolalarda döküldü.”
“Ne işin var burada?”
Emir başını kaldırıp bana baktı. “Seni merak ettim ve tüm gün yemek yemediğini düşündüm.” Tekrar dağılmış yemeklere döndü. “Ve düşünmekle de kaldım. Çöp oldu bunlar artık.” Ellerini birbirine çırparak çömeldiği yerden kalktı. “Artık bir çorba yaparsın bana.”
“Emir. Gerçekten ne işin var burada?”
Sıkıntılı bir iç çekti. “Konuşmamız gerekiyor.” Benimde istediğim buydu ama şu an zamanı değildi. Üzerindeki montu çıkarırken “Şu Demir konusuna bir açıklık getirmeliyiz,” dedi. O ismi duyduğum anda tepe tüylerim dikildi. Aynı anda da karnıma sancılar saplandı. Hem sinirlenmeme hem korkmama neden olan adamdan ölesiyle nefret ettiğimi hissettim.
“En baştan bir konuşalım.”
**-**
DEMİR
“Demir girmiyor muyuz?”
Listedeki bir pisliğin daha yeryüzündeki namını silmek için geldiğimiz marinanın önünde, dakikalardır kılımı bile kıpırdatmamıştım. Zihnim Yeni’nin sabahki haliyle o kadar meşguldü ki, buraya nasıl geldiğimi bile tam olarak hatırlamıyordum. Arabadan inmememden ötürü, çetenin merakı uyanmıştı. Kim bilir ne kadar zamandır beni dışarıda bekliyorlardı? Aralık olan cama doğru eğilen Bora’nın kuşkulu ifadesi ona bakmıyor olsam bile hissediliyordu.
“Demir?”
Adıma yumuşak bir silkeleyişle dokundu. “Bir sorun mu var?” Gözlerimi yatlarla dolu loş sulardan en yakın dostuma doğru çevirdim. Bakışlarımız buluştuğu an kaşları çatıldı ve yüzünde kuşkunun içinde eriyen bir korku belirdi. “Bir sorun var.” Bunu diğerlerinin duymayacağı kadar alçak bir tonda söyledi. Tepkilerimi kontrol ettiğimi düşünüyordum ama karşımdakinin Bora Erdem olduğunu unutmuştum.
“Görev iptal gençler. İRON’da buluşalım.”
Bora kontrolü eline alırcasına diğerlerine hükmetmişti. Sorgulamaya cesaret olmayan adamlar, sesi çıkmadan arabalarına yönelmişlerdi bile. Bir tek Cem, en az Bora kadar yakın olan dostum, bir tek o bu durumun altındaki bit yeniğini arıyordu. Bora ile aralarındaki fısıldanmaları tam olarak duyamıyordum ama Bora’nın ona da sözünü dinleteceğine emindim.
“Öyle olsun bakalım.”
En sonunda pes eden Cem, “Sorunu çözmeye yardımı mı istemiyorsunuz anladık. Bir zahmet çözünce ne olduğunu anlatırsanız, dışlanmış gibi hissetmem,” dedi ve arabasına doğru yöneldi. Çocuk gibi trip atan adamın arkasından bakan Bora, arabaların hepsinin hareketiyle yanımdaki yerini aldı.
Sanki tüm gürültü bizimkilerin gidişiyle sessizliğe büründü. Etraf bir anda teknelere vuran dalga seslerinin çıkardığı huzurla doldu ama ben düşüncelerin yarattığı karmaşayla o kadar doluydum ki, huzura yerim kalmamıştı.
“Okuldan beri sana olan hali konuşmanın zamanı geldi sanırım.”
İlk hissim, Bora’ya karşı bu kadar görünür olmaktan duyduğum rahatsızlıktı. İkinci düşündüğümse, bu hayatta şeffaflığı sağlayabildiğim, nefes alan bir kişinin daha oluşunun verdiği güvendi. “Dinliyorum,” diyerek sözlerini destekleyen Bora, kollarını da göğsünün üzerinde birleştirdi. Elle tutulur olmayan bir şeyi, kelimelere nasıl dökeceğimi düşünürken hafifçe boğazımı temizledim.
“Yeni.”
Bu kelimenin ardından sustum ve gözlerimi yatların arkasında kalan uçsuz, bucaksız denize çevirdim. Tıpkı bugün onun gözlerinde gördüğüm ifade gibi karanlıktı ve bu görüntü, tüm o dalga seslerine rağmen garip bir huzursuzluğun içinize çöreklenmesini engelleyemiyordu. Sakladıkları, sustukları, en çokta yaraları vardı. Gözlerindeyse hep yeni ağlamış olduğu duygusu uyandıran, daha önce bir kişide gördüğüm acı… Belki de en çok bu dokunmuştu içime…
Ölümcül bir yaraya müdahale etmek için yaklaşan birinin titizliğinde, “Yeni?” diyerek suskunluğuma dâhil oldu. “Ne olmuş o kıza?” Söyleyecek hiçbir kelime yokken, sanki onlarcası takılmışlarcasına boğazımı temizledim. Yine. Gözlerindeki o karmakarışık duyguları bu denli hissettirecek ne yaşamış olduğunu bende merak ediyordum. Ediyordum da, çözmesi gereken kişi ben değildim. O çözene kadar da susmak en doğru iletişim şekli olacaktı.
Bir anda gözümün önündeki parlamayla dikkatimi denizden, gökyüzüne çevirdim. Gök gürlemedi ama bir şimşek daha çaktı. Hızlıca aracın ayarlarına girdim. Hava durumunda bugün yağmur gözükmüyordu. O zaman bu kötü sürpriz de neyin nesiydi?
“Anlaşıldı. Sonra konuşuruz.”
