Kurşun Asker ve Balerin - 1. Bölüm
DOĞUKAN
Yeryüzünde hüküm süren şey, yaşam değildi. Ölümdü. Çünkü ölüm hayatta kalanlara başlı başına bir ihanetti. Gelip kapıyı çaldıktan sonra yaşam mı kalırdı Allah aşkına? Ölen bir kez, ardında kalan her nefesinde bir kez daha ölürdü. En acılı ölüm buna rağmen yaşamak değil miydi zaten?
Peki ölüme bile bile atlar mıydı insan?
Atlardı.
Sanki dünyaya bağlayan ipleri varmış gibi hem de. Öyle bir an gelirdi ki, sadece atlamak da yetmezdi. Kucaklardın ölümü hızını kesebilecekmişçesine. Ama bazen… Bazen kader o kadar candan davranmazdı bu korkusuz kişilere. Ölüme atılan adıma çelme takardı ya da iplerini keserdi, patron benim der gibi. Zaten damarlarında cesaret dolaşanlar bir kez tadardı bu duyguyu. O zaman da ya dibe vurur ölmeyi dilerdi insan ya da kaderin yüzüne güler, ikinci şansı için ayağa kalkardı.
Ölümün üzerinde gezen abim kendi ipini kendi kesenlerden olmuştu. Kafasına sıkamadığım kaderin çığlıkları hala anılarımda çınlıyordu. Bu saatten sonra ben ölsem ne mahşer koyardı ne cehennem. Kussam kaç intihar çıkardı kim bilir içimden. Kessem kaç ayrılık akardı bileklerimden…
Ne güzel söylemişti Mehmet Akif Ersoy;
“Ey Şehit oğlu şehit, isteme benden makber. Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.”
Peki ben? Yirmi altı yıllık hayatına iki şehidi sığdırmaya çalışan ben…
Bu kış çok sert geçmişti. Abimi kaybedeli tam tamına dört ay olmuştu ve beni bu dört ayda, Allah’ın her gecesini son görüntüsüyle geçirmeye mahkûm bırakmıştı. Birini nefes alırken cezalandırmak istiyorsanız ona ölümünüzü kabul ettirmeniz gerekirdi. Olcay Karahanlı bunu başarmıştı. Söylediklerinin bende yaratacağı tahribatı umursamadan hem de.
Ona çok kızgındım. Pes ettiği için, bana ve timine güvenmediği, babamın ardından beni yarı yolda bıraktığı ve omuzlarıma genç yaşta yüklediği sorumluluklara bir de ölüm acısını eklediği için…
Özellikle son sözleri aklımdan çıkmıyor, hatırladıkça içimde oluşan bir şeyleri kırma isteği genellikle çevremdekiler oluyordu. Buna rağmen bana hasta birine, yaralı bir aslana veya yenilmiş bir kişiye duyulan ilgi ve şefkatle yaklaşıyorlardı. Hiçbirini hak etmiyordum ve bu duyguların ağırlığı altında sendeleyip yıkılmak üzere olduğumu hissedince daha da hırçınlaşıyordum. Sanki bir tür koruma mekanizması oluşturmuştum kendimce. Öfkemden beslendiğim, nefes alabilmek için içimdeki köklenmiş nefrete tutundum bir duvardı sanki. Kim ardına geçmek istiyorsa nasibini alıyordu. Canının acısını bahane edip can yakıyordum. Bu günaha yeni bir kılıf uydurma yoluydu belki de. Fakat ben cehennemden önceki son durağımda günahın dibine batmaktan bir an bile pişmanlık duymuyordum.
“Hakkım sana helal olsun kurşun askerim.”
Çocukken kaybettiğimi düşündüğüm kurşun askerimi, senelerce kalbinin üzerinde taşımış bir adama abi demiştim. Şehit düşerken bana sarılır gibi onu avuçladığını görmüştüm. Zor açmıştım o kayaların arasında parmaklarını. Avuçlarının içinde gördüğüm şey ise bir ömür bizden uzak durduğunu düşündüğüm abimin nasıl bizden güç alarak nefes aldığı ve son nefesini nasıl bize emanet ettiğiydi.
Şimdi kan lekeleriyle dolu o ufak kurşun asker, hayatımdaki en önemli vasiyetti.
Şu hayata beni bağlayan tek bir şey vardı artık; o da mesleğimdi. Abimin izinden gideceğime yemin etmiştim onu kara toprağa emanet ederken. Onun için nefes alacak, onun yapamadıklarını yapacak ve bir avuç toprak uğruna kanımın son damlasına kadar savaşacaktım.
Bunun için yaşadığım öfke nöbetlerinin sonrasında tonlarca görüşmeden geçmiştim tekrar mesleğime dönebilmek için. Herkese iyi olduğumu kanıtlamaya çalışmıştım. İyi falanda değildim üstelik. Sadece rol yapmıştım. İnandırmıştım da… Fakat inanmayanlar tarafından aldığım uyarı cezasının bir tekrarı olmasına izin veremezdim. Belki de o yüzden Şırnak’a olan bir aylık görevlendirmede gönüllü olmuştum. Biraz gözlerden uzaklaşmak istemiştim ama en çok abimin can verdiği şehre yakınlaşmak arzusundaydım. Annem gitmemi hiç istememişti. Hatta mesleğe devam etmemem konusunda da çok kez baskı yapmıştı. Fakat unuttuğu bir şey vardı. Eğer babam ve abim gibi, benim kaderim de vatan için ölmekten geçiyorsa, ben o kaderin elinden öper başımın üzerinde taşırdım.
“Dogi sigara var mı?”
Mart ayının sert havası yetmiyormuş gibi Kirpinin soğuk metaline sırtımı vermiş sigaramı içiyordum ve Osman her zamanki gibi bu anı kaçırmıyordu. Babamdan abime, abimden de bana kalan eski, yıpranmış ama yaşanmışlık kokan sigara tablasından bir dal çekip uzattım. “Eyvallah,” dercesine başını salladı. Sigarayı dudaklarına kıstırmadan önce “Ne yapıyorsun bu soğukta burada?” diye sordu. Ardından uzattığım çakmakla sigarasını yaktı. O kirli gri dumanı gökyüzüne üflerken ben de kalan nefeslerimi ciğerlerime doldurdum.
“Kimseye bir şey yaptığım yok.”
“Yapsan iyi gelir belki.”
“Yaptık. Aldık boyumuzun ölçüsünü.”
Mesleki vukuatlarımı yakından bilen Osman sigarasının dumanını hızlıca üfledi. “O anlamda demedim be oğlum,” derken külü hafifçe yere silkeledi. “Kapandın içine aylardır. Anlıyorum kolay bir şey değil yaşadığın ama birileriyle konuşman lazım.”
“Konuşuyoruz ya işte.”
“İçini dökmek anlamında diyorum.”
İzmarite dayanan külü parmağımda düşürdükten sonra yanımdaki çöpe attım. “Benim içim dökülürse benden geri bir şey kalmaz. O yüzden boş ver sen beni.” Osman endişeli bir ifadeyle beni süzerken dudağındaki sigaradan nefes almayı bile unutmuş gibi görünüyordu.
“Sırf zayıflıklarını görmeyelim diye istemiyorsun değil mi?”
Cevap vermedim. Bu saatten sonra beni güçlü görseler ne olurdu zayıf görseler ne… “Cenaze töreninde bile ağladığını görmedim senin. Oğlum bu kadar acı insana ağır gelir. Bir noktada bu yükü boşaltman lazım.” İlla ağlamak için gözyaşı mı gerekirdi? Ne çok ağladım bu yaşıma kadar ben, tek damla gözyaşı dökmeden. Kimsesiz bir çocuk gibi…
Sessizliğimden cesaret bulmuş olacak ki “Hadi bize anlatma. Bari git dağa taşa anlat,” dedi. Benimle dalga geçiyormuş gibi gülümsemiştim “Ya da hiç tanımadığın birine.” Sırf son söylediği ilgimi çektiği için yüzüne daha dikkatli baktım. Osman bu ilgimi fark etmiş olacak ki “İşte bu,” dedi. “Aynı dili konuşmaya başlıyoruz ha?” İşte bundan şüpheliydim. Hiç tanımadığım birine içimi döksem elime ne geçecekti? Ayrıca o kişinin bu duyguları bana karşı kullanmayacağını nereden bilecektim? “Bak bir uygulama var,” diye başladığı cümlesinin devamını getiremeden sözünü kestim.
