Kelebek Etkisi 1 - 6. Bölüm

  ‘Ana kolları şefkatten yoğrulmuştur, çocuklar orada derin derin uyurlar.’
                                                                                                      Victor Hugo


DEMİR


Kasvetli gökyüzü, matem tutarcasına kararmıştı. Arabanın camına tek tük düşen damlalardan anladığım kadarıyla, bir saat olmadan sağanak bir yağmura yakalanacaktım. Acele etmekten başka çarem yoktu. Ailemin şehir dışındaki kalesine ulaşmak için neredeyse yarım saattir araba sürüyordum. Belki de gökyüzünü kaplayan siyahın görkemi bu yüzdendi. 
Geç kalacağımı mı düşünüyordu.
Yağmur şiddetini göstermeden, tam zamanında orada olacaktım.
Her zamanki gibi.
Etkileyici kahverengi taş bina, yaklaştıkça heybetini daha da gözler önüne serdi. Babam, gösteriş konusunda ki tavizsizliğini, ona ait olan her şeyde vurgulamaya bayılıyordu. Tıpkı her köşe başına ve girişe yerleştirdiği gereksiz fazlalıktaki korumalar gibi.
“Hoş geldiniz Demir Bey.”
Görkemli altın varaklı kapıdan otoparka doğru giriş yaptım. Zorunlu haller dışında her işimi kendim halletmeyi severdim. Bunu bilmelerine rağmen elinde siyah şemsiyelerle bana doğru koşan iki emir kulunu fark ettim. Jilet gibi duran siyah takımlarının içinde o kadar hızlı hareket ediyorlardı ki, aldıkları paralar kesinlikle helaldi. Biri kapımı açarken diğeri, adam akıllı başlamayan yağmurun damlalarından beni korumaya çalışıyordu.
“Hoş geldiniz efendim.”
“Annem nerede?”
 “Kış bahçesinde efendim.”
Islanmamam için uğraşan adamın elinden şemsiyeyi aldım. “Efendim ben size eşlik-“ Bakışlarımdaki sert vurguyu anlamış olacak ki “Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenmeniz yeterli Demir Bey,” diyerek cümlesini tamamladı. Başımı hem onaylayıcı hem de selamlayıcı şekilde salladıktan sonra yola koyuldum. Eve girmek yerine her zamanki gibi dışarıdan dolaşmayı tercih ettim.
Birkaç peyzaj mimarının gecesini gündüzüne katarak yarattıkları ödüllü bahçe, her zamanki gibi yemyeşildi. Yaz kış bu görüntüyü korumak için harcanan paralar düşünüldüğünde zaten aksi beklenemezdi. Arka bahçenin en geniş köşesine konumlandırılmış kış bahçesine doğru ilerledim. Buğulanmış camların ardında oturan annem, dalgın görünüyordu. Bahçıvan tulumu, sarı botları ve eldivenleriyle, babamın aksine gösterişten uzak, daha gerçek bir görüntüye sahipti. Onun böylesine doğal olması, bana dengeyi hatırlatıyordu. Olması gerekeni…
Bazen de…
Daldığı noktadan demir kapının hafif gıcırtısıyla dönen kadın bana doğru baktı. Yüzünde ufak, naif bir tebessüm belirdi. Konuşmadı. Her zamanki gibi sessizliği tercih etmişti. Yıllardır annemin sesine hasrettim. Dernek zamanlarından kalan videoları da olmasa o yumuşak tınısını unutup gidecektim. Annem oturduğu yerden kalktı ve bir süredir uğraştığını düşündüğüm saksıyı kucakladı. 
Kış bahçesi, az önceki ödüllü bahçeye kıyasla rengârenkti. Annem gözü gibi baktığı her çiçeğe bir isim vermişti. Onları bizim yerimize koymuştu. Bize anlatmadıklarını anlatıyor, derdini tasasını paylaşıyor, sürekli onlarla konuşuyor ve sonsuz bir sevgiyle ilgileniyordu. Çiçekler de buna ilgiye kayıtsız kalmıyorlardı. Alışılmışın dışında bir canlılıkla açıp, renklerini sergiliyorlardı. Ödül verilmesi gereken bir bahçe varsa, bu kesinlikle anneminki olmalıydı ama buraya benim ve babamın dışında kimseyi yaklaştırmadığı için onun cennetinin varlığı gizliydi.
“Söyleyin bakalım ufaklıklar,” diyerek çiçeklerden birkaçına dokundum.“Leyla Sultan bugün nasıl hissediyormuş?” Kucağındaki saksıyı yerine koyan annem bana doğru döndü. Yüzündeki gülümseme nihayet gözlerine taşınmıştı. “Malum, birkaç senedir bizim yerimize sizinle konuşmayı tercih ediyor da.” ‘Bak şimdi’ der gibi bakan anneme muzur bir çocuk edasıyla sarıldım. Neyse ki sesini özlediğim kadının sıcaklığını hala hissedebiliyordum. Çenemi annemin başına yasladım. Kollarımı yaşıtlarına göre daha narin duran bedeninesıkıca doladım. Yaydığı toprak kokusu ve kış bahçesinin camlarına her seferinde daha hızlı vuran damlalar, olmam gereken yere gitmem için çok az zamanımın kaldığını hatırlatıyordu. Yavaşça annemden ayrıldım. Hala elleri belimdeydi. Kollarını şefkatle sıvazlarken  “Eğer aramıza katılmak istersen, Lavin Ada'nın doğum günü bu akşam biliyorsun,” dedim. Umut dolu bakışlarla annemin alnından öptüm. 