Aklımda beliren isim, herkesten, her şeyden ağır basıyordu. Arabayı çalıştırmam Bora’ya gerekli mesajı vermiş olmalı ki, kapıyı açtı. Tam ineceği sırada duraksadı. Omzunun üzerinden bana doğru baktı. Bakışlarında bu sefer sadece kaygı yoğunluktaydı. Bir şey söyleyecek gibi oldu. Saniyeler içinde kelimeleri hapseden dudaklarını birbirine bastırdı. Burnundan sıkıntılı bir nefes aldıktan sonra “Dikkatli ol,” diyerek arabadan indi. Vitesi geriye attım. Kapıyı kapatmasına fırsat vermeden gazı kökledim. Yağmurdan önce ulaşmam gereken bir yer vardı ve gördüğüm kadarıyla kaybedecek tek bir saniyem bile yoktu.
Olamazdı da…
**-**
ELİF
Gecenin kalanını da Emir’in aynı sözler etrafında dönüp durmasıyla bitirdik. Melek konuşmalara yarısından itibariyle dahil olmuş, tekrara düştüğümüzü fark ettiği an verilen ödevi evde yapma bahanesiyle kaçıp gitmişti. Bir bakıma iyi de olmuştu. Bu kafada değil ödev, okul bile umursadığım en son şeyler arasında değildi.
Emir’in sakladığı büyük bir sır vardı. En az benimki kadar önemli olmalıydı ki, o sırrın etrafında dolaşıyor ama asla ortaya çıkmasına izin vermiyordu. İnatla Demir’i savunması kanıma dokunsa da, söylediklerinde mantıklı bir şey bulma çabam hala insan olduğumun göstergesiydi. Karşımdakiler insanlıktan nasibini almamış olsa dahi…
“O zaman beni çetenin içine sok.”
Emir yüzüne tokat yemiş gibi bana döndü. Elindeki cips tabağı az kalsın halıyı boylayacaktı. Can havliyle yakaladığı cam kaseye sıkıca sarıldı. “Duyduğum şey, duyduğum şey değildir değil mi?” Filozofça bir saçmalığın ortasına düşmüş gibi yüzümü buruşturdum. “Emir ne diyorsun Allah aşkına.”
“Asıl senin ağzından çıkan kulağına ulaştı mı?”
“Evet.”
“Evet mi?!”
Sesini yükselterek ayağa kalktı. “Beni çetenin içine sok ne demek?!” Sehpanın önünde volta atmaya başladı. “Bana dünyanın en kötü tecrübesini yaşattılar dediğin adamların arasında ne yapacaksın sen?!” Bir tür kızgınlık, anlamsız bir çekişme ve sonuçlanmamış bir hesabın geçmişten çıkıp gelmesi gibi karmaşık duygular onda, şuursuzca ve nefes almadan konuşma dürtüsünü harekete geçirdi. Cam kâseyi hala kucağında tuttuğunu fark etmemişti. Sürekli bunun mümkün olmadığını söyleyip duruyordu.
“Demir’in suçu olmadığını söyleyen sen değil misin?”
Olduğu yerde durdu. “Sözler bana hiçbir şey ifade etmiyor,” dediğimde arkasındaki koltuğa çöktü. “Kanıta ihtiyacım var.” Nihayet kucağında tuttuğu kaseyi fark etmişti. Dikkatli bir şekilde sehpanın üzerine yerleştirirken “Kanıtlarım,” dedi. İmalı bir şekilde gözlerimi ona diktim.
“Kendi gözlerimle görmem lazım.”
Emir’in gözlerindeki ifade karşı atak yapamayacak kadar karışıktı. Bir yanı olmaz diye diretiyordu. Diğer yanı bana yardım etmek istiyordu. Derinlerdeki bir yerde ise, bu işi nasıl çözeceğini düşünüyordu. Koltuğun ucuna doğru kayıp aramızdaki mesafeyi biraz daha kapattım.
“Bak madem Demir’in suçsuz olduğunu iddia ediyorsun-“
“İddia değil. Suçsuz o!”
“Tamam. Bunu kendi gözlerimle görmek istiyorum. Eğer senin dediğin gibi suçsuzsa, bu defter sonsuza kadar kapanacak.”
“Bunun ardından bir ama gelecek gibi.”
Başımı onaylarcasına sallarken “Ama ben haklı çıkarsam, bu sefer adaletten kaçamayacaklar,” dedim. “Onların suçunu kanıtlamam için aralarına girmem şart. İnan bana bu hayatta istediğim en son şey bile değil. Pamuk ipliğine bağlı cesaretimi güçlendirmem sadece adaletin yerini bulmasını istememden dolayı. Başka kızların canı yanmasın diye. Anlıyor musun?”
Emir bana bakıyor ama görmüyordu. Söylediklerimi düşündüğü, zihninde ölçüp tarttığı o kadar belliydi ki…
“Bilmiyorum Effy. Düşünmem lazım.”
“Tamam düşün ama ben kararımın arkasındayım. Senin yardımın olsun ya da olmasın ben o şeref yoksunlarının arasına sızacağım.”
**-**
Sökmekte olan şafağın çok az rengi evime vuruyordu. Neredeyse karanlığa gömülü odamda uyumak için debeleniyordum ama zihnim o kadar açıktı ki, uyumama bir türlü fırsat vermiyordu. Buna yağacak gibi duran ama bir türlü yağmayan, çaktığı şimşeklerin gürültüsünü sonraya saklayan havanında katkısı büyüktü. Fırsattan istifade düşüncelerimde kol kola girmiş, beynimdeki tepişen fillerle halay çekiyordu. Bundan sonra hayatımın nereye gideceğini düşünüyordum. Emir haklı çıkarsa ne yapacağımı… Özellikle de ben haklı çıkarsam neler olacağını…
Düşünüyordum. Düşünüyordum. Düşünüyordum.
