Kelebek Etkisi 1 - 8. Bölüm

 ELİF
Gözlerinizi kapatıp İstanbul’u dinlediğinizde kulağınıza çalınan ilk melodi ruhunuzu yansıtırdı. Bazen bu vapur düdüğüne karışan martı sesleri olurdu, bazense kalabalık bir trafikten arta kalan korna sesleri…
Son günlerde benim duyduğum şeyse, telefon sesimdi. Daha afyonumun patlamasına izin vermeyen ısrarcı kişinin kim olduğu, zil sesinden belliydi. Gözlerimi açma gereği duymadan el yordamıyla telefonumu aldıktan sonra açıp kulağıma götürdüm.
“Günün ayması için erken bir saat Önder.”
“Sesini duymak için geç bile.”
Suratımı buruşturarak “Keşke bu sözlerle takıldığın kızları da uyandırsan. Emin ol soluğu nikah masasında alırsın,” dedim. Gülümsediğini duyabiliyordum. “Soluğumun yerini sevdiğim için sadece sana söylüyorum ya. Tehlikesiz tek dişi sensin.” Gözlerimi perdelerimden sızarak odanın içine dolmaya çalışan gün ışığına alıştırmak için birkaç seferde açtım. 
“Bence ondan çok emin olma.” 
Bir yandan esneyip diğer yandan gerinirken “Söyle bakalım başımın belası, sabah sabah beni aramanın gerçek nedeni ne?” diye sordum. Kem küm yapacak gibi olduğuna göre hoşuma gitmeyecek bir şeydi. “Bu akşam beraber yemek yiyelim mi?” diye sorduğunda gözlerimi devirdim. “Önder gün aşırı birlikte yemek mi yiyeceğiz? Oldu olası alt katıma taşın, bizim okula yazıl hiç ayrılmayalım.” Önder’in sessizliğini neye yoracağımı bilemedim. Kırmış olabileceğimi düşünerek “Bende seni özlüyorum. Hatta özlemim boyut atladı ama sürekli birlikte olursak yeni hayatıma adapte olamam ki,” dedim milyonlarca kez yaptığım açıklamayı tekrarlayarak. 
“Tamam bu akşam birlikte yiyelim ama bundan sonra görüşme aralıklarımızı arttıralım olur mu?”
İtiraz etmek istediğini bilsem bile, bana saygı duyarak teklifimi kabul etti. “Ve lütfen okula gelip beni alma,” dediğimde garipsemiş bir tonda “Neden?” diye sordu. “Biri bir şey mi dedi?”
Biri mi? Birileri desek daha doğru olur. “Kimsenin bir şey dediği yok. Sadece dikkat çekmek istemiyorum ve inan bana sen ve araban fazlasıyla dikkat çekici.”
“Uuu… Be-be-ğim!”
Keyifli bir kahkaha atan Önder, “Tamam o zaman, çıkışta haberleşiriz,” dedi. “Sesem piremses.” Seni seviyorum gibi klişe bir cümleyi ikimizde sevmiyorduk ve anaokulunda kendimizce uydurduğumuz ‘sesem’ kelimesinden asla sıkılmamıştık. Bize ait, kısa ve en tatlı çözümdü sevgimizi dile getirebilmek için.
“Sesem Önder.”
Telefonun kapanmasıyla ekranda gördüğüm mesaj gözlerimin fal taşı gibi açılmasına neden oldu.
Gönderen: King
"Motorunu gönderiyorum. Hemen itiraz etme. Kullanmak zorunda değilsin ama başın sıkıştığında elinin altında bir aracın olsun istiyorum. Akşamüstü getirirler. Seni seviyorum.”
Arabamın fazla dikkat çekeceğini düşünmüş olmalıydı. Hoş motorumun da ondan kalır yanı yoktu. Belki de çalınmasından korkmuştu. Gerçi bu motorum içinde geçerliydi. Her ne için olursa olsun, iki ihtimal de işime gelmişti. Mesaja itiraz etmeyi düşünsem de, motor kullanmayı gerçekten özlediğim için sessiz kalmayı tercih ettim. Ayrıca haklıydı. Belki de elimin altında kolay ulaşabileceğim bir aracın olması, kendimi daha güvende hissetmemi sağlardı.

Gönderilen: King
Teşekkür ederim baba. Bende seni.


