Ana içeriğe atla
Kelebek Etkisi 1 - 2. Bölüm
‘Kötü yola düşmüş gecelerden geliyorum. Kusura bakma gözlerim biraz kirli.’
Küçük İskender
DEMİR
Karanlık ve aydınlık arasında kolayca gidip gelen bir adamdım. Gölgelerin yanında yürüyen bir karabasandım.
Şu anda da bir pisliğin üzerine çökmek için ilerliyordum.
Lüks bir otelin giriş kapısının önünde, asfaltın acı dolu çığlıkları eşliğinde durdum. Otelin bahçesindeki tüm bakışlar üzerimize çevrildi. Benimse baktığım tek kişi, yanımdaki can dostum Bora’ydı. Yüzündeki keyifli çarpık gülümseme, yaşadığı adrenalinin tadının damağında kaldığını gösteriyordu. Bakışlarımla arabadan inmesini işaret ettim.
Gözlerin hapsinde altın varaklı giriş kapısına yürüdüm. Şıklıktan ödün vermeyen otelin lobisi, her zamanki gibi kalabalıktı. Ağır, kendinden emin adımlarım otelin içinde de dikkatleri üzerime toplamama neden oldu. Buna alışıktım. Yine de pek hoşlandığım söylenemezdi.
Loş ışıklarla bezeli, bar kısmına geldiğimde duraksadım. Kısa bir göz taramasından ardından, hedefimi elimle koymuş gibi buldum. Ellilerinde, kelli felli adam keyifli bir gülümsemeyle telefonuna bakıyordu. Her adımım, onun için bir alametti ama o elindekine öyle bir dalmıştı ki, üzerine doğru yürüdüğümün bile farkında değildi. Karşısına geçip oturduğum an, gözleri bana çevrildi.
Nihayet.
“Sen Yaşar Balta'sın.”
Elimle mümkün olan her yere yapıştırılmış, otelin amblemlerinden birini gösterdim. Otel sahibi adamın sorgular bir şekilde gözleri kısıldı. Sanırım konuşmak için yüz görümlüğü istiyordu. Hayhay…
“Ama gerçek ismin Yaşar Coşkun. 10 sene önce, ilk Balta otelini satın aldığında soyadını değiştirdin. Şu anda 12 tanesine sahipsin ve sonraki çeyrekte de 5 tane daha düşünüyorsun.”
Sesim profesyonel bir tondaydı. Onun içinse merakın cezp edici çağrısıydı. Kafası karışmış bir edayla kaşları havalanırken, telefonu önündeki sehpanın üzerine nazikçe bıraktı.
“Size nasıl yardımcı olabilirim?”
Rahat bir tavırla arkama yaslandım. Bacağımı çelip, kollarımı konforlu koltuğun kolçaklarına yerleştirdim. Parmaklarımla ritim tutarken, otelin bar kısmında gözlerimi gezdirdim. Otele hakim olan altın tonu, burayı da ele geçirmişti. Kendini bir bok sanmana neden oluyordu.
“Burada kalmayı seviyorum. Çünkü hizmetleriniz gerçekten sınırsız ve fiyatlarınız piyasanın çok altında. Bu güzel.” Sanki sıradan bir muhabbet açmışım gibi, sesim tek düze, tepkilerim normaldi. “Bu o kadar güzel ki, aklımın bir köşesini sürekli karşılığı olmadan böyle güzel bir şeyin olmayacağını kurcalayıp duruyordu. Bu yüzden merakıma yenik düşüp sizi biraz araştırdım.”
Otel sahibinin kaşları hafifçe çatıldı. “Araştırdım der-“
“Venüs kızları adında bir web siten olduğunu biliyorum. Sunucularını anonim tutma fikrin dahice. Kimsenin görmemesi için çok uğraşmışsın,” deyip öne doğru hafifçe eğildim ve hazır olda bekleyen Bora’yla kendimi işaret ederek fısıldadım.
“Ama biz gördük.”
Tekrar arkama yaslanırken adamın gözleri kısa bir an Bora’nın üzerinde dolaştı. Daha sonra birinin bizi duyup duymadığını anlamak için etrafı taradı. İşlerin ciddileştiğinin farkındaydı. Benim aksime, rahat oturuşundan eser kalmadı. ‘Venüs kızları’ adını duyar duymaz yüzü kızarmaya başlamış, duruşu dikleşmiş, koltukta öne doğru kaymıştı. Hafifçe bana doğru eğildi. Fazla ileri gittiğimi ima eden bakışlarıyla “Kibarca burayı terk etmenizi isteyeceğim,” dedi.Kibarca…
“Her şeye sahibim.”
Kaşları biraz daha çatıldı. Bora’nın elindeki kabarık dosyayı aldığım gibi adama doğru fırlattım. Dosya, sehpanın üzerinde kaydı ve tam adamın önünde durdu. İçindekiler etrafa saçılmasa da, ne olduğunu belli edecek kadar açılmıştı.
“Maillerin, telefon görüşmelerin, tüm fotoğrafların, videoların.”