“Sonra görüşürüz anne.”
**-**


HAYDAR CEM
“Heppiidebörteeey tu yu! Hepiiribörtey tu yu-Yu?!”
Kapının açılmasıyla karşılaştığım manzara afallamama neden oldu. Ailedeki her bireyin içinde çocuksu bir coşku beklerken villanın içinde ve anladığım kadarıyla dışında yaşanan kaos beni dumura uğratmıştı. Belli ki annemin organizasyon yeteneği her zaman olduğu gibi hava durumu engeline takılmıştı ve tekne kazıntısı bebenin 2. Yaşı şenliklerle kutlanmak için bahçeden eve taşınıyordu.
“Cem!”
Kapının önünde hayran bakışlarla beni süzen kızın ardında beliren evimizin can damarı Tülin Hanım, “Ne işin var senin burada bakayım?” dedi yalandan bir sitemle. Organizasyon şirketinden olduğunu kıyafetlerinden anladığım kıza dönüp “Sen burada neden dikiliyorsun kızım yapılacak tonla iş var. Cem Bey’in kucağındaki paketleri alıp diğer hediyelerin yanına götür. Hadi!” diye çemkirdi. Tülin Hanım, bana karşı hiçbir zaman beceremediği kızgın bakışlarını başkalarına yönelttiğinde rahatlıkla hazır ola sokabiliyordu. Kız bir gözü bende kalarak paketleri kucakladığı gibi içeriye doğru ilerledi. Eve girerken hafifçe koluma vuran kadın “Okulun yok mu senin?” dedi. 
“Okul dediğin nedir gülüw, ben bir çilek popo için eve erken gelmeyi göze almışım.”
Belinde duran ellerinden birini sallayan Tülin Hanım “Yine kırdın değil mi okulu?” dedi. Çoğu zaman bana annemden daha çok hesap sorardı. Yaptığım birçok şeyi onaylamaz yine de aileme karşı beni korumayı da ihmal etmezdi. Hem döverim hem severim prensibi yıllardır götümü kurtaran tek şeydi.
“Maksat gönüller kırılmasın Tülüüü... Nerede benimki?”
“Ne yapacaksın?”
“Soruma soruyla karşılık verdiğine göre….”
“Allah aşkına uyandırma çocuğu. Yeterince ortalık karışık bir de onu düşünemeyeceğim.” “Ne demek uyuyor yeaw? Bugün onun günü. Sweet two!”
Cam basamaklardan oluşan merdivenlere doğru yöneldim. “Cem!” Ne diyeceğini bildiğim için durmadım. Basamakları üçer beşer tırmanırken Tülin Hanım’ın arkamdan sessiz olduğuna inandığı bağırışını duyabiliyordum.
“Cem! Allahın adını verdim bak! Yeni uyuttum, sakın uyandırayım deme!”
Ardımdan geleceğini adım kadar iyi biliyordum. Bu nedenle hızlı davranıp yukarı çıktım. Kısmen açık duran kapıdan sessizce başımı uzattım. Uyandırmak gibi bir derdim yoktu ama uyumadığını da çok iyi biliyordum. Kardeşimin beşiğinden kaçma planları yaptığını fark ettiğim an “Aha!” diyerek kapıyı sonuna kadar açtım.
“Nerede benim uyutan güzelim?”
Lavin Ada beni görmesiyle tekrar yerine oturdu. En sevimli haliyle ellerini havaya kaldırdı. ‘Gel beni al, kaçmak istiyorum al beni buradan’ bakışlarının altında agucuk bugucuk sesler çıkarıyordu.“Sen milleti uyutup nerelere gitmeyi planlıyordun bakalım.” Kucağıma almamla kokusu burnuma doldu. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İlahi bir kokusu vardı. Sanki cennet ağaçlarındaki, Adem ve Havva’yı yoldan çıkaran güzellikteki en değerli meyve, iki sene evimize düşmüştü. İlk haberi aldığımdaki tepkim için öyle pişmandım ki… Yavaşça tam olarak uzamamış olsa da kıvır kıvır duran kıvırcık kahverengi saçlarında burnumu gezdirdim. Çok şanslıydım. Çok…
“Haydar! Ne dedim ben sana?”