Telefonu komedinin üzerine bırakırken saat dikkatimi çekti. İlk dersin başlamasına rahatça hazırlanacağım kadar vakit vardı. Dün gecenin yorgunluğunu tam olarak atamadığımı hissediyordum. Neredeyse bütün gece konuştuğum için çenem, o anları hatırlamaya çalıştığım için beynim ve ne kadar inkar etsem de böyle bir şey yaşadığım için kalbim ağrıyordu. Emir gerçekten iyi bir dinleyiciydi. Yorum yapmadan, sözümü kesmeden, es vermelerime saygı duyarak, gözlerimin dolmasına, sesimin titreyişine destek olarak beni dinlemişti. Sadece dinlemişti. Bu öyle değerliydi ki…
Ne kadar istemesem de yataktan kalktım. Kendime gelebilmek için kısa bir duş aldıktan sonra üzerimi giyindim. Havanın sıcak olacağını hissediyordum. Bu yüzden saçlarıma hafif bir köpük sürerek ıslak bırakmayı tercih ettim. Acıkmıştım. Mutfağa gittiğimdeyse tüm iştahım kaçmış gibiydi. Tek başıma kahvaltı yapmaktan hoşlanmıyordum. Birkaç gündür yediğim mısır gevrekleri de hiç cezbedici gelmiyordu. Bu yüzden dolaptan aldığım çilekli süt ve yanına çıkardığım birkaç kakaolu bisküvi kemirmeyi tercih ettim. Tam olarak doymasam da, midemdeki aç tırtılları biraz olsun bastırabilirdim.
Saatin yaklaştığını fark ettiğimde, ders programını kontrol ettim. Okulun ilk haftası ders işlenmez kuralı tam bir hurafeydi. O yüzden yanıma gerekli kitapları aldım. O sırada çantamın içindeki günlüğüm dikkatimi çekti. Akşam ne kadar yorulduysam artık çantamı boşaltmaya gereği duymamıştım. Günlüğümü elime alıp başucumdaki komedinin içine yerleştirdim. Eve döndüğümde ona uygun daha güzel bir yer bulurdum. Kitapları çantama tıktıktan sonra evi kolaçan ettim. Her yerin kapalı olduğuna emin olup evden çıktım. Kapıyı kilitlerken arkamdaki kapının açıldığını duydum.
“Günaydın Elifciğim.”
Yabancı birinin ismimi söylemesi, üzerime kezzap atılmışçasına ilk anda olayın şokuyla irkilmeme, daha sonra da canımın yanmasına neden oluyordu. İnsanlara istediğini yaptırmak neden bu kadar zordu? Omzumun üzerinden koşuya zoraki bir tebessümle bakarken “Effy,” diye düzelttim. “Ve size de günaydın efendim.” Sanırım sabah günaydınlaşmalarını bir ritüel haline gelecekti.
“Ee evine, mahallemize alıştın mı?”
Anahtarları çantama tıkarken onu onaylayan bir mırıltı çıkardım. “Ne güzel. Bir gün bana gel, beraber çay içeriz ya da sen kahve mi seversin?” Meraklı olması yetmiyormuş gibi, kibarlık yapmaya çalışırken meraklı olması konuşmayı daha da katlanılmaz bir hale sürüklüyordu. “Bir gün neden olmasın,” diyerek çantamı koluma taktım. “Ben okula geç kalıyorum. İyi günler efendim.” Kadının cevap vermesine izin vermeden paldır küldür merdivenlerden indim. 
Apartmandan çıktığım an yüzüme çarpan havayı içime doldurmak istercesine derin bir nefes aldım. Cebime tıkıştırdığım kulaklığı çıkartıp, düğümünü çözmeye çalıştım. Bir yandan da ufak ufak okula doğru yürüyordum. Yeşil bir sabaha uyanmıştım bugün. Sağlı sollu ağaçlardan oluşan yolda yürürken garip bir enerjinin damarlarımda dolaştığını hissediyordum. Nihayet kulaklığı çözüp kulağıma taktım ve bu hissettiğim enerjiye uygun bir parça açtım.
‘Adamlar - Zombi’
Okula yaklaşmamla öğrenciler sıklaşmaya başladı. Beni fark eden, meraklı gözlerini üzerime kilitliyordu. Fakat bu bakışlar, sanki diğer günlere göre daha farklı bir ilgiyi barındırıyordu. Yakalarında fark ettiğim kırmızı kurdeleler, başımdan aşağı bir kova kaynar suyun dökülmesine neden oldu. Emir’in radyo programını kapatırken istediği detay, herkesin yakasına iliştiğine göre, bütün okul programı dinlemiş miydi yani? 