Tüm bu karmaşanın arasında tüm gün telefonuma bakmadığımı hatırladım. Hiç çalmamış mıydı? Çalmıştı da duymayacak kadar dalmış mıydım? Yoksa sessizde mi kalmıştı? Peki, nerede bırakmıştım?
Odanın içini taradım. Büyük ihtimalle salondaydı. Kendimi zorlayarak yataktan kalktım. Panduflarımı giymekle uğraşmak istemiyordum. Yalın ayak, döşemenin soğuğunu hissederek salona doğru yürüdüm. Loşluğun yetersizliğinden dolayı ışığını yaktım. İlk andaki göz parlamasından sonra içerisini taradım. Kütüphanenin kenarında kuzu kuzu yatan telefonumu fark ettiğim an ilk düşündüğüm ‘Hangi ara onu oraya koyduğumdu.’
Telefonu elime aldığım anda gördüğüm sayılar ufak çaplı bir ‘Önder Krizinin’ eşiğinde olduğumu hissettirdi. Aramaları es geçerek mesajlara baktım. Merakından deliye döndüğü ve sitemle çemkirdiğini hayal ettiğim kısımlara hızlıca göz gezdirdim.
Gönderen: Kurtarıcım
Dua et sana verdiğim sözü tutmaya çalışan tarafım ağır basıyor da evini basma içgüdümü bastırıyor.
Hafifçe kıkırdayarak yazdığı cümleyi birkaç kez daha okudum. Onunda gönderdikten sonra bunu yaptığına emindim.
Gönderen: Kurtarıcım
O telefonu neden açmadığını yarın sabah detaylıca konuşacağız. Umarım iyisindir Effy. Sabah 8’de sendeyim. Kapıyı da açmazsan kırarım bilesin.
Panikle saate baktım. Önder’in gelmesine bir saatten az zaman kaldığını görmek daha da paniklememe neden oldu. Önce salona ardından da televizyondan yansıyan siluetime baktım. Berduş haldeydim ve bunun nedenini Önder’e açıklamakla uğraşmak şu an en son istediğim şeydi.
Gece boyunca dağıttığımız salonu toparlayacağım vakti kendime ayırmaya karar verdim. Koşar adım banyoya girdim. Ağlamaktan kızarmış gözlerime, düşünmekten ve uykusuzluktan sarılan morluklarımı gizlemeden önce hızlı bir duş aldım. Nadir kullandığım kapatıcıları gözaltlarıma yedirirken bir yandan da solgun yüzüme biraz renk gelmesi için allık sürüyordum. Bu işte gerçek anlamda beceriksizdim. Beş yaşındaki bir çocuğun annesinin makyaj malzemeleriyle yüzüne yaptığı sanatın bir örneğine aynada baktım. Berbat görünüyordum ve yeniden yapacak vaktimin kaldığını sanmıyordum. Yüzümdeki fazlalıkları elimle dağıtarak yatak odasına koştum. Yeni uyanmış görünümü vermek için temiz pijamalarımdan birini üzerime geçirdim.
Salonun önünden her geçtiğimde ortalığı biraz olsun toplamam gerektiği düşünüyordum. En sonunda pes ederek apar topar salona daldım. Sehpanın üzerindeki bardakları, kaseleri mutfağa çarpa çurpa taşıdım. Elime aldığım rastgele bir bezle kırıntıları sehpanın üzerinden aldım. Her şeyi mutfak lavabosuna yığdıktan sonra salona dönüp hızlıca koltukları, yastıkları, kumandaları ve gereksiz olan tüm eşyaları düzelttim. Hiç yoktan iyi olan görüntüden sonra banyoya döndüm. Hızlıca saçlarımı kuruturken bir yandan da telefonu kontrol ediyordum. Dakikliğinden ödün vermeyen çocuğun birazdan damlayacağının farkındaydım.
Yarım yamalak kuruttuğum saçlarımı tepeden bir topuz yaptım. Önder’e fark ettirmeyecek şekilde banyoyu toparladım ve yatak odasına doğru koşturdum. Tam yatağa yattığım anda kapı çaldı. Derin bir nefes aldım ve uykumdan uyanıyormuşçasına ikinci çalışı bekledim. Birkaç saniye içinde tekrar çalan kapıyla ayaklanırken panduflarımı giydim. Uyku sersemi olduğuma inanması için oyalanarak, ayaklarımı sürüye sürüye kapıya doğru yürüdüm. Bu sırada dün geceki sessizliğime bir kılıf bulmaya çalışıyordum. Kapının otomatına basmadan önce durum kontrolü yaptım. Önder’in her zamanki gibi şıklığı dikkatimi çeken ilk şey oldu. Kızgın gözükmüyordu ama yüzündeki ifadeyi çok iyi biliyordum. Endişeliydi.
Kapıyı açtığım gibi oyalanmadan içeri girdi. Merdivenleri üçer beşer çıktığını hissettiğim seslerle kapıyı araladım. Beni gördüğü an daha da hızlı tırmanmaya başladı.
“Günay-“
Cümlemi bile tamamlamadan beni kolları arasına aldı ve sıkıca sarıldı. Ayaklarım havalanmıştı. O kadar sıkıyordu ki, çizgi filmlerdeki gibi gözlerimin yuvalarından fırlayacağını hissettim. Beni içeri taşıyıp ayağıyla kapıyı kapattı. Resmen oyunca bebek gibi onun hareketlerine boyun eğmek zorunda hissediyordum. Derin bir nefes alırken beni yere bıraktı ve sarılmaktan vazgeçmedi.
“Çok şükür.”
