Ana içeriğe atla
Kelebek Etkisi 1 - 7. Bölüm
ELİF
Hayat defterindeki yeni bir sayfa, ilk bakışta temiz gelse de gözümüze, dikkatli baktığında geçmişin kalem izlerini taşıdığını fark edersiniz. Yeni başlangıçlar ne kadar heyecan verirse versin, geçmişe olan özlem bakidir. Özellikle de o kalem izlerini hissettiğiniz anıları yaşadığınızda… Bunu belki de kendine itiraf edecek cesareti bulamazsın çoğu zaman ama özlersin işte…
Tüm ısrarıma rağmen okul çıkışına gelen Önder, tabularımı yıkan tek insandı. Kendimi bildim bileli her an yanımdaydı. Belki aynı kan damarlarımızda dolaşmıyordu ama kardeşten de öte olan bağımız, birbirimizden çok fazla uzaklaşmamıza izin vermiyordu. Onu öyle özlüyordum ki, bir noktada pes eden her zaman ben oluyordum.
Hava kararmış, insanların evlerine çekildiği trafiğin boş olduğu saatler gelmiş çatmıştı. Tembihlerle dolu uzun bir vedalaşmadan sonra nihayet arabadan inmiştim ama direktiflerden kurtulamamıştım.
“Bu gerçekten gerekli mi?”
Telefon kulağımda apartmana girdim. “Uzatma ve yukarı çık hadi.” Babam ve annemin yapmadığı baskıyı, Önder’den görüyordum. Nefesimi sıkıntı ve sitem karışımı bir sesle telefona doğru üfledim. “Hadi Effy, hadi.” Telefonu kulağım ve omzumun arasına sıkıştırdım. Çantamın içine attığım anahtarları ararken merdivenleri olabildiğince hızlı bir şekilde tırmandım. Dairemin önüne geldiğimde karşı komşunun kapısının ardındaki hareketliliği hissettim. Başımı hafifçe omzuma doğru çevirdiğim an sesler kesildi. Oradaydılar ve beni gözlüyorlardı. Yeni hayatımda en son isteyeceğim meraklı gözler maalesef ki beni evimde de rahat bırakmayacağa benziyordu. Anahtarları deliğe takarken“Giriyorum şimdi Önder. Gidebilirsin artık,” dedim. Kapıyı açıp içeri girdim. Anahtarı çıkarıp kapının arkasına taktım. Kapıyı kilitlediğim sırada “Kapını kilitle,” emri geldi. Ayakkabılarımı çıkarırken “Ben az önce ne yaptım acaba?” diye sordum sitemle.
“Salonun ışığını görmüyorum hala.”
Bıkkın bir ifadeyle panduflarımı ayağıma geçirdim. “Hala salona girmediğim için olabilir mi?”
“Kapının önünde neden oyalanıyorsun? Ne oldu?”
Nefesimi tekrar telefona doğru sinirle üfledim. “Önder, sen gitsen mi artık? Gerçekten bak.” Aynı şekilde derin bir nefes alan arkadaşım “Işığı yak, camdan el salla. Gideceğim,” dedi. Dediklerini yapmadan gitmeyeceğini bildiğim için ayaklarımı sürüye sürüye salona girdim. Işığı yakıp çantamı koltuğun üzerine bıraktım ve pencereye doğru ilerledim. Perdeyi aralayıp camı açtım. Arabasında iki büklüm beni görmeye çalışan Önder’e yapmacık bir gülümsemeyle el salladım.
“Camı kapatmayı unutma.”
“ÖNDER!”
Sinir bozucu kahkahasıyla kulağımın zarını patlattı. “Tamam, tamam. İyi geceler piremses.”
“Sana da iyi geceler sinir bozucu.”
Arabayı çalıştıran Önder gözden kaybolana kadar peşinden baktım. İlk günün yorgunluğunu şu anda daha çok hissediyordum. Televizyon karşısında uyuyakalmanın hayaliyle pencereyi kapattım ve telefonu fotoğraf çerçevelerinin önüne bıraktım. Yürümenin bir tür çin işkencesi olduğunu düşünerek odama doğru ilerledim. Işığı yakar yakmaz gözüme yatağımın kenarında duran kutu çarptı. Daha ne kadar içindekilerle yüzleşmekten kaçacaktım ki…
Boşaltma zamanı gelmişti.
Yatağıma doğru yürüdüm. Kutuyu elime alıp yatağıma oturdum. Sanki kucağımda duran kutu canlıymış ve içindekileri incitme ihtimalim varmış gibi nazikçe ellerimi üzerinde dolaştırdım. Kapağını açıp yatağın üzerine koydum. Beni selamlayan büyük kar küresini dikkatli bir şekilde elime aldım. Dünyada eşi benzeri bulunmayan bir sanat eseri gibi dikkatlice tuttum. Koleksiyonumdan kalan tek parça buydu. Annemin son doğum günümde aldığı, rengarenk şemsiyesine rağmen sahte bir gülümsemeyle karların arasında duran bir kızın olduğu kar küresi… Bana en yakın gelen küre artık buydu. Diğerlerinin içindeki mutlu anıların duvarda bıraktığı izler, kar tanelerinin cam kırıntılarına dönüşmesi, o an hissettiğim muazzam rahatlama, belki de değişim için aradığım gücü bulmamı sağlayan tek şeydi.Karların uçuşmasını izlerken o anları tekrar tekrar yaşadım sanki. Garip bir rahatlık ruhuma süzüldü. Beni son yıllarda bu derece sakinleştiren tek şey içimdeki derin boşluğu kelimelere ya da çizimlere döktüğüm defterimken…
Bir anda anımsadığım detayla duraksadım. “Günlük?” Gözlerim kutunun içine kaydı. Hınca hınç dolu kutu da, günlüğümün olmadığını düşünmek bile istemiyordum. Kar küresini komedinin üzerine bıraktım ve iki elimle kutunun içini karıştırdım. Bulamadıkça telaşlanmaya başladım. Ayağa kalkıp kutunun içindekileri yatağın üzerine boşalttım. Sanki ufak bir şey arıyormuş gibi, panikten tüm eşyaların üzerinde ellerimi gezdirdim.
“Nerede bu?”
Odanın içinde dört dönmeye başladım. Çantaları, dolap içlerini, çekmeceleri, çalışma masasını… Bakmadığım yer kalmayınca koşar adım salona gittim. Kitaplığın önüne geçip hızlıca günlüğüme benzer bir defter aradım. Yoktu. Salonda bir ileri bir geri volta atarken bir yandan saçlarımı köklerinden sökmek istercesine çekiştiriyordum.
“Allah kahretsin nerede?!”
Tam pencerenin önüne geliyordum ki gözüm Önder’le çocukluk fotoğrafımıza kaydı. O an zihnimde canlanan görüntü, defterin nerede olduğunu bulmamı sağladı. Tabi ya! En son orada karalama yapmıştım. Birinin geldiğini duyduğum anda da minderin altına saklamıştım. Kahretsin!
Çerçevenin önündeki telefonumu elime aldım. Saatin 22.36 olduğunu görmek sıkkın canımı boğacak seviyeye getirdi. Babamların uyumadığına emindim. Onlar uyanıkken ağaç eve giremezdim ama ya yokluğumda biri defteri bulduysa…
Nasıl böyle bir hata yaptım.
“Gidemezsin Effy. Daha ilk günden oraya geri dönemezsin. Yakalanırsan bunca yaptığın şey… Nasıl açıklarsın orada olduğunu. Defterden kimsenin haberi olamaz… Allahım!”
İçim içimi kemirirken aklıma sürekli günlüğümde yazanlar, çizdiğim resimler geliyordu. Salonda attığım volta, çizgi filmde olsa döşemede iz bırakacak kadar hızlıydı. Elim kolum durmuyor, sürekli saçlarımı karıştırıyor cezalandırmak istercesine çekiştiriyordu.
“Yok. Böyle olmaz. O defteri almam lazım.”
Üzerimi değiştirerek vakit kaybedemezdim. Telefonumu girişte duran çantamın içine tıktığım gibi evden çıktım. Meraklı komşuların dikkatlerini tekrar üzerime toplamamak için kapıyı mümkün olduğunca yavaş çektim. Neredeyse bir hırsız ustalığı ile kilitledim ve parmak uçlarımda merdivenlerden inmeye başladım. Dışarı çıkar çıkmaz havanın zifiriliği ürpermeme neden oldu. Artık bu saatlerde tek başıma dışarıda olmak, benim korkulu rüyamdı. ‘Keşke Önder’e git demeden önce defterin olmadığını fark etseydim’ diye kendi kendime düşünürken taksi çağırdım. Gözümü bile kırpmadan çevremde olan olayları takibe aldım. Rüzgardan dalları ve yaprakları kıpırdayan ağacın hışırtısı, birbiriyle kavgaya tutuşmuş iki kedinin hırıltısı, tek tük geçen insanların aralarındaki muhabbet, çöp aramasının çöpü dökerken çıkardığı o gürültü… Resmen diken üstünde ve her an saldırıya uğrayabilecekmişim gibi tetikteydim. En ufak bir sataşma olduğunda eve en hızlı nasıl girebileceğimin hesaplarını yapıyordum. Neyse ki taksi çok geç olmadan geldi.
Bindiğim gibi evin adresini tarif ettim ve navigasyondan doğru gidip gitmediğimizi kontrol etmeye başladım.