Okulun bahçesine girdiğim an fark ettiğim sarışın bana doğru koşuyordu. Müziği durdurup kulaklığımı çıkardım. Melek nefes nefese yolumu keserken “Günaydın,”dedi. “Nerede kaldın?” Buluşmak için bir saat mi belirlemiştik ki? “Bir şey mi oldu ki?”
“Bütün okulun dilindesin.”
Soluklanması için gibi gözükse de daha çok şaşkınlıktan olduğum yere mıhlandım. Gözlerimi okulun bahçesinde dolaştırırken, geniş bir çember içinde yüzlerce gözün hapishanesinde müebbet yediğimi fark ettim. “Aman ne hoş,” diyerek gözlerimi kurdeleli öğrencilere göz dağı vermek istercesine kıstım. Ben bu bakışlar yüzünden hayatımdan vazgeçmiştim. 
“İyi anlamda.” 
Bunu duymayı beklemediğim için Melek’e dönen bakışlarım şaşkınlığın esiri oldu. “Program harikaydı. Birçoğu seni fazla havalı buluyor.” Afallamıştım. Doğru mu duyuyordum? “Beni havalı bulmaları gibi bir derdim yok.” 
“Öyle bir derdin olmadığı için buluyorlar zaten. Yalnız-“ Bana doğru yaklaşıp sesini olabildiğince alçalttı. “Demir’e neden meydan okuyorsun?”
“Meydan falan okumadım.”
“Korkmuyorum dedin.”
“Çünkü korkmuyorum Melek.”
İnceden sinirlendiğimi hafifçe yükselen sesim vurgularken “Korkanları da anlamıyorum,” diye ekledim. Melek hiçbir şey söylemedi. Korkanlardan biri de o olmalıydı. “Mesela sen. Onlardan neden korktuğunu söylesene bana.” Sorum karşısında tedirgin bir şekilde onlara ait çardağa bakan Melek “Ürkütücü gözüküyorlar,” dedi. Gerçekten Demir ve çetesinden çekiniyordu. “Yaşlarının lise okumak için fazla büyük olduğuna yemin edebilirim ama kanıtlayamam. Çünkü onların bilgileri Müdür tarafından bir sır gibi saklanıyor.” Yaşları büyük diye mi korkuyordu yani? Ellerimle okulun bahçesindeki öğrencileri gösterirken “Bu okuldaki birçok öğrenci öyle gözüküyor. Başka?” diye sordum. Melek itiraz edercesine başını salladı. 
“Bora denen çocuğun silahı olduğunu gördüm. Eminim hepsinde vardır.” 
İşte bunu beklemiyordum. Kaşlarım sertçe çatılırken “Silahla okula mı geliyorlar?” diye sordum. Onaylarcasına bir hareketle “Normalde çakı taşıman bile yasak ama bu sınırlar Demir ve çetesini bağlamıyor,” dedi. Bu kadar genişlik nereden geliyordu acaba?
“Peki Müdür? Müdür’ün haberi var mı?”
“Olmaz olur mu? Bu kadar hakkı onlara veren bizzat kendi. Gaye Hoca bu nedenle onları okuldan göndermek istiyor ama garip bir şekilde senelerdir bu okuldalar.”
Başımı Demirlere ayrılmış özel çardağa çevirdim. Demir görünürde yoktu ama çetesinin tüm adamları tam takım oradaydı ve hepsinin gözleri de benim üzerime çevrilmişti. Bel kemiğimden aşağı doğru bir ürperti indi. Öyle rahatsız bir histi ki bu, sanki kasıklarıma tekme yemişim gibi acı veriyordu. Neden böyle hissettiğimle ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Hoş bilmek istediğim de söylenemezdi. Bir an önce kaçmanın telaşıyla Melek’e döndüm.
“Kahvaltı yaptın mı? Hadi kantine gidelim.”
**-**


“Evet çocuklar. Dönem notunuzun %50’sini etkileyecek olan ödeviniz için 4 kişilik gruplar oluşturmanızı istiyorum.”