Karadenizli bir babaya sahip olmanın verdiği güce dayanarak “Uyy... Ha burada uyuyan biri varsa, o sensin da. Deniz görmiş hamsi gibi bakayir, bunin nesi uykuli,” dedim şiveyle. Bir yandan da kucağımda hoplatıp zıplatarak hamsi taklidi yapıyordum.“Baby, sharkdüdüdü…” Adoş, kıkırdamaya başladı. Çıkardığı sesler, eminim ki en somurtkan insana bile gülme enerjisi verirdi. Tülin Hanım kızgınlığını muhafaza etmeye çalışırken “Ah o doğum gününde bir ağlasın,” dedi başını sağa sola sallayarak. Bende onu taklit ederek “Ee?” diye ekledim.
“İkinizi de o beşiğe yatırıp sallamazsam.”
Lavin Ada’nın kahkahalarına benimkiler karışırken “Ne diyor bu çılgın kadın Adoş? Hı?” dedim. Kardeşim kendince anlamlı, bizim için bulmaca gibi şifrelibirkaç kelimeyi arka arkaya söyledi.
“Bak Tülü. Bak gördün mü? Sansürlendi kız senin yüzünden, yarısını anlamadım.”
Tülin Hanım’ın ciddi durabilmek adına yanağını dişlediğini biliyordum. “Kopacağız mı akşama biz Adoş, çok mu eğleyeceğiz çilek popo. Kopar bizi Maşa, parçala bizi Pepee.” Burnumu kardeşimin fındıktan bile küçük burnuna sürttüm.“Bakalım mı neler yapıyor anneler. Hı?”
“Siz aşağıda bir ayak bağı olun-“
Tülin Hanım sitemli söylemlerine devam ederken odadan çıktık. Merdivenlerden dikkatli bir şekilde inerken kahkahalarımız havada uçuşuyordu. Merdivenin önünden geçen annem, bizi duyar duymaz duraksadı. Önce bana, sonra kardeşime, sonra tekrar bana baktı. Gözlerindeki şok dalgası saniyeler içinde öfke nöbetine dönüşürken “Cem!” diye kükredi ve araya girmeme müsaade etmeden tüm kelimelerini arka arkaya sıraladı.
“Cem! Ne işin var evde senin? Lavin Ada! Sen neden uyanıksın? Tülin ne oluyor burada?”
Kinayeli bir nefes aldım. “Bir hışımla geldi geçti pehpehpeh. Haydar kızı Ceren Hanım hey heyhey.” Gözlerini daha da belirginleştiren annem “Oğlum sen benimle dalga mı geçiyorsun!” diye sordu. Cevabını bildiği soruları bana yönelttiğine göre gerçekten sinirli olmalıydı. Lavin Ada bile durumun ciddiyetini anlamış, ağlamaya ramak kalmış bir şekilde anneme bakıyordu. Paldır küldür yanımdan inen Tülin Hanım “Cerenciğim biraz sakin olur musun?” dedi. Annem telaşlı ve bir o kadar bıkmış bir ifadeyle “Nasıl olayım Tülin. Akşama şunun şurasında ne kaldı? Nasıl yetişecek herşey? Daha pasta ortada yok,” derken bir anda Lavin’le bize döndü.
“Siz neden hala orada dikiliyorsunuz?”
Annem birkaç basamak yukarı çıktı. O bakışlarla beraber bu hareketi garip bir kaçma isteği uyandırıyordu. “Madem kardeşinin uyumasına izin vermedin, akşama kadar gözüme gözükmeyin. Anladınız mı beni?”
Kaçmayı düşünürken kovulmak gücüme gitmiş gibi “Baya kovulduk yani,” dedim. Gözlerini tehditkâr bir şekilde kısan annem “Onu eve erken gelmeden, kardeşini uyandırmadan önce düşünecektin,” diye karşılık verdi. 
“İtiraz ediyorum Hakime Hanım. Ben odaya girdiğimde uyanıktı.”
“Cem sus yoksa tüm stresimi senden çıkarırım.”
“Bu çıkarmadığın halin mi?”
Son sözünü bakışlarıyla söyledi. Tülin Hanım’a dönüp“Lavin Ada'nın çantasını hazırlar mısın?” diye sordu. Bu sorudan çok emir niteliğindeydi. Aşağı inip mutfağa doğru ilerliyordu ki, unuttuğu bir şey aklına gelmiş gibi durdu ve tekrar Tülin Hanım’a baktı. “Ha unutmadan araba koltuğunu Cem'in arabasına koymalarını da söyler misin?” İşte bu ricaydı. Tekrar yürümek için hamle yapıp birkaç adımdan sonra bu sefer bana doğru döndü. “Sakın Ada'yı güldürmek için arabayı hızlı kullanayım deme.”
“Adrenalin seven bir bebeyse suçu kendinde aramalısın.”
“Aradığımda da o telefon açılacak tamam mı? Akşam 8'de en geç evde olun.”
“Onu kovmadan önce düşünecektin. Bu gece bizi eve beklemeyin.”