Gerçekten korkmuş olmalıydı. Elimle sırtına yavaşça vururken yarım kalan günaydınımı söyledim. Aramıza minik bir aralık koydu. “Uyudun mu diye sordun mu?” Kaşları çatılmıştı ve yüzümü tararken bu daha da sertleşti. “Sende uyumuş gibi değilsin.” Başparmağını hafifçe yalayıp yüzüme sürdü. Ardından da ucuna baktı. “Ve makyaj yapmaya çalışmışsın. Tüm gece dışarıda mıydın yoksa?” Yüzümdeki ıslaklığı elimin tersiyle silerken “Saçmalama,” dedim. “Sadece canım sıkılmıştı. Bu halde dışarı çıkar mıyım sence?”
“O canının sıkıldığı anların sadece birinde telefona bakmak aklına gelmedi mi?”
“Geldi ama kendimi iyi hissetmiyordum.”
“Ne oldu?”
Telaşla kaplanmış sesini rahatlatmak istercesine “Önemli bir şey yok,” dedim. “Sadece başım ağrıyordu ve tüm gece beni kovalayan kâbuslardan kaçmaya çalışıyordum. Hepsi bu.” Sorgular bir edayla gözlerini kıstı. “Makyajla kâbuslarından saklanabileceğini mi düşündün? Hayır bunu düşündüysen, kabus bile bu haline gülmekten peşinden koşamamış olması gerekiyor.” Önder’in alaycı bir edayla dudaklarının kenarı büküldü. Neyse ki alıştığım haline çabuk dönmüştü. Gözlerimi abartılı bir şekilde devirirken “Çok komiksin,” dedim ve salona doğru yürümeye başladım.
Peşimden gelen çocuk tam koltuğa kendimi bırakacağım sırada beni havada yakaladı. “Hop, hop, hop. Madem uyanıksın. Hazırlan gidiyoruz.” Bıkkın bir ses tonuyla “Nereye diye sormaya çok korkuyorum biliyor musun?” dedim. Önder’in keyfinin yerine geldiğini daha büyük bir gülümsemeyle belli ederken “O zaman sorma ve hazırlan,” deyip burnuma vurdu. “Ve Allah aşkına yüzünü yıka. Bu ne Joker bozması bir makyaj ya.”
“Önder.”
“O itiraz dolu sesini de alıp hazırlanıyorsun. Marş marş.”
Omuzlarımdan beni geriye döndürüp salondan çıkana kadar yürümeye zorladı. İçimden bir ses gideceğimiz yerin hoşuma gitmeyeceğini söylüyordu. Fakat kaçınılmayan sondan zevk almak gerektiğini hayat bana öğretmişti.
Gardolabımın önünde çok fazla oyalanmaya gerek duymadan elime geçen en rahat kıyafetlerimi giydim. Sonuçta nereye gideceğimizi söylememişti ve şu an sabahın körüydü. Önder’in evin pisliğiyle ilgili yakınmaları eşliğinde banyoya gittim. Söylediği gibi makyaj konusunda tam bir katildim. Yüzümü hızlıca yıkadım. Neyse ki gözaltlarım kendini ele vermeyecek kadar güzel kapanmıştı. Az önce tepeden topladığım saçlarımı açıp elimle şekillendirdim.
“Mutfağındaki savaşı bitirdiğim için bana teşekkür etmek zorundasın.”
Banyonun eşiğinde beliren Önder’e gıcık bir tebessümle teşekkür ettim. “Bu evi birkaç günde nasıl bu hale getirdin? Temizlik yaptırman şart.”
“Evime yabancı birinin girmesini istemiyorum.”
Bu söylediğim son zamanlarda yaşadıklarıma ne kadar tezattı. “O zaman kendin yapmayı neden denemiyorsun?”
“Vaktim yok.”
Önder küstah bir kahkaha attı. “Ondan eminim.” İmasını cevap vermek yerine “Hazırım,” deyip ellerimi iki yana açtım. Beni alıcı gözle inceleyen çocuk “Az öncekinden iyi,” deyip güldü. Hiç üşenmeden yanına gidip koluna bir yumruk geçirdim. Yalandan bir acıyla inleyip kolunu sıvazladı.
“Ne var? En azından şu anda Joker’den Heidiye terfi ettin.”
“Önder!” diye uyararak bir yumruğun daha geleceğini gösterdim. Elini teslim olur gibi kaldırıp “Tamam tamam vurma,” dedi. “Elin acıyacak.” Havadaki elimi yakalayıp dudaklarına götürdü. Onun bu ansızın gelen romantik halleri kızları etkileyebilirdi ama beni sinir ediyordu. Elimi onu incitmeyecek bir sertlikte çektim.
“Hadi çıkalım.”
Önder kapıya doğru yürümeye başladı. “Dışarı çıkmak zorunda mıyız? Kahvaltıya falan gideceksek burada da hazırlayabiliriz.” Olduğu yerde durup bana döndü. “O mutfaktan sonra burada bir şeyler yemek mi? Ben almayayım Effy.” Önder’in sinir bozucu gülümsemesine ciddi yaklaşırken “Gerçekten Önder. Dışarıda seninle görünmek istemiyorum,” dedim. Son zamanlarda herkesin gözü benim üzerimdeyken, bu sadece benim daha çok başımın ağrımasına neden olurdu.
“Merak etme. Attığın yalan dolu hikâyelerine ters düşen hiçbir şey olmayacak.”
İğnelemesine odaklanmamaya çalışarak çantamı toparlamaya başladım. “Sen üzerini giyin. Ben arabayla seni arka sokakta bekliyor olacağım. Oyalanma çok.”
**-**
Yola çıktığımızdan beri ağzını bıçak açmayan Önder’in bir şeyler gizlemeye çalıştığının farkındaydım ve bu beni daha da huzursuzlaştırıyordu. Tanıdık birkaç dönemecin ardından ezbere bildiğim sokağa girince yanımdaki sessizliğe döndüm.
“Ciddi olamazsın.”