Sınıfa girdiği anda direktifine başlayan matematik öğretmeni, Mustafa Gürman, boş bir kağıdı Melek’in önüne bıraktı. Siması o kadar tanıdık geliyordu ki… “Sonra da herkes gelsin ve Melek’e grubunu yazdırsın.” Sınıfta kısa bir uğultu oluştu. Matematik konusunda oldum olası başarılı değildim. Bu zamana kadar Önder sayesinde geçtiğim sınavları düşünürsek, 20 sorudan oluşan ödevi tek kişilik bir grup olarak yapabilmemin imkânı yoktu. Melek bana doğru dönüp dikkatimi çektikten sonra “Beraberiz, aksini düşüneyim bile deme,” dedi dudaklarını kıpırdatarak. Derin bir soluk aldım. İnan bana aksini düşünmek bile istemiyorum. 
Uğultular, kısa bir süre sonra isimlere dönüştü. Melek hepsini not alırken, öğretmen oluşan gruplara sorularını dağıtıyordu. “Tamam hangi grup kaldı?” Önündeki kâğıda göz gezdiren kız, “Benim ve Effy’nin grubu hocam,” dedi. Melek’in yanına giden adam, elindeki son soru kâğıdını parmak ucunda tuttu. 
“Eksik olan kim?”
“Anlamadım hocam.”
“Sınıfınız 36 kişi Melek. Sizin dışınızda iki kişinin daha adının burada olması gerekiyor.”
Öğretmen gözlerini sınıfa çevirerek ufak bir yoklama yaptıktan sonra “Demir ve Esra yok,” dedi. “Onları sizin gruba yaz. Bunlarda sorularınız.” O an beynimden vurulmuş, hatta kurşun sekip tekrar aynı yerden geçmiş gibi hissettim. Melek’in de benimle aynı şeyleri hissettiğini gerilen sırt kaslarından anlayabiliyordum. Öğretmen soru kağıdını Melek’in önüne bırakıp yerine listeyi eline aldı.
“Haftaya tüm soruları tahtada, grup olarak çözeceksiniz. Hazırlıklı gelseniz iyi olur.”
Melek, omzunun üzerinden bakışlarını bana çevirdi. Ne söylemek istediğini o kadar iyi biliyordum ki…
İstemediğin ot, kesinlikle burnunda bitiyordu ve koparıp atma, yakma yıkma, ilaçlama sansımız yoktu.
**-**


“Bizdeki şans bence çöldeki bedevi ile yarışır.”
Matematik dersinin bitiminde yanıma gelen Melek, mutsuz gözüküyordu. Belki de mutsuz değil, umutsuzdu. Onu ilk kez bu denli çaresiz gördüğümü hissediyordum. “Neyse ki birlikteyiz,” diyerek yanıma oturdu. Kısa bir an aramızda sessizlik oluştu. Eskiz defterime sayılardan oluşan büyük bir karalama yaparken “Aslında…” dedi düşündüğünü belli eden bir ses tonuyla. Ardından da gözleri parlayarak bana baktı. 
“Sonuçta bu derste yoktular. Ödevden haberdar olmalarına gerek yok.”
Ne kadar parlak bir fikirdi bu böyle.“Biz halleder, hocaya sunarız.” Korkusunun gazıyla kendine umut aşısı bulmaya çalışan kızın düşüncelerini yıkmak istemiyordum ama buna onay veremezdim. “Neden onların yatarak dersten geçmesini sağlıyoruz?”
“Adamın dersle alakası yok ki. Senelerdir ilk derslerden sonra çıkıp giden birinden bahsediyoruz. Belki de özellikle kalmak için bunu yapıyor.”
İşte asıl parlak fikir, o sırada benim başımın üzerinde bir ampule dönüştü. Kalmak için uğraştığı bir dersten geçse nasıl olurdu? Herkesin korktuğu kişiyi, korkusuyla vursam…“Grup çalışması yapmamıza gerek yok. Biz buluşur, beraber çözeriz. Olur biter.” O an ampulüm daha da parlak yanmaya başladı. Dersten geçerken birde tahtada konu anlatsa… Daha doğrusu anlatamadığı için rezil olsa… Belki onunda bizden farklı olmadığını anlarlar. Böylece eskisi gibi korkunun esiri olmazlar..
“Grup olarak tahtada olmamızı istiyor adam.”
Melek dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi bana bakarken “İnan bana Demir Kara, tahtanın önüne çıkıp bir şeyler anlatmaktansa, o tahtayı hocanın kafasında kırar atar,” dedi. Bak bunun doğruluğuna parmak basabilirdim işte. Yine de onun tahtanın önünde çırpınan hallerini görmek için sabırsızlanıyordum.
“İsimlerini yazar geçeriz. Tahtada biz sunarız. Onlarla bir arada çalışmayalım yeter.” 