Burnundan soluyan annem gözlerini kapattı. Her zamanki gibi 30’a kadar saymaya başladığında durumun ciddiyetini anladım. Gözlerini açıp saymaya devam ederken mutfağa doğru ilerledi. Tülin Hanım koşar adım yanımızdan geçti. Merdiven basamaklarının ortasında kalakalmıştık. Adoş’a bakarak “Sana da 5 çocukla ortada kalmışız gibi bir his geldi mi?” diye sordum. Yüzüme aval aval bakan kardeşim kendince sesler çıkardı.
“Bende öyle düşünmüştüm.”
Merdivenlerden inişi tamamlayıp son basamağa oturdum. Bir süre sonra Tülin Hanım sırt çantasına benzeyen Mombag’le yanımıza geldi. 
“Gerekli her şeyi koydum Cem. Saat 2 gibi çorba içirirsin. 4 gibi de muzunu yedir. Çorbadan ve muzdan sonra kaka yapacaktır. Yine de birkaç bez fazladan koydum. Kremleri ön gözde. Yedek kıyafet-“
Islık eşliğinde “Alt tarafı birkaç saat dışarıda kalacağız. Allah aşkına evden kız kaçırmıyorum. Ne bu bohça?” diye sordum. Gözlerini deviren kadın “Bebek o,” dedi. Kucağımda etrafa gülücükler saçan kıza baktım. “Bence yaptıklarının sorumluluğunu alacak yaşta. Kakasıyla yaşamayı öğrenebilir.” Uzun bir süreden sonra kahkaha atan Tülin Hanım “İlahi Cem,” dedi çantayı elime tutuşturarak. “Ben gidip araba koltuğunu halledeyim. Sizde oyalanmayın.”
Tülin Hanım koşar adım gözden kaybolurken, önce elimdeki çantaya daha sonra kucağımdaki kardeşime baktım. 
“Bak çilek popo seninle anlaşalım. Seni sevmem senden çıkan her şeyi sevmem anlamına gelmiyor. Demem o ki, fizyolojik olaylarını birkaç saatliğine içinde tutarsan, bu zorunlu sürgün ikimiz içinde daha kolay geçecektir. Anlaştık mı?” Ada kıkırdamaya başlayınca “Bu anlaştık demek sanırım,” dedim. “Hadi o zaman gidip çay içelim.”
**-**


ELİF
Kulağıma dolan melodi şalter etkisi yaratmış gibi, tüm öğrencileri ayağa kaldırdı. Müthiş bir uğultu sınıfı doldurdu. Boş muhabbetler tahammül sınırımın dışında kalıyordu. Bu nedenle zili duymamla kulaklıklarımı takmam bir oldu. Esma Hoca ağzına tıkılan cümlelerle beraber masasına döndü. Akıntıya karşı yüzmeye çalışan bir yüzücü gibi, dışarı çıkmaya çalışan öğrencileri yara yara bir kız içeri girdi. Koluna takılmış kırmızı üzerine beyaz harflerle ‘Nöbetçi’ yazısı olmasa bile, görevin verdiği ciddiyeti üzerine öyle bir giymişti ki, onun nöbetçi olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi. 
“Esma Hocam, Müdür Bey sizi çağırıyor.”
Çantasını ve sınıf defterini kucaklayan kadın teşekkür edip sınıftan çıktı. Nöbetçi öğrenci bu sefer bakışlarını ön sırada çantasını toplamakla uğraşan kıza kaydırdı. “Melek, seni de Gaye Hoca odasında bekliyormuş.” Melek’in yüzünün aldığı şekli göremesem de az çok “Bilmiyorum neden olduğunu,” diye ekleme yapmasından tahmin ettim. Başını tamam anlamında sallayarak ayağa kalktı.  Henüz müziği başlatmamıştım ama belli ki Melek bunun farkında değildi. Bana doğru ellerini sallayarak dikkatimi çekmeye çalıştı. Bozuntuya vermemek için kulaklıklardan birini çıkardım.
“Biraz yalnız kalsan sorun olur mu?”
“Yoo... Rahatına bak.”
“Peki işim bittiğinde seni nerede aramalıyım?”
Bilmiyorum der gibi omzumu silktim. “Biraz hava alırım galiba.”
“Tamamdır. Bahçenin en boş olduğu zaman öğle arası zaten. Mutlaka seni bulurum,” deyip göz kırptı.“Birazdan görüşürüz.”
Koşar adım sınıftan çıkan Melek’i gözden kaybolana kadar takip ettim. Daha sonra da gözlerimi boşalan sınıfta dolaştırdım. Hala dersin kasvetini taşıyan ortamı havalandırmak için pencereleri teker teker açtım. Daha sonra da oksijeni bol herhangi bir yer bulabilmek için sınıftan çıktım. Boşalan koridorlarda ağır adımlarla ilerlerken sırada çalmak için beklenen şarkıyı açtım. 
“Zor belki de bunu söylemek
O yüzden bakıp sadece susuyorsun
Sen başka bir hayat yaşıyorsun
Oysa ben sen diye her gece ölüyorum.”
