Kelebek Etkisi 1 - 5. Bölüm

 GAYE GÖKSU
Elif denen kız odadan çıkana kadar gözlerimle onu takip ettim. Farklıydı. Burada okuyan bir çok kızdan farklı olduğunu tek bir hareketi ile göstermişti. Peki neden buradaydı? Böyle bir okulda okumaya onu ne itmişti? Mavi gözlerinde taşıdığı matem ne içindi? 
“Sizde çıkabilirsiniz Hocam.”
Düşünceler kısa bir süreliğine kendi köşelerine çekildi ve asıl konu her zamanki yerini zihnimde aldı. Sami Bey’e çevirdiğim bakışlarım kavganın ikinci rantı için hazırdı.
“Cevap vermeyecek misiniz?”
Yerine otururken “Verdim ya hoca hanım,” diyen adam bir hayli halinden memnundu. “Demir Kara ve arkadaşları istedikleri sürece bu okulda eğitimlerine devam edecekler. Bitti.” Onun rahatlığına karşı burnumdan solurken “Neden Sami Bey? Ben size nedenini soruyorum,” dedim milyonuncu kez. Bıkmış bir ifadeyle sandalyesine yaslanan adam “Neden, neden, neden?!” deyip sitemle ellerini savurdu. “Ben öyle istiyorum ondan. Asıl siz neden takıldınız buna bu kadar?” 
Dışarıda çalan okul zili, odanın içinde de yankılandı. Kendimi rahatça duyurabilmek için müdür masasına doğru ilerledim. 
“3 senedir burada lise son sınıfta olmalarını aklım almıyor. Üstelik başka bir okuldan lise diplomaları varken.”
“O zaman aklınızın almadığı konulara karışmayın Gaye Hanım,” deyip eliyle dışarı çıkmamı işaret etti. “Ve lütfen bildiklerinizi de kendinize saklayın.” Öfkeden deliye dönmüştüm ve bu adamın yüzüne baktıkça sakinleyecek gibi değildim. Dilimin ucuna gelen kelimelerin hepsini tek seferde yuttum. Hırsla arkasını dönmeden önce Sami Bey’e son bir bakış attım. Keyifli ifadesine atmak istediğim tokadın hayaliyle odadan çıktım. Kapıyı sert bir şekilde arkamdan kapatırken, merdivenlerden tırmanan Demir ve arkadaşlarını gördüm.
“Bu işi çözeceğim. Öyle ya da böyle bu sene, bu okuldan gideceksiniz Demir Kara ve saz ekibi.”
**-**


ELİF
Boyası kalkmış, birkaç yeri kırık olan kapıdan içeri girdiğimde gözlerime inanamadım. Eskiliğini göz önünde bulundurmasak bile, bu sınıf fazla küçüktü ve buna rağmen çok fazla sıra vardı. 
Havasızdı. Bunaltıcıydı. Karman çormandı.
“Sınıfın kapasitesine göre sıralar fazla değil mi?”
Melek gözlerini sınıfta gezdirirken “Bu kapasiteden ne anladığına bağlı?” dedi. Gözlerinin hareketi benim üzerimde son buldu. “Mesela Sami Meşe sınıfta olmayan boşluğu görmüş olmalı ki, seni buraya aldırmış. Bence ikinci hayatında kesinlikle dolmuş şoförü falandı.” Nazikçe boğazını temizledi ve “Arkayı beşleyelim evladım. Arkaya doğru ilerleyelim. Hoca hanım lütfen paraları toplayalım. Para vermeyecek olan insin,” dedi sesini dolmuş şoförü gibi yaparak. Taklit yeteneğine hayran kaldığım kıza bakarken yüzümün aldığı şekli göremesem de, Melek’e eğleniyormuşçasına çıkan bir kahkaha attırmayı başarmıştım. Sınıfta üzerimizde olan birkaç göze, bu kahkaha ile yenileri eklendi. Birçoğu da şaşkındı. Sanırım Melek’te kendini çok fazla göstermeyen insanlardandı.
“Umarım ön sırada oturmayı seviyorsundur. Çünkü bu sınıfta tek boş yer, hocanın önündeki sıra.”
Melek cevap vermeme bile izin vermeden koluma girdi. Beni önde bulunan sıraya doğru çekiştirdi. “Ama iyi haber. Beraber oturacağız.” Kendi yerine geçip oturdu ve yanındaki boşluğa elini koydu. “Boş olduğuna bakma. İyi bir sıra arkadaşıyımdır.” Buna eminim der gibi gülümsedim ama sıkıntı beni ele geçirmek için fazla beklemedi.
“Değerimi bilmiyorlar işte.”
Başka bir sıra bulmayı dileyerek sınıfı taradım. En arka köşedeki masa dikkatimi çekti. Diğerlerinin aksine üzerinde hiçbir şey yoktu. Ne çanta, ne defter, ne de kalem.
“Teklifin için çok teşekkür ederim ama aslında ön sırada oturmayı sevmem. “ Gözlerimi Melek’e doğru çevirdim. “Kusura bakmazsın değil mi?” Hafifçe kaşlarını çatan kız “Ama... Başka boş yer yok ki,” dedi.
“Şu an için çoğu yer boş gözüküyor.”
Melek’e göz kırptım ve cevap vermesini beklemeden arka sıraya doğru yöneldim. Sınıftaki tüm gözlerin üzerime toplandığını hissediyordum. En arka sıradaki duvar kenarına oturdum. Çantamı yanıma koyarken bana bakan gözlerdeki şoku iliklerime kadar hissettim.  Sorgular bir şekilde kaşlarım çatıldı. 
“Effy.”
Melek’in panikle ayağa kalkmış bana doğru geliyordu. Tam ne olduğunu sormak üzereydim ki, sabah duyduğum ince ses sınıfta yankılandı.
“Aptalsın!”
Bakışlarım üzerime doğru gelen kıza kaydı. Seksiliğinden ödün vermemeye çalışır hali her yerde aynıydı. Belli ki bu kızla işimiz daha bitmemişti.
“Anlamadım?”
Masanın önüne gelen kız çantasını kafama atmak ister gibi önüme fırlattı ve boşalan elleriyle masayı işaret etti.
“Burada oturmaya cesaret edecek kadar aptalsın.”
Ses tonundaki küstahlık, ifadesinden akıyordu. Belli etmemeye çalışsa da sinirini bu noktadan görebiliyordu ve bu durum garip bir şekilde hoşuma gitmişti. Sabah attığı omuzun bedelini ödetsem, belki içim soğurdu. Bunun için onu biraz daha ısıtmam gerekiyordu. 
