Ana içeriğe atla
Kelebek Etkisi 1 - 3. Bölüm
ELİF
Kulağımda bir anlık hissettiğim fısıltıyla gözlerim aralandı. Yattığım yerden aceleyle doğruldum. Gözlerimi pencereden süzülen sokak lambasının ışığının aydınlattığı odanın içinde panikle dolaştırdım. İçime dolan hisse anlam veremiyordum. Yalnızdım ama sanki biri az önce biri yanımdaydı ve kulağımda hala fısıltısının ürpertisi duruyordu.
Uzanıp başucumdaki gece lambasını yaktım. Altında duran saate gözüm çarptı. 01:34 Sıkıntıyla iç çekerken sırtımı yatak başlığına yasladım. O geceden sonra, her gece o kötü tecrübeyi yaşadığım saatte uyanıyordum. Kaderin oyunu ya da feleğin şakasıydı. Bilmiyordum ama bir an önce bu durumdan kurtulmalıydım.
Birkaç yudum su içmek için komidinin üzerindeki bardağıma uzandım. Boştu. Hangi ara içtiğimi düşünürken bardağı elime aldım. “Anne!” Seslenişim bir saniye, yaptığım salaklığı fark etmem iki saniyemi aldı. Eski alışkanlıklarımdan kurtulmam ne kadar zamanımı alacaktı?
“Kahretsin.”
Üzerimdeki yorganı fırlatırcasına attım. Panduflarımı giyerken “Sen istedin Elif Sancak. Pişman olma sırası değil. Artık çok geç. Bunu sen istedin,” diye fısıldadım. Gözüm köşede duran, geçmişimi içinde saklayan kutuya takıldı. Henüz içindekileri boşaltmaya fırsatım olmamıştı. Elimi uzatır gibi oldum ama görünmez bir el kutuya ulaşmamı engelledi. Başımı iki yana sallayarak sıkıntılı bir nefes aldım. Önemli olan fırsatım olup olmaması değildi. Hazır olup olmamamdı.
Ayağa kalıp mutfağa ilerledim. Loş ışıklar, bembeyaz evimde yansıyor, gündüz gibi görünmesine neden oluyordu. Karanlıktan hoşlanmayan biri için, seçilebilecek en doğru rengi seçmiştim. Elimdeki bardağa su doldurdum. Tam dudaklarıma götürüyordum ki, gözüm özenle yerleştirdiğim kitaplardan oluşan kitaplığa ilişti.
“Nasılsa uyku haram.”
Suyumdan birkaç yudum alırken kitaplığa doğru ilerledim. En az iki kez okuduğum kitaplara göz gezdirdim. Birkaçının sırt kısmında parmaklarımı gezdirdim ve hafif çıkık olan bir tanesini elime aldım.
‘Şah’
Üç kez okuduğum kitabı, tekrar okumaya hazır bir şekilde koltuğa oturdum. Elimdeki bardağı yanımdaki sehpaya koyarken kitabın kapağına göz gezdirdim. El yordamıyla lambaderin ışığını açtım ve bacaklarımı altıma toplayarak koltuğa kuruldum. Her zamanki gibi kitabın sayfalarına hızlıca göz gezdirdim ve son sayfasını açtım.
“Evet bana borçlusun yer fıstığı ve bunu nasıl ödeyeceğini zamanı gelince söyleyeceğim.”
**-**
‘Özlemek, ölmekten sadece iki fazla be çocuk!’
Cemal Süreya
ENVER BEY
Gün doğduğunda, geri kalan ömrümün miladına uyanmıştım. Siyah saçlarımın arasına düşen aklar, geçmişin intikamıydı. Mavi gözlerimdeki donukluksa gecenin intikamı…
Kravatımı düzeltirken incelediğim yüz, bana ait değildi. Sanki bir gecede kızımın yaşı kadar yaşlanmıştım. 18 sene…
Ceketimi askıdan aldım ve tekrar kendime bakma gereği duymadan odadan çıktım. Merdivenlere doğru ilerlerken derinlerden bir müzik sesi gelmeye başladı.
‘Beni bırakıp gitme bir yere. Gidersen unutursun. Dilerim öyle olmaz.’
Kaşlarım hafifçe çatılırken merdivenlerden seri bir şekilde inmeye başladım. Televizyonda çıkan klip, müziğin nereden geldiğini belli ediyordu.