Koridorun duvarlarını süsleyen yırtık afişlere, panoların üzerindeki yazılara göz atarak merdivenlere doğru ilerledim. Devlet liseleri bu kadar etkinlik yapıyor muydu? Yılsonu partisi, yaz okulu moral gecesi, okula dönüş eğlencesi, yılbaşı balosu…
“Bir anlasam boşa çabam, aşk boşa.
Gece soğur, tenim yanar senin yokluğunda
Ne yana dönse bu kalp yarım kalır, 
Diğer yarım sensizliğe yanar durur.”
Merdivenlerden yavaş yavaş inmeye başladım. Sanırım bu okulun tek güzel yanı eski, nostaljik merdivenleriydi. Demet Sağıroğlu’nun Arnavut kaldırımı klibindeymişim gibi hissetmeme neden oluyorlardı.  
“Yasak saymışım aşkı kendime
Belki de kendimi bulmuşum teninde
Sen canımı da alıp gidiyorsun.
Usandım sanma sadece yorgunum.”
Merdivenlerin yarısına geldiğimde aşağıdaki hareketlilik dikkatimi çekti. Daha önce bahçede gördüğüm tekerlekli sandalyeli çocuk ve başında dikilen birkaç serseri bozması öğrenci hareketli bir şeyler konuşuyor gibiydi. Aralarından en tıknaz olanı, engelli çocuğun kucağında duran poşeti aldı ve içini açtı. Bıkmışlığı yüzünden okunan çocuk diğerlerinin yanından geçip gitmeye çalışıyordu ama serseriler her hamlesinde yolunu kesiyorlardı. Bu okulda amma eşkıya kılıklı öğrenci vardı. Müziği durdurduğumda alay eden kahkahaları kulaklarımı tırmaladı. 
“Hey!”
Kulağımdan kulaklıkları çıkarırken merdivenlerden inmeye devam ettim. Bakışlar üzerime çevrildi. Engelli çocukla göz göze geldiğimde az önceki bıkmışlığın yerini öfkenin aldığını fark ettim. Bu duygu geçişi kafamı karıştırsa da dikkatimi diğerlerinin üzerine çevirerek “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?” dedim sertçe. Merdivenleri inmeyi bitirip karşılarında dikildim. Kinayeli gülüşlerle birbirine bakan gruptan bir öğrenci öne doğru çıktı. 
“Gözlerin güzel ama bozuk herhalde. “
Yayarak konuştuğu ağzına yumruk atmamak için kollarımı göğsümün üzerinde bağladım. “Kafan güzel ama çalışmıyor herhalde.” Sesimde korkudan gram eser yoktu. Böyle tiplerden en son korktuğumda başıma gelen olay düşünülürse, bundan sonra korkulması gereken tek kişi bendim. Öne çıkan çocuğun yüzündeki alaycı gülümseme silinir gibi oldu. Arkasındakilerse gülmekle gülmemek arasında kalmıştı. Bana doğru birkaç adım daha atan çocuğun düşündüğünün aksine bende ona doğru birkaç adım attım. Kaçacağımı düşündüğü o kadar belliydi ki, yüzünde az önceki keyfine dair en ufak bir iz kalmadı.
“Kimsin lan sen?”
Her kelimeyi tükürüyormuşçasına telaffuz etti. Burnumun dibine kadar gelip göz dağı vermeye çalışan çocuğa inat kılımı kıpırdatmadım. Ondan ve onun gibilerden artık korkmuyordum. Çünkü artık kaybedecek hiçbir şeyim yoktu.
“Ne oluyor orada?”
Tok bir ses kulağımı doldurdu. Büyük ihtimalle şu anda bize doğru bir öğretmen geliyordu. Hiddetle gözlerimin içine bakan çocuk “Seninle sonra görüşeceğiz.” diye fısıldadı. Onun öfkesine gülümseyerek karşılık verdim.
“Ne zaman istersen.”
Gözlerini kısa bir an kıstı ve öğretmen gelene kadar arkadaşlarıyla yanımızdan ayrıldı. Bana baktığını bildiğim için gözden kaybolana kadar bakışlarımı üzerinden çekmedim. “İyi misiniz çocuklar?”
Bakışlarımı engelli çocuğun omzuna elini koymuş öğretmene doğru çevirdim. Çocuğun sinirli olduğunu kaçamak bakışlarından bile anlayabiliyordum. Fakat minnettar olması gerekirlen neden sinirli olduğunu çözemiyordum.
“İyiyiz hocam.”
“Bir sorun mu oldu aranızda?”
Hocanın bakışları bizim aramızda mekik dokudu. Gözlerimi çocuğa çevirdiğim an göz göze geldik. Gözlerine ulaşmayan bir gülümsemeyle bakışlarını hocaya çevirdi.
“Onların doğmaları zaten bir sorun değil mi?”