Yutkunuşunu bulunduğum noktadan bile duydum. Gözleri beni sorguluyordu. Söylediğim şeyleri düşünüyor, zihninden tartıyor gibiydi. Büyük ihtimal yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu. Göz ucuyla dosyaya baktı. Ardından dosyanın ucunu araladı. Yüzündeki panik, ruhumda eşsiz bir tat bırakıyordu.
“Bunlar… Nasıl?”
Durumu algıladığında sakinliğini kaybettiğini yüzünde görebiliyordum. Sert bir şekilde dosyayı kendine doğru çekti. Tekrar etrafı kontrol ettikten sonra bana doğru eğildi. “Hemen burayı terk et. Yoksa-“
“Polis mi çağırırsın?”
Cümlesine devam etmedi. Kızgın gözleri benimkilerle buluştu. Yüz ifadesinden kafa karışıklığı belli oluyordu. Aramıza paslanmış bir sessizlik girdi. Gıcırtılar adamın düzensiz nefes alış verişlerindendi. Birkaç dakika, olayları hazmetmesi için bekledim. Konuşmayacağını anladığımdaysa, rahatlığı bir kenara bıraktım. Oturduğum yerden hafifçe öne kaydım. Dirseklerimi bacaklarıma bastırırken, parmak uçlarımı hafif hafif birbirine değdirdim.
“1 milyon kullanıcıya sunduğun, müşterilerinin haberi olmadan otel odalarına yerleştirdiğin kameralarla kaydettiğin videolarını bulmalarını mı istiyorsun? Ya da özel kasalarında sakladığın sadece özel müşterilerine sunduğun yasaklı videolarını?”
Nutku tutulmuş bir şekilde bakan adam, yalan söylemediğimi en sonunda idrak etti. İşlerin ciddileştiğinin ve kaçacak yerinin kalmadığının da farkındaydı. Az önceki sahte siniri, endişe ve korkusunun gölgesinde yok olup gitti. Bana doğru biraz daha kayarken, kravatını hafifçe gevşetti.
“Ben... Ben kimseyi inciltmedim. Ben yapmadım. Ben sadece olanı sattım.”
Suçlu psikolojisi, kekeliyordu. Dünyanın en saçma şeyini işitmişim gibi yüzümü buruşturdum. “Vicdanını böyle mi rahatlatıyorsun? Gerçekten mi?” Adam kravatını tamamen çözdü. Yüzündeki kırmızılığı geçirebilecekmiş gibi gömleğinin düğmelerini açtı. Eli ayağı titrer hali, yolun sonunda olduğunu anladığını gösteriyordu.
“Ne yapmamı istiyorsun?”
Neyse ki zeki bir adamdı. Zeki adamları severdim.
“Ne yapabilirsin?”
Böyle bir şey sormamı beklemiyormuş gibi kaşları çatıldı. Hazırlıksız yakalanmıştı. Kısa bir an düşündü. Düşünürken etrafı kolaçan etmeyi ihmal etmedi. “Hepsini yok ederim. Tüm delilleri. Şimdi…” Küstah ve belalı bir tebessüm dudaklarımın kenarına yerleşti. Böyle bir şeyi ona bırakacak kadar aptal olduğumu mu düşünüyordu?
“Ben bunu senin için halletmiş olabilirim.”
Biz yüzleşirken Kaan’ı internet sitesini, mail adreslerini, otellerinin deki kameraları, sosyal ağda neler varsa hacklemesi için görevlendirmiştim. Cem, adamın evindeki tüm kasaları kontrol edecekti. Burak holdinginden sorumluyken, Anıl sahte kimliğiyle bankalardaki kasaları halledecekti. Ne var, ne yoksa yakıp yok edecektik. Tabi başta bunu yapan adamı…
“Sana güveneceğimi gerçekten düşünmüş olamazsın. Değil mi?”
Bu konuda da blöf yapmayacağımı tahmin etmiş olmalı ki, ecel terlerini tek tek dökmeye başladı. Jilet gibi duran ceketinin cebindeki mor mendille alnını sildi.
“Madem her şeyi ortadan kaldırdın. Benden ne istiyorsun?!”
Sesini mi yükseltmişti bana? Hem suçlu hem güçlü sanırım buna deniyordu. Böyle anlarda en büyük silahım, sakinliğimdi. İnsanı çileden çıkarır, yapmam dediği şeyleri bile yaptırırdı. Tepkisizliğimden gram ödün vermeden adama baktım.
“Canını…”
Bunu öylesine sakin söylemiştim ki, adam doğru duyup duymadığını anlamak istercesine hareketsiz kaldı. “Ama düşününce o kadar ucuz yırtmamalısın.” Zekasını bir kere daha konuşturan adam, neyden bahsettiğimi anlar anlamaz kaşlarını çattı.
“Para mı? Tüm bunlar para için mi yapıyorsun?” dediğinde alaycı gülümsememe engel olamadım. “Ne kadar istiyorsun?”