Sıranın ortasına doğru kaydım ve altımdaki eteği dikkat ederek bacak bacak üstüne attım. Tek kolumu oturduğum sıranın üzerine koyup başımı elime yasladım.
“Nedenmiş?”
Bunu öylesine sakin sormuştum ki, karşımda duran kız kısa bir an afalladı. Parlatıcıya buladığı dudakları yavaşça aralandı ve sanki dünyanın en saçma sorusunu sormuşum gibi bir ifade takındı.
“Çünkü burası Demir ve benim sıram.”
Kollarını göğsünün üzerinde öfkeyle bağladı.  Silikon olduğuna yemin edebileceğim göğüsleri bu hareketiyle neredeyse ağzına girecekti. Ne kadar gıcık olursam olayım belli edemezdim. Bu yüzden onun yolundan gitmeye karar verdim. Aynı onun gibi kollarımı bağlayıp sıraya daha çok yayıldım. 
“O zaman sende aptalsın.”
Yüzüme yerleştirdiğim sahte gülüş, Esra'nın yüzündekinden gerçekti. Saf sinir gözlerini kör etmek üzereyken kollarını çözdü. Ellerini nazik bir şekilde masaya koydu ve bana doğru eğildi. Hareketlerinden asalet akıyordu ama ruhunu mahalle karısının esir aldığı belliydi. Biraz daha zorlarsam da bunu ortaya çıkaracaktı. 
“Benimle doğru konuş. YENİ.”
Özel olarak vurguladığı kelime, sinirime inceden bir dokundu ama ona bu zevki yaşatmamak için kendimi kastım. Ortamda çıt çıkmıyordu. Belli ki herkes Esra denen kızdan çekiniyordu. Belki de sadece yanında takıldığı adamlardan…  
“Bırak!”
Sınıfın tüm ilgisi, kapıdan giren adama çevrildi. İti an çomağı hazırla sanırım buna deniyordu. Esra’nın gözleri parlarken‘Şimdi görürsün sen,’ diyen mesajını bakışlarıyla bana gönderdi. Demir denen adam, kendinden emin adımlarla Esra'nın yanına geldi. Kızın kulağına bir şeyler fısıldadı. Esra’nın parıldayan gözleri bir anda söndü. İtiraz edecek gibi oldu ama tek kelime etmeyen adamın bir bakışı onu susturdu. Esra sinirle nefesini dışarı üflerken attığı çantasını hırsla eline aldı ve ön sıraya doğru yürüdü. O sırada Melek’le göz göze geldik. 
“Şaka olmalı.” Gerisin geri dönüp sırasına doğru ilerledi. “Hey! Orası benim yerim.”
Sanırım dünyanın en büyük kötülüğünü, yeni tanıştığım ve birçok iyiliği dokunan kıza ilk dakikada yapmıştım. Demir rahatsızca boğazını temizledi. Başımda dikildiğini unuttuğum adama gözlerimi çevirdim. Duvarı işaret etti. hala sıranın başında dikilir. Elif bakışlarını tepesinde dikilen adama çevirir. 
“Kay.”
Emir veren tonu hoşuma gitmemişti. 
“Anlamadım?”
En ufak bir mimiği kıpırdamayan adam gözlerini benden ayırmadı. Sanki ortam bir anda buz kesmişti.
“Beni ilgilendirmez, kay.”
Üslubundan hoşlanmamıştım. Belki izinsiz yerine oturmuş, sıra arkadaşından uzaklaştırmıştım ama bu bana emir verebileceği anlamına gelmezdi. Kaşlarımı çatarak “Pardon?” dedim. Demir ağır bir hareketle ellerinin birini masaya diğerini sıraya koydu. Bana doğru eğildi. Gözleri yüzümde fır dönüyordu ama sert bakışlarından ve tepkisiz halinden gram bir şey kaybetmemişti.
“Anlama kıtlığının ilacı bende değil güzelim. Sinirimin üzerinde kalıcı hasarlar bırakmasını istemiyorsan.” İki saniye bile sürmeyen sessizliğinden sonra “Kay!” dedi tekrar. Bir anda burnuma dolan kokuyla soluk alışverişim hızlandı. Zihnimin içinde canlanan anlamsız birkaç kare, kalbimin deli gibi çarpmasına neden oldu. Boğazımda bir his belirdi. Zar zor yutkunurken sırf bu kokudan uzaklaşmak için duvar kenarına kaydım ama bir sene boyunca buraya oturmayacağımı ilk saniyeden anlamış oldum.
*
Zihnimin içinde dolaşan çığlıklar, kulağıma dolan fısıltılara karışıyordu. Kalbimin düzensiz ritminin canıma garezi aşikârdı. Nefes almaya ihtiyacım vardı. Fakat aldığım her nefes, Azrail’in orağı misali anılarımı biçiyordu. Bir türlü hatırlayamadıklarımı…
“Günaydın!“
Kapının sertçe kapanmasıyla irkildim. Korku yüreğime saplanan bir oktu ve ben kimin yayından çıktığını çözmeye çalışır gibi sınıfı taradım. Mümkün olduğu kadar yanımda, bir süredir beni izlediğini hissettiğim adama bakmamaya çalışıyordum. Eli hala kapının kolunda duran, orta yaşlardaki kadının yüzünde hem şaşkın hem de memnun bir ifade vardı. Küt, sarı balyajlı saçlarını mümkün olduğu kadar yüzüne düşürse de yaptığı abartılı makyajı saklayamıyordu. O makyajın ardındaki gözleri ise fıldır fıldır dönüyordu.
“Yaz tatili sizi akıllandırdı mı ne?”
Keyifli bir tebessüm dudaklarının kenarında belirdi. Kapının kolunu tuttuğu eliyle birkaç kızı işaret etti. “Saçlarınızı toplayın.” Ne sıradan birine benziyordu, ne de farklı. Sanırım biraz deliydi. Basit denebilecek kıyafetlerini tek bir aksesuarla abartıya dönüştürmüştü. Ayakkabıları. İspanyol paça pantolonunun bile gizleyemediği en az 15 cm dolgunun üzerine çakılmış gibi duruyordu.
“Yeni öğretim yılınız hayırlı olsun çocuklar.” Tarzıyla çelişen kırmızı çantasını masaya yerleştirirken “Umarım son sınıfınız hepimiz için sorunsuz bir yıl olur,” dedi ve benim olduğum tarafa doğru baktı. Birkaç saniye içinde yaşadığım duygu karmaşasının içinde baskın geleni, panikti. Hayatımda ilk kez gördüğüm kadın, beni nereden tanıyor olabilirdi? Yoksa sorunumun ne olduğunu biliyor muydu? Peki,o zaman bu bakışlarındaki nefreti hak edecek ne yapmıştım? 