Keyifli bir gülüşle cevap veren öğretmen  “Doğru söze ne denir. Yine de bir şey olursa ben bahçedeyim,” diyerek omzunu tıpışladı ve yavaşça yanımızdan ayrıldı. Baş başa kaldığım çocukla aramızdaki sessizlik gergindi. Gitmem mi gerekiyordu, kalıp bir şeyler mi söylemeliydim yoksa onun bir hamle yapmasını mı beklemek doğru olurdu. Kafamda düşünce öbekleri dolaşırken gözlerim tekerlekli sandalyesi ve bacağı arasına sıkıştırdığı derisi yıpranmış, sayfalarının sarardığı açıkça belli olan deftere takıldı. Sanki içinde yaşanmış bir hayat saklıyor gibiydi.
“Sanırım teşekkür etmem gereken kısma geldik.”
Dikkatimi tekrar çocuğa çevirdim. Toprak rengi bakışlarında hala bir hiddet görüyordum. Kibarca “Teşekküre gerek yok,” dedim. Başını bir kez evet anlamında salladı. Ellerini sandalyesinin tekerleklerine yerleştirdi ve birkaç manevradan sonra geriye döndü. “Güzel, çünkü yardımına ihtiyacım yoktu.” Hızla sandalyesini dış kapıya doğru sürdü. Ardından bakakaldım. Hem iyilik yapmış, hem de atar yemiştim. 
“Yukarıdan pek öyle gözükmüyordu.”
Bir anda olduğu yerde durdu. Başını omzunun üzerinden geriye doğru çevirdi. Hiddet kıvılcımları birbiriyle çakışmış ve derin bir ateş yakmıştı. Damarına bastığım o kadar belliydi ki… Söylediğimden ne anlam çıkardığını düşünmeden edemedim. “Çocuklar haklı galiba,” deyip tekrar önüne döndü ve daha hızlı bir şekilde gözden kayboldu. Çocuklar haklı mıydı? Hangi konu da? Ah Effy! Yine iyilik yaptın yine ağzının payını aldın. Akıllanmayacaksın sen!
“Effy?”
Kendi kendime söylenirken adımı duymamla arkamı döndüm. Melek’in hangi ara ardımda belirdiğini bilmiyordum. Yüzümdeki ifadeyi olabildiğince tepkisizleştirdim. Melek az önce çocuğun kaybolduğu tarafa doğru bakarken “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Endişe ve merak… İki duygu belli ki birbirine girmiş, kafasını karıştırmıştı. “Anlatmaya değecek bir şey değil.” Gözlerini hafifçe kısarak bana çevirdi. Bakışlarımdan cevap alamayacağını anlayınca konuyu uzatmamayı tercih etmiş olmalıydı.
“Aç mısın?”
Başımı hayır anlamında salladım. Kantinin olduğu tarafı işaret ederek “Benim yememin sakıncası var mı?” diye sordu. Saçmalama der gibi bakınca koluma giren kız, “O zaman kantinden bir şeyler alıp bahçeye çıkalım,” dedi ve beni tost kokularının yayıldığı kantine doğru sürüklemeye başladı. 
“Allahım sıraya bak.”
Kantinin giriş kapısından taşan uğultunun nedeni gözler önündeydi. Neredeyse hınca hınç doluydu. Melek kolumdan ayrılırken “Bir şey istemediğine emin misin?” diye sordu. Başımı evet anlamında salladım. 
“Hemen gelirim. Boş bir yer bulursan otur, birazdan yağmur yağacak olmalı.”
Bunu nereden anladığını sorarcasına baktım. Kantinin içini bakışlarıyla işaret ederken “Bu kalabalığın bir anlamı olmalı,” dedi ve gülümseyerek yanımdan ayrıldı. Gözlerimi öğrencilerin üzerinde dolaştırdım. Tek tük boş olan sandalyelerin hiçbiri birbirine yakın değildi. Bakışlar sürekli üzerime toplanıyordu ve bu ortamın havasızlığından daha rahatsız ediciydi. Dışarıya bakmak bahanesiyle pencerelere doğru ilerledim. Gerçekten de yağmur çiseliyordu. 
“Yer bulamadın mı?”
Elindeki tost ve çayla yanıma gelen Melek gözlerini öğrencilerin üzerinde dolaştırıyordu. “Bahçeye çıksak,” diye teklifte bulundum. Bakışlarını pencere camındaki ince damlalara çevirdi. “Yağmur artarsa-“
“Sınıfa çıkarız.”
Bulunduğum ortamdan rahatsız olduğumu daha farklı nasıl anlatabileceğimi düşünmeme gerek kalmadan “Hadi çıkalım,” dedi. Olabildiğince hızlı bir şekilde bakışlardan uzaklaştık. Fakat kokuların bizi takip ettiğine yemin edebilirdim. Dışarıdaki havanın üzerimdeki sucuk tadını uzaklaştırmasını umarak bahçeye çıktım. Yağmur hafif hafif çiseliyordu. Sanki hiçbir damla birbirinin üzerine düşmemek için yemin etmiş gibiydi. Banklardan birine doğru ilerlerken gözüm ilerideki çardakların birinde oturan çocuğa kaydı. O eski deftere bir şeyler yazdığını görünce kaşlarımı çattım. Yaşanmışlık barındırıyor dediğim, ona mı aitti yani.