‘Bu havada gidilmez, güneşli günde gidilmez. Aslında hiç gidilmez.’
Görüş alanıma giren masa, sandalyesinde oturan karım ve dalıp gittiği diyarlar… Öylesine ıssızdı ki, beni bile almak istememişti düşüncelerine. Geldiğimi fark etmemişti.
‘Son günüme kadar, kalp durana kadar, aşk mezara kadar… Sakın ha gitme.’
Ceketimi sandalyenin omuz kısmına yerleştirdim. Ayşe, elinde çatal Elif’in boş sandalyesine bakıyordu. Bir ömrü sığdırmak istediğim gözlerinin etrafı mor, içi ise parıl parıldı. Ağlamasına ramak kalmış hali, yeterince güç olan sabahımı içinden çıkılmaz bir hale dönüştürüyordu.
‘Beni unutma. Unutama inşallah. Unutursan kahrolurum. Dilerim öyle olmaz.’
Sandalyemi geriye çekip oturdum. Bir süre, beni fark etmesini umduğum kadının çehresini izledim. Hüzünlüyken bile ayrı güzel olan karıma bir kez daha aşık oldum. Kalbimdeki yaraya rağmen, onun acısını sarıp sarmalamak istedim.
“Güzel uyumuş mudur sence?”
Sıkıntıyla iç çeken karım, sulanmış gözlerini bana doğru çevirdi. Çaresizliği can alıcıydı. “Aramak için çok mu erken?” Cevap vermeden önce saatime bakma gereksinimi duydum. Yeni hayatının ilk gününe çoktan uyanmış olmalıydı.
“Kahvaltı hazırlamış mıdır kendine?” Bakışlarımı karıma çevirdim. Çatallaşmış sesinin ardındaki gülümseme buruktu. “Yumurta kırmayı bile beceremez ki o...” Gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Yakalamak istercesine elimi yanağına yerleştirdim. Geç kalmıştım.
“Ayşe'm...” Yanağını belli belirsiz okşadığım karımın gözlerindeki denizleri aşıp, ona ulaşmaya çalıştım. “Yapma böyle. Lütfen.” Avuç içlerimdeki beden kaskatı kesildi. Bana bakan gözlerdeki hüzün perdesi aralandı. Elimi yanağından çekerken “Yapma,” dedi kinayeli bir tonda.
“Ne yapayım peki Enver? Ne yapmamı istersin?”
Bana karşı ilk kez bu derece öfke doluydu. Bunu sadece ses tonu değil, tüm hücreleri haykırıyordu sanki.
“Sadece güçlü olmanı istiyorum.”
Onun aksine, ses tonum şefkatle sarmaya çalıştı cümlelerini. “Ne için güçlü olacağım, kimin için söyler misin?” Yaşadığı her şeyden beni suçlayan bir havası vardı. Sözleri değil de, bakışları yüreğimi parçalara ayırıyordu.
“Benim için.”
Kırgınlığı belli etmemeye çalışsam da, ses tonuma yansımıştı. Ayşe’nin gözlerinde anlık beliren farkındalık, öfkesinin gölgesinde yok oldu. “Senin için ha? Sen o izni verdiğin gün, bu hakkı kaybettin Enver farkında değil misin?”
Günlerce tartıştığımız konu, ilk günkü tazeliğinde karşımdaydı. Söylemekten dilimde tüy biten açıklamayı, tekrarlamak için derin bir nefes aldım.
“O izni neden verdiğimi biliyorsun. Elif'in iyiliği-“
Ayşe,elini sert bir şekilde masaya vurdu. Masadaki her şeyden, farklı tonlarda sesler yükseldi. Benimse düşündüğüm kontrolünü bu denli kaybedecek hüznün, ona ne kadar zarar vereceğiydi.
“Bu hayatımda duyduğum en saçma neden. Sakın bana bu kararın kızımız için iyi olacağına inandığını söyleme. Sakın.” Yumruklarını sıktı. Sesi haricinde başka hiçbir şeyin titremesine izin vermek istemiyordu. “Kendini kandırıyorsun Enver. Elif'te kendini kandırıyor ama beni... Beni kandıramazsınız.” Gözlerinden birkaç damla yaş daha firar etti.“Bu iyi falan değil. Bu hayatımda duyduğum en kötü şey.”