Kafamın içinde dönen sorulara cevap bulmama gerek kalmadan odağının ben olmadığımı anladım. Gözleri Demir’in üzerine dolaşırken hastalıklı bir şeye bakıyormuş gibi hissettiriyordu. Sanki Demir’le göz göze gelse kusacaktı. Bakışları bana doğru kaydı ve bir anda başkalaştı. Beni tanımıyordu. Bunu fazlasıyla belli etmişti. Rahatlamam gerekirken sanki başıma daha çok olay açmışım gibi hissetmeme neden olan bakışları, bir benim bir Demir’in üzerinde dolaşıyordu. Sanırım neden Demir’in yanında oturduğumu sorguluyordu. Belki de öfke kırıntılarının nedeni de sadece Demir’di. Bense sadece yaşın yanında yanan bir kuruydum.
“Bu sene okulumuza kayıt olanlardan biri bu sınıfta sanırım.”
Tüm bakışlar, yine, yeni ve yeniden üzerime toplandı. Resmen yeni hayatımda yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştum.  “Derse başlamadan önce seni biraz tanıyalım mı?” Ses tonu öylesine sitemliydi ki, beni tanımak değil de daha çok evire çevire dövmek istiyor gibiydi. Bu nefretin nedenini anlamak zor değildi. Fakat peşin hükümlü olmakta bir hocaya yakışmıyordu.
“Oo…”
“Daha ilk günden ne dersi hocam ya.”
“Ama ya! İlk günden ders mi olurmuş?!”
Hoca sınıfın gürültüsüne aldırış etmeden eliyle bana kalkmamı işaret etti. Masadan destek alarak ayaklandım. Bacaklarım o kadar titriyordu ki, bedenimi taşıması bir mucize olmalıydı. Yine de ayağa kalkmak iyi gelmişti. En azından yanımdaki adamın kokusu bir nebzede olsa azalmıştı. 
Melek'le göz göze geldik. Endişeli ifadesi ve kıpırdayan dudakları iyi olup olmadığımı sorguluyordu.
İşte bunu bende çok merak ediyordum.
“Şşşt!” Öyle bir ses çıkarmıştı ki, tüm sınıfın itirazları bıçak gibi kesildi. “Tabi ki ders yapacağız. Bu senenin sonunda, hayatınıza yön verecek bir sınava gireceğinizin farkında değilsiniz herhalde. Her saatiniz kıymetli. Her saatiniz!” Bana doğru döndü ve  “Seni dinliyoruz canım,” dedi.
Kaçmak sadece ertelemekti. Şu anda susmaksa, hocanın aklındakilere yağ sürmekti. Hem yanımdakiyle bir bağlantım olmadığını söylemeliydim hem de kim olduğumu gizlemeliydim. 
Hadi bakalım.
“Ee... Ben. Effy. Yani Elif Sancak ama lakabımı daha çok seviyorum.”
Kollarını göğsünün üzerinde bağlayan kadın“Hangi okuldan geldin?” diye sordu. Bakışlarımı ona odaklamaya, geri kalan herkesi yok saymaya çalıştım.  
“Ankara Anadolu Lisesi. Babamın işleri yüzünden İstanbul'a taşınmak zorunda kaldık.”
Günlerdir gerçek kimliğimi gizleyecek yalanlara odaklı yaşıyordum. Bu cevaba kendimi o kadar inandırmıştım ki, es molası verme gereği bile duymadım. 
 “Neden bu okul peki? İstanbul’da daha cazip seçenekler varken...”
Ama bu soru çalışmadığım yerden gelmişti. Beni hazırlıksız yakalayan soruya en mantıklı cevabı bulmalıydım ama ne? “Ee…” Göz göze olduğum kız, aklımda bir fikrin ışıldamasına neden oldu. “Çocukluk,” dedim heyecanla. “Çocukluk arkadaşım bu okulda olduğu için.”
Melek'in kafası karışmış gibi duruyordu. Yanındaki Esra’nınsa tek kaşı havadaki küstah bakışlarıysa söylediklerimle ilgilenmediğini gösteriyordu. Onun derdi Demir’di. 
“Öyle mi? Kim o?”
Hocanın gözleri imalı bir şekilde yanıma kaydı. Gayri ihtiyari bende göz ucuyla Demir’e bakma gafletinde bulundum. Gözlerini tahtaya dikmiş, put gibi duran adamın çocukluk arkadaşım olma düşüncesi bile rahatsız ediciydi. Ürpererek başımı hocaya çevirdim. Telaşımı açık edercesine başımı sallarken “Melek,” dedim. “Kaya. Melek Kaya.”
Bu sefer sınıfın tüm ilgisi Melek’e kaydı. Melek’inse fal taşı gibi açılan gözleri ‘Ne diyorsun sen?’ diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Acaba yalanıma ortak olur muydu?
“Öyle mi?”
Tıpkı sınıfa girdiği ifadesiyle Melek’e dönen kadın“Sizi bahçede gördüğümde bir şeyler sezmiştim zaten. Çok sıkı fıkıydınız,” dedi. Keyfi yerine gelmiş gibiydi. 
“Öyle miydik?”
Omuzlarım düşerken başımı öne eğdim. Daha bir saattir tanıdığı birine neden yardım edeceğini düşündüm ki sanki. “Öyleydik,” dediği gibi kaşlarım çatıldı. Doğru mu duymuştum. Başımı kaldırdım. Melek ayağa kalkmıştı. Elini kolunu nereye koyacağını bilemez hali, yalan konusunda bir daha çalmamam gereken kapı olduğunu gösterdi. “Öyleydik tabi ya. Evet. Çocukluk arkadaşıyız. Oho... Çok eskiye dayanır bizim dostluğumuz. Çok övdüm okulumuzu. Demek ki işe yaramış.”
Ağzından çıkana kendinin bile inanması güçken, hocayı nasıl inandıracaktı. Kesin bu meraklı kadın, bir şeyler sezip daha fazla kurcalayacaktı. Melek bana doğru döndü. Minnet dolu ifademe karşılık, hesabını soracağını söylüyordu.
“Aramıza hoş geldin canım.” Canım kelimesini öyle içten söylemişti ki, bir an karşımdaki kadının sorgu meleğiyle aynı kişi olup olmadığını düşündüm. “Umarım sende örnek öğrencilerimizden biri olursun da,” deyip Demir’e doğru kısa bir bakış attıktan sonra “Karalayanlara inat okulumuzun adını yüceltirsin,” diye devam etti. Rahatlamıştı. Belli ki Demir’in çevresinden bir kişiye daha tahammülü yoktu.