Bana çok uzun gelen, aslında kısa olan bir yolculuktan sonra yalının önünde durduk. Taksinin parasını öderken gözümü güvenlik kısmından ayırmadım. Ağaç eve ulaşabilmemin iki yolu vardı. Ya denizden yalıya gelecektim. Bu annemlere ‘Ben geldim’ demekten başka bir şey değildi. Büyük duvarları aşamayacağıma göre güvenlik kısmından gizli kapaklı girmek zorundaydım. Geceleri görev alan, babam yaşlarındaki Osman Abi her zamanki gibi televizyona dalmış gibi gözüküyordu. Güvenlik kameralarına arkası dönüktü. Bu işime gelmişti. Taksiden inip saklanarak yürümeye başladım. Neredeyse emekler vaziyette kapıya ulaştım. Yine ustalığımı kullanarak kapıyı araladım ve gizlice bahçeye girdim. Tam görünmediğim için sevinerek koşmak için hamle yapıyordum ki “Elif,” seslenişi her şeyi berbat etti. Hangi ara gözlerini televizyondan ayırıp kameralara çevirmişti bu adam… Duruşumu dikleştirirken Osman Abi’ye doğru döndüm. Rahat bir ifade takınmaya çalıştım.
“İyi akşamlar Osman Abi.”
“Neden öyle süklüm püklüm girdin kızım.”
Babamlara haber vermek için hamle yaptığını fark ettim. Telaşlı bir “Osman Abi!” sesinden sonra “Babamlara haber verme lütfen. Sürpriz yapacağım. O yüzden kimseye görünmek istemedim zaten,” yalanını söyledim. Duraksayan adam “Öyle mi?” dedi. Yüzündeki sevinç mideme krampların girmesine neden oluyordu. “O zaman evine hoş geldin güzel kızım. Babanlar çok sevinecek.”
Gözlerime ulaşmayan bir gülümsemeyle karşılık verdim ve gerisin geri döndüm. Kimsenin dışarı çıkmamasını dileyerek yalının kapısına doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladım. Arada bir göz ucuyla Osman Abi’nin radarından çıkıp çıkmadığımı da kontrol ediyordum. Yalıya yaklaştıkça, dışarı kadar taşan ışıkların arasında dolaşan hareketlilik dikkatimi çekti. Oğuz Amca ile babam hareketli bir konuşmanın ortasında gibiydi. Toplantı mıydı yoksa daha ciddi bir meselemi anlayamıyordum ama ikisinin de yüz hatları fazlasıyla gergindi. Annem ve Afet Teyze ortalıkta gözükmüyordu. Deniz manzarasına doğru akşam kahvesini yudumladıklarına bahse girerdim. Önder’in arabası garajda olmadığına göre, o burada değildi. Bu işime gelmişti. Çünkü ağaç evde olduğumu fark etse etse, sadece Önder ederdi.
Son kez Osman Abi’yi kontrol ettim. Beni izlemeyi bırakan adam, yerine dönmeyi tercih etmişti. Var gücümle ağaç eve doğru koştum. Basamakları hızla çıkarken gözlerimi çevrede dolaştırdım. Kapının üzerindeki sensörlü ışık beni fark ettiği gibi yandı. Adrenalin damarlarıma öyle coşkuyla pompalanmaya başladı ki az kalsın kalbim duracaktı. Ağaç eve girdiğim gibi kapıyı kapattım. Nefes nefese kapıya yaslanırken dışarısını dinledim. Daha sonra pencereye doğru ilerleyip yalıyı gözledim. Kimsenin bu hareketliliği fark etmemesi için dua etmeye başladım.
Neyse ki kapının önünü aydınlatan ışık, saniyeler içinde yerini bahçe aydınlatmalarının loşluğuna bıraktı. Derin bir nefes alarak altımda duran minderin üzerine oturdum. O an hissettiğim sertliğin neye ait olduğunu biliyordum. Daha da derin bir nefes aldım. Kimsenin defteri bulmamış olması, iki katı rahatlamama neden oldu.
Defteri aldığım gibi göğsüme bastırdım. Kalbimin hala delicesine çarptığını hissediyordum. Tekrar yakalanma riskini göze alamayacağım için annemlerin uyumasını beklemeye karar verdim. Beklerken de yaşadığım stresi atabilmek için gözlerimi az, çok az bir süreliğine kapatmaya…
**-**
Kuş cıvıltıları…
Tanıdık bir ahşap kokusu…
Gerinerek gözlerimi açtım. Pencerelerden arsızca giren güneş ışığı gözlerimi kamaştırdı. Havada süzülen toz tanelerini görebileceğim kadar açık olan gözlerim, ağaç evde dolaştı. İlk anda hissettiğim sıcaklık ve huzur, üzerimdeki battaniye ve nerede olduğumu hatırlamamla yerini endişe ve paniğe bıraktı. Allah kahretsin! Nasıl uyuyakalırdım?! Nasıl içeri birinin geldiğini fark etmeyecek kadar derin uyuyabilirdim?!
Apar topar doğruldum. Önüme düşen saçlarımı düzelttim. O an bir eksiklik hissettim. Gözlerimi etrafta dolaştırdım. Defter yoktu. Battaniyeyi, minderi, yastıkları benimle beraber ayaklandırdım. Yoktu. İçeri kim girdiyse artık defterden haberi vardı. Belki defteri de beraberinde götürmüştü. Dün gece yaşadığım onca stres, bir hiç uğruna mıydı? Kalbim ritimsiz bir şekilde çarpmaya başladı. İçindekileri düşündükçe gözlerim doluyor, özelime tekrar tecavüz edildiğini hissediyordum. Tam kendimi koy vermek üzereydim ki masanın üzerinde duran defter gözüme ilişti. Daha doğrusu üzerinde yazılı duran bir sayfa…
“Ne yaşamış olursan ol, sen masumsun. Eskisi gibi ağaç eve sığınmış olman, eski Elif'in orada olduğunu göstermez mi? Seni çok seviyoruz ve sen istesen de istemesen de her koşulda yanındayız. Sakın unutma bunu meleğim. Annen ve baban.”
Elim, kolum, her yanım tir tir titriyordu. Defter buradaydı ama ben aileme yakalanmıştım. Artık defterden onlarında haberi vardı. Belki içindekileri okumuşlar, belki sadece göz atmışlar, belki de hiç bakmamışlardı. Olsun. Ne olursa olsun artık bu defterden ailemin haberi vardı. Yaşadığım onca acı, içime attığım onca hüzün, kalbimde biriktirdiğim nefret, bu zamana kadar oynadığım güç oyunu…
Tüm bunlara rağmen ruhumda kalan umut kırıntıları…
Her şeyden!
**-**
Tükürdüğümü yalamaktan oldum olası nefret etmişimdir.
Çiğneyeceğim sözleri hiçbir zaman ağzımdan çıkarmamışımdır ama bu gece yaptığım şeyin adı tam olarak buydu. Nasıl uyuyakalırdım?
Allah kahretsin.
Ağaç evden çıktığım gibi bir taksiye atladım ve okulun yolunu tuttum. Kendime olan nefretim öyle baskındı ki, annemin arkamdan seslenişlerini bile umursamadım. Yüzüne bakmadım. Onlara umut vermekten başka hiçbir şey yapmamıştım. Bir daha asla! Ne olursa olsun! O eve adım atmayacaktım.
Bunu ben istemiştim.
Okula böyle gidersem, mutlaka birileriyle kavga ederdim. Biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı. Müzik dinlemek için telefonumu çantamdan çıkardım. Şarjı çok azalmıştı ama okula kadar idare edebilirdi. O sırada gözüm Melek’in zorla telefonuma indirdiği radyo programı uygulamasına takıldı. Acaba bugün de yayın var mıydı?
Kulaklıklarımı takıp uygulamaya girdim. Gerçekten her sabah yayın yapıyorlardı. RockMafia – The Big Bang'in yarısından girmiştim. Şanslıydım. Sevdiğim bir şarkıya denk gelmek gülümsememe neden oldu. Başımı koltuğa dayadım. Gözlerimi kapatarak sabahki yaşadığım gerilimi üzerimden atmak için şarkının ritimlerine odaklanmaya çalıştım. Kısa bir süre sonra o tanıdık ses kulaklarımı doldurdu.
“Günaydın güzel okulumun şahane insanları. Ben Emir, başınızın tatlı belası. Bugün hava fevkaladenin fevkinde ve siz şu anda okula gelmek üzeresiniz. Belki de geldiniz.”
Gözlerimi aralayıp havaya baktım. Gerçekten de güneş, yazdan kalma bir güne merhaba demişti. Renkler öyle canlıydı ki, Emir söyleyene kadar bunu nasıl fark etmediğimi düşündüm.
“Ama bu okul denen şeyi bulana 'Lanet gelsin' dememize engel değil. Hazır mıyız? Hep beraber! Bir... İki... Üç... LANET GELSİİİNNN!”
Ufak bir kahkaha atarken ‘Lanet gelsin!’ diye bağırdım. Nerede olduğumu unuttuğumu dikiz aynasından garip bir şekilde bana bakan adamla göz göze gelince anladım. Utana sıkıla gözlerimi camdan dışarı çevirdim.
“Bugünkü konumuz, akşam yaptığımız anket ışığında Yeni Kız.”
Yüzümdeki gülümseme yavaşça silindi. Yeni kız mı? Ben mi?
“Kim bu Yeni? Zengin bir ailenin kızı mı yoksa zenginlik merakı olan bir varoş gülü mü? Okulun kapısına kadar getirdiği kolej bebesinin bu kızla ne alıp veremediği var? Peki, yeni kız, akşam o çocukla ne yaptı sizce?”
Ağzım beş karış açık bir şekilde telefona baktım. Radyonun sesini sonuna kadar açarken az kalsın sinirden tuşu kıracaktım.
“Bunların hepsini merak ettiğinizi biliyorum. Etmiyorsanız da eminim ki şu andan itibaren kendinizi yeni kızı düşünürken bulacaksınız. Sizin istediğiniz benim isteğimdir diyerek 'Yeni Kız' dosyasını açıyorum.”