“Ne kadarın var?”
Bam teline basmış olmalıydım. Terlerini silmeyi bırakıp mendilini telefonun üzerine fırlattı.“Ne demek ne kadarın var. Tüm paramı isteyecek değilsin herhalde.” Ağzındaki iğrenç tattan kurtulmak istiyormuş gibi her kelimeyi tükürüyormuşcasına telaffuz etti.
“Ben istemem Coşkun. Alırım.”
Köşeye sıkışmış kedi gibi “Bu düpedüz soygun!” diye bağırdı. Daha sonra etrafa kaçamak bir bakış atıp daha sessiz bir tonla konuşmaya devam etti. “Bu kadarına izin vermem.”
Kaşlarımı düşünürmüş gibi çattım. “İzin istediğimi hatırlamıyorum,” dedikten sonra tekrar eski tepkisizliğime geri döndüm. “Sadece haber veriyorum.” Adam ‘Neyi?’der gibi bakınca “Şimdi muhasebecini arayacaksın ve gerek yurt içinde, gerekse yurt dışındaki bankalarda bulunan tüm paralarını beni hesabıma aktaracaksın,” diye devam ettim.
“Hayır.”
Kesin, net ve kısa bir cevaptı. Kaşla göz arasında yürek yemiş olabilir miydi? “Onu da senin için halletmemi mi istiyorsun?”
Adamın sessizliği benim için yeterli bir cevaptı.
“İstiyorsun.”
Telefonumu çıkarırken Bora’ya baktım. Mesajı alır almaz çantasındaki ayarlanmış laptopu çıkardı. Kaan’ın numarasını tuşlarken, Bora bilgisayarı adamın görebileceği şekilde sehpaya yerleştirdi. Otel sahibinin gözleri, üzerimizde mekik dokuyordu. Aklında ne yaptığımızı sorguladığından adım kadar emindim. Belalı bir şekilde gülümserken “Hay hay” dedim.
“Kaan. Başla.”
Telefonu kapatıp cebime koydum. Arkama yaslanırken bilgisayarı işaret ettim.
“İyi izle. Tekrarı yok.” Keyifli bir ses yanımdan duyuldu. “Özel gösterim.” Bora’ya eşlik eden milimetrik gülümsememle adamı pür dikkat izledim. En ufak bir tepkisini bile kaçırmak istemiyordum.
Bilgisayarda seri bir şekilde sayfalar açılıp kapanıyor, bankalara ait hesaplara girilip çıkılıyordu. Baba ve bilgisayara bakan adam, hesapların kendine ait olduğunu fark etmiş olacak ki, bilgisayarı kendine doğru çekti. Gözleri dehşetle büyüdü.
“Hayır,” deyip bir tuşa bastı.“Hayır. Hayır. Hayır!” diye panikle bağırarak bilgisayarın tuşlarına para aktarımlarını durdurabilecekmiş gibi vurmaya başladı. Durduramayacağını anlayınca katıksız bir nefretle bakışlarını bana çevirdi. “Ne yaptın sen?!” diye kükredi. Artık sesini kontrol etme gereği bile duymuyordu. Barın içindeki birkaç gözün bize çevrildiğini hissedebiliyordum. Bu kadar görgü tanığı varken karşımdakinin aksine, kontrolü elimde tutmaya çalıştım.
“Yapman gerekeni.”
Otel sahibi kırmak istercesine bilgisayarın kapağını kapattı. Ellerini üzerinden çekmedi. O kadar bastırıyordu ki, yeşil damarları bir hayli belliydi. Dişlerini sıkarak nefes alıp vermesi, hırlayan bir ses hediye etmişti.
“Seni öldüreceğim.”
Kahkahama engel olamadım ve adamın sinirine doğru patlattım. Küçük atışmalar nihayet güç gösterisine dönüşmüştü. En sevdiğim…
“Elinden geleni ardına koyma.”
Duruşumu kalkacakmış gibi dikleştirdim. “Ama ıskalamamaya dikkat et olur mu? Çünkü yaşarsam seni diri diri mezara gömerim.”
Merhametsiz, tehditkâr ve soğuk cümlemin ardından ayağa kalktım. Deri ceketimi düzeltirken adama baktım. Öfkeden deliye dönmüş, rengi kırmızılıktan mora çalmaya başlamıştı. Yakında mendili ile takım olacaktı. Hala oturduğum yere bakıyordu. Belli ki yaşadığı hüsran onu dondurmuştu.
“Bu günü unutma.”
Bakışları yavaşça üzerime çevrildi. Boynunun altında atan damar dahil, tüm vücudu titriyordu. “Çünkü unuttuğun an, şu anki kadar şanslı olmayabilirsin.” Çevredeki insanlara malzeme vermemek için başımla sert bir şekilde selam verdim. “Coşkun.”
Ciddiyetimi bozmadan, tek bir kelime daha etmesine izin vermeyip arkamı döndüm ve çıkışa doğru yürümeye başladım. Adamın arkamdan yıkıp döktüğünü, sayıp sövdüğünü duyabiliyordum.