“Ben Esma Çelik. Tarih derslerini birlikte işleyeceğiz. Okulda da herhangi bir sorunun olduğunda çekinmeden yanıma gelebilirsin.”
Eliyle oturmamı işaret etti. Temkinli bir şekilde yerime otururken koku tekrar beni esiri etti. Gözlerim benden izinsiz Demir’in olduğu yere kaydı. Bu sefer masaya odaklanmış bir put karşımdaydı. Fakat yaşam belirtisi olarak nefes alıp vermenin dışında parmaklarını sırayla masaya değdirip kaldırıyordu. O an zihnimde canlanan görüntü takım elbiseli bir adamın eline aitti. Boğazıma çöreklenen his, öncekinden de güçlüydü. Kime ait olduğunu bile bilmediğim el, sanki boğazımı sıkıyordu. Gözlerim alev alev yanıyor, nefesim düzensizleşiyordu.
“O zaman… Sınıftaki boşlukları dikkate alırsak, derse başlamadan önce yoklama yapsak iyi olacak. Bakalım ilk günden firar edenler kim?”
Esma Hoca ellerini birbirine çarparak dikkatleri üzerine toplamaya çalıştı. Her temas, zincirlenmiş anılarıma kırbaç etkisi yaratıyordu. Tek tek saydığı isimler kulaklarımda birer uğultuydu. Sınıftaki her hareket gözüne takılıyordu. Kızların saçlarını savuruşu, erkeklerin birbirine vuruşu, sevgililerin gizli kapaklı dokunuşları… Sanki hepsi ağır çekimde ilerliyordu ve hızlı olan tek şey, kalp atışlarımdı. 
Daha fazla burada, bu kokuda, o hayalde durmak istemiyordum.
“Hocam.”
Elim havada hocanın beni görmesini bekledim. Esma Hoca yoklamaya o kadar dalmıştı ki beni görmeyi bırakın, duymamıştı bile. Hatta bir kişi hariç, sınıftakilerin beni fark ettiğinden bile şüpheliydim. 
“Hocam dışarı çıkabilir miyim?”
“Sınıftaki uğultuyu delip geçtim. Nihayet rahatsız olduğum bakışlar üzerime çevrildi. Benimse tek odağım, sınıf defterinden başını kaldıran kadına aitti. Şaşkın, bir o kadar da hoşnut bir ifadeyle doğruldu.
“Tabi... Tabi Elif, çıkabilirsin.”
Düzeltir bir tonda “Effy,” dedikten sonra “Teşekkürler,” deyip ayağa kalktım. Birkaç saniye kalkması için Demir’i bekledim. Kılını bile kıpırdatmayan adamın beni fark etmemesi için ölmüş olması gerekirdi. Fakat yanağında seri bir şekilde beliren damar yaşadığını gözler önüne seriyordu. Sinirlenmişti. Açıkçası nedeni umurumda bile değildi. Kibarca boğazımı temizledim. Demir sadece başını kaldırıp ilerideki bir noktaya bakmakla yetindi. Beni çıldırtmak mı istiyordu? 
Ona istediğini vermeyecektim.
Ona onun dilinden konuşacaktım.
“Çekil.”
Başını bana doğru çevirdi. Bakışlarında sanki ona küfretmişim gibi bir ifade vardı. “Anlamadım?”
Sanırım kendini ve tepkilerini kontrol etmekte ustaydı ama bilmediği şey, ben kolay kolay pes etmezdim. Sesimi bir ton yükselterek “Beni ilgilendirmez. Çekil,” dedim aynı onun ifadesiyle. Dudağı hafifçe seğiren adam başını tekrar önüne eğdi. Yanağındaki damar daha da belirgindi. Sanırım dişlerini sıkıyordu. “Sen,” deyip masanın üzerinde duran yumruklarını açıp kapattı. 
“Sen ne cürretle bana emir vermeye kalkışırsın?!”
Ellerini sert bir şekilde masaya vurmasıyla hoca dâhil tüm sınıf bize doğru döndü. Bana bakmıyor olması, hali hazırda kaçmak üzere olan cesaretimin son çırpınışlarına fırsat veriyordu.  
“Senin dilinden konuşuyorum.”
Demir'in milimetrik bir ifadeyle dudaklarının kenarı kıvrıldı. Bir gülüş, içinde kopan fırtınaları bu kadar belli ederdi. 
“Bana emir verecek kadar cesursan,” deyip başını kaldırdı ve ilerideki bir yere bakmaya başladı. “Buradan çıkabilecek daha cesur bir yol bulabilirsin.” Sesi yine tek düze hale dönmüştü. Neyden bahsettiğini çok iyi bildiğim için gözlerimi üzerinde daha sonra bulunduğumuz konumda gezdirdim.
“Bu etekle üzerinden atlayacak değilim.”
Cevap vermedi. Beni duyduğunu biliyordum ama belki de daha yakından söylemeliydim. Ona doğru eğildim. Kokusu o kadar baskın bir hal aldı ki, konuşamadım. Nefes almayı reddettim. Sızlayan gözlerimin amacını biliyordum. Yapamazdım. Bu kadar kişinin önünde, sanki ondan korkmuş gibi ağlayamazdım. Geriye çekildim. Güçlü durmaya çalıştıkça titrediğimi fark ettim. Direnmek, diretmek boşunaydı. Bu seferlik ona istediğini verecektim.
“Lütfen artık önümden çekilir misin?”
**-**


Nefes, can havliyle boğazıma sarılmış gibiydi. Alev alev yanan bedenim bir yandan titriyordu. Damarlarımda dolaşan kan, durmuş olmalıydı. Saç diplerime kadar uyuşmuş hissediyordum. Attığım adımların ağırlığı ayaklarıma dolanıyordu. Buna rağmen koşmak istiyordum. Ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım bir adım arkamda gibi hissettiğim koku beni boğuyordu.
Gitmek istiyordum.
Neresi olduğunu bilmiyordum. Sadece gitmek istiyordum. 
Serin bir hava sert bir şekilde bedenime çarptı. Ürperdim. O sert dokunuş sanki bir anda beni kucakladı. Adımlarım yavaşlarken gözlerimi yumdum. O an hissettiğim sızının ne olduğunu çok iyi biliyordum. Ağlamak istemiyordum. Bu nedenle kafamı, gözyaşlarımdan da, burnumun direğini sızlatan kokudan da, göğsümün ortasına çöreklenen histen de uzaklaştırmaya çalıştım. Yüzümü yalayıp geçen, saçlarımın arasında dolaşan, bedenimdeki yangına biraz olsun iyi gelen rüzgârı odaklandım. Taşıdığı sesleri dinledim. Duyduğum çığlıkların anılarıma ait olduğunu bilsem de, dinlemeye devam ettim. Kafamın içinde milyonlarca insan, nefes bile almadan konuşuyordu. Onlara inat nefes aldım. Öyle bir aldım ki, sanki saatlerdir nefesimi tuttuğum bir oyunun içerisindeydim. 