“Şaka. Lütfen şaka yaptığını söyle bana çocuk!”
“Ve veve... Kendisine bir davet çubuğu gönderiyorum. Merak ettiğiniz her şeyi bana mesaj yoluyla ulaştırın. Ben de yayında yeni kızı terleteyim. Okey?!”
O kadar sinirlenmiştim ki bana uzattığı o davet çubuğunu münasip bir yerine sokmak için can atıyordum. Ne cüretle benim hayatımı araştırır, karıştırır, müdahale ederdi. Bu hakkı kendinde nasıl görürdü?!
“Ha unutmadan bu programı dinlediğinizi göstermek için yakanıza beyaz kurdele takmanızı istiyorum. Hadi ama, itiraz sesleriniz buraya kadar mı geliyor? Yapmayın ama benimde az ilgiye ihtiyacım var. Alt tarafı bir ders. Sizi seviyorum. Gözüm üzerinizde ve Emir Yayında!”
Umurumda olmayan bir şarkı çalmaya başladı. Sinirle kulaklıkları kulağımdan çıkardım. Taksicinin gözlerinin üzerimde olduğunu hissediyordum ama suçsuz bir adama gerizekalı bir çocuğun günahını yükleyemezdim. Elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırmış bir halde camdan bakarken telefonum çalmaya başladı. Ekranda gördüğüm isim, içimdekileri kusma ihtiyacını tetikliyordu. Hiddetle telefonu açtım.
“Alo!”
“Dinlemişsin.”
“Hayatımla ilgili haber yapma yetkisini ona kim veriyor? Zengin miymişim? Varoş muymuşum? Kolejli çocukla ne işim varmış? Akşam beni mi takip etmiş o? Ha birde konuğu olacakmışım. Bu özgüven nereden geliyor Allah aşkına?”
Es arası vermeden kelimeleri arka arkaya sıralamıştım. Bu yüzden cümlelerim biter bitmez derin bir nefes aldım. Melek ne diyeceğini bilmez halde, telefonun ucunda sessizdi. Bu sinirimi bozuyordu. Hoş, konuşsa da büyük ihtimal bozuk olan sinirim toparlanmayacaktı. Sakinleşmek isterken duble sinirlenmiştim. Birkaç derin nefesten sonra “Neyse Melek. Okulda görüşürüz,” diyerek telefonu kapattım ve çantama attım.
Bu kadar harika başlayan gün, daha nasıl şahanelikler bana sunacaktı bilmiyordum.
Taksi okulun önüne yaklaşırken yavaşladı. Cüzdanımdan çıkardığım parayı taksiciye uzattım. Para üstünü bekleyerek vakit kaybedemezdim. Taksiden indim. Bir hesaplaşmam vardı ve o kişiyi nerede bulacağımı çok iyi biliyordum.
Bir hışımla okulun bahçesine girdim. Gözüme ilk takılan ayrıntı herkesin yakasındaki beyaz kurdelelerdi. Ne yani?! Bütün okulun işi gücü yok, sabahın köründe o salak çocuğu mu dinliyorlardı?!
Harika!
Her adımımda öfkemi kusarak okula doğru ilerledim. Hızımı kesen öğrencilere omuz atmayı ihmal etmiyordum. Israrla çalan telefonumu duymazdan gelmeye çalışıyordum. Belki Melek’ti, belki annem, belki de Önder… Ama ardı arkası kesilmediğine göre önemli bir şeydi. Dayanamayıp yürürken çantamı açtım ve telefonumu aramaya başladım. Elime geçen günlüğümü kolumun altına sıkıştırdım, cüzdanımı diğer elime aldım. Anahtarlarımın sesini duyuyordum. Kalemlerim parmaklarıma değiyordu. Fakat bir türlü telefonu bulamıyordum. Çıldırmak üzereydim. Neden bugün her şey benim için bu kadar zor olmak zorundaydı ki?
Tam okul kapısına geldiğim sırada telefon çalmayı kesti. Rahat bir nefes alarak bende aramayı bıraktım ve daha ne olduğunu anlamadan sert bir göğse çarptım. Dengemi zorla da olsa sağlamıştım ama her şeyim ayakuçlarıma, çarptığım kişiyle aramıza saçıldı. Önüne bakmayan dangalağa öfkemi kusmadan önce odak noktam açılan günlüğümün karalanmış sayfasında büyük harflerle yazan kelimeye kaydı.
“TECAVÜZ.”
Başımı kaldırdığımdaysa en az bu kelime kadar soğuk adamın gözleri beni süzüyordu.
‘Demir Kara’
**-**
Arsızca burnumdan sızan o koku…
Gerçek anlamda baş döndürücüydü. İçimdeki tiksinme hissine destek olurcasına kararan gözlerim sendelememe neden oldu. Düşüncelerimin saptığı istikamet hoşuma gitmiyordu. Koku, korkuya dönüşüyordu ve zihnimi bir bataklık misali, karanlığa doğru çekiyordu. Kayıp olan anılar, pençelerini izlerinin olduğu yere tekrar bastırdı. Gerçeklik ipinin ucunda, kopma noktasındaydım ama her şey bir anda durdu. Bunu sağlayan düşmemi engelleyen adamın ta kendisiydi. Koluma dokunuşu, ucu açık bir kabloya temas ettiğin an üzerine yüklenen elektrik akımı gibiydi. Tüm damarlarımda dolaşan gerilim, ayaklarıma güç verircesine yere daha sağlam basmamı sağladı. Zihnimi bulunduğum ana döndürürken kolumu elinden kurtardım. Demir’in tepkisiz olduğunu düşündüğüm yüz hatlarına karşılık bakışları makinayı hatırlatan bir tavırla beni taradı. Benimse ona verdiğim karşılık tam anlamıyla tiksinmeydi. Tıpkı bana dokunmaya çalışan her yabancı erkeğe yaptığım gibi…
“Sakın bir daha bana dokunma.”
Ağzındaki iğrenç tattan kurtulmak istiyormuş gibi her kelimeyi tükürüyormuşcasına telaffuz ettim. Cevap vermedi. Gözlerinde serinkanlı bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. Pek hoşnut gözükmüyordu. Ona bakmayı kesip yere eğildim ve kimsenin görmediğini umarak defterimin açılan sayfalarını kapattım. Etrafa saçılan eşyalarımı da el çabukluğuyla çantama tıktım. Ayağa kalktığım sırada karşımda bulmayı beklediğim adamın boşluğu, anlıkta olsa afallamama neden oldu. Gözlerim iznim olmadan çoktan Demir’i aramaya koyulmuştu. Çardağına doğru gidiyordu.
Peki bu durum beni neden ilgilendiriyordu?!
İçimdeki öfkeyi kusmamı sağlayacak bir karşılık vermediği için mi?
Hiddetle geriye döndüm. Arkamda durduğunu fark etmediğim Harun’un üzerine çıkmamak için ellerimi tekerlekli sandalyesinin kol kısmına koyarak dengemi sağladım. İkinci düşmemi de kıl payıyla kurtarmıştım.
“Sen burada ne arıyorsun?”
Durağan bir şekilde gözlerime birkaç santimden bakan çocuk “Üzerimde olan sensin. Bence bu soruyu kendine yöneltmelisin,” diye karşılık verdi. Neden bugün karşıma çıkan herkes, bu kadar sinir bozucu olmak zorundaydı. Kendimi arkaya doğru itip doğruldum. Yerleri süpürmekten bir hal olan çantamı omzuma astım. Cevap vermeden çekip gitmenin, aslında karşı tarafa verilen en gıcık cevap olduğunu bu okulda fazlasıyla tatmıştım. Bu sefer de karşılık vermeden giden ben olacaktım. Bir hışımla Harun’un yanından geçtim. Ardımdan baktığını, sandalyesinin tekerleklerinin zeminde çıkardığı gıcırtıdan anladım. Yüzümde oluşan zafer gülümsemesine engel olamadım. Başıma ne geliyorsa, erkekler yüzündendi. Hepsinden nefret etmeme ramak kalmıştı.
Okula girer girmez, radyonun bulunduğu bodrum katın yolunu tuttum. Merdivenlerden üçer beşer indikten sonra karşıma çıkan, üzerinde değişik yazı ve afişlerin bulunduğu kapıyı kırmak istercesine yumrukladım. Biraz daha açılmazsa elimi kıracağıma yemin edebilirdim.
"Emir misin nesin?! Ordasın biliyorum, aç şu lanet kapıyı!"
Kapı açılmadı. Durup içerisini dinledim. En ufak bir ses gelmiyordu. Benim gibi birinden korkup saklanacak bir karaktere sahip olmadığı, yaptığı yayından belliydi. Gitmiş olmalıydı. Yarım adım geriledim ve kapının sağ yanındaki duvarda asılı olan mantar panoya göz gezdirdim. Üzerinde yazılar olan a4 kâğıdını panodan çekip aldım. ‘Bu hafta yayında kimi görmek istersiniz?’ sorunun altına yazılan cevaplar az daha küçük dilimi yutmama neden olacaktı. En az 50 tane ‘Yeni Kız’ kelimesi tüylerimi diken diken etti. Alt tarafı geleli bir gün olmuştu. Bu lanet olasıca okul beni neden bu kadar merak ediyordu?
“LANET GELSİN SANA OKUL GİBİ!”
“Bunu yayını dinlediğin sırada yapmalıydın.”
Ardımda duyduğum sesle irkildim. Anlık bir tepkiydi. Bunu belli etmemeye çalışarak arkamı döndüm. Emir elinde turuncu bir kupayla merdivenlerden iniyordu. Rahatlığı gerçekten sinir bozucuydu. Sanki az önce benimle ilgili atıp tutan kişi o değildi.