Bakışların eşliğinde otelden çıktım. Valenin arabayı getirmesini beklerken “Listeden bir isim daha ha?” diyen sese döndüm. Bora yüzünde keyifli bir gülümsemeyle arabanın geleceği yöne doğru bakıyordu. Ona baktığımı hisseder hissetmez bakışlarını bana çevirdi. Onun aksine ciddiyetimi korumaya devam ettim.
“Parayı ne yapacağını biliyorsun.”
Bakışlarımı başını bir kez evet anlamında sallayan Bora’dan saatime çevirdim. Gördüğüm manzara pek hoş değildi. Bizim için alametten önce kıyamet gelecek gibi duruyordu.
“Geç kaldık.”
Bora saatine baktı. Ezbere bildiğim motorun sesi kükreyerek yanımda durdu. Şoför koltuğuna doğru ilerlerken “Diğerlerini kontrol et,” dedim. Valenin cebine bahşiş sıkıştırıp arabaya bindim. Yanımdaki yerini alan Bora telefonun ucundaki birine ne durumda olduğunu soruyordu. Dışarıya çıkan sesten anladığım kadarıyla her şey tamamdı.
“Tamam. STAR’da görüşürüz.”
**-**
Gün kara geceye kavuşmuş, STAR’a giden ağaçlık yol, milyonlarca yıldızın esiri olmuştu. Tozu dumana katan bir hızla, ışıl ışıl duran yolu delip geçtim. Babamın en değerli kumarhanesi, Star’ın önünde ani bir frenle durdum. Amacım çevredeki gözleri üzerime çekmekten çok, arabalarının yanında oyalanan Çete’ye geldiğimi belli etmekti. Öyle de oldu. Kafaları benim olduğum tarafa döndüğü gibi duruşları dikleşti. Üzerlerini düzelterek bana doğru yürümeye başladılar. Saygıda kusursuz olmaları yaptıkları kusurları anılarımdan silemiyordu maalesef.
“Hoş geldiniz efendim.”
Arabadan inerken kapımı açan korumaya selam verdim. STAR’ın buram buram para kokan kapısına doğru yürüdüm. Sağlı sollu önümden çekilen korumaların ‘Hoş geldiniz’ cümleleri arasında kumarhaneye girdim. Her zamanki gibi beni karşılayan ilk şey, puroların çeşitli aromalarından oluşan harmandı. Ardından içerideki sisli havayı bir nebzede olsa dağıtan ışıklar ve tüm ortamı esir eden jazz müzik…
İçeriye göz gezdirirken zengin, varlıklı, her yanlarından para akan misafirlerin radarına çoktan girdiğimi fark ettim. Çoğunluğu kadın olan bu misafirlerin göz hapsinde babamın odasına doğru ilerledim. Yanından geçtiğim masalar sessizleşiyor, kıçı kırık dedikoduları için benim uzaklaşmamı bekliyorlardı.
Sonunda babamın odasının bulunduğu koridorun önüne geldiğimde kısa bir an duraksadım. STAR’ın genel havasına göre, bu koridorun ışıkları mümkün olduğu kadar loştu. Dikkatleri üzerinde toplamayı seven adam, konu gizli işler olduğunda karanlıklar kralına dönüşüyordu. Ensemdeki nefeslerin tamamlandığını hissedince yürümeye devam ettim. Koridorun bitiminde oturan kadın, beni fark ettiği gibi ayağa kalktı. Belli ki onu görmediğimizi sanıyordu. Üzerindeki leopar desenli elbisesini düzeltmeye çalıştı. O kadar dar ve kısaydı ki, biraz daha etek ucundan çekerse göğüsleri dekoltesinden firar edecekti. Sarı saçlarını savurarak bir kalem aldı ve tüm vücudunu rahatça sergileyebilmek için masanın ön kısmına geçti.
“Hoş geldin-“
Masanın köşe kısmına oturdu ve yeterince açık değilmiş gibi, bacak bacak üstüne atıp tenini daha çok deşifre etti. Gözleri arkamdakilerin üzerinde dolaştıktan sonra “Hoş geldiniz,” diye cümlesini düzeltti. “Demir Bey.” Elinde tuttuğu kalemi aralık dudaklarında hafifçe dolaştırdı. Çıkardığı yatak odası tonu, sadece arkamdaki bir avuç avanağı etkilerdi.
“Size nasıl yardımcı olabilirim.”
Tıslamadan farksız, iğrendiğini belli eden bir ses dudaklarımdan kaçtı ama bu karşımdaki flörtöz kızın zerre umurunda olmadı. Cevap vermeden babamın odasına doğru yürüdüm. Kapıyı çalma gereği duymadan içeri girdim. Uzun ahşap masa, altı sandalye haricinde hınca hınç doluydu. Beni fark etmeleriyle masada dönen muhabbet bıçak gibi kesildi. Ortama ölüm sessizliği çöreklendi. Dikkatler benim üzerimde yoğunlaştı. Bazıları kim olduğumu merak ediyordu. Birçoğu da kimin geldiğini çok iyi biliyordu.