“İyi misin?”
Elini şaklatan bir sihirbazın kurbanı gibi gözlerim açıldı. Yanına ne zaman geldiğini bilmediğim çocuğa karşı ilk tepkim geriye doğru adım atmak oldu. Sendeledim. Düşmemi engelleyen şey, panik dolu ifadeyle bana bakan çocuktu. Kahverengi gözleri yüzümü tararken ne halde olduğumu az çok tahmin edebiliyordum.
 “Oturmak ister misin?”
Ayaklarımı yere sağlam bastığıma emin olduktan sonra kolumu çocuğun elinden kurtardım. Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. “Su içer misin?” Elinde tuttuğu şişeyi hafifçe salladı. Gözlerim kısa bir anlığına yarısı içilmiş suda dolaştıktan sonra tekrar çocuğun gözlerine kaydı. Yardım etmeye çalışan hali, gerçek miydi?
“Tamam. Sanırım pek konuşkan bir arkadaşımız değilsin. Oturmak istemediğine emin misin?”
Eliyle arkamdaki bir noktayı işaret etti. Başımı hafifçe omzumun üzerinden geriye doğru çevirdim. Gösterdiği tarafın hangi gruba ait olduğunu hatırlayamıyordum. Hoş, ders sırasında bunu çokta umursayacaklarını sanmıyordum. 
Gerisin geri dönüp boş olan bir banka doğru yürüdüm. Külçeye dönmüş bedenimi banka bırakmamla, zil çalınca kalkacak gücü nereden bulacağımı düşünmeye başladım. Beni takip eden çocuk başımda dikilmeye başladı. Yanımdaki boşluğu işaret ederek “Oturmamda bir sakınca var mı?” diye sordu. Var desem, yere oturmayı göze alıp yanımdan gitmeyecek kadar inatçı tipi vardı. Hafifçe yana kayarak gerekli cevabı verdim. Dikkatli bir şekilde yanıma oturdu. Sırtında olduğunu bile fark etmediğim çantasını bankın yanına dayadı. Elindeki su şişesini de tam aramıza koydu. 
“İçmek istemediğine emin misin?”
Göz ucuyla tekrar yarım suya baktım. Dilim damağım çorak bir toprak gibi kuruydu. Birkaç yudumun bana iyi geleceğini biliyordum. Yine de emin değildim. İçindeki gerçekten su muydu?
“Ben Emir.”
Elini tokalaşmak ister gibi uzattı. Neyse ki akıllı çocuktu. Sıkmayacağımı tahmin ederek saniyeler içinde geri çekti. “Senin adın ne?” Bu okuldaki herkes bu kadar meraklı olmak zorunda mıydı?
“Effy.” 
Sanırım ağzımdan çıkan tek kelime onu rahatlamıştı. En azından dilsiz olmadığımı artık biliyordu ama verdiğim cevap onu daha da tahrik etmiş gibiydi. Sorular silsilesinin onu ele geçirdiğini fark etmek zor değildi. Kıpır kıpır hali, acı çekiyormuş gibi duruyordu. Sanki geveze biriyle tıp oyunu oynuyormuşum gibi…
“Şimdi nasılsın?”
Hafifçe başımı Emir’e doğru çevirdim. Kendimin bile bilmediği bir soruya ne cevap verecektim ki? Sessizliğimden cesaret alır gibi “Rahatsızlığın falan mı var? Astım gibi?” diye sordu. Demek ki beni bahçeye çıkana kadar takip etmişti. İzlenmişlik hissi karmaşık duygularımın içinden öfkeyi sıyırıp çekerken önüme döndüm. 
“Sanırım öyle bir durum yok.”
Tuttuğum banktaki ellerimi sıkarken tahtanın kusurlu yüzeyini avuçlarımın içinde hissettim. Bu okulda neden karşıma az konuşan biri çıkmıyordu. O an zihnime dolan yüz ve tekrar burnumu sızlatan koku derin bir nefes almama neden oldu. O herif yerine, çok konuşan bu çocuğu tercih ettiğimi hissettiğim an, öfkemi frenleme ihtiyacında bulundum. Tekrar Emir’e doğru baktım. Önüne dönmüştü. Sanırım pes etmenin eşiğinde dolaşıyordu. Neden bilmiyordum ama ona bakınca kötü hissetmiyordum. 
“Sanırım ilk gün heyecanı. Sınıfta biraz kalabalık olunca...”
Cevabımla başını bana çevirdi. Gözlerindeki pırıltı umudun yansımasıydı. “Yeni olduğunu biliyorum,” diyerek bedenini de bana doğru çevirdi. “İsminden anladığım kadarıyla yurt dışından falan geldin.”
De javu!
“Hayır. Adım Elif ama herkes bana Effy der.” Sıkıldığım sorular silsilesine tekrar cevap vermemek için ayağa kalktım.“İlgin için teşekkür ederim ama gitsem iyi olacak. Öğretmenden kısa bir süre için izin istemiştim.”O sırada gözüm su şişesine kaydı. Temiz gözüküyordu ve ben çok susamıştım. Kendi içimde birkaç saniye çeliştikten sonra irademe yenik düşüp şişeyi elime aldım.“Sana yarım su borcum olsun olur mu?”
Arkamı döndüm. Şişenin kapağını açarken ardımda duyduğum sesler kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Doğru duyup duymadığımı anlamak için başımı geriye doğru çevirdim. Doğruydu.
Emir'in bankta yayılır şekilde oturup, gülüyordu. Tek ayağımın üzerinde geriye dönüp gözlerimi çocuğa doğru diktim. 'Ne olduda gülüyorsun, komik bir şey mi söyledim?' bakışlarım Emir'e ulaştığı an, gülmeyi kesti.
“Şey...”
Duruşunu düzeltirken “Bu okulda kimse sınıftan çıkarken izin istemez de. Sanırım daha ilk günden hocanın gözüne girmişsindir,” dedi. Sınıfın yaşadığı şaşkınlık belli ki bu yüzdendi. Güldüğü şey bu muydu yani?
“Bir de yarım su esprin hoşuma gitti.”
Söylediklerinde ne derece doğru olduğunu tarttım. Sanırım samimiydi. Sırf bu yüzden konuyu uzatmamaya karar verdim. 