“Ne uygulaması?”
“Arkadaşlık.”
“Ya bir siktir git Osman.”
Kendimi dayandığım aracın soğuğundan uzaklaştırırken “Dur hemen ön yargılı olma,” diyerek önüme geçti. “İnsanlar anonim takılıyor. İstersen kendini gösterebiliyorsun ama çoğunluk ismine kadar gizliyor.” Söyledikleri zerre kadar ilgimi çekmiyordu. Çünkü mesleki açıdan arkadaşlık sitelerinde boy göstermemiz yasaktı. Anonim olsak bile. Oraya kimlerin girdiğini, kimin dost kim düşman olduğunu bilemediğimiz gibi bizden nasıl bilgiler alabileceklerini kestiremezdik. Ufak bir araştırmayla biz bilgilerine ulaşabiliyorsak karşımızdakilerin bunları yapabileceğini düşünmek gerekiyordu.
“Şefin haberi var mı?”
Osman sigarasından son bir nefes daha aldıktan sonra “Sus oğlum. Sana iyilik yapayım derken beni neden hedefe dönüştürüyorsun. Yerin kulağı var,” dedi. Yüzüme yerleşen kinayeli tebessümle “Yakalanırsan diye yanına yoldaş mı arıyorsun lan?” diye sordum. Osman’ın ifadesi ciddileşirken “Sana bir yoldaş arıyorum,” dedi. “En azından bu zor döneminde sana yol gösterebilecek birini bulman için çabalıyorum. Senin dediğine bak!” Sitemine sıçtığım…
“Ben kendi yolumu bulurum.”
“Emin misin?”
Çok uzun zamandır kaybolmuş hissettiğim için bu konu işime gelmemişti. “Nöbete geçiyorum,” diyerek hareketlendim. Osman yanından uzaklaşmama yine izin vermeden cebimde duran telefonu çekip aldı. “Ne yapıyorsun lan?” dememe kalmadan ekranı açtı. En yakın zamanda bir kilit koymam gerektiğini kendime hatırlattım.
“Bir dur oğlum ya. Yemedik telefonunu. Vereceğim.”
Osman’ın parmakları harıl harıl çalışırken bir yandan da benden kurtulmaya çalışıyordu. “Oldu işte.” Telefonu az önce birbirimize girmemişiz gibi sakince bana uzattı. “Fikrini değiştirirsen diye uygulamayı indirdim. Artık gerisi sende. İster gir, kendine bir yoldaş bul ve hayatının akışına geri dön. İstersen sil, acını öfkende taşı ve mesleğinden ol. Seçim senin.”
Sözlerinin ardından koluma birkaç kez sertçe vurdu ve “İyi nöbetler,” demeyi ihmal etmedi. İndirdiği uygulamaya baktım. Hatta parmaklarım girecekmiş gibi üzerinde de dolaştı. Fakat saçmalık olduğunu düşünen yanım daha ağır bastı. Meslekte yeterince zorluk çekmiyormuşum gibi bir de salak bir uygulama yüzünden işimi riske atamazdım.
Telefonun ekranını karartıp cebime koydum ve soluğu teçhizatlarımla beraber nöbet yerinde aldım.
DOĞUKAN
Üç saatlik nöbeti vukuatsız olarak tamamlayıp arkadaşa teslim ettim ve çay almak için dinlenme odasına döndüm. Burası bir nevi mesaideki evimiz gibi olmuştu. Uyumak, yemek, içmek, sohbet etmek, iki çekyatlı odanın içinde gerçekleşiyordu. Ufak mufaktı ama günü geçirmek için yeterli her şey vardı. Özellikle çayın sürekli taze olması, benim için bu odayı saraya çeviriyordu.
İçeri girdiğimde kimsenin olmadığını görmüştüm. Nöbetin ardından gelen bu yalnızlık hissi her zaman bulunan bir şey değildi. Çayımı alıp kafa dinlemek için çekyatlardan birine kuruldum. Fakat bu rahatlığım fark edilmişçesine telefonum çalmaya başladı. “Tam sırası,” diye söylenerek telefonu cebimden çıkardım. Arayan kişiyi gördüğüm an “Zaten başkası olsa şaşardım,” diye söylenerek telefonu açtım.
“Alocuğum Dogiciğim.”
“Musti.”
“Nasılsın canımın içi?”
Yılışıklığıyla yüzümü buruştu. “Canım diyene kadar iyiydim.” Oldum olası canım kelimesinden hoşlanmıyordum. Herkesin birbirine kullandığı ve bu yüzden asıl anlamının içine edilen bir hitap şekliydi. “Canım demedim yalnız. Canımın içi dedim.”
“Daha beter.”
“Nöbetten mi çıktın sen?”
“Evet.”
“Çayını içiyor musun?”
“İzin verirsen.”
Musti’nin sevimsizliğimle ilgili bir şeyler söylediğini duydum. Fakat cevap vermek yerine çayımı höpürdeterek bir yudum aldım. Gerekli mesajı almış olacak ki “Tamam sen kıymetlinle özlem gider. Sonra beni ara.” Goy goyuna aradığını bildiğimden uzatmadım ve “Bakarız,” diyerek telefonu yüzüne kapattım. Fakat elimi ekrana iki kere basmış olacağım ki telefonumda olduğunu unuttuğum uygulama bir anda ekranda açıldı.
“Siktir.”
Kapatmaya çalıştım ama sanki telefonum donmuş gibi hiçbir şey yapamıyordum. Bunun ilahi bir mesaj olduğuna inanmak isteyen tarafımı susturmaya çalışırken bir an kendimi kullanıcı adı düşünürken bulmuştum. ‘Belki de Osman haklıdır’ diye düşündü bir yanım. Bunca acıyı bir noktada boşaltmadan hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama birine özelimi bu denli açtığımda her şeyin eskisi gibi olmasını da dileyebilirdim. Kaybedecek mesleğimden başka bir şeyim var mıydı? Benden geriye bir şey kalmamıştı ki kaybedeyim…
Peki ya mesleğim? Bu risk almaya değecek miydi? Böyle giderse ondan da olmam an meselesiydi gerçi.
Bir parça delilikle karşımda duran ekrana son zamanlarda benimle daha çok özdeşlesen kelimeyi kullanıcı adı olarak girdim.
‘Kurşun Asker’
Profil fotoğrafı olaraksa yanımdan ayırmadığım kurşun askerimin fotoğrafını çekip yükledim. Ardından uygulamanın işleyişini anlamaya çalıştım. Osman’ın da söylediği gibi bulunmak istemediğin sürece anonim olarak takılabileceğin bir uygulamaydı. Fakat gördüğüm kadarıyla buradaki insanlar bulunmak istiyordu. Hatta profil fotoğraflarından anladığım kadarıyla hepsinin arayışı farklıydı. Burada, sadece içimi dökmek için bulunmak ya da hayatın akışına dönebilmek için bir yoldaş aramak pişmanlığa yakın bir duygunun yüreğime saplanmasına neden oldu. Fakat bu duyguyu anında bastırdım. Bunu yapacaksam bile bu uygulamadan bulduğum kişiyle olmayacaktı. Uygulamadan çıktım ve bu işin benim için bitmiş olduğunu gösterir bir ifadeyle silme tuşuna bastım. Fakat beklemediğim bir anda yukarıdan ekranıma bir mesaj düştü.