Babam koltuğunda arkaya yaslandı. Elinde döndürdüğü dolma kalemi belli ritimlerle ahşap masayla buluşturmaya başladı. İçerideki sessizliği bölen ve gerginliği arttıran tek şeyde, bu tok seslerdi.
“Geç kaldın.”
Sesinde duymaya alıştığım mesafeli ton, her zamanki gibi profesyoneldi. “İşim vardı.” Ona, onun silahıyla yaklaştım. En ufak bir mimik kıpırdaması bile olmadı.
“Bu da senin işin.”
“Daha önemli bir işim vardı.”
Hafifçe tek kaşı seğirdi ama saniyeler içinde yine tepkisiz yüz hatlarına geri döndü. Nerede olduğum, ne yaptığım hakkında en ufak bir fikri yoktu ama otoritesinin sarsılmaması için her zaman olduğu gibi varmış gibi davrandı. Kalemi masaya vurmaya bıraktı. Sanki herkes bu hareketi bekliyormuş gibi babama döndü. Masadaki herkesin dikkatini üzerine çektiğine emin olduktan sonra gözlerini bana çevirdi.
“Beyler, tanıştırayım. Zamanı geldiğinde yerimi alacak olan veliahdım, Demir Kara.”
Artık kim olduğumu bilmeyenler de oturdukları yerde hazır oldaydı. Birol Amca bakışlarıyla yerlerimize oturmamızı söyledi. Çete bir bir yanımdan geçip masadaki yerini aldı. Bense, babamla en ufak bir göz temasını kaçırmamak için yavaş hareket ettim ve tam karşısında bana ayrılmış sandalyeye oturdum. Ortamın gerginliği, herkesin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Sessizlik tekrar masayı ele geçirmeden önce Birol Amca çaprazında oturan adama doğru döndü.
“Tefrişatı geçelim beyler. Mallar nerede?”
Adam, arkasındaki fedaisinin elinde tuttuğu iki büyük siyah çantayı masanın üzerine koydu. Kilitlerini açarken “Getirdiğim numuneler, teknolojinin en iyisidir,” dedi. İki çantanın içinde, değişik ambalajlanmış silahlarla doluydu. Adam bir tanesini eline alıp, ambalajını çıkardı ve tanıtımını yapmaya başladı. Masada, ufak tefek sorular hariç çıt çıkmıyordu.
Ortamdan kopmadığımı belli etmek adına ara ara gözlerimi tanıtılan silahlarda dolaştırdım ama genel olarak bir gözüm sürekli babamın üzerindeydi. O’nunsa şu andaki ortamla zerre kadar ilgisi yoktu. Sadece bana bakıyordu. Gözlerinin ara ara hafifçe kısması da, kafasının içinden pekte hayırlı şeyler geçmediğini gösteriyordu. Burnundan derin bir nefes aldığını hissettiğim babam, elindeki kalemi sert bir şekilde masaya bıraktı. Tanıtımı yapan adam düğmesi kapatılmış bir robot gibi, sesini kesti. Masadakiler kalemin yankısı bitmeden babama baktı.
“Toplantı bitmiştir.”
Önce sessizlik ardından yükselen bir homurtu tüm odayı ele geçirdi. Çıkardığı silahları tekrar ambalajlayan adam oldukça sinirli gözüküyordu. Birol Amca ve Celal Amca birbirlerine sorgular bakışlar attı. Celal Amca babama dönüp bir şeyler fısıldadı. Ne olduğunu duyamasam da babamın yumruğunu sıktığını gördüm. Bu iyi değildi. Tekrar birbirlerine bakan adamlar, aniden ayaklandı.
“Toplantıyı ileriki günlerden birine erteleyelim.”
Birol Amca, her zamanki gibi orta yolu bulmaya çalışıyordu. Masadakiler zengin kalkışı yapar gibi ayaklandılar. Çete masadan kalkmak ve kalkmamak arasında kalmış gibiydi. Bir bana bir babama bakıyorlardı. Göz teması kurmadan başımla dışarı çıkmalarını emrettim. Anında ayaklandılar. Biri hariç. Cem… En ufak bir mimiğimi kaçırmamak için yüzümü taradığına emindim. Tek bir hareketim, onu oturduğu sandalyeye çivilerdi. Karşımdaki babam olsa bile, her kararımda yanımda olacak ikinci kişiydi. Dostum diyebileceğim ikinci kişi…
Babamla göz temasını, kısa bir anlığına, sorun olmadığını Cem’e belli etmek için kestim. İstemeye istemeye masadan kalktı ve diğerlerinin peşinden odadan çıktı. Kapının kapanmasıyla masadan destek alan babam ayağa kalktı. Çok uzun boylu değildi ama her zaman heybetli bir görüntüsü vardı. Ellerini arkada birleştirerek bana doğru ağır ağır yürümeye başladı.