“Sen ne kadar şerefsiz, ne kadar hay-“
“Hey heyhey! Sakin ve yavaş ol bakalım. İnsanların seni ilk andan yanlış tanımasını istemeyiz değil mi?”
“Seni müdüre şikayet edeceğim.”
Merdivenlerin başında onu bekliyordum. O ise beni umursamadan yanımdan geçip gitti. Söylediğim şey, onu gram kadar durdurmamıştı. Belli ki, üç kağıtçı müdür ile de danışıklı dövüştü. Aklıma odasında tanıştığım Gaye Hanım geldi. Haksızın yanında olan bir tipi vardı. Belki bu onu korkuturdu. “Ve Gaye Hanım’a,” diye eklemem sadece dudaklarının kenarına minik bir alaycı tebessüm kondurdu. Allah’tan başka kimseden korkusu yok muydu bunların?! Cebinden çıkardığı anahtarı kapıya takarken “İçeride konuşalım mı?” diye sordu. Kapıyı açıp eliyle itti. Gördüğüm kadarı, gerçek bir radyo stüdyosundan farksızdı. Ses düzenekleri, mikrofonlar, bilgisayar…
“Girecek misin?”
Küçük, dar bir alana benziyordu. Tanımadığım biriyle orada olma fikri hoşuma gitmemişti. “Burası iyi,” diyerek sesimi olabildiğince tek düze çıkarmaya çalıştım. "Benim hayatımı haber yapma yetkisini sana kim verdi?” Kapı eşiğine dayanan Emir, “Ben,” diyerek kahvesinden bir yudum aldı. Ukala!
"Sen tanımadığın biri hakkında böyle ileri geri nasıl konuşabilirsin?”
Bardağının içini incelerken “Seni tanımadığımı nereden biliyorsun?" diye sordu. Şaka yapıyor olmalıydı. Ben, beni tanıyan herkesten uzaklaşabilmek için bu hayatı seçmiştim. Beni bu okulda tanıyan tek kişi, o da izin verdiğimiz ölçüde Müdür’dü. Onun da bağışların kesilmemesi için her şeyi yapacağını biliyordum. Gerekirse dilini keser, yine de benim kim olduğumu anlatmazdı.
“Blöf yapıyorsun.”
Kollarımı göğsümün üzerinde birleştirdim. Kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. “Blöf mü?” Başımı onaylarcasına salladım. Yüzünde oluşan gülümsemeye yumruk atmamak için zor duruyordum. Bir dakika beklememi işaret ederek radyonun içine girdi. Kahvesini dikkatlice bilgisayarının yanına bıraktı. Bir şeylerle ilgilendiği sırada okulda yankılanan müzik değişti. Daha sonra masasının üzerinde duran bir tomar kâğıdı eline aldı ve tekrar radyonun dışına çıktı. Kağıtlara bakarak “Elif Sancak,” dedi. İsmimi sınıf listesinden de öğrenebilirdi.
“Meşhur Sancakların biricik tek kızı.’’ Emir elindeki kağıtlardan birini bana doğru çevirdi. Bu babamla kayıta geldiğimiz sırada çekilen bir görüntüydü.
“Sen!”
Üzerine yürümemle geriye doğru adım attı. Ne bildiğini bilmiyordum. Başkalarının bilmesine izin veremezdim. İstemesem de radyonun içine girdim ve kapıyı ardımdan kapattım.
“Sen bunları nereden buldun?”
Elindeki kağıtları hızla çekip aldım. Kahvesini tekrar eline alan çocuk sandalyesine oturdu. "Gördün mü bak. Aynı dilden konuşmaya başladık.” Hızlı hızlı yazıları, fotoğrafları kontrol ettim. “Bu müdürün odasına giden koridordan bir görüntü. Okulun her yerinde kamera bulunuyor. Aklı sıra tüm okulun kontrolünü kendi elinde tutacak ama kendi odasında bile gizli kamera olduğunun farkında olmayacak kadar salak”
Kahvesinden keyifli bir yudum aldı. Demek ki okuldaki her şeyden bu şekilde haberi oluyordu. "Aslında bu görüntüler dikkatimi çekmezdi. Tabi okula otuz tane pahalı bilgisayar bağışı yapan biri olmasaydı.” Kaşları merakla havalandı. “Böyle bir okula bunu kim, neden yapsın ki?” Gözleri, sanki en ufak bir ipucu yakalamak için yüzümü tarıyordu. Müdür’ün odasındaki konuşmalar sınırlıydı. Belli ki tam olarak benim kim olduğumu bilmiyordu. “Yine de ilk şüphelendiğim kişi sen değildin. Kayıtlarda yüzün çok belli olmuyor fark etmişsindir ama asıl şüphelendiğim kişi bunu yapmadığını söyleyince, sonra da okulun önüne son model arabasıyla gelen arkadaşının plakası kendini deşifre edince işin rengi değişti.”
Ah Önder! Ah!
Masadaki başka kağıt destesini eline aldı."Önder Gezer. Türkiye’nin en önemli okul zinciri Gezer Kolejlerinin sahibinin oğlu. Çocukluk arkadaşın, çünkü babalarınız üniversiteden arkadaş. Buraya gelene kadar yediğiniz, içtiğiniz ayrı gitmiyormuş. Hoş akşam da beraberdiniz değil mi? Arabası Porsche Panamera. Seninkinin beyazı. Plakası 34 og-"
“Tamam,” diyerek elimdeki kağıtları masaya doğru fırlattım. “Tamam, belli ki güzel bir araştırma yapmışsın ama bunların hepsini kamera kayıtlarından öğrenmiş olman imkansız.”
Çekilmez hale gelen sırıtışıyla “Zeki kızsın,” dedi. “Sevdim.”
“Benden ne istiyorsun!’’
"Senden ne mi istiyorum?’’
Kahkahası radyonun içinde çınladı. Saatlerdir damarlarımdan dolaşan gerilim hatta patlamak için an kolluyordu. Yumruğumu sıkarak kendimi kastım. Benimle ilgili çok şey biliyordu. Şu anda patlamam yeni hayatım için doğru bir adım olmazdı. Derdinin ne olduğunu anlamak için sakinleşmeliydim.
“Bir şey istiyor olman gerekiyor. Ev mi? Para mı? Araba mı? Radyona yeni bir ses düzeneği mi? Ne?”
Emir’in gülümsemesi makul ölçüde azaldı. Nihayet aynı dili konuşabilecektik. “Oradan baktığında gerçekten bunlara ihtiyacım var gibi mi gözüküyor?” Alıcı gözle incelediğim çocuk, gerçekten de bu okuldakilerden farklı gözüküyordu. Bir kere üzerindeki kıyafetlerin kaliteli olduğu kumaşlarından bile belliydi. Her şeyi ütülü gibiydi. Temizdi. Boynundan çıkarmadığı kulaklığın fiyatını çok iyi biliyordum. Şantajla alacağı her şeyi almış olamazdı değil mi?
"Maddi bir şey istemiyorsun.”
Kahvesinden bir yudum daha aldı ve masadaki yerine koydu. Sandalyesinde arkaya yaslanırken “Yep!” dedi. Parmak uçlarını karnının üzerinde birbirine değdiriyordu.
“O zaman ne? Tebrik mi bekliyorsun? Aferin Emir bilmem ne. Hayatımla ilgili detayları öğrenmişsin. Tebrik ederim.”
Küstah yaklaşımım onu rahatsız etmiş olacak ki hafifçe kaşı seyirdi. “Tebriğini aldığına göre beni ve hayatımı rahat bırakır mısın artık?!” Başını hayır anlamında salladı. Gerçekten sinir kat sayımı nereye çıkarmaya çalışıyordu?
“O zaman bildiklerini kendine sakla ve benden uzak dur.”
Gözdağımın işe yaramasını umarak arkamı döndüm. Tam kapıyı açmak üzereydim ki‘’Sen ne saklıyorsun Effy?’’ sorusu beni olduğum yere mıhladı. Elim kapının kolunda hareketsiz kalınca “Evreka!” cümlesi ardımda yankılandı. Omzumun üzerinden Emir’e baktım. İpucu bulmak, şüphe duyan bir insanın en mühim işiydi ve Emir bunu başarmış gibi sırıtıyordu.
“Sende bir şeylerin gizli olduğunu biliyordum.”
Kafam karışmış bir şekilde Emir’e doğru döndüm. Ne yani? O kadar araştırmaya rağmen hala bilmediği şeyler mi vardı? “Kendini çok fazla açık ediyorsun yeni kız. Gizemli kalmak istiyorsan, görünmez olmalıydın ya da çok iyi saklanmalı.”
“Anlamadım.”
“Dünkü arkadaşın, seni görünür yaptı diyorum. İnsanlar seni merak etmeye başladı. Panodaki yazıları gördün. Bunun nedeni sensin, ben sadece sana iyilik yapıyorum.”
Alay eder gibi gülümsedim. “İyilik mi? Sen buna iyilik mi diyorsun?” Sandalyesinde tekrar arkasına yaslanan çocuk bacağını çeldi. "Sen nasıl adlandırırsan adlandır. Dünden beri okul koridorlarında konuşulan tek konusun. Sana neler yakıştırdıklarını duysan eminim bu okula bir daha adım atmazsın.”
Söylediklerinin doğru olmadığına inanmak istiyordum ama bakışları yalan söylemediğini ele verecek şekilde bana odaklıydı. “Ben sana herkesin ağzını kapatma şansı veriyorum.” Denize düşmüştüm ve yılan ona sarılmamı mı bekliyordu? Çok beklerdi.
“Kim ne düşünürse düşünsün. O programa katılmayacağım.”