Balerin:
Sence bu sefer masalın sonu mutlu biter mi?
Sanki gelmesi gereken ilahi bir işaret, tam pes ettiğim anı seçmişti. Parmaklarım gördüklerimin doğruluğunu teyit etmek istercesine çoktan uygulamaya geri tıklamıştı. Gerçekten de Balerin adlı bir kişiden gelen mesaj, bomboş mesaj ekranında duruyordu. Onda dikkatimi ilk çeken şey ismiydi. Diğeri ise profil fotoğrafıydı. Uygulamayı kullanan insan profillerinden çok uzaktı. Arayışı belli ki kendini beğendirmek üzerine değildi. Tıpkı benim gibi kimliğini ifşalamak yerine çizgisel bir balerin resmi kullanmayı tercih etmişti. Bu karşımdaki kişiye duyduğum saygıyı arttırmıştı. Bundan mıdır bilinmez elim anında harflere dokundu.
Kurşun Asker:
Masallardan ümidi keseli çok oldu.
**-**
DOĞA
Üniversitelerin ikinci ve üçüncü sınıfı çok zor geçer derlerdi. İkinci için aynı şeyi söyleyemezdim ama üçüncü sınıf cehennemden farksızdı. Bir de vizeler kapıya dayanınca yanarak kül ola ola dirilmekten başka çarem yoktu.
Kafamı dağıtmak için Simge’nin söylediği uygulama da takılıyor, sağa sola sataşıyordum. Genelde polis ve askerlere salça olmak daha zevkliydi. Çünkü onlar her konuşmaya ciddi tepkiler veriyordu. Bu yüzden arama ekranım asker, polis, pöh, jöh, jandarma, bordo bereli gibi kelimelerle doluydu. Hatta neredeyse çıkan kişilerin listesini bile ezberlediğim söylenebilirdi. Fakat bugün aralarına yeni bir kişi katılmıştı.
‘KURŞUN ASKER’
Adım balerin olduğu için mi yoksa çocukken babamdan çok kez o masalı dinlediğim için mi bilmiyorum, elim mesaj sayfasına gitmişti. Profil fotoğrafında oyuncak bir kurşun askeri tutan el vardı. Son görülmesi birkaç dakika önceyi gösterdiği için dayanamayıp mesaj attım ve ilk kez birinin sayfasına cevap verip vermeyeceğini bekledim.
Birkaç dakika rötarlı da olsa mesaj atmıştı. ‘Masallardan ümidi keseli çok oldu’ Bu çok karamsar bir ruhtu. Dalga geçmek için değil de bu sefer sadece ne olduğunu öğrenmek için mesaj attım.
Balerin:
Ben yine de seni kurtarmak için ateşe atlardım.
Çevrim içi yazısı bir anda üç noktaya dönüştü. O da benim gibi ekranda bekliyor olmalıydı ve bu garip bir heyecan hissettirmişti.
Kurşun Asker:
Yanardın.
Okuduğum kelimeyle bir an kalbim hafifçe tekledi. Hiç tanımadığı birini mi düşünmüştü Kurşun Asker. Yoksa bu mesaj altında daha önemli şeyler mi gizliydi. Yanacağım ne yaşıyor olabilirdi ki?
Balerin:
Değmez misin?
Daha rahat mesajlaşmak için çalışma masasından kalktım ve yatağıma kuruldum. Çok geçmeden ekranıma düşen mesajla ise kalakalmıştım.
Kurşun Asker:
Değmem.
Birinin kendi için böyle bir şey düşünmesi çok acı değil miydi? Kendi için fedakârlık yapılmasını istemeyen biriydi ya da belki çok fazla fedakârlık görmüş ama hakkını verememiş biri. Merakımı kırbaçlayan cevapları yüzünden daha fazla soru sormak istiyordum.
Balerin:
Ya sana aksini kanıtlarsam?
Saçma bir heyecanla yazacağı şeyi bekledim. Bir ara çevrimdışı oldu ve ben beş çocukla sokakta kalmış biri gibi ekrana bakakaldım. Bekledim. Gelmeyeceğini anlayınca mesaj sayfasından çıktım. Yazdıklarıma cevap veren diğer kişilerin mesajlarına baksam da aklım Kurşun Asker’de kalmıştı. Girip çıkıp ona bakıyordum ve her seferinde beni selamlayan şey çevrimdışı yazısı oluyordu. En son pes edip uygulamadan çıktım. Ders çalışacak havam da kalmayınca yatağıma uzandım. Listemdeki rastgele şarkılardan birini açtım. Tam gözlerimi kapatmaya hazırlanıyordum ki yukarıdan bildirim düştü ekranıma. Kurşun Asker yazısını gördüğüm gibi mesaja tıkladım.
Kurşun Asker:
O zaman beraber yanarız.
Ufak bir ıslık çaldı dudaklarım. Edebiyatçı biriyle konuşuyordum sanki. Tıpkı onun gibi cevap verdim.
Balerin:
Sence değer miyim?
Aslında beni beklettiği için aynı süre kadar benimde onu bekletmem lazımdı ama içim el vermemişti. Neyse ki bu sefer çıkmak yerine hızlı bir mesaj attı.
Kurşun Asker:
Umarım değersin…
Ben buna şimdi neden sevinmiştim bu kadar? Gülümsememi bastırmaya çalışarak yattığım yerden doğruldum. Yeni bir mesaj yazarken biraz da arkadan çalan müziğin gazına geldiğimi hissediyordum.
Balerin:
O zaman bizim için umut var…
Kalbim neden bu kadar hızlı çarpıyordu ki. Saçma… Uygulamadan birine sataşıyordum sadece. Belki o da benimle uğraşıyordu. Yine de içimdeki bir şey kıpır kıpırdı. Mesajımı okudu ama cevap vermedi. Uygulamanın takılmış olabileceğini düşünerek girip çıktım. Hala cevap yoktu ama çevrim içiydi. Belki de başkalarıyla konuşuyordu. Peki bu neden beni şu anda rahatsız etmişti.
Kurşun Asker:
Ben sana bizi veremem.
Bir anda yazıyor kelimesinden sonra gelen mesaj dudaklarımdan sesli bir “Hayda!” nidası kopardı. Sanırım kulaklık olduğu için sesim düşündüğümden biraz daha fazla çıkmıştı. Ablamların beni duyup duymadığını kontrol ettikten sonra tekrar ekrana baktım. Kesin sevgilisi vardı ya da nişanlısı. Belki de evliydi. Çok görmüştüm hovardalık yapmaya bu uygulamaya takılanı.
Balerin:
Neden? Evli misin?
Eğer buna evet derse yemin ederim bu uygulamanın adını ‘Aldatan koçişkolar’ olarak değiştirecektim.
Kurşun Asker:
Evlenmeyecek biriyim.
Evlilik karşıtı biri… Ya da evlilik düşmanı… Bu uygulamaya sadece takılmak için giren bir hovarda ama dürüst bir hovarda. Açık açık niyetini belli edenlerden. Ee benimde amacım evlenmek olmadığı için böyle düşünen biriyle uğraşmak daha fazla işime gelmişti. Bakalım biraz zorlayınca içinden ne gibi biri çıkacaktı.
Balerin:
O ne demek? O.o
Oyalanmadan mesaj yazdı ve gördüğüm mesaj kaşlarımın çatılmasına neden oldu.
Kurşun Asker:
Boş ver. Kısacası benden kimseye yar olmaz.
Kendinden mi vazgeçmişti, insanlıktan mı emin olamamıştım. Yar kelimesi geniş anlamlıydı. Sevgili ya da takılmalık birini de istemiyordu sanırım. O zaman bu uygulamaya neden gelmişti ki? Benim için sadece kafa dağıtmaya mı? Eğer öyleyse ruh eşim olabilirdi.
Balerin:
O zaman bu uygulamada ne arıyorsun?
Yaklaşık yirmi beş saniye geçtikten sonra mesajı ekranıma düştü.