Önder beni duymazdan gelerek villalardan oluşan büyük siteye girdi. “Önder burada ne işimiz var?” diye sorduğumda yine sessiz kaldı. Bu benim çileden çıkmama yeterli bir hareketti. “Sana diyorum!” Sert tepkimin ardından başını bana çevirdi. Gözlerinde daha önce görmediğim bir duygu vardı ve bu beni tedirgin etmişti.
“Biz senin verdiğin kararlara saygılıyız. Sende bizimkilere saygı duyacaksın.”
Belki de ilk kez benimle böyle emir verici bir tarzda konuşuyordu. “Ama bu benim kararıma saygı duymak-“
“Ailenin ne durumda olduğunu biliyor musun?”
Cümlemi sorusuyla net bir şekilde kesti. Kendinden emin olmayan bir “E-evet,” dudaklarımdan çıktı. Bunu fark ettiğim an boğazımı temizledim ve daha kararlı bir şekilde “Evet,” dedim.
“Emin misin?”
Önder tanıdık bir villanın otoparkına girince arabayı sertçe durdurdu. Emniyet kemeri takılı olmasa cama yapışacağım bir sertlikteydi. Sanırım beni silkeleyip kendime getirmeye çalışıyordu. “Çünkü benim tanıdığım Effy, annesinin o halini bilse bir kahvaltıyı onlara çok görmez.” Kemerini çözdü ve arabadan hızlıca indi. Benim olduğum tarafa dolanırken bu kahvaltıyı gerçekten isteyip istemediğimi düşündüm. Ailemle vakit geçirmeyi çok özlemiştim. Babamı birkaç kez görmüştüm ama annemin evden ayrıldığımdan beri nasıl olduğuyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Kötü olduğunu tahmin ediyordum ama Önder’i bu denli kızdıracak kadar mı kötüydü? Bunu ona yaşatmaya hakkım var mıydı?
Önder kapımı açtığında düşüncelerimle ona baktım. Haklıydı. Her konuda bana destek olan, her kararıma saygı duyan insanlara bir kahvaltıyı çok görmemem gerekiyordu. Üstelik kendi evimizde bile değildik. Burada olduğumu kim bilebilirdi ki?
Kemerimi dikkatlice çözdüm. Arabadan yavaşça indim. Gözlerimi Gezerlere ait, sitenin en büyük villalarından birinde gezdirdim. Arkası orman, önü boğaz manzarasına hakim bir kaleyi andırıyordu. Önder güç vermek istercesine elimi tuttu. Ona minnet dolu bir gülümsemeyle karşılık verdim. Yavaşça merdivenleri tırmanırken Afet Teyze’nin bahçeyi görmeyeli daha da güzelleştirdiğini fark ettim. O sırada açılan kapının ardında beliren iki kişi kalbimin yerini hatırlatırcasına çarpmasına neden oldu.
Afet Teyze ve annem yüzünde olması gerekenden daha büyük bir gülümsemeyle bize bakıyordu. Annem sanki bir haftada 7 yıl yaşlanmışçasına solgundu. Ağlayacak gibi duruyordu. Yine de beni gördüğü için parlayan gözlerine gamzelerini eklemeyi ihmal etmemişti.
“Hoş geldiniz.”
Önder’in elinden kurtuldum ve daha seri adımlarla kalan basamakları tırmandım. Annem de bana doğru koşarak boynuma atladı. Uzun süredir tuttuğu gözyaşlarını serbest bıraktı. Beni sıcaklığıyla sardı. Kokumu içine çeke çeke saçlarımı öptü, sevdi. Hıçkırıklarını zor zapt ediyor gibi iç çekiyordu. Elleri bedenimin her yerinde dolaşırken “Zayıflamışsın,” dedi. “Ah annem.”
Gözlerimi sızlatan yaşları kontrol etmek hiç bu kadar zor olmamıştı. “Sende.” Dudaklarımdan sadece bu kelime döküldü. Devamı beni bitireceği için dudaklarımı annemin saçlarının döküldüğü omzuna bastırdım. Kokusunu içime çeke çeke, doyasıya sarıldım. “Çok özledim yavrum. Çok özledim kızım.” Annemin dokunaklı sesi, içimdeki ağlak kız çocuğunu okşuyordu. Birkaç damla yaş gözlerimden döküldü. Kimseye fark ettirmeden sildim.
“Hava soğuk Ayşeciğim, özlem gidermeye içeride mi devam etsek acaba?”
Annem hiç istemeyerek benden ayrıldı ama beni tamamen kendinden uzaklaştırmadı. Tek koluyla belime sarılarak yürümeme eşlik etti. İçeri girdiğimiz an, büyük salonun başında iki adam belirdi. Babamın en son gördüğüm kızgınlığından eser kalmadığını görmek iyi geldi.
“Hoş geldin Elifciğim,”
Afet Teyze’nin yanına geldiğimde kısa bir an annemden ayrılıp, kollarını iki yana açmış kadına sarıldım. “Hoş bulduk.”
“İşte şimdi tamamlandık.”
Ellerini keyifli bir şekilde birbirine çarpan Oğuz Amca bize doğru geldi. “Hoş geldin evimizin neşesi,” diyerek beni kollarının arasına aldı. Babacan tavırla sırtımı okşarken benim gözlerim babamın üzerindeydi. Özlediği, koşup boynuma sarılmak istediği o kadar belliydi ki ama ayaklarına bir şeyler dolanmışçasına duruyordu. Oğuz Amca’dan ayrılıp babama doğru yürüdüm. O da bana doğru birkaç adımı zorla attı. Sanki devamını getirmeye gücü yoktu.
“Bende seni çok özledim.”
