Ana içeriğe atla
Kelebek Etkisi 1 - 4. Bölüm
ELİF
Her son, yeni bir başlangıçtı.
Her başlangıç ise, kaçınılmaz bir bitişe sahipti.
Bu kısır döngü içinde insan nasıl mutlu olabilirdi ki?
Kasvetli bulutların gölgesinde yürümenin tek güzel yanı, sanırım ağaçlardı. Tüm yolu süslemiş, irili ufaklı yeşil cennetin rüzgârla dansı ve ardında bıraktığı koku, tarifsizdi. Sanki İstanbul’un farklı bir semtine değil de, küçük bir kasabaya taşınmıştım. Denize kıyısı olan, tek katlı evlerden oluşan, az insanın yaşadığı, herkesin birbirini tanıdığı ve kimsenin kötü olmadığı bir yere…
El değmemiş bir mutluluğa.
Kasveti, bulutlardan yüreğime taşıyan hayal, derin bir iç çekmeme neden oldu. Ruhumun sağanağa yakalanmasına izin vermemek adına, daha hızlı yürümeye başladım. Ta ki, daha önce bir kez gördüğüm yeşil- kahverengi renklerle bezenmiş binanın bahçe kapısına kadar. Gözlerimin gördüğü, anılarıma fısıldıyor, babamla geldiğim o ilk gün zihnimde canlanıyordu. Boğazım gemi halatı gibi düğüm düğümdü. Usta ellerden çıkmış bu düğümler ne nefes aldırıyor ne de öldürüyordu.
Sanki günler değil de, yılların esiri olmuştuk.
Sanki dün değil de, bir asır önce babamın elini tutmuştum.
Bir anda tökezledim. Kulaklığım firar ederken bir hışımla yanımdan geçen sarışın kız önümü kesti. Sabahın bu saatinde saçlarını fönlemeye üşenmemişken, geceki makyajını neden çıkarmamıştı acaba?
“İlerleyecek misin yoksa okulun girişine kök salmayı mı planlıyorsun?”
Bunu çarpmadan önce söylemesi gerekmez miydi? Saçlarını gözüme sokmak istercesine savurup tekrar yürümeye başladı. Her adımında bir bakışı etkisi altına alıyordu. Benim kaçtığım şey, bu kıza haz veriyor gibiydi.
“Esra'yı umursama.”
Az önceki belalı tınıdan sonra daha insancıl gelen sese doğru başımı çevirdim. Saçından tırnağına, giyinişinden duruşuna kadar tam bir örnek öğrenciydi. Az önceki kızla tek ortak noktaları saçlarının rengiydi. Hoş, bu kızınki boya gibi durmuyordu. Gözlüklerinin ardından kıvırmayı bir halt sanan kızı takip ederken “Okulun en popüleri diye kendini dünyanın kraliçesi falan sanıyor,” diye ekledi. Bakışlarını bana çevirdiğinde onu incelemeyi kestim. Yüzünde hafif olmasına rağmen içten olduğunu düşündüğüm bir gülümseme belirdi.
“Sen yeni gelen öğrenci olmalısın.” Tokalaşmak için elini uzattı.“Ben Melek Kaya, okulun öğrenci başkanıyım.”Şimdi tarzının nedeni anlaşılıyordu. Bakışlarım benim ellerimden bile ufak duran pembe beyaz tene kaydı. Son yıllarda temastan hoşlandığım söylenemezdi ama yeni okulumun ilk dakikasında insan gibi konuşmaya çalışan birine kabalık yapmakta pek hoşuma gitmezdi. Çekingen de olsa elini sıkarken “Effy,” dedim. Hafifçe kaşları çatılan kızın tepkisine çok sık rastlamaya başlamıştım. Sanırım yeni hayatımda alışmam gereken noktalardan biri buydu.
“Effy mi? O zaman sen yurt dışından geldin.”
Söylediklerinin doğruluğunu teyit almak ister gibi baktı. Bense yurt dışını nereden çıkardığını düşünüyordum. Sanırım gerekli cevabı alan kız “Aa... Yurt dışından gelmedin. O zaman annen yada baban yabancı olmalı,” dedikten sonra düşünceli bir ifadeyle gözlerini kıstı. “Okulda olup biten her şeyi bilmeme rağmen, senin kim olduğun, nereden geldiğin ve daha doğrusu böyle bir okula neden geldiğin tam bir sır.”
Bu konuşma pek hayırlı yerlere gitmeyecek gibiydi. Konuyu değiştirmek istercesine omuz silktim.