“Bu hayatta en önemli şey güvendir evlat. Bir kere sendelerse, bir daha toparlayamaz.”
Cevap vermedim. Mümkün olan en az hareketle babamı izledim. Ağır adımları önümde son buldu.
“Senin gibilere ne deniyor biliyor musun? Hem suçlu, hem güçlü ve senin gibilerin kolayca unuttuğu, benimse hatırlatmaktan zevk aldığım şeyin ne olduğunu biliyor musun?”
Sandalyemi ona doğru çevirdi. Ellerini bileklerimin geldiği kıvrımlı kısma yerleştirdi ve her saniye dozunu biraz daha arttırarak bastırdı. Neredeyse burun buruna olacak şekilde üzerime eğildi. Yüzünde en ufak bir mimik kıpırdamazken, içindeki öfke fırtınaları uzun bir süre bileklerimi sızlatacak gibi duruyordu.
“Senin gücün, benim sınırlarımın başladığı yerde biter.”
Gözlerimin içine sessizce baktı. Kafasındaki sorulara cevap bulmak isteyen bir hali vardı. “Ne işler karıştırdığını bilmiyorum oğlum ama inan bana öğrenmek benim için hiç de zor değil.” Kollarımın üzerindeki baskısını hafifletmiş miydi yoksa bileklerim uyuşmaya mı başlamıştı tam emin değildim. “O yüzden ya dikkatimi üzerine çekecek hareketlerden vazgeç ya da ayağını denk al. Bir daha böyle bir durumla karşılaşırsam, bu kadar sakin karşılamam.”
Ellerini tamamen üzerimden çekti. Ceketini, ardından içindeki gömleğin kol düğmelerini düzeltirken “Şimdi bana yakışacak bir evlat ol,” dedi. “Ve bir daha hiçbir toplantıya geç kalma.” Sesi öylesine soğuktu ki, sanki karşısındaki oğlu değil de bir yabancıydı. Ve bu durum beni kırmaktan çok sinirlendiriyordu. Dilimin ucunda biriken zehri, üzerine tükürmek istesem de yuttum. Babam arkasını dönerken “Çık,” dedi emrivaki bir sesle.
**-**
BORA
“Çıkmasaydık keşke.”
Çete’nin yakınmalarını kulak arkası yapıp, tüm odağımı cam kapının ardındaki yüzleşmeye verdim. Ne konuştuklarını bilmiyordum ama amcamın bakışı ve Demir’in sessizliği, iplerin gerildiğini fazlasıyla belli ediyordu. Adnan Amca’nın yaptıklarımızla ilgili hiçbir bilgisi olmadığına emindim. Ondan habersiz bir şeyler yaptığımızdan şüpheleniyordu ama aramızdaki güven duygusunu kaybetmemek için üzerine gitmiyordu. Fakat bu son olay, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının işaretiydi.
Kapının açılmasıyla düşüncelerime set çektim. Bir hışımla dışarı çıkan Demir, cam kapıyı tuzla buz yapmak istercesine kapattı. Ses bir saniyeden uzun havada asılı kaldı. Camlar titremeye devam ederken sekreter dahil herkes nefesini tuttu. Demir kimseyle göz teması kurmadan yürümeye başladı. Cem’le göz göze geldikten sonra hızla peşinden ilerlemeye başladık. Demir her adımında öfkesini kusuyor, sürekli açılıp sıkılan yumrukları bu gecenin uzun olacağını gösteriyordu.
Koridordan çıkıp STAR’ın içine girdiğimizde Demir’in aksine adımlarımızı yavaşlattık. Misafirlerin huzursuz olmaması için uğraşırken babamın bize doğru geldiğini fark ettik. Hep birlikte kumarhanenin dışına çıkarken Demir’in çoktan arabasına bindiğini fark ettim.
“Yalnız bırakma. En ufak bir şeyde haber ver.”
Babamı onaylarcasına adımlarımı hızlandırdım. Fakat ben yanına gidene kadar Demir gazı kökledi. Motorun kükreyişi ve arabanın gözden kayboluşu saniyeler almadı. Olduğum yerde geri döndüm.
“İçeride ne oldu?”
Babam başını bilmediğini belli edercesine iki yana salladı. “Ne olduysa pek hayırlı olduğunu sanmıyorum.” Babam içeri girmek için arkasını dönerken hepimizi işaret etti. “Dikkatli olun.”
“O zaman bu gece Demir’e yaklaşmasak iyi olur.”
Anıl’a katılmamak elde değildi ama bize ihtiyacı olduğunda yanında olduğumuzu bilmesi gerekiyordu. “Cem, ben seninle geliyorum,” diyerek arabaya yöneldim.
“İRON’da görüşürüz.”
**-**
‘Kimi zaman başarılı olmanın ağırlığıyla, yeniden başlamanın hafifliği yer değiştirmelidir.’