Uzanıp yumruk yaptığı elini avucumun içine aldım. Sanki elleri, avuçlarım için yaratılmıştı. Sessizce ağlayan karıma söyleyeceğim doğru kelimeleri bulmaya çalıştım. “Nefes alamıyorum Enver. Anlıyor musun?” demesi kafamda kurduğum tüm açıklamaları yıkıp geçti. “Evladım benden uzakken nefes alamıyorum. Ona bir şey olacak diye düşünmekten aklım çıkıyor. Sadece bir gece, bir gece Enver. Bir gece bizden uzaktı ve benim ne yaptığını düşünmekten gözüme bir gram uyku girmedi. Ben yapamam. Hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edemem. Ne o güç bende var ne de bunu benden istemeye sizin hakkınız...”
Kendince haklıydı ama ben kızıma güveniyordum. İyi olup bize döneceğine inanıyordum. İnanmak zorundaydım. Elimde başka bir şey kalmamıştı ki.. Kızım için güçlü olmalıydım. Olmalıydık.
“Senin pes etmek gibi bir lüksün yok Ayşe. Kızının nefes alması için gerekirse nefessiz kalmayı göze alacaksın. Onun rahatça uyuyabilmesi için uykusuz kalacaksın. Bir ömür boyu azap çekeceksin ama kızın için güçlü olacaksın.”
Sitem barındıran sesimin ardından masaya sessizlik hakim oldu. Yaşlı gözlerle bana bakan karım, titreyen dudaklarını birbirine bastırdı. Sesimi kontrol altında tutmaya çalışarak “Biraz olsun anlamaya çalış beni hayatım, ne olur,” dedim. “Hayata tutunmaya karar vermişken nasıl iterdim onu acılarına? Yeniden ayağa kalkmaya çalışırken çelme takmamı mı istiyordun? Ona iyi geleceğini mi düşünüyorsun gerçekten?” Cevap vermedi. Vermesine de gerek yoktu zaten. Bana hak vermeye başladığını gevşeyen yumruğundan anlayabiliyordum. “Gelmezdi Ayşe'm. Biliyorum. Biliyorsun. Kızımızın ellerimizden daha hızlı kayıp gitmesini izlerdik sadece. Ben... Ben onu tekrar kaybetmeyi göze alacak kadar güçlü değilim.”
Bu sefer elimi sıkı sıkıya tuttu. O gücü vermek istercesine baktı gözlerime… Yaşlar ardı ardına sessizce dökülmeye devam etti ama dudaklarının kenarına yerleştirdiği, küçük buruk gülümseme her şeye göğüs germeme yeterdi.
“Peki, onsuz ne yapacağız?”
Ayağa kalkıp karımı kollarımın arasına aldım. Başını göğsüme yasladı. Gül kokulu saçlarına çenemi yasladım. “Hiç kolay olmayacak Ayşe.” Beni daha sıkı tutan karımın başını öptüm. “Belki de hayattaki en zor sınavlarımızdan birini vereceğiz. Hiçbir zaman tam olmayacağız. Özleyeceğiz ama en azından iyi olduğunu bileceğiz. Tekrar gözlerinin güldüğünü görmek için her şeyimi feda ederim. Canımı bile...”
Başını kaldıran karıma bakmak için biraz geriye çekildim. Buğulu gözlerinde görmek istediğim umut, içimde yeşeriyordu.
“Eskisi gibi gülümseyebilir mi sence?”
Hafifçe gülümsedim ve hayat arkadaşımın alnına uzun bir öpücük koydum. “O bizim kızımız. Ben inanıyorum.” Karımın gözlerinin içine bakarken “Sende inan,” dedim ve tekrar yarasını sarmak istercesine sarıldım.
“Gülümseyecek.”
**-**
ELİF
Perdelerin arasından arsızca sızan güneş ve dans eden toz taneleri…
Kirpiklerimi aralar aramaz karşılaştığım manzara huzurun görsel şovu olabilirdi. Tabi inatla çalan alarm olmasaydı.
İki büklüm uyuya kaldığım koltuktan inleyerek doğruldum. Her yerimin tutulduğu yetmiyormuş gibi, boynumda sinir bozucu bir ağrı dolanıyor, yavaşça başıma yayılıyordu.