“İyi günler.”
Tekrar arkamı dönüp yürümeye başladım. Bir yandan da susuzluğumu gidermek yerine elindeki şişeye işkence ettim. Sınıfa gitmek istemiyordum. Zil çalıncaya kadar tuvalette oyalanmaya karar verdim. Kızlar tuvaletine girdiğim an duyduğum koku midemi alt üst etti. Gerisin geri çıkarken yeni hayatımda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bir kez daha anladım. Neyse ki hayatımda iyi giden şeylerde vardı. Zil beni çok fazla bekletmeden çalınca sınıfa doğru ilerlemeye başladım. Ters istikamette yürüyen tek kişiydim. Kendimi akıntıya karşı kürek çeken bir kayıkçı gibi hissediyordum. Mümkün olduğunca insanlara değmemek için uğraşırken zorda olsa sınıfa geldim. Kapıdan çıkmak üzere olan Melek’in gözleri benimkilerle buluşunca, bir süredir yüzünde olduğunu düşündüğüm sıkıntı ve endişe çizgileri anında kayboldu. 
“Oh şükürler olsun. İyi misin Effy?” 
Yanımızdan zar zor söylenerek geçen öğrencilerin eşliğinde iyi olduğumu söyledim. “Yüzünün halini görsen acaba sen sakin kalabilir miydin? Çok merak ettim seni. Ne oldu? Demir canını sıkacak bir şey mi yaptı?” O konuşurken arkasında beliren çocuk beni konudan koparıp aldı. Koluna sarmaşık gibi dolanan kızın ilgisini saymazsak, Demir’in de pek bu ortamların içinde olduğu söylenemezdi. 
Melek onu dinlemediğini fark etmiş olacak ki arkasını döndü. Gözlerimi meydan okurcasına bana bakan Demir’den ayırmasam da, Melek’in kaskatı kesildiğini hissettim.Yakalanmışlığın verdiği hisle bana dönen kız, bir çırpıda kolumu kavradı ve beni kapının önünden, yollarının üzerinden çekti. Göz temasını kesen kişi O olsa da, ardından bakmayı sürdürdüm. Kokusu ne kadar rahatsız ederse etsin, ondan korkmadığımı göstermek istiyordum. 
“Beni duydu sanırım.”
Gözden kaybolmalarıyla bakışlarımı tekrar Melek’e çevirdim. “Kulaklarında bir problem yoksa eğer…” Hafifçe gülümsedim ama Melek endişeli gözüküyordu. “Korkuyor musun sen?” Bakışlarını bana çevirmesiyle gerçeği anladım. Korkuyordu.
“Telaşa gerek yok. Onun derdi olsa olsa benimle olur.”
Kaşlarını hafifçe çatarken “Bende onu soruyordum işte,” dedi tekrar kendi konusuna dönmenin heyecanıyla. “Demir canını sıkacak bir şey mi yaptı?” Neyse ki az önceki konuşmasını hatırlamama gerek kalmadan sorusunu tekrarlamıştı. 
“Apar topar sınıftan çıkınca...”
“O kim ki canımı sıkacak?”
Verdiğim cevapla gözleri şaşkınlıktan açıldı. Ne dememi bekliyordu ki? Bu saatten sonra herhangi bir erkekten korktuğumu mu?“Sadece sınıf fazla kalabalık geldi. Bir an bunaldığımı hissettim. Bir de dersin tarih olduğunu öğrenince…” Melek bir anda bir şey hatırlamış gibi kaşlarını çattı.
“Sahi o konuya da gelirsek, neden Esma Hoca'ya yalan söyledin?”
Bu sorunun geleceğini biliyordum ama gerekli cevabı düşünecek vakit bulamamıştım. Aramızdaki sessizlikten faydalanarak “Çünkü,” deyip düşündüm. “Yani özür dilerim seni buna ortak ettiğim için ama...” Bir an aklıma gelen düşünceyle rahat bir nefes aldım. “Herkes okulu o kadar kötülüyor ki, ön yargılı olmasını istemedim. Senin yakın arkadaşım olduğunu söylersem, benim de başarılı olduğumu düşünürler diye düşündüm.”
Dikkatli bir şekilde beni dinleyen kız gözlerini kısarak “Bir nevi beni kullandın yani,” dedi. Ups… Bunu düşünmemiştim işte.
“Hayır. Yanış anladın-“
“Güzel.”Sözümü kesen Melek’in yüzünde keyifli bir tebessüm belirdi. Kısa bir an deli olduğunu düşündüm. Ya da ikizler burcu… 
“Yani okula yeni gelen, gizemli kızın en yakınımıyım. Hakkında hiçbir şey bilmiyor olsam da, herkes çok şey bildiğimi sanacak.” Aklındaki düşüncelere odaklanmış olan kız, gerçek anlamda gözlerini bana çevirdi.“Şimdilik.” Gülümsemesi yüzüne daha çok yayıldı. Şimdilik kelimesi hiç bu kadar rahatsız etmemişti. Koluma girip beni kapıya doğru çeviren Melek, göz kırptı.
“Hadi bahçeye çıkalım. Diğer derste tarih, sanırım biraz daha nefes alsan fena olmaz.”
**-**


Sabaha kıyasla daha da kalabalıklaşan bahçe, Melek’in söylediklerinin doğruluğunu teyit eder cinstendi. Neredeyse bütün okul, bahçede istifledikleri yerlerinde, havanın ve on dakikadan bile az olan teneffüsün tadını çıkarıyordu.
Gözlerim kalabalıktaki yüzleri taradı. Güleç suratlar, özlem dolu gözler, samimi tavırlar, şakalaşmalar… Hatta ortada dolanan basket topu bile Önder’i hatırlatıyordu ve dün gece yaptığım terbiyesizliği… Acaba beni affetmiş miydi? 
“EFFY?”
Adımın yüksek tınısıyla Melek’e baktım. Dakikalardır bana seslenip cevap alamıyormuş gibi duran ifadesiyle “Eğer bahçeye çıkmak istemiyorsan, kantinde de takılabiliriz,” dedi. Bunu nereden çıkardığını düşünürken bulunduğum konuma göz gezdirdim. Hala okulun demir kapısına birkaç adımlık mesafede duruyordum. “Biraz hava almak iyi gelir.” Duruşumu ve düşüncelerimi açıklama gereği duymadan yürümeye başladım. Melek bu hallerimi garipse bile bir şey söylemedi. Sonuçta onun için hala çözülmesi gereken ipucusuz bir bulmacaydım.