Kurşun Asker:
Can yoldaşı…
Kafa karışıklığıyla kaşlarımı çattım. Bu kelime yarla eş anlamlı değil miydi?
Balerin:
Can yoldaşı mı? Bunun hayatına birini almak anlamına geldiğinin farkındasın değil mi?
Kurşun Asker:
Farkındayım.
Balerin:
Hani evlenmezdin?
Onu köşeye sıkıştırdığımı hissederken o beni faka bastıracak uzun bir mesaj yazmıştı.
Kurşun Asker:
O yüzden can yoldaşı arıyorum ya zaten.
Hayatıma ortak olacak ama bana bağımlı olmayacak birini istiyorum.
Balerin:
Neden?
Kurşun Asker:
Mesleğimden ötürü.
Onu evlilikten de kadınlardan da soğutan meslek ne olabilirdi? Kuaför? Psikolog? Aman Allah’ım. Jinekolog?
**-**
DOĞUKAN
Osman sanırım kafa dağıtmak kısmında haklıydı. Şu anda konuştuğum kişi kimdi, kız mıydı, erkek miydi bilmiyordum ama gerçekten de attığı mesajlardan başka bir şey düşünemez olmuştum. Aramızda garip bir ruh yakınlığı oluşmuştu sanki. İkimizde ait olduğumuz evreni arayan masal kahramanlarından farksızdık. Belki de bizi birbirimize yakınlaştıran da buydu.
Balerin:
Mesleğin ne ki?
Gelen mesajla ekrana baktım. Meslektekiler ve aile dostlarımız haricindeki herkes beni sadece polis olarak biliyordu. Özel harekât polisi kimliğimin deşifre olması, açık hedef haline gelmem demekti ve mesleğe attığım ilk adımda gizli kalacağıma dair yemin etmiştim.
Kurşun Asker:
Ben özel harekât polisiyim.
Fakat neden bilmiyorum ama bu kişiye bir anda söyleyivermiştim. Kelimeler parmaklarımdan döküldüğü gibi göndermiştim ve daha ilk saniyeden pişman olmuştum. Karşımdaki kişi erkek olabilirdi. Kadın olup terörist olabilirdi ya da yancılarından biri olabilirdi. Hangi akla hizmet yazmıştım ki bunu?
Balerin:
Bende ki şansa…
Bu ne demekti şimdi? Polislerden hoşlanmıyor muydu yoksa düşündüğüm gibi biri miydi? Normal şartlarda konuşmaya devam etmeyip engeli basmam gerekiyordu ama ben kendimi yine mesaj yazarken bulmuştum.
Kurşun Asker:
Ne oldu?
Neyse ki çok fazla bekletmeyi seven biri değildi. Ya çok konuşkandı ya da bir erkek. Çünkü kadınların doğasında bekletmek vardı.
Balerin:
Şuraya vizelerden önce kafa dağıtayım diye girdim.
PÖH’e çarptım. Hayır seninle goy goy da geçmeye devam edemem artık :’(
Doğru mu söylüyordu? Gerçekten üniversite öğrencisi olabilir miydi? Yoksa düşündüğüm gibi biri miydi? Sanırım konuşmaya devam edeceksem, ki garip bir şekilde etmek istiyordum, biraz daha sorgudan zarar gelmezdi.
Kurşun Asker:
Bölümün ne?
İçimde keyifli bir heyecan ve gerçek bir haz belirtisi olarak beliren kalp çarpıntım, kafa karıştırıcıydı. Vereceği cevapları neden bu kadar önemsiyordum ki?
Balerin:
İşletme
“Ah!” diye inledim. Bu çok çirkin bir espriydi ve yüzüm buruşmuştu. Odadaki birkaç göz tepkim üzerine odağını bana çevirdi. Harika! İşin yoksa ne olduğunu açıkla şimdi. Ne diyeceğimi bilemediğim için kısa bir an sessiz kaldım. Neyse ki açıklama yapmama gerek kalmadan önlerine döndüler. Musti olsa ‘Ah’ kelimesinin bulunuşunu anlattırana kadar durmazdı. Neyse ki türünden sadece bir tane vardı ve o kadar şanslıydım ki benim yakınımdı. Musti nereden çıkmıştı şimdi? İlginin üzerimden tamamen çekildiğine emin olduktan sonra hızlıca cevap yazmaya koyuldum.
Kurşun Asker:
Sınavlarına uygulamalı çalışıyorsun yani.
Balerin:
Vay… İnceden dokundurmalı espri. Zekice. Severiz
Bu arada bölümüm işletme değil. Hukuk öğrencisiyim. 3. SINIF!
Hukuk mu? Hukuk okumaya cesaret edecek kadar ciddiyet sahibi birinin böyle bir uygulamada ne işi vardı? Üstelik dalga geçmek için insanlara yazdığını belli eden bir mesajda atmıştı. Ciddi ciddi işletme okuyor olabilir miydi?
Kurşun Asker:
Bende ki şansa…
Neden böyle bir şey yazdığımı bilmiyordum. Sadece onun gibi cevap vermek istemiştim. Neden diye sorsa ne diyecektim şimdi?
Balerin:
Hahaha neden? Sende mi beni işletiyordun? Özel harekât polisi değilsin değil mi?
Kaşlarım hayretle havalandı. Bu bir meydan okuma mıydı yoksa sadece benimle mi uğraşıyordu, emin olamıyordum. Neden bilmiyorum ama söyledikleri fazlasıyla kışkırtıcıydı. İçimde bir tür kendimi kanıtlama iç güdüsü devreye girerken uygulamadan çıktım.
Arif’in numarasını çevirirken odadakiler konuşmalarımı duymasın diye ayaklanmıştım. İstihbaratın en iyi adamlarından biri olan devrem ben dışarı çıkana kadar telefonu açtı. Sesi uykulu olmasına rağmen telaşını belli edecek kadar belirgindi.
“Hayırdır Dogi bu saatte?”
O söyleyene kadar saatin kaç olduğundan bile bi haberdim. Zaman ne kadar çabuk geçmişti balerinle. Çıkardığım sigara tablasından bir dal çekerken “Gececiyiz kardeşim saati fark etmemişim. Kusura bakma,” dedim ve sigarayı dudaklarımın arasına sıkıştırdım. Ben çakmağı çakarken Arif derin bir nefes aldı.
“Kusurluk bir durum yok. Telaşlandım sadece.”
Fazla zamanını almamak için “Kuşlarına ihtiyacım var bu gece,” dedim. Arif, her yerde eli kolu olan biriydi ve kaynaklarına ‘Kuş’ ismini takmıştı. Uçan kuştan haber alırım en büyük sloganıydı. “Hayırdır?” Ne olduğunu uzun uzaya anlatmak yerine “Sana bir link atacağım birazdan. O linkteki kişinin bana numarasını bulman lazım,” dedim. Hoş beş etmeden direk konuya girmiş olmam telefonun ucunda ufak bir sessizlik olmasına neden oldu. “Bir yanlışı mı oldu?” Acelemi yanlış yormuştu. “Şimdilik hayır,” dediğimde “Acil mi?” diye sordu. Her ne kadar ‘Evet’ demek istesem de “En kısa zamanda olursa iyi olur,” dedim.
Arif yine sessizliğe gömüldü. Düşündüğünü bildiğimden ses çıkarmadım. “Sadece numarası mı lazım?” diye sorduğunda “Gerisini ben öğrenirim,” dedim. Arif bu ara yoğunluk olduğunu ona bir, iki gün vermemi söyledi. Kabul etmekten başka çarem yoktu. “Eyvallah kardeşim. Senden haber bekliyorum o zaman.”
“Tamamdır Dogi’m. En kısa zamanda numara elinde. Hadi hayırlı akşamlar.”