“Okul işte. Diğerlerinden ne farkı var ki?”
Melek hafifçe gülümserken “İnan bana,” dedi ve sır verecekmiş gibi öne doğru eğilip sesini alçalttı. “Burası tam bir tımarhane.”
Şimdi sorgulama sırası bana geçmiş gibiydi. Kaşlarım hafifçe çatılırken “O zaman sende buradaki delilerden daha deli oluyorsun ki başkan olmuşsun,’’ dedim. Böyle bir cevap beklemiyordu. Birkaç saniye mavi-ela karışımı gibi duran gözleri, ışık tutulmuşçasına büyüdü. Ardından küçük ama garip bir şekilde sevimli gelen kahkaha attı.
“Biraz öyle oluyor sanırım. Aslında fen lisesine gitmek gibi bir hayalim vardı ama kader beni buraya sürükledi işte.”
Diline gelen kelimeleri frenlemek istercesine iç çekti. “Amaaaan... Uzun hikaye. Boşver. Okulu gezdirmemi ister misin, Effy?” Adımı diğerler kelimelerden farklı bir şekilde vurgulamıştı. Gerçek adımın o olduğuna inanmıyordu ama belli ki, gerçeği öğrenene kadar da bu kararıma saygı duyacaktı. Meraklı olduğu kadar düşünceli olan yapısı garip bir elektriği aramıza soktu. Nedense içimden bir ses bu kıza karşı açık olmamı söylüyordu. En azından gerçek ismimi söyleyecek kadar…
“Elif... İsmim Elif ama ben daha çok lakabımla anılmayı sevenlerdenim. Elif isminden pek hoşlanmıyorum da.”
Melek’in kafa karıştırıcı bakışları az önce hissettiğim elektriği gerilim hattına çevirmek üzereydi. Bu durumu toparlamak istercesine “Ve bu arada çok sevinirim. Yani okulu gezdirirsen,” diye ekledim.
“O zaman ilk olarak okulumuzun yaz kış en kalabalık yeri olan bahçemizden başlayalım. Effy.”
Rahatlamış ve minnet dolu bir şekilde gülümsedim. Melek önümden çekilerek içeri geçmemi işaret etti. Kısa bir an girip girmemek konusunda tereddüt ettim. İçimde, derinlerde bir his, bu okul yeni hayatımla ilgili tüm planlarımı silip atacaktı ve bana bambaşka bir hayat sunacaktı. Bu, korkutucuydu.
Zaman kazanmak istercesine çıkan kulaklığımı telefonumdan ayırdım. Yavaş ve dikkatli bir şekilde sarmaya başladım. Melek’in gözlerini üzerimde hissederken mümkün olduğu kadar kulaklığımla ilgilenmeye çalışıyordum. Çantamın içine koyduktan sonra kaçacak yerimin kalmadığını hissettim.
“İlkler korkutucudur. Özellikle bu okulda.”
Sanırım bu kızın gözünden hiçbir şey kaçmayacaktı. “Ama yanında ben varken, kimsenin sana yanlış bir şey yapacağını sanmıyorum. Sonuçta ucunda böyle bir okuldan bile atılmak var.”
Son cümlesini çevremizdekilerin duyabileceği yükseklikte söylemişti. Daha sonra bana güven aşılayan bir tebessümle göz kırptı.“Hadi girelim artık.” Cesareti kalbimde tutmaya çalışırken, ilk adımımı attım. Çantamın kolunda parmak boğumlarımın izinin kalacağına emindim. Her adımımızda birkaç gözün bize çevrildiğini hissediyordum. Benimle ilgili hiçbir şey bilmediklerini kendime hatırlatmaya çalışsam da rahat hissetmiyordum.
“Sence de ilk gün için fazla kalabalık değil mi?”
“Bahçe mi? İnan bana şu anda en sakin zamanlarını yaşıyor. Ders haricinde kimseyi binanın içinde tutamazsın. Hatta şöyle diyeyim. Bazen ders zamanında da tutamıyorsun.”
Melek belli belirsiz bir yerleri işaret ederken “Şu köşe, okula okumak için gelenlere ayrılmıştır. Yani dışarıda ders çalışmak gibi bir düşüncen olursa, doğru oraya yönel. Kimse seni rahatsız etmez,” dedi. Gösterdiği yere baktığımda oturan birkaç kişinin gerçek anlamda öğrenci görünümlü olduğunu fark ettim. “Şurası, okul binasına yakın olan yer, tiyatro grubuna aittir. Okulumuzun konferans salonu sadece özel zamanlarda açıldığı için, provalar orada yapılır.” Melek’in gösterdiği yere bakarken kulağıma dolan tanıdık bir pat sesi, bakışlarımı bana doğru gelen basket topuna çevirmeme neden oldu. Refleks olarak zıplayan topu yakaladım.