Dakikalardır savaştığım gözyaşlarım, babamı görünce gardını düşürdü. Kendimi kollarının arasına atıp hıçkırıklarımı serbest bıraktım ama duyduğum seslerin yankılandığını hissediyordum. Titreyen bedeni babamın da ağladığını belli ediyordu ve büyük ihtimal arkamızda bizi izleyen annemde bu duygusal ana eşlik ediyordu.
Babam şakaklarımdan kokumu içine çekerek öptüğü an, bir haftadır yaşadığım en mutlu anın içine teslim oldum. Şu anıma ilaç gibi gelen zamanın, yarın bende daha büyük yaralar açacağının farkındaydım. Yine de doyasıya bu anı yaşamak istiyordum. Acıdan öleceğimi bilsem bile…
**-**
İnsan, isteyerek kendini sürükleyeni izlediği vakit bağını hissetmezdi; ama direnmeye, uzaklaşarak yürümeye başladığı an da, çok acı çekerdi.
“Gitmek çözecekse ve biri gidecekse, buralar gitsin be yavrum, sen gitme.”
Annemin vedalaşırken dilinden dökülen cümle, beni alt üst etmeye yetmişti. Uzun yola gider gibi ve sanki hiç dönmeyecekmişim gibi attığı bakışı aklımdan çıkmıyordu. Düşünmem gereken bir sorun, cevaplanmayı bekleyen tonla sorum varken, bir parça suskunluğun ardından gelen kuvvetli darbe de takılıp kalmıştım. Öyle sert ve aniydi ki, bastırmaya çalıştığım özlemi tekrar gün yüzüne çıkarmıştı. Adapte olmakta zorlandığım yeni hayatıma, yeniden odaklanmaya çabalasam da nafileydi. Yeterince yorgun olan zihnimi toparlamak çok zordu. Kahvaltıdan gelir gelmez oturduğum koltuktan neredeyse iki gün boyunca kıpırdamamıştım. Ayrılığın resmini çizdiğim beyaz salonumda, tekrar alev alan yüreğimi zemheri ayazıyla soğumaya bıraktım. Acımı yalayıp geçen rüzgâra inat, gecenin en koyulaştığı yerde, masmavi yüreğimle ölümü kucaklamak istedim. Kussam kaç intihar çıkardı içimden, kessem kaç ayrılık akardı bileklerimden bilmiyordum. Bildiğim tek şey buna alışmam gerektiğiydi.
Gün geceyi kovaladı. Gece, günün yerine nöbete hazırdı. Cümleler hafif kalıyordu, yaşananların ağırlığı karşısında. Bu yüzden susmak en çok kullandığım iletişim şekli ve sessizlik bu iki günde benim en yakın yaverim olmuştu.
Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerim aralandı. Alışkanlığın getirdiği merhabadan farklıydı bu. Erken kalkmak son zamanlarda sevdiğim nadir şeylerdendi. Dünyanın geri kalanı uyuklarken, tek başıma ayakta olanın verdiği haz hiçbir şeyde yoktu. Sanki hiçbir şey gerçek değildi ve tüm sorunlar, problemler, insanlar, hayat önemsizdi. Sadece ben, dünya ve güneş ışığı… Ama bugün bu huzura ısrarla çalan bir telefon eklenmişti ve ardı ardına söylenen ismim kadar sinir bozucuydu.
El yordamıyla aradığım telefonu, koltuk minderlerinin arasından çıkardım. Arayan kişi için bile çok erken bir saatti. Telefonu açıp kulağıma götürürken, yapıştığımı düşündüğüm koltuktan yavaşça kalktım.
“Rüyanda beni görmüş olamazsın değil mi Emir?”
Ayaklarımı sürüyerek banyoya ilerledim. Emir “Olabilirdi,” diye iç geçirdikten sonra “Gözüme uyku girseydi eğer,” diye devam etti. “Beni öyle bir kuyuya çektin ki Effy, iki gündür kör kuyularda merdivensiz kalmışım gibi hissediyorum.”
“Emir, inan bana edebiyat içinde, laf cambazlığı içinde çok erken bir saat.”
Sesim hafta sonunun yorgunluğunu saklamayan bir tınıdaydı. Emir’in de dikkatinden kaçmamış olacak ki “Sadece düşüncelerden uykusuz kalan ben değildim belli ki,” dedi. Cevap vermek yerine sadece onaylayan bir mırıltı çıkardım. Işığı yakıp banyoya girdim. Aynanın karşısına geçip yansımamı inceledim. Tenim her zamankinden daha solgun, mavi gözlerimin etrafını saran kan çanağı ve çökük olan hatlarımın ölümüne yıkılışı beni zombiden farksız hale dönüştürmüştü. Gerçek anlamda berbat haldeydim ve bundan garip bir haz duyuyordum. “O zaman ikimizin de enerjiye ihtiyacı olacak,” diyen Emir “Hazırlanıp radyoya gel. Bende okula geçerken poğaça vs alayım. Sonra da şu konuyu baştan bi konuşalım,” dedi. Sıcak suyu açıp “Her şeyi konuştuk Emir,” dedim ve suyun ısınmasını beklemek bir yandan da dişlerimi fırçalamaya başladım.
“Emin misin?”
Emir’in kendinden emin hali kafamı biraz olsun karıştırmaya yetti. Günler öncesine dönmeye, bilmesi gereken her şeyi anlatıp anlatmadığımı hatırlamaya çalıştım ama kafamın içindeki cadı kazanının fokurtusundan hiçbir şeyi anımsayamadım.
“Çetenin arasına nasıl sızacağını konuşmadık mesela.”