Dakikalar önce yanından ayrıldığım çocuk, hala banktaydı. Ne zamandır beni izliyordu bilmiyordum. Gözlerimiz kenetlenir kenetlenmez gülümsedi ve belli belirsiz elini salladı. “Emir’le tanışmışsın,” cümlesi çok geç olmadan kulağıma çalındı. Bakışlarımı Melek’e çevirirken “Efendim?” diye sordum. Bakışlarını kısa bir an çocuğun oturduğu tarafa doğru çevirdi.
“Emir diyorum. Okul radyosunun kurucusu ve tek çalışanıyla.” Tekrar bana dönerken “Tanışmışsın,” diye ekledi. Bu kızdan gerçekten hiçbir şey kaçmıyordu. Adını bile unuttuğum çocuk hakkında öğrendiğim ilk şey ilgimi çekti.
“Bu okulun radyosu mu var?”
Melek kıkırdak bir tonla “Traji komik değil mi? Sadece kendine hayrı olan bir müdüre sahip olan okulun radyosu var,” dedi. Ardındansa yüz ifadesi garip bir buruklukla doldu. “Bu okulda bir şey yapmak istiyorsan, ya kendi cebinden harcayacaksın ya da bir bağış falan bekleyeceksin. Emir hangisini kullandı bilmiyorum ama radyoyu o kurdu. Aslında iyi ki de kurdu. Çünkü çocuk tam bir ayaklı gazete. Okulumuzdaki tüm gelişme ve haberleri ilk o duyar ve radyosunda yayınlar. Bunu nasıl başarıyor bilmiyorum ama tüm dedikodular onda.” 
Sorgulayıcı bir ifadeyle Emir’e baktım. Neyse ki telefonuyla ilgileniyordu ve benim onu incelediğimin farkına varmamıştı. “ Tabi sadece o değil. Aynı zamanda acayip iyi bir müzik tarzı var. Programları o kadar eğlenceli ki, onun yayın saatleri resmen radyolarda ilk sıraya oturuyoruz. Bazen konuk falan alıyor. Tabi bu kişilerin kim olacağını yayınlarından önce yaptığı anketlerle belirliyor falan. Bu okulda okuyacaksan, mutlaka dinlemelisin.”
Şimdi tüm parçalar yerine oturuyordu. Meraklıydı ve bu dikkatimi çeken ilk özelliğiydi ama belli ki sorduğu sorular, beni radyosuna meze yapmak içindi. Sanırım bu okuldakilerle düşündüğümden çok daha fazla işim vardı.
“Elif, senin telefonun mu çalıyor?”
Birkaç saniye sessizce sesin nereden geldiğini duymaya çalıştım. Çantamın derinliklerindeki melodiyle apar topar telefonumu aramaya koyuldum. “İyi ki çantanı sınıfta bırakmamışsın. Yoksa yeni bir telefona ihtiyacın olabilirdi.” Melek’in söylediği dehşet verici cümleye odaklanmadan önce kimin aradığını görmek istiyordum. Ekranın yanıp sönen ışığında beliren fotoğrafla donakaldım. Özlemin ağır bastığı tarafı dizginlemeye çalışıyordum. Melek’in meraklı bakışları altında telefonu açamazdım. Açsam bile konuşamazdım ama açmazsam, bir daha çalacağının da farkındaydım. Açana kadar…
Bir dakika işareti yaparak Melek’ten uzaklaştım ve telefonu açtım.
“Güzeeeeellliiikkkk!”
Duyduğum ses, ne kadar bağırırsa bağırsın öylesine huzur vericiydi ki, kısa bir anlığına kendimi güvende hissetmeme neden oldu. Dün görmüş olmama rağmen onu çok özlemiştim. Belli ki ne kadar kırarsam kırayım, hislerim karşılıklıydı.
“Sanırım biri beni çok özledi ha?”
Bahçede gözlerimi gezdirirken basket oynayan çocukların rotasında olduğunu gördüm. Sabahki hareketimden dolayı olduğunu düşünmek istiyordum.
“Sanırım biri de beni özlemedi ha. Ben aradım diye mi suratın bu kadar asık yoksa giydiğin siyah forma yüzünden mi bu kadar karamsar duruyorsun?”          
“Yok ya biraz canım sı-“
Söylediği cümle biraz geç dank edince duraksadım. “Bir dakika,” diyerek hızla çevreyi tararken “Nasıl bile- Neredesin?!” diye sordum. O sırada otoparka çekilmiş arabasını ve önünde durup pişmiş kelle gibi sırıtırken bana el sallayan arkadaşımı fark ettim ve bu konuda yalnız olduğumu hiç sanmıyordum. Kolej forması, güneş gözlüğü, rüzgarla hareket eden saçları dikkatlerden kaçsa bile, Porsche Panamerası ‘Buradayım!’ diye bağırıyordu. 
“Önder sen!” 
“Sen mi gelirsin yoksa...” deyip yaslandığı arabasından doğruldu. Boyunu posunu ve sürekli övündüğü vücudunu sergileyerek yürümeye başladı. Arkamızdan dönecek dedikodular sanki şimdiden kulağımda dolaşıyordu. Kimliğim açık olmak üzereydi. Nasıl böyle bir düşüncesizlik yapar diye düşünürken tanımamışlığa gelmenin işe yarayıp yaramayacağını düşündüm. Doğrudan bana geliyor olması ihtimalleri sıfıra indiriyordu. Stresten terleyen kulağımdan telefonu çektim. Koşan ve bir o kadar sinirimi belli eden adımlarla Önder’e doğru yürüdüm. Bu onun için hiçbir şey ifade etmemiş olacak ki, sarılacakmışım gibi kollarını açtı. Birde bu ortamda ona sarılacağımı mı düşünüyordu. Gerçekten mi? Karşılık vermeyeceğimi belli edercesine kollarımı göğsümün üzerinde bağlarken “Ne işin var burada?!” diye sordum. Ses tonumu kontrol etmeme rağmen beni tanıyan biri çok rahatlıkla sinirli olduğumu anlardı. Önder gibi…
Kollarını ağır çekimdeymiş gibi kapattı. Yüzündeki gülümseme değişime uğradı. Bu gülüşü biliyordum. Bu gülüşün neden olabileceği şeyleri de… 
“Ne işin var burada mı?” İmalı bir şekilde tek kaşı havalanırken “Dün geceden sonra böyle mi karşılıyorsun beni Effy?” diye devam etti. Gözlerim fal taşı gibi açılırken hızlıca etrafta bizi duyan biri olup olmadığını kontrol ettim. Lanet olsun! Ağzından çıkan cümleleri duyabilecek yakınlıkta öğrenciler olduğunu fark etmiyor muydu bu çocuk?! 