Steve Jobs
DEMİR
Aklımın alevlerini söndürmek için, camları sonuna kadar açtım. Sessizlik yerini kükreyen motora, anlaşılmayan uğultuya ve saçlarımın arasında dolaşan el misali serin bir rüzgâra bıraktı. Öfke kıvılcımlarım zihnimden ruhumun bilinmezliklerine doğru sıçrıyordu. Birazdan söneceğimin farkındaydım. Peki ya içimde kül olan gençliğime ne hesap verecektim?
5 sene…
5 sene öncesine dönmek istiyordum. Diğer yarımın nefes aldığı, ailemin bir olduğu, babamın, beni evladı olarak bağrına bastığı zamanlara… Baba kelimesini hak ettiği yıllara…
Karanlığını, bir mürekkep misali geleceğimize sıçramadığı günlere…
Kulağımda beliren çığlık sesi, damarlarımdaki dolaşan kanı tersine çevirdi. Nerede olduğumu hatırlamam saniyelerimi aldı. Refleks olarak iki ayağımda frenleri kökledi. Tekerlekler kendini kilitlese de, frenden gelen acı çığlıklarla araba birkaç metre sürüklendi. Direksiyondaki ellerim taş kesilmişti. Eklem yerlerim kireç gibi bembeyazdı. Yeşil, mor damarlarımın hepsi gün yüzüne çıkmıştı.
Beni bile silkeleyecek güçte durdum.
Donakalmış bir kızın, tam yanında.
Belli ki, benim gelişimi fark eden biri, kızı yolumdan çekmiş ama fazla uzaklaştıramamıştı. Nefes nefeseydim. Gözlerimi ellerimde, kollarımda, üzerimde dolaştırdım. Kendimdeydim. Aniden aklıma gelen kızla, başımı eroinden farksız bir tene bürünmüş, henüz 20’lerinde gibi duran kişiye doğru çevirdim. Korkudan titremesi haricinde en ufak bir yaşam belirtisi vermiyordu. Göğüslerimizin aynı anda inip kalkıyor olması, onunda kalbinin aralıksız çarptığını gösteriyordu.
“Baba parasıyla artistlik yaparsan olacağı bu?”
“Herkese ehliyet vermeyeceksin aga.”
“Senin anana bacına böyle bir korku yaşatsalar…”
Kısa süreli sessizliği bölen sözler, dikkatimi kızdan arkasında oluşan kuru kalabalığa çevirmeme neden oldu. Anlık yaşadığım şok, etkisini kaybettikçe kontrolümü zorluyordu. Beni ağızlarına meze yapmış üç beş delikanlıyı daha rahat görebilmek için arabadan indim. Benim inişim çenelerinin yavaşta olsa kapanmalarına neden oldu. Kapıyı sertçe kapattım. Gözlerimi bir saniye bile olsa üzerlerinden ayırmadan arabanın etrafından dolaştım. Kimi olduğu yerde geriledi, kimiyle hala cengâverliğine devam ediyordu.
Dillerini koparıp, dudaklarını birbirine diktiğimi hayal ettim.
Hayalinin bile verdiği haz, paha biçilmezdi.
Önüme çıkan kitaplarla kısa bir an duraksadım. Üzerindeki tıbbi terimler, az kalsın bir doktor adayını ezeceğimi gösteriyordu. Yere eğilip, ansiklopediden farksız kitapları tek tek üst üste koydum. Ayağa kalkarken hala nefes almakta güçlük çeken kızı inceledim. Rengi biraz olsun normale dönse de, gözlerindeki korku hala yerini koruyordu.
“İyi misin?”
Cevap vermedi. Kitapları uzatırken “Hastaneye gitmek ister misin?” diye sordum. Başını belli belirsiz hayır anlamında salladı. Titreyen ellerle kitaplarını aldı ve göğsüne bastırdı.
“Emin misin?” diye sordum. Bu sefer daha kararlı bir ifadeyle başını evet anlamında salladı.
“Gideceğin yer uzakta mı?”
Gözlerimi çevrede dolaştırırken otobüs duraklarına yakın olduğumuzu fark ettim. Tekrar alıcı gözle kızı inceledim. Büyük ihtimal son otobüse yetişmek için koşuyordu. Belki de sağına soluna bakma gereği duymamıştı. Suçu kendinde aradığı için bu derece sessiz olabilir miydi?
“Sana bir taksi çevirelim.”
İtirazıyla vakit kaybedemeyeceğim kızı arkamda bırakarak yoldan geçen bir taksiyi durdurdum. Arka kapısını açıp kıza döndüm. Başımla binmesini işaret ettim. Ayakları ondan izinsiz hareket ediyor gibi bana yaklaştı. Göz temasını kesmeden koltuğa oturdu. Korku, yerini farklı, isimlendiremediğim bir duyguya bırakmıştı. Kitaplarına öyle sıkı sarılıyordu ki, büyük ihtimal ağırlığının bile farkında değildi. Kapıyı kapattım ve taksiciyi görebileceğim kadar eğildim.
“Nereye gitmek istiyorsa bırak.”