Önüme dönüp bu sefer kapıyı açtım. Tam dışarı çıkmak üzereydim ki “Ben bir kadın olsam,” cümlesi hareketlerimi ağırdan almama neden oldu. “Bana öyle bir yakıştırma yapılmasına katlanamazdım.” Beni kışkırtmaya çalışıyordu. Ona istediğini vermeyecektim. Cevap vermeden merdivenlere doğru ilerledim. ‘’Bugün neden o şekilde cümle kurduğumu sanıyorsun. Bir kadına öyle şeyler yakıştıracak birine mi benziyorum ben?” Benzemiyordu. Konuşmaya başladığımız andan beri bana karşı saygıda kusur edecek hiçbir harekette bulunmamıştı. Özel hayatıma burnunu sokmak dışında. “Onların hiçbiri benim düşüncelerim değil Effy. İnsanlar konuşuyor. İnsanlar çok kötü konuşuyor ve onları susturmak senin elinde.”
Merdivenlerin başına geldiğim an duraksadım. Emir’e bakmıyordum ama yukarı da çıkmıyordum. Kalbim söylediklerinin yalan olduğuna inanmak istiyordu ama beynim doğru olduğuna emindi. Okulda her an üzerime toplanan bakışlar, beni gördükleri an susan ama ardımdan fısıldaşan öğrenciler…
Onları susturmadığım sürece, ardı arkası kesilmeyecek dedikodular…
Hayata yeniden başlamıştım ve daha ilk gününde bana yakıştırılan mide bulandırıcı sözleri hak etmiyordum. Sadece yaşamak istiyordum. Nefes almak. Geçmişi unuturken, umut kırıntılarımı yarınlara saçmak…
Ama şu anı düzeltmeden bunları yapamazdım.
Neden sürekli benzer olaylar etrafında dönen bir kısır döngüde sıkışıp kalmış gibi hissediyordum.
Başımı Emir’e çevirdim. Ona ne kadar güvenebilirdim? Hiçbir psikoloğa açamadığım, kendime bile dillendiremediğim sırrımı, hiç tanımadığım biriyle konuşmaya hazır mıydım? Öğrendiğinde tepkisi ne olurdu? Bunun hayatıma etkisi ne olurdu?
“Ne yapmam gerekiyor?”
Aklındaki fikri öğrenmekten zarar gelmez diye düşündüm. Emir “Hele şükür,” diyerek heyecanla ayağa kalktı. Koltuğundan fırlamak konusunda ustalaşmış görünüyordu. Bana doğru yürürken “Kafamda oturmayan şeyler var Effy. İlk olarak onlara cevap bulmam gerekiyor,” dedi. Ona doğru yarımda olsa döndüm ama hala elim merdivenin kolundaydı. İçimde avaz avaz bağıran his, kaçıp gitmem gerektiğini, bu andan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını haykırıyordu ama kilitlenip kalmış gibi sadece Emir’in bana doğru gelişini izliyordum.
“Ha sen sadece beni düşünüyordun değil mi?”
Bozulmuş bir edayla “Lütfen Effy,” dedi. “Her şeyi bilmeden seni programda nasıl korumamı bekliyorsun?”Sessizliğimi neye yoracağından emin olmayan bir halde, bir kez daha konuşarak bana doğru adım attı.Bana daha fazla yaklaşmasını engellemek için kollarımı göğsümün üzerinde bağladım. “Her şeyi bilmeden nasıl kötülediysen o şekilde.” Adım atmayı kesti. Sıkıntılı bir şekilde nefes alırken “Özür mü bekliyorsun?” diye sordu.
“Başlangıç için hiç fena olmaz.”
Ciddi olup olmadığıma baktı. Kararlı olduğumu görünce de “Eğer şu andaki hassasiyetinin nedeni, gerçekten önemli bir konuysa özür dileyeceğim,” dedi. “Çünkü yaptıklarımdan dolayı bu zamana kadar kimseden özür dilemedim. Aptal biri değilim Effy. Düşünmeden hareket etmem. Bir şeyler sezmeseydim sana da bulaşmazdım inan bana.”
Tevazu yoksunluğu karşısında afallasam da, bunu ona belli etmemek için avuçlarımın içini tırnakladım. O özrü dileyecekti. Hem de öyle bir dileyecekti ki, bir daha kimsenin hayatına burnunu o kadar rahat sokamayacaktı.
“Tamam ne öğrenmek istiyorsun?”
“Şimdi mi?” diye sorduğunda başımı evet anlamında salladım. Saatine baktı. “Ders başlayacak. Konuşmamızı aceleye getirmek istemiyorum.” Aynı şekilde bende kolumdaki saate baktım. “Sana tüm günümü ayıracak değilim. Ya şimdi ya hiç!” Telaşlanır gibi “Tamam. Tamam,” diyerek ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı. “Önce aramızdaki şu elektriği dağıtacak bir şeyler içsek?”
“Sen içiyorsun zaten.”
“Gergin olan sensin Effy. Sana bir şeyler ikram edeyim.”
Gerek olmadığını belli edercesine başımı salladım. “Tamam. O zaman radyoya girelim mi? Orada daha rahat konuşuruz.” Yukarıya doğru baktım. Öğrencilerin uğultularını duyabiliyordum. Merdivenlerde seslerin yankılandığını fark edince de, bunun mantıklı bir teklif olduğunu düşündüm. Emir’in yanından geçip radyonun içine girdim. Ona ayit olan sandalyeye oturdum ve arkama dayandım. Ardımdan gelen çocuk kapıyı yavaşça kapattı.
“Hayatımın tüm detaylarını da verecek değilim. O yüzden sorularını çok iyi düşün. 5 soru hakkın var.”
Bana doğru dönerken kısa bir an duraksadı. “Beş mi?” Hayatımın her noktasını karıştıran çocuğa nasıl hissettiğimi bir şekilde göstermem gerekiyordu. Bilgisayarındaki şarkı listesini başlayarak “Kaldı 4,” dedim. Hızla şarkılar arasında gezerken müzik zevkimizin birbirine ne kadar yakın olduğunu fark ediyordum. Mızmız bir çocuk gibi “Hadi ama, bu soru sayılmaz,” diye söylendi. “Akşama programa katılacak mısın? Sorularımı ona göre düşüneceğim.”
“Eğer o özrü dilersen düşüneceğim. Kaldı 3.”
“Effy. Lütfen.”
Çaresizliği hoşuma gitmişti. Bıyık altından gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Yanıma bir sandalye çekip deri kaplı bir defteri eline aldı. Bacağını çelip defteri üzerine koydu ve temiz bir sayfa açtı.
“Tamam. İlk sorum. Neden bizim okuldasın? Gezer Kolejinin sahibi, babanın en yakın arkadaşı. İş ortağı ve sen senelerdir o ailenin içindesin. Ailenin maddi bir sıkıntısı yok, olsa bile eminim ki bu yakınlıktan dolayı o okulda eğitimini rahatlıkla sürdürebilirsin. Aranızda hiçbir sorun yok. O çocuğun gelişi, akşam birlikte oluşunuz bunu gösteriyor. O zaman neden bizim okul?”
"Yeni bir başlangıç için"
"Neden yeni bir başlangıç yapmak istedin?"
"Eskiyi unutmak için"
"Unutmak istediğin şeyler neler?”
"Hatırlamak istemediğim şeyler.”
Sıkıntılı, sabırsız bir nefes aldı. "Amacın soru hakkımı bitirmekse, bu soruların hepsi ilk soruya dâhildir bilesin.”
“Senin daha zeki biri olduğunu düşünüyordum.”
Gözlerimin içine çaresizce bakan çocuk “Tamam bir bakalım,” dedi ve bakışlarını deftere çevirdi. “Yeni bir başlangıç yapmak istiyorsun. Çünkü geçmişinde ne yaşadıysan onu hatırlamamak, uzaklaşmak için buna ihtiyacın var.” Söylediklerinin doğruluğunu teyit etmek istercesine bana baktı. Başımı onaylarcasına salladım.
“Soru iki. Geçmişinde yaşadığın o olay ne?”
Bu soruya hazırlıklıydım ama boğazıma oturan yumruyu engelleyemedim. Sanki bütün cümleler nefesimle birlikte boğazıma düğümlendi.İlgi çekici kelime kalabalığına gerek olduğunu sanmıyordum. Dile dökülmeyenin tenhalığından kaçırılan bakışlar birbirini buldu. Belki de ilk kez dillendireceğim kelime için derin bir nefes almam gerekti. Emir merakla söyleyeceğim şeyi bekliyordu.
“Tecavüze uğradım.”
Sesim bana bile yabancıydı. İşkence altındaki bilinçaltım, daha fazla devam etmemem için dizlerinin üzerinde yalvarıyordu. Ortam bir anda buz kesti. Kanı çekilmiş bana bakıyordu. Sanırım beklediği şey bu değildi. Sürekli hareket eden dudaklarından hiçbir ses yükselmedi.
Radyonun içini yoğun bir sessizlik kapladı. Sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen bir sessizlik. Pişmanlığa yakın bir duygunun yüreğine saplandığını “Özür dilerim,” demesiyle anladım. Samimiyetini, kızarmaya başlayan gözleri belli ediyordu. Ağlamayacaktı değil mi?
“Gerçekten özür dilerim.”
Önemliydi ama şu anda bunu dillendirmem konuyu dallanıp budaklandırmam anlamına geliyordu.Elinde duran deftere yazdığı birkaç cümleyi karaladı. Kalemi arasına koyup defteri sert bir şekilde kapattı ve masaya doğru fırlattı.Bir anlığına yüzü neredeyse öfkeyle gerildi. Sonra yüz hatları düzeldi. Bu planlanmış daha önce çalışılmış bir tepkiydi. Derin bir nefes vererek ayağa kalktı. Duruşunu değiştirip dikleştirdi ve bana arkasını döndü. Yüzünü göremiyordum ama görebilseydim nasıl olduğunu tahmin edebilirdim. Sıkıntılı.