Telefonu kapattığımızda tekrar uygulamaya girdim. Balerinin çevrimdışı olduğunu görünce son mesajına cevap vermekten vazgeçtim. Sorduğu sorunun cevabını yaşayarak öğrendiğinde bakalım ne düşünecekti?
**-**
DOĞA
Telefonumun alarmı o kadar çalmıştı ki en son ki titreşimi de alarm sandım. Tek gözüm açık ekrana sözde alarmı kapatmak için basarken bir anda whatsappa girdim. Ne olduğunu anlayana kadar tanımadığım numaranın mesaj sayfası açılmış, üstüne bir de attığı fotoğraf ekranı kaplamıştı.
Kamuflajlı bir bacağa bağlanmış bir silah ve dizin üzerine yerleştirilen armalı yeşil bir bere.
İlk önce düşündüğüm şey, yanlış kişiye atılan bir fotoğraf olduğuydu. Çünkü başka hiçbir şey yazılmamıştı ve saat sabahın körüydü. Profil fotoğrafı da yoktu. Yine de cevapsız bırakmamak için mesaj attım.
“?”
“İşletmediğimi kanıtlamak istedim.”
Okuduğum mesajı saat erken diye mi idrak edemiyordum yoksa neyden bahsettiğini mi bilmiyordum. İşletmediğimi… Hadi be! İki gün önce konuştuğum, neden yazmıyor diye dertlendiğim Kurşun Asker miydi bu?
“Saatin kaç olduğunun farkında mısın?”
“Ayrıca benim numaramı nereden buldun?”
“Bu da polis olduğumun bir başka kanıtı.”
“Ayrıca sen söyleyene kadar saatin kaç olduğunu fark etmemiştim.”
İçimi kaplayan bilinmeyenin korkusu ve ensemde onun mucizevi nefesini hissettim. Bu adam kimdi? Benim numaramı ciddi ciddi nasıl bulmuştu? Adımı sanımı bilmiyordu. Sadece uygulamadaki kullanıcı adım beni ifşalayabilir miydi? Ya hackerdı ya da gerçekten polis. Fakat hangisi olduğuna emin olmam için kanıt gerekiyordu. Hızlıca mesaj yazmaya başladım.
“O fotoğrafın sana ait olduğunu nasıl bileceğim? Başka kanıtlara ihtiyacım var.”
“Ne görmek istiyorsun?”
“Afyonum patlamadı daha. Düşünemiyorum. Şaşırt beni ”
Yattığım yerden esneyerek doğruldum ve adını bile bilmediğim sözde özel harekat polisinin atacağı fotoğrafı beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra bana PÖH arması olan siyah bir araç fotoğrafı attı. İstersem ben bile bu tarz bir fotoğraf bulabileceğim için alayla gülümsedim.
“Güzel… Ama Pinterest gibi kokuyor.
Sadece bana ait olabilecek bir fotoğraf istiyorum.”
“Çattık. Bekle.”
Bir yandan esnerken diğer yandan mesaj yazmaya devam ettim.
“Bu saatte yapacak daha iyi bir işim yok zaten.”
Bu sefer gelen fotoğraf daha hızlıydı. Aynı aracı arkasına almış bir tane papatya tutan, parmaksız eldivenli bir el fotoğrafıydı bu. Sanırım sol eliydi bu. Temiz gözüküyordu. Parmakları ne ince ne de kalındı ama uzundu.
“Herkese kurşun sana papatyam mı diyorsun?”
“Onlardan daha var mı?”
Kurşun esprime “Bu hesabı engellediniz,” diye cevap verdi. Ardından askeri botunun da gözüktüğü bir papatya tarlasının fotoğrafını attı. Ciddi anlamda papatyalar el değmemiş görünüyordu. Önce ilk mesajına ardından papatya tarlasına cevap verdim.
“Oysa ki ben polislerin kekoluktan hoşlandığıyla ilgili bir vibe almıştım ”
“Ay çok güzeller Hadi oradan bana üç tane kopar.
Avucunun içine koy ama bu sefer bambaşka bir manzarayla beni büyüle.
Bekliyorum…”
“Z kuşağı?”
“Keşke işlettiğimi düşünmeye devam etseydin.”
“21 Yaşında, gençliğimin baharındayım.”
“Bende seni seviyorum ”
Ben mesajı yazana kadar o bana tam da istediğim gibi bir fotoğraf attı. Yüksek bir yerde olduğunu gösteren fotoğrafta eldivenli elinin içine yan yana üç papatya dizmişti. Manzara gerçekten de büyüleyici görünüyordu. Ona yazdığım seni seviyorum mesajına “Bunu hiç tanımadığın, özellikle de hiç hak etmeyenler için kullanma,” diye cevap verdi. Ardından da “Yeterli mi?” diye sordu. Fotoğrafa takılı kaldığım için “Sen neredesin?” diye sordum.
“Ayrıca günaydın Kurşun Asker.”
“Şırnak.”
“Günaydın. Adım Doğukan bu arada.”
Şırnak mı demişti o? Bildiğimiz Şırnak’ta mıydı? Doğuda, terör bölgesi olarak anılan, Allah’ın unuttuğu yerden mi bahsediyordu?
“Şaka yapıyorsun.”
“Memnun oldum. Benim adım da Doğa.”
“Balerine yakışan bir isim…”
“Neden? Hatice olsam balerin olamaz mıydım?”
“Günaydın Balerin.”
Sinir bozucu şekilde noktalama işaretlerine dikkat ediyordu ve ilk izlenim olarak söylemem gereken şeylerden bir diğeri işine gelmediğinde konuyu ustaca değiştiren bir tipe benziyordu. Fakat karşındaki kişi hafife alınmaması gereken biriydi. Özellikle de sabahın köründe uyandırılmışsa.
“Görev yerin mi Şırnak?”
Bir anda çevrimdışı oldu. Yine. Aklıma iki gündür ortada olmadığı ve son mesajımı yetim gibi bıraktığı geldi. Acaba bu sefer kaç gün bekletecekti? Tekrar uyumak imkansızlaşınca kalkıp okul için hazırlanmaya başladım ama nedense gözüm hep telefondaydı. Sanki az önce olanlara hala inanamıyordum. Telefonumu bulmuştu. Bu istersen ecdadına kadar ulaşırım demenin bir başka yoluydu. Umarım sataştığım için pişman olmazdım.
**-**
DOĞUKAN
“Arkadaşlar!”
Şef’in ortak salona girmesiyle telefonun ekranını kararttım. Oturduğum rahat pozisyonu dikleştirdim ve dikkatimi yüzünden anladığım kadarıyla pek hayırlı bir haber için gelmemiş olan adama çevirdim. “Emniyetten ihbar geldi. İlçede banka soygunu, aldığımız istihbarata göre 4 kişiler ve hepsi de ağır silahlı, içeride rehineler var. Desteğimize ihtiyaçları varmış. İki unsur yola çıkacağız,” dedikten sonra saatine baktı.
“Saat 09:50. 10:00’da teker döner. Hızlı olun. Yüklü olabilirler, cephanenize dikkat edin.”
Bir anda herkes ayaklandı. Teçhizatlarımızı giyip, silah ve cephaneliklerimizi almak için sadece on dakikamız vardı. Fakat ben bu on dakika içerisinde en az beş kez Doğa’nın mesajını habersiz bıraktığımı düşünüp durdum. Kendimi ona kanıtlayayım derken bir anda sırra kadem basmıştım. Sorusu bile havada asılı kamıştı. İlk itibar için fazlasıyla kötü başlamıştım. Bu durumu toparlamam zaman alacaktı. Şu anda ise fazladan bir saniyem bile yoktu.
On dakika içerisinde herkes bineceği zırhlı aracın içindeki yerini aldı. Yola koyulmamız ve ilçeye varmamız yaklaşık yirmi beş dakika sürdü. Yol boyunca Şef, bankanın etrafını saran komiserlerle istihbaratını koparmamıştı.