“Gördüğün üzere, spor yapmak gibi bir düşüncen varsa meydanı kullanıyorsun. Tabi takımlardan fırsat kalırsa.”
Topun peşinden koşan çocuk, yakaladığımı gördüğünde duraksadı. Bir beden büyük olduğunu düşündüğüm gömleğinin kollarını kıvırırken eliyle topu ona atmamı işaret etti. En nefret ettiğim erkek tipi, emir verenler olduğu için tek kaşım seğirdi. Elimdeki topu birkaç kere yere vurup yakalarken gözlerimi çocuktan ayırmadım. Birkaç adım attım ve topu potaya gönderdim. Kollarını kıvırmayı bırakan çocuk, diğer arkadaşlarıyla beraber topu havada takip etti. Attığım üçlüğün basket olmasıyla ufak bir sevinç nidası kulağımı çınlattı.
“Vay be!”
Şaşkın ama bir o kadar da beğeni dolu bakışlarla bana dönen çocuk, birkaç kere alkışladı. Bıyık altından gülümsedim. “Sanırım bu alanı düşündüğümden fazla kullanacaksın.”
“Sporla pek aram yoktur. En yakın arkadaşım basket takımının kaptanı. Ondan kaptığım birkaç hareket işte.”
Şaşkın şaşkın topun girdiği fileye bakan kız “Sanki birkaç hareketten fazlasını biliyorsun gibi,” diyerek bana döndü ve imalı bir şekilde gülümsedi. Gözleri arkamdaki bir noktaya kayınca yüzündeki gülümseme yerini hayal kırıklığına bıraktı.
“Bu taraf,” deyip omuzlarımdan beni tuttuğu gibi gerisin geri döndürdü. “Okul yapılırken spor alanları için ayrılmış olan ama müdürümüzün emriyle otoparka dönüştürülmüş VİP bölümümüz. Neden VİP dediğimi anlamışsındır.”
Spor sahalarından bozma otoparka gözlerimi gezdirdim. Bir an eski okuluma geldiğime yemin edebilirdim. Bu arabalar bu okul için fazla lüks değil miydi? Öğrencileri geçtim öğretmenlerin bir maaşı, motorun açılışına yetmezdi. O zaman bu arabaların…
Şuh bir kahkaha kulaklarıma doldu. Gözlerim gayri ihtiyari sesin geldiği yöne kaydı. Otoparka yakın olan çardağın içindeki kız, kahkahanın neden yatak odası koktuğunu kanıtlıyordu. Gözlerim çardağın içinde dolaştı. Öğrenci olmak için fazla yaşlı, öğretmen olmak için fazla genç bir grup kendi aralarında eğleniyordu. Tarzlarına bakılırsa otoparktaki arabaların sahiplerini uzaklarda aramaya gerek yoktu. Esrarengiz havaları ilgi çekici olduğu kadar, bahçeyi saran bir karabasandı. Sanki kimse onlara yaklaşmaya cesaret edemiyordu ve onlar bunun farkındaydı.
İşin ilginç tarafı, bundan haz duyan bir halleri vardı.
“Sen sen ol, o tarafla fazla ilgilenme.”
Başımı Melek’e çevirdim. Az önceki hayal kırıklığı yerini tedirgin bir ifadeye bırakmıştı. Çardağın olduğu tarafa bakmamaya yemin etmiş gibiydi.
“İnan bana Demir ve çetesi bulaşmak isteyeceğin en son insanlar.”
Bir anda kafamın içi, sorgu meleklerinin kanat çırpışıyla uyuştu. Demir ve çetesi dedikleri kim, bu okulda ne işleri var ve okul başkanı olmuş ve kimseye gözdağı vermeyen kız onlardan neden bu kadar çekiniyor?
“Demir ve çetesi derken?”