Radyonun kapısını açarken “Sorularım bitti. Gidebilirsin,” dedi. Sesini olabildiğince tek düze çıkarmaya çalışıyordu. Yüzüme bakmıyordu. Bir kelime nelere kadirdi böyle?
“Hala bir soru hakkın var.”
Başını hayır anlamında salladı. “Cevapların için teşekkür ederim Effy.” Yavaşça ayağa kalktım. Gözlerimi bir an olsun Emir’den ayırmadım. Kapıdan çıkmak için yanından geçtiğim sırada duraksadım. Gözlerini yere odaklamış olan çocuğun yüz hatlarındaki gerginliğin nedenini düşündüm. Pişmanlığın altında başka şeyler olduğunu hissediyordum. Şu anda benden bir şeyler sakladığına adım kadar emindim. Madem o benim hayatımı kurcalamıştı, ödeşme sırası bendeydi.
“Akşam programda görüşürüz.”
“Gerek yok. Yeni kız dosyası kapandı.”
“İnsanlar susmadan o dosya kapanmaz. Unuttun mu?”
“Ben sustururum.
Gerçekten şu anda burada olmamdan rahatsızdı. Bu sadece pişmanlık değildi. Artık emindim ve ne olduğunu öğrenmeden bu işin peşini bırakmayacaktım. İntikamın bu kadar sıcak yeneceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
“Akşama kahvem hazır olsun. Programda görüşürüz.”
**-**
‘Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.’
Filozof Heracles’in alıntısı, felsefe dersinin giriş konusuydu. Mantıklı iki kelimeyi bir araya getiremeyen ergen topluluğu için, fazlasıyla gereksiz bir dersti. Aklı beş karış havada olan biri, nasıl düşüncenin mikroskobuna bakabilecekti ki? Hoca bu görüşün ne anlatmak istediğini sordu. Birkaç kişi elini kaldırdı. Bunlardan biri de Melek’ti. Mantıklı sadece iki görüş ortaya çıkmıştı. Ya siz değiştiğiniz içindi ya da nehir değiştiği içindi. Melek’e göre nehir yaşamdı ve akıp giden yaşam yüzünden farklı şeyler yaşardık. Bana göreyse yaşam aynıydı. Değişen bizdik. İki sene önceki benle, şu andaki birbirinin yanından bile geçmek istemezdi.
Tartışma neredeyse bütün ders sürmüştü.
Son dersin bittiğini gösteren zil çaldı. Sınıf zengin kalkışı yapmadan önce hoca bu konuyla ilgili en az 2 sayfalık ödev istediğini söyledi. İtiraz sesleri bir çığ gibi sınıfın ortasına düştü. Altında kalan kesinlikle hoca değildi. Bütün ders boyunca çizgisini bozmayan Bob Ross saçlı adam, kemik çerçeveli gözlüğünün üzerinden öğrencilere göz gezdirdi.
“Ödevler ara dönem notunuzu etkileyecek.”
Sıkıntılı nefesler, sitemli iç geçirmeler duyuldu. Sınıf yavaşça boşalırken eskiz defterimi kapattım ve günlüğümün yanına, çantamın içine tıktım. Ellerim her zamanki gibi kömür karası olmuştu. Bu görüntüyü seviyordum. Tüm dünya bana sırt çevirdiğinde, hatta kendime bile yabancılaştığımda beni canlı tutan, hala içimde bir yerlerde o masum, küçük kız çocuğunun nefes aldığını hissettiren yegane şeydi. Yine de kimsenin beni tam anlamıyla tanımasına gerek yoktu. Çantamda ıslak mendil ararken, önüme bir paket uzandı. Başımı kaldırdığımda Melek’in çoktan toparlanmış olduğunu fark ettim.
“Ne yaptın sen?”
Merakla ellerimi inceliyordu. Teşekkür ederek paketten bir mendil aldım. “Birkaç karalama.” Gözleri heyecanla büyüdü. “Karakalem mi yapıyorsun?” diye sorduğunda omuz silktim. “Amatörce.”
“Bakmam senin için sorun olur mu?”
Olurdu ama öyle kibar sormuştu ki, kıramadım. Eskiz defterimi tekrar çantamdan çıkardım. Melek çantasını ön sıraya koyup yanıma oturdu. Defteri uzattığımda öyle narin tuttu ki, daha görmeden çizimlerime değer verdiği belliydi. Birkaç sayfayı araladı. Umut dolu bir şaşkınlık yüzüne yayıldı.
“Bunlar…” Sayfalara hızlıca göz gezdirdi. Annemin çay keyfi, babamın çizim yapan hali, Önder’in ağaç evin merdivenlerindeki gülüşü, sahilde yürüyüş yapan kadının gezdirdiği köpek, restoranda yemek yiyen çocuğun mutluluğu, karşı komşunun balkondaki çiçeklerini sulaması, okula yürüdüğüm ağaçlık yol ve daha nicesi akıp gitti sayfalarda. Zihnim durmadan fotoğraf çeken bir makinaydı ve gördüğüm yüzleri, mekânları, olayları tek tek ölümsüzleştiriyordu. Aralarından en beğendiklerimi resme dökmekte benim için anı biriktirmek gibiydi.
“Bunlar çok güzel.”
En son çizdiğim felsefe hocasının portresini görünce duraksadı ve gözleri büyüdü. “Woaw, bunu derste mi çizdin?” Başımı evet anlamında salladım. “Başka bir şeye odaklanırken dersleri anlamak daha kolay geliyor.” Hayranlık dolu bir bakışı çizimlerimden bana kaydı.
“Bu çizimlere amatörce demek, büyük haksızlık.”
Gözlerimi devirerek “Abartma Melek,” dedim. “Birkaç karalama.” İtiraz edercesine “Hayır ciddiyim,” dedi. “Sanki hepsinin bir hikayesi, bir yaşanmışlığı var gibi. Bu sanat Effy.”
İlgisine hazırlıksız yakalanmıştım. Yanaklarımın ısındığını hissederken teşekkür ettim. Defteri yine aynı narinlikte kapattı ve bana uzattı. “En büyük hayalim biliyor musun?” Çizimlerimi çantamın içine koyarken “Resim çizmek mi?” diye sordum. Başını onaylarcasına salladı. “Aslında yeteneğim olduğunu da düşünüyorum ama hiçbir zaman doğru tekniği bulamadım. Belki bana bu konuda yardım edebilirsin?” Ciddi olup olmadığına baktım. Gerçekten benden hocalık yapmamı mı bekliyordu? Nasıl?
“Şey, bunu sonra konuşsak olur mu? Benim radyo programına yetişmem gerekiyor.”
Bu programın beni kurtaracağını hiç düşünmemiştim. “Tamam olur,” diyerek yanımdan kalkan Melek çantasını koluna taktı. “Programa çıkmayı kabul ettiğine hala inanamıyorum. Sabah o kadar sinirliydin ki…” Buna bende inanamıyordum ama deşmem gereken konu için bunun gerekli olduğunu biliyordum. “Sanırım insanlara kendimi doğru tanıtmam gerekiyor.”
Başını hayır anlamında salladı. “Kimseye kendini tanıtman gerekmiyor Effy. Bırak tanımak isteyen gelip seni senden öğrensin.” Bir an konuşması öyle sıcak geldi ki, kanımın kaynamasına şaşmamak gerekiyordu. Uzun zaman sonra samimi denebilecek bir şekilde gülümsedim. Çantasını kolunda düzelten Melek “O zaman yarın görüşürüz,” dedi ve el sallayarak sınıftan çıktı.
Programa birkaç saat vardı. Acaba Emir denen baş belası, aç mıydı?
**-**
Kapanmak üzere olan kantinden iki tost ve iki çay kaptıktan sonra radyoya indim. Kısmen aralık olan kapıdan içeriyi kontrol ettim. Emir sırtı kapıya dönük, bilgisayar başında oturuyordu. Elinde bir sürü kâğıt vardı ve yazıcının sesinden anladığım kadarıyla daha fazlası da geliyordu. Kulağındaki devasa büyüklükteki kulaklıktan yayılan müzik Coldplay’e aitti. Bu hayatta en sevdiğim şarkılar, onlarındı.
Bu çocuğun müzik zevki gerçekten iyiydi.
Ve bana fazla yakındı.
Kapıyı tıklatmanın saçmalık olduğunu bildiğim için direk içeri girdim. Elimdeki tepsiyi masanın üzerine dikkatli bir şekilde bıraktım. Şarkının bitimiyle dikkat çekebilmek için boğazımı temizledim. Omzunun üzerinden arkaya baktı ve beni gördüğü gibi elindeki işi bıraktı. Sanki burada olmamı beklemiyordu. “Ah Effy!” Kulaklığı çıkarıp sandalyesinde bana doğru döndü. “Erkencisin.” Masanın üzerindeki tostları işaret ederken “Yayından önce bir şeyler atıştırırız diye düşündüm,” dedim. Gözleri tost ve çaylara kaydı. Bundan hoşlanmış gibiydi ve ağzı hafifçe kıpırdadı. Bir gülücük değildi ama buna yakındı. Benim gibi bir gülüşün duyguları maskeleyeceğine inanan bir kişi için bu canlandırıcı bir değişiklikti.
“İyi düşünmüşsün. Teşekkürler.”
Bana karşı sesinde bir mahcubiyet seziyordum ve bu merakımı daha çok kamçılıyordu. Bir anda o meraklı çocuk nereye kaybolmuştu? Tost ve çayını uzatırken “Ne yapıyorsun?” diye sordum. Sanki ne yaptığını hatırlamaya ihtiyacı varmış gibi bakışlarını yazıcıdan çıkardığı kâğıtlara çevirdi.