Kaskatı kesildim. Doğru mu duymuştum? Bana yardım etmeyi kabul mü etmişti? Ağzımdaki macunu tükürüp “Sen ciddi misin?” diye sordum. “Her an kararımdan vazgeçebilirim. O yüzden çabuk ol,” dedi ve telefonu yüzüme kapattı. Bunu itiraz istemediğini vurgulamak adına yaptığını tahmin ettiğim için sinirlenmek yerine elimi çabuk tutmaya karar verdim. Duş almakla vakit kaybedemezdim. Ağzımı hızlıca duruladım. Saçlarımı, tenimi kokladım. Bugünlük idare edebilirdim. Suyu kapatıp koşar adım yatak odasına girdim. Üzerimdekilerden kurtulup okul formamı giydim. Elime aldığım pudrayla saçımdaki yağı gizledikten sonra, biraz olsun baş ağrıma iyi gelmesi için tepeden sıkı bir şekilde topladım. Atmosferi delecek yoğunlukta bir parfüm bulutunun içinden geçtikten sonra, okul çantamda eksik olup olmadığını kontrol ettim. Eskiz defterim, kalemlerim, herhangi bir dersi not almak için sayfalar…
Saati kontrol ettiğimde benim için rekor sayılabilecek bir hızda hazırlandığımı fark ettim. Deri montumu üzerime geçirdiğim gibi dış kapıya doğru koştum. Botlarımı ayağıma geçirdim. Kapıyı aralayıp karşı komşunun kapısının ardında hareketlilik olup olmadığını dinledikten sonra, olağanca hızla kapıyı kilitledim ve koşar adım merdivenlerden inmeye başladım.
İn cin top oynayan bir yolda, olabildiğince hızlı bir şekilde yürümeye başladım. Nefes nefese kalmıştım. O an motorumu parçalattığı için Demir’e bir kat daha sinirlendim. Motorumu tamir edecek çocuktan da ses soluk yoktu. Acaba parçaları bulabilmiş miydi? Çıkışta sanayiye uğrasam fena olmayacaktı.
Okul yolu boyunca süren sessizlik, okulun bahçesinde de devam etti. Belli ki öğrenciler derse az zaman kala yollara dökülüyorlardı. Okula girdiğim gibi radyoya yöneldim. Kapının kilitli olduğunu gördüğüm an tekrar saati kontrol ettim. Çabuk ol diyen oyken, geç kalmasını nasıl açıklayacaktı acaba…
“Vazgeçemeyeceğim kadar hızlısın.”
Emir’in sesiyle arkamı döndüm. Merdivenlerin başında, bileğinde poşet elinde iki çayla dikilen çocuk, göz göze geldiğimiz an kaşlarını çattı. “Kalan son enerjini de buraya gelmek için harcamış gibi duruyorsun.” Basamakları inerken gözleriyle beni taradı ve gördüklerinden hoşnut olmayan bir ifadeyle “Berbat haldesin,” dedi. Açık sözlülüğüne hayran kalmamı falan mı bekliyordu?
“Kaç gündür uyumuyorsun sen?”
“Bir süredir.”
Emir çayları elime tutuştururken “O zaman şöyle sorayım,” dedi ve cebindeki anahtarı çıkardı. “Kaç gündür uykun dahil bir şeyle beslenmiyorsun?” Annemlerin yanında zorla ağzıma tıktığım birkaç lokma dışında iki gündür bir şey yemediğimi hatırladım. “Seni bu poğaçalar toparlamaz,” diyerek kapıyı açan Emir beni içeri buyur etti. “Neyse ki acil durumda kırılacak bir cama sahibim. Geç hadi.” İçeri girip elimdeki çayları kenara bıraktım. Emir bileğindeki poşeti masaya bırakıp üzerindekileri çıkardı. Daha sonra çekmecesinden çıkardığı yarım bir çikolatayı bana uzattı. “Elimle kırdım.” Minnettar bir şekilde gülümserken “Ama önce kahvaltı,” dedi ve sıcak olduğu poşeti buğulandırmasından belli poğaçaları açtı.
“Yumul.”
Kaşarlı olduğunu tahmin ettiğim poğaçanın yarısını yiyecek şekilde bir ısırık aldı. “Yavaş,” diye uyarlamam rağmen kalan yarısını da diğerlerinin yanına gönderdi. “Çok acıkmışım.” Çayını ağzının doluluğundan hüpürdeterek içerken yüzümü iğrenircesine buruşturdum. Bunu fark eden Emir “Ne?!” dedi. “Bakacağına yesene!” Ağzındaki birkaç lokma can havliyle sağa sola saçılınca iyice tadım kaçtı.
“Öncelikle ağzında bir şey varken konuşulmaz.”
Emir o an bunu akıl edememiş gibi elini ağzına siper etti. Sanki açlıktan bütün görgü kurallarını unutmuştu. “İkinci olarak da sayende yemiş kadar oldum.” Mahcup bir ifadeyle kalan lokmalarını hızlı hızlı çiğneyen çocuk, sesli bir yutuşun ardından “Özür dilerim,” dedi ve kendini açıklamaya başladı. “Dünden beri hiçbir şey yemedim ve ciddi anlamda çok acıkmıştım. Hele de poğaçalardan yayılan kokular eşliğinde okula gelmek… Of.. Çok zordu, iradem ancak onları görene kadar dayandı sanki.”
“Sorun değil. Asıl konumuza gelebilir miyiz?”
“Lütfen ye Effy,” diyerek benim sorumu es geçen Emir bana doğru bir poğaça uzattı. “Çok üzülürüm. Bize aldım bunları. Lütfen.” Gerçekten mahcup göründüğü için poğaçayı aldım ama inanılmaz toktum. Sanki yaşadıklarım birer kaya olmuş, midem de taht kurmuştu. Yine de ufak bir ısırık alarak düşük kaşlarla bana bakan çocuğu kırmadığımı göstermeye çabaladım. Biraz olsun yüzüne sıcaklık eklenen Emir “Şimdi asıl konumuza dönebiliriz,” dedi ve başka bir poğaça yemek yerine çayından büyük bir yudum aldı.