“Okulun yok mu senin Önder?” 
Basketbol yüzünden gelişmiş kollarının yarısını bile kavrayamamış olsam da, öfkem onu arabasına doğru sürüklemeye yetiyordu. “Okulum var ama sensiz tadı yok.” Konuyu değiştirmenin bir faydası olmamıştı. Bana karşı koymayan arkadaşım belli ki hala işin gırgırındaydı. “Her kafana estiğinde buraya gelemezsin Önder.” Kısık sesle konuşmama rağmen söyleyiş biçimim ciddiyetimi anlamasına yetmiş olmalıydı ki ifadesi değişti. Nihayet!
“Dün geceden sonra nasıl olduğunu merak ettiğim için geldim Effy,” 
Başka bir zaman olsa, bu, uzun bir aradan sonra mutlu hissetmemi sağlardı ama şu anda bunun ne yeri ne de zamanıydı. Arabanın önüne geldiğimiz gibi kolunu bıraktım. Öyle sıkmıştım ki, gömleğinin kolunu kırıştırmıştım. Sırtımda binlerce bakış hissediyordum. Sanki az önceye kıyasla daha fazla göz üzerimize çevrilmişti. Hasar tespiti için gözlerimi bahçede dolaştırırken “Telefon edebilirdin,” diye fısıldadım. Bu tavırlarımdan rahatsız olduğu her halinden belli olmaya başlamıştı. “Gözümle görmek istedim.” Neden konuyu bu kadar uzatıyorsun ki Önder?!
“O zaman bundan sonra görüntülü ara.”
Verdiğim emir gözlerinin kısılmasına neden oldu. Emir demişken o çocukta bizi izliyor muydu? Allahım kim bilir radyosunda benimle ilgili neler diyecekti?
“Hadi git şimdi.”
Kısık gözlerine çatık kaşlar eklendi. Bana dün gece yaşadığımız bir anı hatırlatan ifadesiyle “Beni kovuyor musun?” diye sordu. Kaba tabiri buydu ama aramızdaki gerilimi arttırmamak adına “Sadece daha fazla zor durumda kalmak istemiyorum. Daha şimdiden onlarca yalan söyledim,” diye açıkladım ama sanki bu onu daha da fazla kızdırmıştı.
“Bunu sen istedin-”
Ne yaparsam, ne dersem diyeyim, ona neden böyle hareket ettiğimin asıl nedenini açıklamadan sakinleşmeyeceğini biliyordum. Durumu daha da kötüleştirmek istemiyordum. En azından yüzlerce gözün önündeyken…
“Ve gitmeni de ben istiyorum.”
Cümlesini yarıda kesmem değil de sanırım kestiğim cümle donakalmasına neden oldu. Gözlerimin içine sessizce bakarken aralık olan dudakları yavaşça kapandı. Benimkileri andıran mavi gözlerindeki kızartılar, öfkenin değil de daha çok kırgınlığın eseriydi. Sanki duydukları onu derinden sarsmıştı. Sustu. Sadece bana baktı. Konuşmaya karar verdiğinde ise önce derin bir nefes aldı. 
“İstenmediğim yerde durmam, biliyorsun ama konu sen olunca, o yere yerleşeceğimin de farkındasındır umarım.” Gözbebeklerinin titreyişi ruhumda yankılanıyordu. “Ama şu an söylediklerin, benim için bile ağır.” 
Sesi sakindi. Neredeyse teskin edici bir tonda konuşuyordu. Öfkesi az önceki cümleleriyle birlikte uçup gitmişti ama bende bıraktığı şey, pişmanlıktı. 
Allah kahretsin!
“Önder lütfen beni anlamaya çalış. Önder!” Yanımdan geçip gitti. “Şu anda burada olman söylediğim tüm yalanları başka bir yalanla aklamamı gerektiriyor ve ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Önder lütfen beni dinler misin?”
Arabasına binmeden önce kısa bir an duraksadı. Yüzüme bakmaması vereceği cevaplar için yeterliydi. “Akşam görüşür müyüz?” Tek bir kelime etmeden arabasına bindi. Açık havada olmamıza rağmen hava sanki ağırlaşmış ve üzerime çöreklenmişti. Arabasının kükreyen motoru ve bir kere bile yüzüme bakmayan haliyle otoparktan çıktı. O gidene kadar nefesimi tutmayı başardım sonra ağır ağır soluğumu bıraktım. Hiç dinmeyecekmiş gibi gözüken suçluluk duygusu beni esir aldı.
“Kimdi o?”
Yanıma ne zaman geldiğini bilmediğim Melek, Önder’in arabasını gözleriyle takip ediyordu. Neyse ki merakı, aktı akacak gibi duran gözyaşlarımı yerlerine gönderirken zaman kazandırmıştı.
“Onun hakkında konuşmasak olur mu?”
Melek bakışlarını bana çevirdi. Şüpheci ifadesinin altındaki soruların önünü kesmiş olmam hoşuna gitmemiş gibiydi.
“Olur,” deyip göz kırptı. “Şimdilik.”
Olayın üzerine gitmemesi yüzünden minnet dolu bir ifadeyle Melek’e baktım. Bir hışımla yanımızdan geçen grupla, bakışlarım Lamborghinisine binmek üzere olan Demir’e kaydı. “Nereye gidiyorlar?”
“Kimler?” sorusunun ardından yanıma gelen Melek “Demirler mi?” diye devam etti. “Her zaman nereye gidiyorlarsa oraya.” Koluma giren kız, beni bahçedeki yerine doğru çekiştirmeye başladı. Omzumun üzerinden gürültülü bir şekilde otoparktan çıkan arabalara baktım. 
“Her zaman mı?”
Başıyla beni onaylayan kız “Okulda ilk ders harici durdukları görülmemiştir,” dedi. Kafam karışmıştı. Bir insan sadece bir ders için neden sabah erken kalkma zulmünü yaşardı ki?
“Nasıl yani?”
Ders zili çaldı. Sıkıntıyla iç geçiren Melek “Güzelim havayı yedik ya,” diyerek beni okula doğru çekiştirmeye başladı. Duyduğum şeyin beni memnun etmesi gerekiyordu. Ona ve kokusuna sadece bir ders boyunca katlanacaktım ama nedense bu seferde merakı gıdıklanan kişi bendim. 
“Sadece ilk derse girip daha sonra gidiyorlar mı?”
Kaşlarını çatarak bana bakan Melek “ Neden bu kadar merak ettin? Sana onlardan uzak durmanı söylediğimi hatırlıyorum,” deyince verecek bir cevap bulamadım. Ne diyecektim ki? 


Yorumlar