Cüzdanımdan çıkardığım 1000 TL’yi açık olan camdan içeri attım. “Ve dikkatli ol.” Adam başını tamam anlamında sallayarak yola çıktı. Plakasını hafızama kazımam için birkaç saniye arkalarından bakmam yeterliydi. Gerisin geri döndüğümde kuru kalabalığın dağılmaya başladığını gördüm. Yalı kazığı gibi dikilen, boş boğaz delikanlılardan gözlerimi ayırmadan arabama doğru ilerledim.
İçten içe tek bir kelime daha etmelerini bekliyordum. Yaşadığım adrenalini, öfkeye çevirecek ufacık bir hareket daha…
Arabaya bindim ve az öncenin aksine daha sakin bir şekilde yola koyuldum. İRON’un giriş kapısına yaklaştığımda, kalabalık kuyruktaki gözlerin üzerime çevrildiğine adım kadar emindim. Harekete geçen siyah giyimli adamların arasında durdum. Kapımı açan koruma “Hoş geldiniz Demir Bey,” dedi. Göz ucuyla baktığım adamı ilk kez görüyordum. Belli ki Vedat, emirlerimi yerine getirmekte yine gecikmemişti.
Başımla selam vererek arabadan indim. Üzerimdeki ceketin kollarını düzelterek Vedat’a doğru yürüdüm. Boyu neredeyse benden bir kafa uzunluktaydı. Aldığı duruşla, omuzları olabildiğine genişledi. Kasları her zamankinden şişti. Yine işe başlamadan önce saatlerini spor salonunda harcamış olmalıydı.
“Hoş geldiniz Demir Bey.”
Böylesine görkemli bir adamın, benim önümde el pençe divan durması gurur vericiydi. Üzerimde dolaşan gözleri hissettiğimde kuyruğun olduğu tarafa baktım. Kendi aralarında dolaşan dedikodu silsilesini duymasam da, konunun benimle ilgili olduğu fazlasıyla aşikârdı. Göz göze geldiğim her kadın, heyecan ve cilve karışımı bir tepki veriyordu. Bu başka erkeklere göre tatmin duygusuna yaklaşma sinyaliydi. Benim içinse sadece mide bulandırıcıydı.
“Bizimkiler geldi mi?”
Bakışlarımı tekrar Vedat’a çevirdim. Aldığım olumsuz cevapla “Güzel,” dedim. “Geldiklerinde içeri sokma. Gidip zıbarsınlar. Yarın lanet olasıca okulun ilk günü ve biri bile geç kalırsa hesabını kimden soracağımı çok iyi biliyorsun.”
“Emredersiniz.”
“Her zamanki yerdeyim. Ölüm olmadığı sürece ne yapacağını-“
“Kimsenin sizi rahatsız etmesine izin vermem efendim.”
Sözümün kesilmesi değil, nasıl tamamlandığı önemliydi. Milimetrik bir tebessümü hak eden Vedat’ın koluna hafifçe vurarak “Eyvallah,” dedim. Önümden çekilen adamın yanından geçip siyah kadife dokulu kapıya doğru ilerledim. Müzik sesi her adımımda biraz daha arttı. Korumalardan birinin kapıyı açmasıyla, tüm ritimler dışarı taştı. İçeriye girmemle kulağımdaki bas, had safhaya ulaştı. Koridorun sonunda, karanlığı delen neon ışıklar, bulunduğum noktadan bile göz kamaştırıyordu. Loş koridoru geçip, karnaval havasındaki meydana geldim. Hiçbir masrafta kaçınmadığım kulübü kuş bakışı izlemek için durdum. DJ’in ritimleriyle bağlantılı ışıkları, müzikle uyuşmuş beyinleri, farklı figürleriyle dikkat çeken dansçıları, onlara şovları ile eşlik eden barmenleri ve damarlarında dolaşan kanı alkolle değiştiren müşterilerin hareketlerini izledim.
Ortam her zamanki gibiydi.
Fakat bu gece benim bu ortamı çekecek halim yoktu.
Gerisin geri döndüm ve gizli odama açılan loş koridora doğru ilerledim. Girişinde duran adam, beni görmesiyle hazır ola geçti. Hoş geldiğimi söyleyen biri daha… Yanından geçip loş koridorda ilerledim. Müzik sesi azalmaya, daha katlanılır bir hale dönüşmeye başladı. Kapımın önünde durdum. Şifreyi girdim ve sinyal sesinden sonra kapıyı açtım.
Beni karşılayan siyahın matemiyle derin bir nefes aldım. Kapadığım kapı, sanki dünyadaki tüm sesleri ardında bırakmıştı. Tıpkı saatlerdir tutmaya çalıştığım güç gibi…
Ayaklarımı sürüyerek yatağa doğru ilerledim. Kendimi un çuvalından farksız bir şekilde yatağa bıraktım. Gözlerim simsiyah tavanın üzerindeki milyonlarca parlak noktanın üzerinde dolaştı. Zihnimde bıraktığı yansıma Duru’ya aitti. Beni, ben yapan eksik parçama…
“İyi geceler…”
Yorumlar
Yorum Gönder