“Çetenin arasına nasıl sızacağımı buldun mu?”
Başını onaylarcasına salladı. “Oraya girebilmenin tek yolu, Demir.” İstemsizce attığım kahkahanın, ağzımdaki lokmaları zapt edemeyeceğini anlayınca elimi ağzıma götürdüm. Neyse ki son anda Emir’le aynı kaderi yaşamayı engellemiştim. “Komik olan ne?”
“Bu çok önemli yolu, düşünmek için keşke uykusuz kalmasaydın. Ben sana söylerdim Emir.”
“Dalga geçmenin sırası değil.” Bozuntuya vermemeye çalışsa da ifadesi ciddileşti. “O grubun arasına girmek için, ya Demir’e yakınlaşmak zorundasın ya da çetesinden herhangi birine.” Duyduklarım karşısında kaşlarım çatılırken “Başka yolu yok mu?” diye sordum. Ne o adama ne de etrafındaki asalaklara üç metreden yakın olmak istemiyordum. Hele de mahrem mesafemi tekrar geçmelerini… Asla!
“Bir yolu daha var ama bunun için kendimi ateşe atmam gerekiyor.”
Kafa karıştırıcı cümleleri kaşlarımın daha da çatılmasına neden oldu. “Hala imaları ve yaptığın edebiyatı anlamak için saat erken. Biraz açık olur musun?” Emir derin bir nefes aldıktan sonra “Senden önce benim aralarına girmem gerekiyor,” dedi.
“Ha?”
“O çeteye girebilmenin yolu, o 6 kişiden geçiyor ve senin onlardan birine yakın olmak istemediğin aşikâr. Açıkçası eğer söylediklerinde haklıysan, onlardan birine yakın olmanı bende istemiyorum.”
“Bana hak veriyorsun Demir konusunda yani.”
“Hayır. Demir’in bir suçu olmadığını kendi gözlerinle göreceksin ama çetesi için aynı garantiyi veremem. Belki Bora ve Cem… Belki sadece onlara-“
Sustu. Karton bardaktaki çayı kafasına dikti. Kendini ateşe atacak diye içini şimdiden yakmasına gerek yoktu. O grubun arasına girme düşüncesi bile onu rahatsız etmişti. Demir’in kuzeni olmasına rağmen bunca zamandır onların arasına girmemişti. Belli ki onunda bana anlatmadığı sırlar vardı. “Eğer Demir’e yakınlaşmayacak-“
“Asla!”
Cümlesini merhametsiz bir tonla kestim. Devam etmek yerine derin bir iç çekti. “O zaman,” diyerek karton bardağı parmaklarının arasında döndürdü. “İş başa düştü.”
“Başka bir yol bulabiliriz.”
“Demir’i tanıyorum Effy. Başka yolu yok. Ben bir şekilde aralarına gireceğim. Zamanı geldiğinde de sen benim yanımdaki yerini alacaksın. Ondan sonra da ne öğrenmek istiyorsan beraber araştıracağız.”
Yüreğime bir yumru oturdu sanki. Belki ben haklıydım belki de o… Sırf bunu kanıtlayabilmek için ikimiz de istemediğimiz insanlarla haşır neşir olacaktık. Umarım tüm bunlar gerçeklere değerdi. “Bu süre zarfında senden tek bir şey istiyorum.” Onu dinlediğime emin olduktan sonra “Lütfen Demir’e ters gitme,” dedi. “Meydan okuma, laf söyleme, atarlanma.” Bir an durdu. Sanki saniyelik bir ifadeyle gözleri parladı. Ona bakmıyor olsaydım büyük ihtimalle bu ışıltıyı kaçırırdım. “Hatta bugüne kadar yaptığın her şey için özür dile,” diye konuşmasına devam ettiği an, beynimden vurulmuşa döndüm.
“Özür mü?!”
Sesimi kontrol edemezken oturduğum yerden ayaklandım. Elimdeki poğaçayı diğerlerinin yanına attım. “Birinin özür dilemesi gerekiyorsa-“
“O sen olmalısın.”
Emir’in ağzıma tıktığı laflar, tok olan midemi bulandırmaya başladı. O kimdi ki ben ondan özür dileyecektim. Bana yaşattıklarından, hayatımın içine ettikten sonra… O kimdi?!
“Bana güven Effy. İnan bana bu işimizi daha kolaylaştıracak.”
“Umurumda değil.”
“Gerçekleri öğrenmek umurunda değil mi yani?”
Çantamı bıraktığım yerden alarak “Değil!” diye bağırdım ve adımlarından öfkemi kusa kusa radyodan çıktım. Merdiven basamaklarını yıkmak istercesine tırmanırken hala zihnimde Emir’in sesi yankılanıyordu. Bana güvenmiş… Sen kimsin ki sana güveneyim!
Bahçeye çıktığım anda yüzüme tokat gibi çarpan rüzgar, içimdeki tüm kini silsi süpürdü. Sanki mantıklı düşünebilmem için, temiz havanın beni silkelemesine ihtiyacım vardı. Derin birkaç nefesi ardı ardına aldım. Emir’e gerçekten güvenebilir miydim?
Bahçenin dolmaya başladığını fark ettim ama asıl ilgim, yeni geldiklerini düşündüğüm gruptaydı. Çardaklarına yerleşirlerken Emir’in söyledikleri kulaklarımda yankılanıyordu.
‘Özür dile,’
‘Bana güven’
‘İşimizi kolaylaştıracak’
Bir özür, işimizi nasıl kolaylaştıracaktı ki? Emir, Demir’i en iyi tanıyanlardan biri olduğunu iddia ediyordu. O zaman bu isteğinin altı doluydu. Gerçeği öğrenmek istiyorsam ona güvenmekten başka çarem yoktu. Özür dile…
Devam edelimm
YanıtlaSil