“Harun'la tanıştınız mı?”
Bakışlarımı Melek’e çevirdim. Onunda benim gibi tekerlekli sandalyedeki çocuğa baktığını görünce “Pek tanıştık sayılmaz,” dedim. Gülümsedi. Söylediğimde gülünecek ne olduğunu düşündüm. Bakışlarım dile gelmiş olmalıydı ki Melek kendini açıklama ihtiyacı duydu.  “Şaşırmadım. Pek arkadaş canlısı değildir de.” 
“Onu çok iyi anladım merak etme.”
Melek banklardan birine otururken “Babasının anlattığına göre her zaman böyle değilmiş. Anlayacağın yaşadıkları kaza, her açıdan tepetaklak olmalarına neden olmuş,” diye ekledi. Gözlerimi Harun’dan tostundan ısırık almak için hazırlanan Melek’e çevirdim. 
“Babasını mı tanıyorsun?”
Konuşmak için aldığı yudumu bitirmeyi bekledi. Beni cevapsız bırakmamak için de başını evet anlamında salladı. “Matematik hocamız, Mustafa Gürman.” Lokmasını daha rahat midesine indirebilmek için çayından da bir yudum aldı. “Tabi sen daha onunla da tanışmadın. Sanırım onunla ilk dersimiz.. Hımmm...” Kısa bir an düşündükten sonra “Yarın,” diye ekledi. Sayılarla oldum olası anlaşamadığım için matematikten hoşlandığım söylenemezdi. Gezer Kolejinde beni bu dertten Önder kurtarıyordu. Şimdi iş başa düşmüştü. Sıkıntılı bir nefes aldım. Melek’in gözünden kaçmamış olacak ki “Matematikten de hoşlanmıyorsun galiba?” dedi.
“O benden hoşlanmıyor desek daha doğru olur.”
Sıcak, samimi bir gülüşle bana karşılık verdi. “Merak etme, Mustafa Hoca bu konuda çok iyi bir arabulucudur.” Göz kırpıp tostundan bir ısırık daha aldı. Bakışlarımı bahçede dolaştırırken gözlerim bir mıknatısla çekilmiş gibi Harun’un üzerine kaydı. Bana bakıyordu ve yüzünde hala aynı ifade vardı.
Bu neyin öfkesiydi?
**-**


‘Aile bağları o kadar ağırdır ki taşımak için iki kişi gerekir, hatta üç.’
                                                                                                 Alexandre Dumas
HAYDAR CEM
Öğlen başlayan yağmur nihayet durmuştu ama onun etkisiyle hava olabildiğine serindi. Bahçedeki kutlamayı eve taşıyan annem şu anda halinden memnun görünüyordu. Ev ışıl ışıl olmasının dışında rengârenkti. Doğum günü teması olarak gök kuşağı ve unicorn seçilmişti ve buna katlanmamın tek nedeni kardeşimin yüzündeki o eğlenceli gülüştü. Unicorn olmak bir tek benim çilek popoma yakışırdı zaten.
Misafirlerin hemen hemen hepsi geldiği için evin içinde oturacak adam akıllı yer kalmamıştı. Çocuklarla beraber mümkün olduğu kadar renklerden kaçabileceğimiz bir köşeye sığındık. Artık nasıl bakıyorsak, her anı kaydeden kameraman bizim tarafa hiç uğramıyordu. Anı ölümsüzleştiren fotoğrafçı ise, ölüm fermanı niteliğinde birkaç kareden sonra ortalıktan kaybolmuştu. 
“Hoş geldiniz efendim.”
Kusturacak nitelikteki klasik müziğin arasından duyduğum cümleyle bir anda babamlar ayaklandı. Herkesin kendine çekidüzen verdiğini fark edince kimin geldiğine emin oldum. Bakışlarımı salona giriş yapan ikiliye çevirdim. Gördüğüm adam bir anda yayılmış oturuşumu düzeltmeme neden oldu ve bu konuda yalnız olmadığım etrafımdaki hareketten belliydi. Adnan Amca her zamankinden daha şık gözüküyordu. Sanırım bunun nedeni kalabalık ortamlarda son yıllarda görmeye alışık olmadığımız Leyla Teyze’nin koluna girmiş olmasıydı. Yeşilçam artistlerine benzeyen kadın bana çok özlediğim birini hatırlatıyordu.
“Leylacığım.”
Annem Leyla Teyze’yi kollarının arasına alırken “Seni burada gördüğüme o kadar mutlu oldum ki...” diye ekledi. Uzun zamandır tek bir kelimesini bile duymadığım kadın kibar ve naif bir şekilde gülümseyerek karşılık verdi. Annem, Leyla Teyze’nin koluna girdiği gibi diğer kadınların yanına doğru çekiştirdi. Kol düğmelerini düzelten Adnan Amca “Demir hala gelmedi mi?” diye sordu. Oğlunun aramızda olmadığını anlayacak bakışı hangi ara atmıştı? Babam bana doğru baktı. Açıklama yapma sırası bendeydi. Gözlerimi pencereden dışarı doğru çevirip söyleyeceklerimi teyitledim.