Bankanın iki arka sokağına gelince durduk. Vardığımız yere ayak basmamızla etrafımız bir anda polislerle çevrildi. Şef öne çıkarak “Operasyon şu andan itibaren Özel Harekât bünyesinde gerçekleşecektir,” dedi. “Bize yardımcı olmanız gerekli. Bankanın önündeki ana caddenin iki ucuna dikkat edin. Halkı bankanın 20 metre yakınına yaklaştırmayın.” Polisler emirleri aldığı gibi kendi içlerinde koordine olabilmek adına dağıldı. Şef ciddi bir ifadeyle bize baktı.
“Sivilleri riske atmayacaksınız.”
Uyarısının yersiz olduğunun o da farkındaydı. Aramızdan kimse sivillere zarar verecek en ufak bir kahramanlıkta bulunmazdı. “Bankanın etrafını saracağız. Kol kol ilerliyoruz. İki arka bir yan! Sadece dört kişi olamazlar. Mutlaka dışarıda muhbirleri vardır. Dikkatli olun. Özellikle alçak çatılı binaların etrafındayken bir gözünüz sürekli yukarıda olsun. Doğukan,” dediği anda iki adım öne çıktım.
“Yardımcını al, ana girişi gören en yakın yere kovuşlan. Arka çıkış içeriden kapatılmış. Pencereler korumalı, çıkabilecekleri tek yer ana kapı. O kapıdan hiçbiri elini kolunu sallayarak çıkmayacak.”
“Anlaşıldı Şef.”
Başıyla bize gitmemizi işaret edince Osman’ın sırtına vurdum. Birbirimizi kollayarak dar sokaklardan birine daldık. Osman önde, ben arkada her beş adımda bir durup çevreyi kolaçan ettik. Merakına yenik düşen insanların pencerelerde olduğunu görebiliyorduk. Şanlıydık, hiçbiri karşımıza tehditlerden biri gibi çıkmamıştı ve çatışmaya girerek zaman kaybetmemiştik. Şanssızdık. Doğru bir yer bulabilmek için vaktimiz kalmamıştı. Bu bizi 1-0 geriye atıyordu.
“Dur!”
Osman ana caddeye çıkmadan durdu. Dizimin üzerinde siper alarak çevredeki çatıları taradım. Siktir! Şef haklıydı. Yalnız değillerdi. İki keskin nişancı karşılıklı iki çatıya yerleşmişti. Fakat ikisi de bankanın önünü saran polislere ateş etmemişti. Sanki birinden ‘Vur’ emrini bekliyorlardı. O emir gelene kadar da sadece çevrede kuş uçurtmamaya yeminlilermiş gibi izliyorlardı.
Bankanın ana giriş kapısını gören ama keskin nişancıların radarına girmeyeceğim yüksek bir yere ihtiyacım vardı. Tüfeğimin dürbünüyle binaları taradım. Hepsi sivil dairelere benziyordu. Fakat bu şehirde hangi eve güvenebileceğimizi ancak Allah bilirdi. Dürbünden görebildiğim kadarıyla dairelerin içini incelemeye çalıştım.
O an Rab yüzüme güldü. Açık bir pencerenin önünde, rüzgârdan dalgalanan bir perdenin arkasından bize gülümseyen fotoğraf, Ata’ma aitti. Yanında da büyük bir Türk bayrağı vardı. Duvarına asacak kadar sevdasından korkmayan her kimse bize yardım etmek içinde elinden geleni de yapardı.
Ana caddeyi kolaçan ettim. Yaşanılan kaosun arasından geçebilirdik ama bu riskliydi. Gece olsaydı işimiz biraz daha kolaydı ama şu anda güneşin alnındaki adamlardan saklanmamız gerekiyordu. Hızlı olmalıydık. Gözlerimi etrafta dolaştırdım. Keskin nişancıların bizi fark etmeyeceği bir nokta bulmaya çalıştım. Yaklaşık yirmi beş metre ileride bir alt geçit vardı. Oraya kadar gizlenerek gidebileceğimiz sadece birkaç dükkân tentesi…
“Ne yapıyoruz?”
“Camiinin avlusundan saat dört yönündeki adamı tut.”
Osman itiraz edecek gibi oldu. “Çapraz ateşe ihtiyaçları olabilir,” dediğimde “Sen nereye gidiyorsun?” diye sordu. İşaretle karşı apartmandaki daireyi gösterdim. Kısa bir bakış attıktan sonra “Güvenemezsin,” deyince sadece gülümsemekle yetindim. Atamın ve bayrağımın olduğu bir eve de güvenemeyeceksem, şu dakika şehit düşmeye razıydım.
“İrtibatı koparma ve dikkatli ol.”
Osman’ın cevap vermesine fırsat vermeden öne doğru atıldım. Dükkanların tentelerinin altından eğilerek koşmaya başladım. Kendimi hayalet moduna almış gibi insanların arasından geçtim. Alt geçitte karşılaştığım birkaç insanın çığlığı olmasa ciddi anlamda görülmez olduğumu düşünecektim. Ki bu imkansızdı. Demek ki buranın halkı dosttu. İşte bu fazlasıyla işime yarayacaktı.
Tekrar yüzeye çıktığım gibi bir aracın arkasına saklandım. Etrafı kolaçan ederken bu yol üzerinde saklanabileceğim hiçbir şey olmadığını fark ettim. Siktir. Kalbim delicesine bir cesaretle çarpsa da operasyonu tehlikeye atacak en ufak şeyden kaçınmam gerekiyordu.
Düşün, düşün, düşün.
Belirlediğim dairenin bulunduğu apartmana kadar elli adıma ihtiyacım vardı. Yolu uzatırsam daha fazla adıma. Çaprazımdaki apartmanın yanındaki boşluk ara bir sokak olmalıydı. Oradan geçerek arkaya dolanabilirdim ama arkada beni neyin beklediğini bilmiyordum. Çıkmaz bir sokakla boşa zaman kaybı da yaşayabilirdim. Elli adıma ihtiyacım vardı ya da beni elli adımlık yere ulaştıracak herhangi bir şeye.
Beklemediğim bir anda benim aksi yönümden gürültüler yükseldi. Sesin geldiği yöne baktığımda soygunculardan birinin rehineyi kendine siper ederek kendini gösterdiğini ve küfürler yağdırdığını duydum. Dürbünle keskin nişancıları kontrol ettim. İkisinin de odağı kendi adamlarının üzerindeydi. Belki de bu son şansımdı.
Saklandığım yerden çıktım. Apartmanlara sırtımı vererek nefes bile almadan ilerledim. Tam elli adım sonra istediğim apartmanın girişindeydim. Kapının açık olması mucize gibi gelirken kendimi oyalanmadan içeri atmıştım.
“28-31 noktaya ulaşıyorum.”
Merdivenleri seri bir şekilde tırmanırken bir yandan da etrafımı kolaçan ediyordum. “Osman nerede?” Şef’in sorusuna “İki keskin nişancıları var Şef,” diye fısıldadım. Bir yandan da önüme biri çıkar telaşıyla silahımı sürekli el değiştiriyordum.
“Çatılar dahil tüm cadde tutulmuş. Ana girişin soluna kalan camiinin avlusundan destek sağlayacak.”
“Hazırlıklı olun. Şafak yakın.”
“Anlaşıldı Şef.”
Üçüncü kata geldiğimde durdum. Zihnimde dairenin dışarıdan görüntüsünü canlandırdım ve sağdaki kapıyı çaldım. İçeriden gelen adım seslerinin yavaşlığı yaşlı birinin kapıya yaklaşmakta olduğunu gösteriyordu. Bir dakika sonra sesiyle yaşlılığını kanıtlayan kadının “Kim o?” deyişi kulağımı doldurdu. Korkutmak istemiyordum ama laf kalabalığı yapacak vaktim de yoktu.
“Polis.”