“Hıhı… Yeter.”
**-**


Günün son zili çalmış, bugünlük okul bitmişti. Normal teneffüslere kıyasla çalan son zil, öğrencilere apayrı bir enerji veriyor olmalıydı. Çünkü gün içinde uyuşuk bir şekilde hareket eden insanlar, şu anda ışık hızıyla toparlanmıştı ve daha zilin melodisi bitmeden çıkışa yığılmışlardı.
“Ne yapacaksın şimdi?”
Eşyalarımı toparlarken Melek her zamanki gibi başımda dikiliyordu. “Ödeve başlayalım mı?” Saati kontrol ettim. Şu an düşünmek istediğim en son şey matematik ödeviydi. Babamın motorumu göndereceği düşüncesi, sabahtan beri aklımdan çıkmıyordu. Ne kadar istemiyorum desem de, içten içe ona bindiğim anın hayali resmen saatleri asırlara çevirmişti. Babam son dersin kaçta bittiğini sorduğundan beri hop oturup hop kalkıyordum. Büyük ihtimalle ben eve gittiğimde, motorum beni bekliyor olacaktı. Ona binmenin hayaliyle yanıp tutuşurken matematik gibi bir derse nasıl odaklanacaktım ki?
“Onu başka zaman yapsak olur mu? Bugün önemli bir işim varda.”
Melek sorun olmadığını söylese de bozulmuşa benziyordu. Sanırım o da dersini günü gününe çalışanlardandı. Bense yumurtanın kapıma dayandığı andaki o adrenaline ayrı bir tutkundum. Melek’in huzursuzluğu dikkatimden kaçmazken “Yarına ne dersin?” diye sordum. Sanırım bir gün ödev yapmazsa, incileri dökülmezdi. Sıradan kalkarken “Okul çıkışında hallederiz,” diye ekledim.  Çantamı omzuma asıp yürümeye başladım. Melek bana eşlik ederken “Olur tabi,” dedi. Hala bozuk atıyordu. Alt tarafı bir gün, büyütülecek ne var bunda?
“Hem evimi görmüş olursun.”
Bakışlarındaki ifade bir anda farklılaşırken “Beni size mi davet ediyorsun?” diye sordu. Evet, bu benim içinde beklenmedik bir teklif olmuştu. Melek’in hoşuna gittiği ve heyecanlandığı her halinden belliydi. Sorduğum sorunun ciddiyetini o an kafama dank etti. Gizemine önem verdiğim yeni hayatıma, yeni evime bu kızı bu kadar hızlı dahil etmek istiyor muydum gerçekten? Kötü bir enerji almıyordum. Yanındayken kötü hissetmiyordum. Yeterince şey kaybetmiştim. Daha ne olabilirdi ki? Omuz silkerek “Neden olmasın?” diye sordum. “Belki kalırsın da…”
“Ailen için sorun olmaz mı? Sonuçta daha tanışalı birkaç gün oldu-”
“Tek yaşıyorum.”
Duyduğu cevap karşısında kaşları çatıldı. Garipsemişti. “Sen ciddi misin?” Okulun ilk günü söylediğim yalanları hatırlamaya çalıştım. Ailemle ilgili bir detay vermiş miydim? “Ama babanın işleri yüzünden İstanbul’a taşınmak zorunda kaldığınızı söylemiştin.”
Harika. Şimdi başka bir yalana ihtiyacım vardı. “Evet ama babam git gel yapmaya devam ediyor. Hatta haftanın büyük bir çoğunluğu Ankara’da kalmak zorunda.” Yalan yalanı doğuruyordu işte. Gerçekler bir gün mutlaka ortaya çıkacaktı ama o zamanı ötelemek bizim elimizdeydi. Umarım bu okuldan mezun olana kadar yalanlarımın son kullanım süresi dolmazdı. “Peki ya annen?” diye sorduğunda derin bir nefes aldım. Buna ne uyduracaktım ki?
“Ben babamla yaşıyorum.”
Kısa ve öz cevabımı istediği yere çekebilirdi ama daha detay vermeyeceğimi belli edercesine “O zaman yarın görüşürüz,” diyerek konuyu kapattım. Melek bu konuşmayı garipsese de “Tamam. Ailemle konuşup sana mesaj atarım,” dedi. Okuldan beraber çıksak da yollarımız ilk dönemeçte ayrıldı. Yalnız kalır kalmaz kulaklığımı çıkarıp hızlı yürürken beni gazlayacak bir müzik açtım. 