“Demir Kara. Bu okulun kıdemli öğrencilerinden diyebiliriz.” Melek söylediği insanları tanıtırken bakışlarımı tekrar çardağın olduğu tarafa çevirdim. O an bir çift göz beni selamladı. Rengini göremediğim bir mesafede bile korkuyu şah damarım kadar yakınımda hissetmeme neden oldu. Grupta olacak kadar aynı ama diğerlerinden sıyrılacak kadar farklıydı. Kısa olmasına rağmen dağınık saçları, dün tıraş olmuş gibi duran sakalları, çatık kaşları, otururken bile heybetlini gözler önüne seren duruşu… Okul formasının rengi, sanki onun için seçilmişti. Siyahın asilliği, onda karanlığın gölgesine dönüşüyordu.
Bu, Demir olmalıydı.
“Ben okula geldiğimden beri son sınıfta ve büyük ihtimal ben mezun olurken de son sınıfta olmaya devam edecek. Çetesinde her türlü pislik var. Böyle adamları neden bu okulda tuttuklarını anlamıyorum.”
Gözlerinin kilit noktası olmak rahatsız ediciydi. Bir saniye… Bir saniyeliğine bile göz temasını kesmiyordu. Kaçtığım şeye mühürlenmiş gibi, aramızdaki göz bağını koparıp atamıyordum.
“Beni dinliyor musun?”
Görüş alanıma giren Melek’le, bir anda sihirli bağ koptu. Hipnozdan uyandırılmış gibi sersemledim. Bakışlarımın boşluğuna karşılık Melek’e dinlediğimi kanıtlayabilmek için ne söylediğini hatırlamaya çalıştım. En ufak bir detay bile işime yarardı. Ufacık bir kelime…
“Neyse,” diyerek sıkıntıyla iç çekti. “O tarafla ilgili sadece uzak durman gerektiğini bilmen yeterli,” deyip koluma girdikten sonra beni çekiştirmeye başladı.
“Birazda okulun içini gezelim.”
**-**
“Evet... Önce nereden başlamak istersin? İdari bölüm mü? Kantin mi? Konferans salo-“
Melek’in cümlesini “Sınıf,” diyerek yarıda kestim. Okulu tanımak için yeterince zamanım olacaktı nasılsa… “Okulu gezmeyi sonraya ertelesek ve önce hangi sınıfta olduğumu öğrensek olur mu?”
“Olur tabi. O zaman ilk hedefimiz müdürün odası. İleri!”
Melek komutan edasıyla ilerideki bir noktayı gösterdi. Fazla ciddi kalamadan da kıkırdamaya başladı. Koluma girip beni gösterdiği yere doğru ilerletirkenzaten istesem de istemesem de idari kısmı gezdiğimi fark ettim. Müdür'ün kapısına geldiğimiz an kolumdan ayrılan Melek, kulağıma doğru fısıldadı.
“Daha önce tanışmış olduğunuzu var sayıyorum.”
Müdürden hoşlanmadığını o kadar belli ediyordu ki…
“Öğrenci başkanlarının müdür yalakası olması gerekmez mi?” Patavatsız davrandığımı fark edince “Özür dilerim,” dedim mahcup bir ifadeyle.
“Sanırım o kuralı koyan bu okulun müdürüyle henüz tanışmamıştır. Ezber bozan bir adamla karşı karşıya kalacaksın diyebiliriz.”
Melek birkaç adım geriledi. “Hadi sen gir. Ben burada bekliyorum.” Daha önce bir kere gördüğüm adamdan zaten hoşlanmamıştım. Paragöz olduğu, beni kabul etmesi için okula bağışladığımız bilgisayarlardan belliydi ama belli ki bunun dışında beni rahatsız edecek başka özellikleri vardı. Hadi hayırlısı.”
Kapıya doğru döndüm. Egosu kadar büyük ‘Okul Müdürü Sami Meşe’ yazan tabelaya bakarak kapıyı çaldım. Gel sesini bekleme gereği duymadan kapıyı açtım. Okulun sıradanlığına karşı lüks bir oda beni karşıladı. Neredeyse her şey altın varaklıydı ve bu kendimi bir dönem dizisine dâhil olmuşum gibi hissettirmişti. İçerideki iki kişi, benim geldiğimi fark etmedi. Hararetli konuşmalarının ortasına dalmış gibi hissederken bir an geri dönmeyi düşündüm ama sınıfımı öğrenmek zorundaydım. Bu yüzden nazikçe boğazımı temizleyerek dikkatleri üzerimde toplamaya çalıştım.
“Ee... Özür dilerim. Ben...”