Kapının deliğinden baktığını hissettiğim kadına korkmaması için tebessüm etmeye çalıştım. Yaşadığım stresten ne kadar olursa. Birkaç saniye sonra kapıyı araladı ve gözlüklerinin arkasından etrafı kontrol etti. Kendince rahat bir kanıya varmış olacak ki “Geç çocuğum geç,” diye fısıldayıp kapıyı sonuna kadar açtı. Ses tonu sanki yıllardır bugünü bekliyormuş gibi profesyoneldi. “Salon tam karşıda.” Tedbiri elden bırakmamak için silahımı indirmeden içeri girdim. Evin her odasına kısa bir göz atarak ilerlerken salonun kapısında bir kız çocuğuyla karşılaştım. Donakalmıştım. Yalnızca birkaç saniyeydi. Fakat kızın ilk andaki korkusunu da sonraki hayranlığını da görebileceğim kadar uzun gelmişti. Taş çatlasın yedi yaşındaydı ama çakmak çakmak bakıyordu. Gözlerindeki kahvenin tonu bal rengine dönüyor gibiydi. Neredeyse beline değecek gibi duran kahverengi saçları vardı. Belki daha bile uzundu, yaptığı örgü bunu saklıyordu.
“Akşın çekil kızım abinin önünden.”
Akşın…
Adındaki anlamı tenine vermiş gibi beyaz duran yanakları hafiften pembeleşmişti. Çocuk olsa bile ona dikkatli bakmamdan utanmıştı. Çok masumdu, saftı, el değmemiş bir güzelliği vardı. Önümden çekilince oyalanmadan yanından geçtim. Pencere önündeki bir kere kovuşlandım. Önce çatıdakileri ardından bankanın ana girişini kontrol ettim.
“Noktadayım. Hazırım.”
“Anlaşıldı. Yüklü bekle.”
“Anlaşıldı Şef.”
Gözüm dışarıda kulağım ise içerideki en ufak hareketteydi. Yaşlı kadın, torunu olduğunu düşündüğüm kıza bir şeyler söylüyordu. Sanırım benim kim olduğumu anlatan bilgilerdi. Şef interkomdan unsurlara emirler yağdırırken gözümü görüşümdeki adamdan ayırmadım. Sıradan bir soygun olmadığını hissettiren görünüşleri yüzünden “28-31” diye seslendim interkomdan.
“Dinliyorum.”
“TEM’e haber vermeniz gereken durumlar olabilir.”
“Anlaşılmadı tekrarla.”
“Çatıdaki eşkâllerin terörle bir bağlantısı olabilir.”
“Emin misin Doğukan?”
“Emin olacak kadar çok terörist gördüm Şef.”
“Anlaşıldı tamam.”
Arkamdan cılız bir ses “Terörist ne demek anneanne?” diye sordu. Yaşlı kadının sadece nefes alışverişini duyuyordum. Sanırım torununa açıklayacak doğru kelimeleri arıyordu. “Terörist, ülkemizin kötülüğünü isteyen insanlara taktığımız bir isim.” Belli belirsiz gülümsedim. Bir çocuğa ancak bu kadar masum bir şekilde açıklanabilirdi bu şerefsizler.
“Bu abiler onları mı yakalıyor?”
Anneannesinden onaylayan bir mırıldanma çıktı. “O zaman bu abi süper kahraman mı anneanne?” diye sorduğunda dayanamayıp tamamen gülümsedim.
“Süperi ben bilmem ama kahraman oldukları kesin Akşıncığım. Şimdi sessiz ol, abinin dikkatini dağıtmayalım.”
**-**
DOĞA
Hazırlanıp okula gelmem neredeyse bir saatimi almıştı. İlk derse girmiş, öğle arasına çıkmış ve ardından tekrar bir derse dönmüştüm. Hoca ara verdiğinde ise telefonumu elime aldım ve Kurşun Asker’den mesaj geldiğini gördüm.
“Bir süreliğine evet.”
Son mesajımın üzerinden neredeyse altı saat geçmişti. Çevrimiçi olduğu için “Sürekli böyle ortadan kaybolur musun?” yazdım. O da oyalanmadan “Görevdeyken evet,” diye cevap verdi. Bu adam birde hayatını paylaşacak birini arıyordu değil mi?
“Seninle can yoldaşı olan kadına Allah’tan sabır diliyorum o zaman.”
Mesajıma en gıcık gülüşlü emojilerden birini attı. Yani belki ona göre normal bir gülüştü ama bana ne zaman bu emoji atılsa hep yanlış bir şey yaptığımı düşündürürdü.
“Hım… Normalde emoji kullanılmasını severim ama…
Sen koyunca sanki altından bir şeyler çıkacak gibi geliyor.”
“Bazen söyleyecek söz bulamayınca kurtarıcı oluyor.”
“Kapa çeneni diyorsun yani. ”
“Sana mesaj atan benim.”
“Pişman olmuş olabilirsin.”
“Olmadım. En azından şu ana kadar.”
“Peki… Benden ne istiyorsun?”
“Sabır…”
Okuduğum kelimeyle kaşlarım çatıldı. “Anlamadım?” dediğimde “Oysa ki ben hukuk öğrencilerinin zeki olduğu ile ilgili bir vibe almıştım,” dedi. Bana benim sözlerimle laf sokabileceğini sanıyorsa yanılıyordu. Ben de onunkileri kullanarak “Z kuşağı?” yazdım. O da bana 26 yaşında olduğunu söyledi. Aramızda beş yaş vardı. Koskoca beş yaş!
“Gerçekten Doğukan benden ne istiyorsun?”
“Can yoldaşım olmanı.”
“Çok klişe olacak ama… Neden ben?”
“Çok klişe olacak ama… Kurşun Asker’e yazan bir balerinsin.”
“Kader diyorsun?”
Ve bir anda bana yaklaşık 16 saniyelik bir ses kaydı attı. “Kader mi bilmiyorum ama yollarımız kesiştiğine göre hayatımızın bu dönemini birlikte geçirmemizin ikimize de iyi geleceğini hissediyorum.” Hayatımda duyduğum en tok ve gerçek anlamda özel harekatçı olduğunu hissettiren ciddilikteki bir sesti. Cevap vermedim. Söylediği şey aceleye getirilmeyecek kadar değerliydi. Derse gireceğimi söylediğim bir ses attım. Fakat ticaret hukuku profesörü gelene kadar sesi en az 5 kez dinlemiştim.
Bir insana sadece sesinden bile güven duyabilir miydim?
**-**
DOĞUKAN
Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânı olurdu. Bizimse yeni bir operasyon emri gelene kadar uğrak yerimiz bu karakoldu.
“İyi işti beyler.”
Çatışmaya girilmeden soyguncular yakalanmıştı. Fakat peşine düştüğümüz keskin nişancılar kıl payıyla elimizden kaçmıştı. Bize yardımı dokunan anneanne ve toruna veda edemeden olay yerinden ayrılmak zorunda kalmıştım. Yorgun ama bir operasyondan daha alnımızın akıyla çıktığımız için keyifliydik. Herkes kendine dinlenecek bir yer ararken ben soluğu soğuk merdivenlerde almıştım. Hem soluklanmak hem de aldığım soluğu sigara ile baskılamak için.
Doğa’nın attığı mesaja altı saat sonra cevap vermiştim. Aklımın bir yerinde ona cevap vermemenin yarattığı sıkıntıyı bu altı saat boyunca taşımıştım ve bu benim için yeni olmasa da çok uzun zaman önce unuttuğum bir histi. Şaşkındım. Yüzünü görmediğim, sadece adı ve numarasını bildiğim birini düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Hatta öyle bir şeydi ki bu, iki üç gündür ölüm acısının yarattığı tahribata bile kalp yormuyordum. Sanırım Osman’ın dediği şey buydu. Kafa dağıtmak, birileriyle konuşmak, normale dönene kadar yanına bir yoldaş bulmak…
Can yoldaşı.