‘Kate Linn – YourLove’
Bir an önce eve gitmek istiyordum. Neredeyse depar atarcasına yürüyordum. Sokağın başına geldiğimde apartmanın önündeki siyah kamyonet dikkatimi çekti. Arkasında ne olduğunu tahmin etmek zor değildi. Motorumu ve arabamı benden başka kimsenin kullanmasına izin vermiyordum. Belli ki babam, bunu unutmamıştı ve bana göndermek için böyle bir yolu uygun görmüştü. Beni görür görmez kamyonetten inen adamlar arkaya doğru dolandılar. Kalp ritmim adımlarımla orantılı bir şekilde yükseldi. Bir süre sonra muhteşem mat siyah Honda CBR1100XX motorum kaldırımdaki yerini aldı. Nefesimi tuttum. Nasıl bir özlemdi şu an hissettiğim… Gözlerimi motorumdan ayıramıyordum.
“İyi günler Elif Hanım.”
Benimle konuşmaya çalışan adama bakmak yerine, motorumun deri koltuğunda ellerimi dolaştırdım. Sanki bu temas, yaptığımız bütün hız denemelerini gözlerimin önüne getirdi. Yeniden bu koltuğa oturmak için can attığımı fark ettim. “Bu eşyaları da babanız gönderdi efendim.” Motorun yanına bıraktığı bavula gözlerimi kaydırdım. İçinde ne olduğunu çok iyi biliyordum. “Bizden başka bir isteğiniz var mı?” Motorumu kontrol ettim. Oturduğum kısmı kaldırıp kaskımın da yerinde olup olmadığına baktım. Her şeyi tam gözüküyordu.
“Her şey için teşekkür ederim. İyi günler.”
“İyi sürüşler efendim.”
Beni selamlayan adam yanımdan geçip gitti. Motora dokunmayı bırakıp apartmanın bahçe kısmına doğru çektim. Daha sonra da bavulu elime alıp içeri girdim. Bir an önce üzerimi değiştirip, keyifli bir sürüş yapmak, özlem gidermek, en önemlisi hızı iliklerime kadar hissetmek istiyordum. 
Özgür olmak.
Üzerimi değiştirirken bir yandan da motorumu kontrol ettim. Ne kadar güvenilir olursa olsun, mahalledeki meraklı gözlerin üzerinde olduğuna emindim. Dokunmalarını geçtim, bakmalarına bile tahammül edemiyordum. Motorcu kıyafetlerimi giydikten sonra apar topar aşağı indim. Oturağımın altından siyah mat kaskımı çıkardım. Diğer motor kullanan kızların aksine, kendimi deşifre etmekten hoşlanmadığım için her şeyi siyah tercih ediyordum. 
Kaskı başıma geçirdim ve bunu avantaja dönüştürdüm. Motoru yola doğru sürüklerken bir yandan da bana bakanları inceliyordum. Gerçekten sokakta olan herkesin gözü benim üzerimdeydi. Bunlardan en belirgin olanı ise karşı komşum olan kadındı. Kafamı karıştıran şey, yüzünde şaşkınlığa dair en ufak bir iz olmamasıydı. Sanki benim motor kullandığımdan haberi vardı. Hatta motorumun bugün geleceğini de biliyor gibiydi. Gözlerinde yakaladığım merak, nereye gittiğimle alakalı gibi hissettirmişti. Her zaman mı bu kadar kontrollüydü yoksa bu tamamen bana özel bir durum muydu?
Motoru yola çıkarır çıkarmaz üzerine oturdum. Anahtarını takip çalıştırdığım ilk an ki ses, damarlarımda hali hazırda bekleyen adrenalini harekete geçirdi. Vitesleri kontrol ederken, her kükreme içimi coşkuyla dolduruyordu. Bu hissi seviyordum. Özlemiştim. Hem de çok…
Hazır olduğumu hissettiğim an, ayak pedalını kaldırdım ve gazı kökledim. Gürültülü bir ses, mahallenin dar sokağında yankılandı. Öne doğru bir panter edasıyla atılan motoru dizginleyen benim ellerimdi. 
Kontrol bendeydi. 
Yavaş yavaş hız vererek, bir süredir kullanmadığım motoru açtım. Neyse ki babam her zamanki gibi, ince detayları benden önce düşünmüş, benzin deposunu fulllemişti. Bana sadece bu sürüşün tadını çıkarmak kalıyordu.

Yorumlar