Ne harika bir başlangıç…
Gerinmeye çalışarak tutulan her uzuvumu hareket ettirmeye çalıştım. Uyurken yere düşürdüğüm kitabı, uzanıp aldım ve boş bardağımın yanına, sehpanın üzerine yerleştirdim. Ayağa kalkarken tüm gecenin yorgunluğunu esnemeyle çıkarmaya çalıştım. Boynumu ve omuzlarımı hareket ettirerek yürümeye başladım. Üzerimdeki miskinliği atmak için enerjiye ihtiyacım vardı. Enerji içinse tek bir şeye… Tahammül edilmez alarm sesini, en sevdiğim şarkılardan biriyle değiştirdim.
‘Maroon 5 – Girlslikeyou.’
Banyoya ilerlerken bir yandan şarkıyı mırıldanıyordum. Aynanın karşısına geçtim. 18 yaşında olmama rağmen, 38 yaşındaymışım gibi hissediyordum. Yansımamdan hoşlanmamıştım. Yaşlanmıştım. Müzikle ritim tutan, fırçayla mikrofon yapıp şarkılara eşlik eden kızın nerede olduğunu düşündüm.. Suyu açıp birkaç kez yüzüme çarptım. Soğuğun beni kendime getirmesi, tek umudumdu. Başımı kaldırıp tekrar aynaya baktım. Ellerimin soğuğunu boynumda gezdirirken yüzümden damlayan suları takip ettim. Her birinin ruhumdan bir yaş daha götürdüğünü hayal ettim.
“Bugün senin miladın Effy. Bugün yeni hayatının ilk günü. Bugün heyecanlı olmazsan ne zaman olacaksın? Nasıl başlarsan öyle gitmez mi bu hayat? Bundan 18 sene önce ağlayarak dünyaya gözlerini açtın. Şimdi gülme sırası. Silkelen ver kendine gel.”
Yüzümü kurularken gülümsemeye çalıştım. Hiçbiri ben gibi değildi. Sanırım gözlerimin içine bile yansıttığım gülüşlerim, geçmişimle beraber kalmıştı. Havluyu yerine koyup odama geçtim. Yeni okulumun formalarını dolaptan çıkardım. Siyah. Bir okul için fazla iç karartıcıydı. Benim gibi bir öğrenci içinse bulunmamış hint kumaşıydı.
Üzerimi değiştirdim. Saçlarımı modern bir örgüyle topladım. Uykusuzluğun hediye ettiği kızarıklığı gizlemek istercesine, göz kapaklarıma siyah kalem çektim. İşte şimdi yüzüme, hak ettiğim renk gelmişti.Siyah. Karanlık. Aynadaki görüntümü inceledim. Eski Elif’e benzemiyordum. Effy daha gizemli, karanlık gözüküyordu. Tam da istediğim gibi…
“İyiyim. İyi olacağım.”
Kendi kendimi telkin etmem bittikten sonra, çantamın içini kontrol ettim. Beni insanlardan soyutlayacak olan kulaklığımı telefonuma taktım. Kulaklıkları kulağıma yerleştirdim. Şarkıyı tekrar açtım. Ayakkabılarımı giyip evden çıkmam beş dakikamı almadı. Kapıyı kilitledikten sonra arkamı döndüm. Gördüğüm iki kişiyle olduğum yere çakılırken, boş bulunmanın bedelini yaşayan kalbimin üzerine elimi yerleştirdim.
Polis üniformalı bir adam ayakkabılarının bağını çözüyordu. Arkasında dikilen kadınınsa ilgisi tamamen benim üzerimdeydi. Bir şeyler söylediğini fark edince, kulaklığımı çıkarmak zorunda kaldım.
“Günaydın. Korkuttuk sanırım.”
Korksam da bunu onlara belli etmeyecek kadar yabancıydım. Başımı hayır anlamında salladım. Kadın içten bir şekilde gülümserken “Seninle tanışma fırsatımız olmamıştı. Ben Şahsine, Eşim Recep,” dedi. Yanındaki adamla göz göze geldik. Yaşadığım olaydan sonra, gördüğü polis kalabalığından dolayı, bu üniformalı insanlardan pek hoşlandığım söylenemezdi. Gereksiz samimiyet, yapmacık hareketler bana göre değildi. Yine de elimden geldiğince sıcak bir şekilde “Effy,” dedim. Karı koca birbirlerine baktı. Adam ayakkabılarını giymek için kenara çekilince, meydan kadına kaldı. İyice kapı eşiğine yaklaşan kadın “Baban isminin Elif olduğunu-“ derken sözünü kestim.