“Hah… Okuldakilerin seninle ilgili bilmek istedikleri.”
Bunu o kadar rahat söylemişti ki, sanki bu durumu sürekli yaşıyordu. Bense küçük dilimi tostla beraber yutup yutmayacağımın hesabını yapıyordum. O kadar sayfa, sadece benimle ilgili merak edilenler miydi yani?
“Şaka yapıyor olmalısın. Hepsini sormayacaksın değil mi?”
Belalı bir bakış attıktan sonra “Neden olmasın,” dedi. “Tabi yarın okula uykusuz gitmeyi göze alıyorsan.” Dudaklarım yavaşça aralanınca, yüzündeki gülümseme daha gerçekçi bir hale dönüştü. “Merak etme. Yayından önce gözden geçirmek için çıktılarını alıyordum. Rahatsız olacağın hiçbir şey sormayacağım.”
“Bakmamın sakıncası var mı?”
“Tabi ki hayır.” Çayını masaya bırakıp kâğıt tomarını eline aldı ve bana uzattı. “Hatta arkandan bir kalem alıp, sormamı istemediğin soruların üzerini çizebilirsin.” Kağıtları elime alıp kısa bir göz attım.
“Gerçek adı ne? Yurt dışından mı geldi? Neden bu okul? Ailesi nerede? Kaç kardeş? Sevgilisi var mı? Hangi takımı tutuyor? En sevdiği renk ne? Göz rengi- Bir dakika göz rengimin gerçek olup olmadığını mı merak ediyorlar? Gerçekten mi?” Emir tostundan bir ısırık alırken omuz silkti. “Bu okulda birçok kız lens kullanıyor. Şaşılacak bir durum değil.” Bu okulda şaşılmayacak durumlara alışmam zaman alacaktı sanırım. Birkaç sayfaya göz gezdirdim. Neyse ki şu ana kadar benimle ilgili bilinmek istenenler çok özelime girmiyordu.
“O,1.90 boylarında, şık giyimli, asil duruşlu, cool, havalı sarı saçları olan, açık mavi gözlü, Porche Panamera arabaya sahip yakışıklı kim? -woah!”
Nefes almadan okuduğum sorunun ardından derin bir nefes aldım. “Cidden mi ya? Bu soruyu soran Önder’in bir GBT’sini çıkarmadığı kalmış.” Emir’in yüzünde eğleniyormuşçasına bir sırıtış belirdi. “Bu okulda haberler çabuk yayıldığı gibi, yakışıklılar çabuk çözümlenir.”
“Onu anladım hiç merak etme.”
Gülümsedim. Tamamen sahteydi ama kimse beni bunu fark edecek kadar iyi tanımıyordu. “Okulda kiminle tartışmak istemez? Bu çok mu önemli?” Çayından bir yudum alan Emir, “Kim olduğuna göre değişir,” dedi. Gözlerimi kısarak konuyu açması gerektiğini vurguladım. “Yani mesela Demir Kara. Kimse onunla tartışmak istemez.” Bunu söylerken gözlerinde garip bir ifade belirdi. Demir denen çocukla ilgili kötü bir anısı mı vardı?
“Sanırım onu geldiğim ilk gün hallettim.”
“Duydum.”
Hafifçe kaşlarımı çattım. Ayaklı gazete olmak konusunda master degree mi yapmıştı bu çocuk? “Bilmediğin bir şey var mı?” diye sorduğumda omzunu silkeledi. “Bilmediğim şeyi nereden bilebilirim.” Yüzümü buruşturarak nefesimi dışarı üfledim. “Lütfen ama, bugünlük felsefe dozumu aldığımı düşünüyorum.” Emir matrak bir şekilde sırıttı. “Bob Faruk’la tanıştınız ha?” Aynı şeyi düşünmemizin şaşkınlığıyla “Sende mi onu Bob Ross’a benzetiyorsun?” diye sordum. Kuru bir kahkaha patlatan Emir “Bence Bob Ross bizim hocaya benziyor,” dedi. Çocuksu bir kıkırtı dudaklarımdan döküldü. Bir süreliğine aramızda cana yakın bir sessizlik oluştu. Uzun zamandır yabancı birinin yanında bu derece rahat hissetmemiştim.
“Tostun taş, çayın buz oldu farkında mısın?”
Sorulara öyle bir dalmıştım ki, midemin kazıntısını bile hissetmez hale gelmiştim. Elimdeki kâğıtları bırakıp tostumu aldım. Hala yenebilecek kadar sıcaktı. “Senin olayın ne?” diye sorarak sertleşmeye başlamış tosttan bir ısırık aldım.
“Benim olayım mı?”
Başımı evet anlamında sallarken ağzımdaki lokmayı hızlıca çiğnedim. “Her şeye burnunu sokan insanların saklamak istedikleri vardır. Seninki ne?” Sorum karşısında hafifçe kaşları çatıldı. “Benim saklamak istediğim bir şey olduğunu nereden çıkardın?” diye sorduğunda omuz silktim.
"His.”
“Yanılmışsın o zaman. Benim her şeyim ortada.”
“Emin misin?” Tostumdan bir ısırık daha aldım ve ardından çayımdan büyük bir yudum içerek tostun sertliğini yumuşattım. “Şurada biz bizeyiz. Laf ebeliğini bıraksak mı artık?” Lokmamı yuttum. Elimdeki tostu tepsinin içine bıraktım ve yağlanan parmaklarımı peçeteye sildim. Hoş beş etmeden konuya girdim.
“Hayatında başından benim gibi olay geçen kişi kim?”
“Ow… Bu biraz direk mi oldu sanki?”
Oyuncu bir şekilde gülümserken “Sobeledim,” dedim. “Söyle bakalım.” Anlamlı ve dokunaklı bir hüzünle sarmalanmış yüz hatları, sanki bir şey hatırlamış gibi gevşedi. İfadesinde bir gülümseme görür gibi oldum ama emin olamadım. Sanki bir şeyler hatırlamıştı.
“Kuzenim.”
Dokunaklı bakışlarını bana çevirdi ve dikkatlice yüzümü inceledi. “Aslında sana çok benziyordu biliyor musun?” diyerek parmaklarını bana doğru uzattı. Aramızda bana dokunamayacağından çok mesafe vardı ama yine de istemsizce geriledim. Havada bir şeyler çiziyor gibiydi. Aslında daha çok havada bana dokunuyor gibi…
“Çenen, dudakların, elmacık kemiklerin, kaşların, ten rengin… Saçların küt ve açık kumral, gözlerin kahverengi olsaydı-”
Bir anda konuşmayı kesti. Eli sertçe kucağına düştü. Cevapları beni daha çok soru sormaya teşvik ediyordu. Sormamam gereken türden sorular… “Olsaydı ne? İkizi falan mı sanacaktım diyecektin?”
“Onun zaten bir ikizi var.”
Konuşmak istemediğini her haliyle belli ediyordu ama merakım öyle bir kırbaçlıyordu ki ruhumu, öğrenmem gereken bir şeyler olduğunu hissediyordum. “O zaman?” diye sorduğumda sıkıntılı bir iç geçirdi. Gözlerimin içine baktığında beyazlıkların kırmızı, ince damarlarla kaplandığını fark ettim. Acısı sanki gözlerine vurmuş, kanatmıştı.
“Ruhunun senin bedeninde hayat bulduğunu düşünecektim.”
Donakaldım. Bu sadece bir dakikaydı ama çok uzun dakika… Yarım yamalak, güç bela dökülen kelimeler, beni seneler öncesine götürdü. Kendimi öldürmeye çalıştığım, sürekli ipin ucundan döndüğüm zamanlara. O kızı o kadar iyi anlıyordum ki. Sürekli eksikmişsin gibi davranılmasının verdiği boşluğu, canınla doldurmak istemenin, Sana olan bakışların kör, seninle ilgili konuşanların lal olmasının tek yolunun ölümden geçmesinin ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. Ben başaramamıştım. Bazen bunun iyi mi olduğunu kötü mü olduğunu çok sorguluyordum ama şu anda Emir’in hissettiklerini düşününce, iyi ki bir şekilde yaşama tutunmuşum diyorum.
“Özür dilerim Effy, gerçekten biliyor olsaydım…”
Önümde ezilip büzülen çocukla ilgili ilk izlenimim, pişmanlığa yakın bir duygunun yüreğime sapladı. Bu duyguyu anında bastırdım. Sonuçta bunu hak edecek cümleler sarf etmişti. Duruşumu değiştirdim ve sohbetin benim için bitmiş olduğunu gösterir bir ifadeyle boğazımı temizledim.
“Sorun yok.”
“Var. Sırf programı kabul etmen için kışkırtmıştım ama… Nereden bilebilirdim ki. Seninle ilgili bilgilerin arasında bununla ilgili hiçbir haber yoktu.”
Gittikçe artan sıkıntıyı bastırmak için derin bir nefes alırken “Ne inkar, ne itiraf,” dedim. “Gerçekle düş arasında bir şey yaşarken, bu çok normal değil mi?” Emir sorgular bir şekilde kaşlarını çattı. “O ne demek?” Yine aynı şey oluyordu. Göğsümün ortasına çöreklenen hissi geçirebilecekmişim gibi elimi bastırdım. “Bazen kendimi bir şizofrenmişim gibi hissediyorum. Hastane kayıtları olmasa, yaşadıklarımın beynimin birer uydurması olduğunu düşüneceğim.” Bir terslik olduğunu sezen Emir “İyi misin?” diye sorarken yanında duran su şişesini uzattı. Minnet dolu bir bakışla sudan ufak bir yudum aldım. Aslında iyiydim ama gerçekler bazen ruhuma öyle ağır geliyordu ki, taşıyamıyordum.