“Yağmur durduğuna göre birazdan gelir.”
“Cem!”
Bora boğazını temizler gibi bana seslendi. Babamlara doğru döndüğümde ise, Adnan Amca’yla göz göze geldim. O kısacık an, nefes almak gibi bir eylemin hayati bir önem taşıdığını unuttum. Nutkum tutulmuştu. Boşboğazlık yaptığımı anlamam ne yazık ki artık çok geçti. Adnan Amca’nın merak dolu bakışları yutkunmama bile izin vermiyordu.
 “Demir.”
Babamın cümlesi, üzerimdeki öldürücü bakışlara paravan oldu. “Bizde seni bekliyorduk. Hoş geldin.” Adnan Amca gözlerini sertçe üzerimden çekerken oğluna bakma gereği bile duymadan amcamların yanına doğru ilerledi. Demir görüş alanıma girince rahat bir nefes aldım.
“Herkes geldiğine göre, mumları üfleyebiliriz.”
Süslü püslü masanın üzerinde sesini yükselterek dikkatleri üzerine toplayan annem“Tülin, pastayı getirir misin canım?” diye sordu.  İşte eğlence şimdi başlıyordu. Tüm gün kardeşimi bana kitleyen ve sevimli bir kız olduğunu düşündüğüm bebenin gerçek yüzünü görmemi sağlayan ailemden intikam alma vaktiydi. Annem ortalıkta dolaşan kardeşimi kucağına aldı ve masanın diğer tarafına geçti. Bakışlarıyla babama da yanına gelmesini emretti. Demir bizim yanımıza doğru gelirken hafifçe kaşlarını çattı.
“Ne gülüyorsun?”
Sırıttığımı Demir söyleyene kadar fark etmemiştim. “Bir pasta seçmişim. Of... Hah. Geliyor geliyor.” Doğum günü şarkısı söylenmeye başladı. Tülü iki tane mum koyduğu pastayla beraber, yüzündeki dehşeti gizlemeye çalışarak salona girdi. Misafirler alkışlarla ritim tutarak masanın etrafına toplanmaya başladı. Lavin Ada’nın hiçbir şeyden habersiz hali, annemin pastayı gördüğü an yüzünden silinen hevesi, babamın bozuntuya vermese de yüzünde oluşan muzip gülümseme tarifsizdi. Annemin gözleri kalabalığın içinde aramasına gerek kalmadan beni buldu. Yüzündeki öfkeli ifade, pişmiş kelle gibi sırıtmamdan ötürü daha da sertleşti. Gözlerini benden ayırmadan “Hayatım Ada'yı biraz tutar mısın?” diye sordu. Bu sorudan çok emir niteliğindeydi. Kardeşimi un çuvalı gibi babamın kucağına bıraktı. Masanın etrafında toplanan misafirlerden özür dileyen bakışlarla “Hemen geliyorum,” dedi ve kalabalığı yara yara bana doğru ilerledi. 
“Oğlum,”
Sesini olabildiğince kontrollü çıkarmaya çalışıyordu. “Poposundan gökkuşağı çıkan unicorn pastanın nereden çıktığını bana açıklayacak mısın?”
Arkamda gülmemek için kendini zor tutan bir kalabalık olduğunu hissediyordum. Gülmediğine emin olduğum tek kişininse kim olduğunu biliyordum. “Bugünkü 4 bezden sonra, Adoş'u daha iyi anlatacağını düşündüm.” Benimle o anlara şahitlik eden arkadaşlarım kendini daha fazla tutamadı ve patlarcasına gülmeye başladı. Annemin bakışları arkama kaydı. Gülüşmeler bıçak gibi kesildi. Bakışlarını tekrar bana çeviren annem “Sen düşünme oğlum. Allah aşkına sen bir daha bir şey düşünme,” dedi. Gözlerindeki öfkenin ardında saklanmış hayal kırıklığı sesine yansımıştı ve o an haddimi aştığım gerçeği tokat gibi yüzüme çarptı. İntikam alayım derken partiyi baltalamıştım. Hoş annem dışında herkesin halinden memnun bir tavrı vardı. Yine de annemin gerginliği ortamı kara bir bulut gibi kaplamıştı. “Aferin sana oğlum,” diyerek gerisin geri dönen annem kalabalığın arasına karıştı. Doğum günü şarkısı tekrar söylenmeye başladı. Omzumda hissettiğim ağırlıkla bakışlarımı Boraya çevirdim.
“Söyleyelim de sana gökkuşağının tamamına versinler.”
Hafifçe kaşlarımı çatarak “Ne alaka lan?” diye sordum. Mizahsör bakışları ve bıyık altından gülüşüyle kalabalığı süzdü.
“İyi bok yedin Haydar Cem.”

Yorumlar