“Effy. Adım Effy.”
Kadın bu ani çıkışımın nedenini biliyormuş gibi başını salladı. Hafifçe kaşlarım çatılırken babamın ismimden başka şeylerde söyleyip söylemediğini düşündüm. “Anladım. Effy. Memnun oldum canım.” Derinlerden gelen müzik sesi, farklı bir melodiye dönüştü. Telefonum çaldığını fark edince, kuşkulu bakışlarımı gizleme gereği duymadan telefonumu cebimden çıkardım. Ekranda gördüğüm ‘Ayşe Sultan’ yazısı, şu anda konuşmak istediğim en son kişinin telefonun ucunda olduğunu gösteriyordu ama maalesef ki, komşuculuk ortamından kaçabileceğim tek bilette annemin elleri arasındaydı.
“İyi günler.”
Kibarlığı elden bırakmamaya çalıştım. Nede olsa, yeni hayatımın kapı komşusuydu. Kadın başını sallayarak iyi günler dilerken merdivenleri inmeye başladım. Bir yandan da kulaklığımın ucunu bulmaya çalışıyordum. Annemin çağrısı son bulurken yerini ‘Manuş Baba – Bu havada gidilmez’ şarkısına bıraktı. Tonlarca yük, yüreğimden kalkmış gibi hafiflemiştim. Fakat bu hafifliğim uzun sürmedi ve daha ağır azapları ruhuma işledi. Pes edip etmeyeceğini düşündüm ama karşımdaki Ayşe Sancak’tı. Sesimi duymadan asla pes etmezdi.
“Alo... Kızım.”
Adım atacağım ayağım havada asılı kaldı. Düşmemek için korkuluğa can havliyle tutundum. Göğsümün ortasında bir nokta beni boğuyordu. Annemi özlemiştim ama sesini duymak… Düşündüğümden daha da yıpratıcıydı.
“Efendim anne.”
Bir anlık kontrolü kaybettim ve sesim ağlamaklı bir şekilde titredi. Bunu kaçırmayan annem panik havasına bürünerek “İyi misin meleğim. Bir şey mi oldu?” diye sordu. Kendi kendime birkaç küfür mırıldandım. Kendimi toparlamadığım sürece, iyi olduğuma inanmayacaktı. Hatta soluğu benim yanımda bile alabilirdi.
“Gayet iyiyim. Okula gidiyorum.”
Boğazımı temizlemem işe yaramıştı ama gözlerimdeki buğu, görüşümü zorlaştırıyordu. Kendimi apartmandan dışarı attım. Sabah ayazı, bir tokat gibi yüzüme çarptı.
“Harika. Bende onun için aramıştım kızım. Yeni okulunda başarılar meleğim. Sensiz ilk kahvaltımızı yaptık. İçim buruk ama senin iyiliğin her şeyden önemli-“
“Anne. Geç kalıyorum. Eğer söyleyeceğin önemli bir şey yoksa..”
Annemin cümlesini tamamlamasına izin vermedim. Telefonun ucundaki sessizlik böyle bir şey yapmamı beklemediğini gösteriyordu. Soluk alış verişi kesikleşti. Bunun sonucunda ne olacağını adım kadar iyi biliyordum.
“Tamam kızım. Her zaman yanında olduğumuzu ve seni çok sevdiğimizi-“
Ağlıyordu ve titreyen sesi, artçı şoklar gibiydi. Biraz daha devam ederse, ruhumdaki depremler kalan gücümü yok edecekti. Sulanan gözlerimin beni ele vermemesi için telefonu annemin yüzüne kapattım. Annemin sesi yerini beni paramparça edecek şarkıya bıraktı.
‘Son günüme kadar, kalp durana kadar… Sakın gitme.’
Ekranda beliren iki gülümseyen yüz, arsız bir damlanın yanağımdan süzülmesine neden oldu. Tam annemin suratına düşen damlayı parmağımla sildim.
“Üzgünüm anne.”
Yorumlar
Yorum Gönder