“Konuşmak zorunda değiliz Effy.”
Birkaç yudum daha içtiğim suyun şişesini kapatırken “Sustuğum yerde bir şeyler yıkılıyor sanki. İçimi attıkça daha da batıyorum. Yorgunum ama belli edemiyorum. Ağlamak istiyorum ama göz pınarlarım bir çöl kadar susuz. Göğsümün ortasında bir yük var,” deyip derin bir nefes aldım. Kelimeler kendiliğinden dudaklarımdan dökülmüştü. Nedeniyle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Emir’i kendime yakın mı hissetmiştim? Güvenmiş miydim? Yoksa sadece uzun zamandır olan sessizliğimi biriyle mi paylaşmak istiyordum?
Bilmiyordum. Tek bildiğim şu anda içimdeki her şeyi, beni yakıp yıkmadan önce dile dökmekti.
“Programdan önce başımdan geçen her şeyi dinlemek ister misin?”
**-**
Emir iyi bir dinleyiciydi. Gözlerini size diktiğinde hiçbir tereddüt algılamıyor, anlattıklarımızı layıkıyla dinleyip değerlendirdiğine dair hiçbir şüpheniz olmuyordu. Program saatine kadar, neredeyse her şeyi hatırladığım kadar anlatmıştım. Konuşmamı hiç bölmediği gibi, tüm dikkati de benim üzerimdeydi. Hiç yorum yapmadığı için cümleler aramızda asılı kalmış gibi hissediyordum. Yine de bir nebzede olsun rahatladığımı hissediyordum.
“Programdan sonra konuşmaya devam edelim mi?”
Olabilir dercesine omzumu silktim. “Sorulara tekrar göz gezdirmek ister misin?” diye sorduğunda sıcak bir tebessümle “Umarım güvenimi boşa çıkartmazsın,” diye cevap verdim. Gerçek bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Hiç şüphen olmasın.”
Saatini kontrol etti ve koltuğundan fırladı. “Nerede?” Kapıdan çıkarken bana doğru döndü. “Hemen geleceğim. Sen istersen yayında çalacağımız şarkılara bir göz at,” derken geri geri yürüdü ve cevap vermemi beklemeden merdivenleri tırmandı. Uyuşuk hareketlerle bilgisayarın başına geçtim. Açık olan listedeki parçaları tek tek inceledim. ‘LP – lost on you, Tones anda I – dancemonkey, BillieEllish – Lovely…’
Nasıl bu kadar müzik zevkimiz uyabiliyordu aklım almıyordu. “Geldim.” Sandalyede arkamı döndüğümde Emir’in elindeki iki kupayla içeri girdiğini gördüm. Biri daha önce gördüğüm turuncu kupaydı. Onu hangi ara yanına almıştı ki?
“Şarkılara baktın mı? Beğenmediği varsa çıkartabilirsin.”
Yayılan kahve kokusu sabah söylediğim ayrıntıyı unutmadığını gösteriyordu. Kupaları masaya koyarken bir yandan da bilgisayardaki listeye baktı. “Gayet iyiler,” deyip sıcak kupayı avuçlarımın arasına aldım. Dumanı yükselen kahveden bir yudum almadan önce kokusunu içime çektim. Gerçekten canlandırıcıydı.
“Müzik zevkin nereden geliyor?”
Yanıma oturup kahvesinden bir yudum aldı. “Sanırım doğuştan.”
“Ciddi olamazsın.”
“Gerçekten. Klişelerin aksine, bilinmeyenleri dinlemeyi seviyorum. Kendimi bildim bileli böyle. Başlayalım mı?”
Olur der gibi başımı salladım. Emir bilgisayarda, ses düzenlerinde birkaç ayarlama yaptı. Mikrofonunu aramıza çekti. Bana uzattığı kulaklığı taktığımda hafif bir jenerik müziği duyuldu.
‘Emir yayında’
"İyi akşamlar gençler. Radyonuzun sesini arttırma zamanı geldi. Çünkü tatlı belanız Emir yayında! Size özel ve güzel konuğumu tanıştırmadan önce biraz havaya girelim ne dersiniz? Eveeeet! diye haykırdığınızı duyar gibiyim. O zaman… Sizin için gelsin… MileyCyrus- WreckingBall"
Şarkıyı dinlemek isteyip istemediğimi sordu. Fark etmez der gibi omuz silkince, müzik sadece programı değil radyonun içini de doldurdu. Emir soruların bulunduğu kağıtları önüne çekti. Eline aldığı fosforlu turuncu kalemle bazı soruların üzerini çizmeye başladı. Ben de şarkının tadını çıkardım. Miley son cümlelerini söylerken ‘Keşke hiç bitmese’ diye düşündüm ama maalesef ki şarkı çoktan sona ermiş ve Emir yayına girmişti.
"Woaw! Hızlı bir giriş yaptık ha! Şu anda gözlerimi kapattım ve havaya girmiş deli gibi bir gençlik gözlerimin önünde dans etmeye başladı. Bu sadece hayal değil değil mi?” derken birkaç butona bastı. Alkış ve ıslık sesleri yükseldi. Kendi kendini mi gazlıyordu? ‘’Ve işte tüm gün bekleyip beni mesaj yağmuruna tuttuğunuz konuğum aramızda. Hoş geldin Effy.”
Emir koltuğuna yaslanıp bana doğru döndü.Ne yapacağımı bilmez halde “Hoş buldum sanırım,” dedim. Bana rahatlamamı sağlayacak bir şekilde gülümsedikten sonra "Okulumuzu nasıl buldun bakalım?" diye sordu.
“Fazla meraklı.”
Sesli bir gülümsemenin ardından “O zaman merakları gidermeye ne dersin?” diye sordu. Biraz endişeli bir nefes alsam da‘Başlayalım’ der gibi başımı salladım. “O zaman ilk soru…” Emir kâğıttan ilk soruya bakıp bana döndü. “Adın Effy mi? Elif mi?”
“İkisi de,” dediğimde biraz konuyu açmamı işaret etti. “Asıl adım Elif ama en yakın arkadaşımın anaokulundan beri bana seslenişi Effy ve sanırım adımdan daha çok lakabımı sevenlerdenim. Bu yüzden bana seslenecekseniz lütfen Effy’i kullanın.”
“Anlaştık. Şimdi sıra ikinci soruda ama aslında bunu cevaplamışta sayılırsın. Yurt dışından mı geldin? Sanırım Effy lakabından dolayı bu düşünüldü.”
“İstanbul’da yaşıyorum.”
“Ailenle beraber mi?”
“Okul dolayısıyla onlardan ayrıyım.”
“O zaman en çok merak edilen soru, neden bu okul? Yani görünen köy kılavuz istemez. Senin tarzın sanki daha başka okulları hak ediyor.”
“Seninki de öyle,” diyerek topu Emir’e attığımda ufak bir kahkaha attı. “Haklısın. Hepimizin kendince nedenleri var.” Sanırım programdan sonra konuşmamız gereken konulara bir yenisi daha eklenmişti. Karakterim, hobilerim, kişiliğimle ilgili ufak tefek sorulardan sonra Emir araya bir şarkı koydu.
‘Johnnie Ray – Walking in therain’
Emir bu sefer şarkıyı sadece programa vermişti. Bana doğru dönerken “Önder’le ilgili soruları cevaplamak ister misin?” diye sordu. “Okulda senin gibi konunun altını deşip, gömülenleri çıkaracak birileri var mı?”
“Biri var ama bu konularla ilgileneceğini sanmıyorum.”
Kim o der gibi kaşlarımı çattım. Bu sorumu es geçerek “Sorayım mı sormayayım mı?” dedi. “Sorabilirsin.”
Şarkının bitmesine yakın yayına giren Emir “O merak ettiğiniz soruya geçelim mi?” dedi ve sorunun uzun halini tek nefeste okudu. “Woaw. Gerçekten bunu yazan gerçekten bir kız olmalı.” Gülümseyerek bana döndü. “Özetlemek gerekirse dünkü çocuk kim?”
“Arkadaşım.”
“Nereden diye sorsam?”
Gerçeği biraz çarpıtarak “Anaokulundan,” diye cevap verdim. “Sadece arkadaş mı peki?” diye sorduğunda “Sadece arkadaş,” dedim uyaran bir bakışla. Sanırım özelime daha fazla girilmesine gerek yoktu. “Pe-ka-la” diyerek gözlerini sorularda gezdiren Emir “Okuldaki öğrencileri gördün. Gözüne kestirdiğin, aman bulaşmayayım dediğin biri var mı?” diye sordu. Bu soruya vermem gereken cevabı biliyordum ama neden yalan söyleyecektim ki…
“Yok.”
"Korktuğun biri yok mu yani?"
“Olmalı mı?”
Dudaklarını yalandan bükerek "Belki," dedi. "Mesela Demir Kara." Bunu soracağını adım kadar iyi bildiğim için "Korkmalı mıyım?" diye sordum. "Bütün okul ondan korkar."
"Bu herkesin korkması anlamına mı geliyor?"
Emir nedense rahatsızca yutkundu. Tedirgin mi olmuştu? "Tabi ki o anlama gelmez ama herkes çekindiğine göre bir şeyler vardır."
"Belki sadece kulaktan kulağa yayılan haberler yüzünden herkes korkuyordur. Belki herkes korktuğu için onlar da korkutucu olduğunu düşünüyordur."
Boğazını rahatsızca temizleyen Emir'in saç diplerinde biriken terleri fark ettim. Neden bu kadar stresliydi ki?
"Harika. Şimdi seni korumam gerekecek."
"Kimden? Demir'den mi? Gerek olacağını sanmıyorum."
Yorumlar
Yorum Gönder