Müdür’ün karşısında alev alan bir barut misali duran kadın bana doğru döndü. Kaşları az önceki kavganın etkisinden dolayı çatıktı ve bu beni germeye yetmişti. Baştan aşağı beni süzerken “Oo…” sesi odada yankılandı. Sami Bey, beni görür görmez kavga modundan çıkmış, onu hatırladığım haline dönmüştü. Yapmacık bir gülümsemeyle masasının etrafından bana doğru yürüdü. Ellerini ovuşturduğu görmemek için kör olmak gerekirdi.
“Elifciğim hoşgeldin. Geç içeri geç.”
“Rahatsız ettiği-“
“Gaye Hanım'la tanışmış mıydınız?”
Beni dinlemiyordu bile… Allah bilir şu andaki süliyetimi de dolar gibi görüyordu. Başımı hayır anlamında sallarken adının Gaye olduğunu öğrendiğim kadına baktım. Hala kaşları çatıktı. Sami Bey, yanıma gelip elini sırtıma yerleştirdi. Yabancı bir erkeğin temasından iğrenen biri için, bu hareket öldürme sebebiydi ama şu anda bulunduğum ortam bunun için pek uygun değildi. Bu nedenle yarım adımda olsa ileri çıktım ve sırtımda duran elden kurtuldum. Gaye denen kadının bir anda yüz ifadesinin yumuşadığı gözümden kaçmadı. Ne bekliyordu ki? Zevk alacağımı mı?
“Okulumuzun müdür yardımcısı.”
Gaye Hanım, bana doğru yürüdü. Bir yandan da beni incelemeyi ihmal etmedi. Kapana sıkışmış gibi hissettim. Bir yanımda temasından kaçtığım adam, diğeri yanımda bakışlarından kaçmak istediğim kadın.
“Gaye Hanım, bu güzel kızımızda Elif Sancak. Okulumuza bilgisayar bağışı yapan Enver Bey'in biricik kızı.”
Tam önümde duran kadın bir başka bakıyordu. Sami Bey'in söyledikleri sanki ona hiçbir şey ifade etmemişti. O bende başka bir şey arıyordu.
“Memnun oldum Elif.”
“Bende efendim.” Bakışlardan sıkılmış bir halde müdüre döndüm.“Sınıfımı öğrenmek için gelmiştim.”
“Hemen... Gaye Hanım, Elif'e sınıfına kadar eşlik eder misiniz? 12 Fen A”
Gaye Hanım, Sami Bey'e sert bir bakış attı. Belli ki müdürü iyi tanıyordu. Hoş, onu odadan çıkarmaya çalıştığını ben bile fark etmiştim ve nedense ona yardım etmek istiyordum.
“Hiç zahmet etmeyin. Sanırım sınıfımı kendim bulsam daha iyi olacak.” Gaye Hanım bakışlarını bana çevirdi. Gözlerindeki minnet ışıltısı belli belirsiz gülümsememe neden oldu. “İyi günler efendim.” İkisine de başımla selam verirken geriye doğru birkaç adım attım ve olabildiğince hızlı bir şekilde odadan çıktım. Kapının önünde volta atan Melek beni görünce duraksadı. “Uzun sürdü.” Yanına doğru ilerlerken dönüp bir kere kadar kapalı kapıya baktım. “Bir şey mi oldu?”
“Sanırım uygun bir zamanda içeri girmedim.”
Önüme döndüm. Bu sefer sanki içerisini görebilecekmiş gibi Melek kapıya doğru baktı.
“O ne demek?”
“Müdür yardımcısı fazla sinirli gözüküyordu.”
Melek'in yüzündeki tüm merak anında silindi.. Garip bir rahatlama ve tebessüm yerini alırken bakışlarını bana döndü. “Gaye Hoca'yla tanıştın mı?”
“Senin bu ifadenden sonra doğru Gaye'yle mi tanıştım emin olamadım.”
Melek koluma girip beni merdivenlere doğru çevirdi. “Bu okulda birine yalaka olacaksam, bu kesinlikle Gaye Hoca olurdu ve şu anda içeride neyi tartışıyorlar bilmiyorum ama onun haklı olduğuna kalıbımı basarım.” O an ne konuştuklarını düşündüm.
“Ee hangi sınıftaymışsın?”
Merdivenleri tırmanmaya başladığımızda “12 FEN A” dedim. Adımı havada asılı kalan Melek “Ciddi misin?” diye sordu heyecanla. Başımı evet anlamında salladım. Yüzündeki gülümseme daha çok yayıldı.
“Hadi o zaman sana meskenimizi göstereyim.”
Yorumlar
Yorum Gönder