Neden Doğa’yı seçtiğimi bilmiyordum ama ilk mesajından beri kendimi bir şekilde ona çekiliyorken bulmuştum. Nerede yaşadığını bile bilmezken, sanki aramızda görünmez halaylarla bağlıymışız gibi hissediyordum. Sanki kader ağlarını bizim için örüyordu. Öyle ya da böyle onunla konuşmak kafamı boşaltmaya iyi gelmişti ve bunun devam etmesini istiyordum.
Sigaranın da etkisiyle üzerimdeki gerilimi attım. Doğa’nın son mesajına cevap vermek için telefonumu çıkardım. Altı saat geçmişti ama o bir dakika bile geciktirmemişti mesajlarımı. Bu bile konuşmaya devam etmemiz için bir işaretti.
“Kader mi bilmiyorum ama yollarımız kesiştiğine göre hayatımızın bu dönemini birlikte geçirmemizin ikimize de iyi geleceğini hissediyorum.”
Neden bilmiyorum ama mesaj atmak yerine sesimi duysun istemiştim. İçimde umut eden bir yer, buna karşılık onunda ses atabileceğine inanmıştı. Atmıştı da. “Şey… Şimdi derse girmem gerekli. Bunu çıktığımda konuşalım.” Birkaç saniyeden ibaret olan ses kaydını en az on kez dinlemiştim. Ses tonu yazı müjdeleyen bahar gibiydi. Kuşların cıvıl cıvıl ötüşü gibi şen, havanın bunaltmayan sıcağı gibi rahatlatıcı, yeni açan çiçekler gibi taze ve genç. İnsana yaşam vaat eden, onunla yaşlanırsan bu dünyada cenneti hak edeceğini garantileyen bir ses…
Sesinde ters bir şey sezmesem de konuşalım demesi içime kurt düşürmüştü. Söylediğim şeyi yanlış anlamış olma ihtimalini en aza indirmek için içimdekileri satır satır anlatmaya karar verdim.
“Kulağa nasıl geldiğinin farkındayım. İnan biri bana da birkaç ay önce, saçma bir arkadaşlık uygulaması yükleyip hiç tanımadığın bir kıza bunları yazacağımı söyleseydi, aklını kaçırdığını söylerdim.
Beni tanımıyorsun, seni hiç görmedim. O uygulamayı ne için kullandığını bile bilmiyorum. Belki hayatının aşkını arıyorsundur, belki sadece takılmalık birine bakıyorsun belki de sadece sataşacak birilerine yazıyorsun…
Ama açtığım ilk dakika da bana mesaj atmanın altında ilahi bir güç olduğunu hissediyorum ve bu aralar en çok ihtiyacım olan şey bu.
Yakın bir zamanda büyük bir kayıp yaşadım. Atlatamıyorum. Atlatabileceğimi de sanmıyorum. Fakat üslerimi en azından mesleğimi devam ettirebileceğime inandıramazsam beni hayatta tutan tek şeyden de olacağımın ihtarını aldım. Mesleğimden…
Yolumu kaybettim. Yönümü bulamıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum çünkü içimdeki acıdan kimseyi görmüyorum. Hoş, sorabileceğim kimsen de kalmadı çünkü her şeyi yıkıp geçtim. Yardıma ihtiyacım var.”
Mesajı yazmayı bitirmemle Doğa’nın çevrimiçi olması bir oldu. Ona okuması ve düşünmesi için zaman verdim. Kendime de bir sigaralık vakit. Ben sigaramı yakana kadar Doğa’nın mesajı ekranıma düştü.
“Merhaba Kurşun Asker ”
“Merhaba Balerin…”
**-**
DOĞA
Ders biter bitmez oksijensiz kalmış gibi sarılmıştım telefonuma. Tam da o sırada önüme uzun bir yazı düşmüştü. Doğukan’ın içini döktüğü ve benim ruhuma doldurduğu tonla acı vardı. O kadar ağırlaşmıştım ki oturduğum yerden kalkamamıştım. Tek tek özümsemiştim cümleleri.
“Yolumu kaybettim. Yönümü bulamıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum çünkü içimdeki acıdan kimseyi görmüyorum. Hoş, sorabileceğim kimsen de kalmadı çünkü her şeyi yıkıp geçtim. Yardıma ihtiyacım var.”
Sanki ben yaşıyormuşum gibi çaresiz hissetmiştim. Ona nasıl yardım edebileceğimi bilmiyordum ama etmek istiyordum. Bu yüzden selam vermiştim ilk önce. Ekranımda beklediğini o an anladım. Oyalanmadan aklımda ilk kalan acıya dokundum.
“Kaybın için çok üzgünüm.
Seni bu derece etkilediğine göre ailenden biri olmalı.”
Bu zamana kadar yakın diyebileceğim hiçbir kayıp yaşamamıştım. Fakat “Abim,” demesini de beklemiyordum. Donakalmış bir şekilde ekrana baktım. Ablamın ölmüş olabileceğini düşündüm bir anlık. Ardından bırakacağı o derin hissizliği hayal ettim. Göğsüm parçalanacakmış gibi oldu.
Sınıf boşalmıştı. Benim içimin boşalan makarasının yanında bu yokluk hiçbir şeydi. Ne diyeceğimi bilemeden klişeleşmiş bir “Başın sağ olsun,” mesajı yazdım.
“Vatan sağ olsun.”
Gözlerim yuvalarındaki yerini zorlarken “Şehit mi oldu?” diye sordum. Hayır demesini istiyordum. İki türlü ölümde çok kötüydü ama şehit olmak… Onun mesleğindeki biri için çok daha kaldırılmaz olmalıydı.
“Evet.”
“Şimdi çok daha üzüldüm.”
Attığım mesajın ardından kısa bir süre sadece ekrana baktım. Vatanı için can veren bir abinin kardeşine nasıl can yoldaşı olacaktım ki? “Peki tam olarak benden ne istiyorsun? Belli ki benim can yoldaşı tanımımla seninki biraz farklı.” İsminin altında yazıyor kelimesi bir görünüp bir kayboldu. Uzun bir liste çıkaracağını düşünürken sadece iki kelimelik bir ömür sığdırmıştı satıra.
“Nefes almanı.”
Boğazım düğüm düğüm oldu. Yüreğim sanki boğazımdan çıkmaya çalışıyormuş da sıkışmış gibiydi. Söylediği şeye tezat bir şekilde nefes alamıyordum. Beni bu histen çıkarması için “Başka?” diye sordum.
“Hayatında biri olmadığını var sayıyorum?”
“Olsaydı şu an konuşuyor olmazdık…”
“İstediğim tam olarak bu,” dediğinde hafifçe kaşlarım çatıldı. “Hayatına tekrar birini alana kadar birbirimize can yoldaşı olalım.” Kafam karışmıştı. “Arkadaş mı olmak istiyorsun yani?” Sorumun üzerine birkaç saniye bekledi.
“Arkadaştan öte.”
“Dost?”
“Sahte dostlukları gördükten sonra seninle aramdakine o ismi vermek istemiyorum. Ben gerçek bir şey arıyorum.”
“Can yoldaşı olacak birini arıyorsun.
Her zaman yanında hissedeceğin, ne kadar verirsen o kadar alacağın, güveneceğin birini. Doğru mu anladım?”
“Eksiği var ama evet doğru.”
Belki onun kafasındakini yazmış olabilirdim ama cümlelerimin hiçbiri benim kafama oturmamıştı ve bu şekilde sağlıklı bir yol alabileceğimi sanmıyordum.
“Aklıma takılan bir şey var.
Hayatına tekrar birini alana kadar dedin ya, ondan sonra ne olacak?”
“Yok olacağım.”
“Ya istemezsem?”
“Emin ol isteyeceksin.”
“O kadar yaşanmışlıktan sonra çekip gidebilecek misin?
Çünkü anlattığın şey çok özel bir arkadaşlık.”
“Merak etme. Seni zor durumda bırakacak hiçbir şey yapmam.”
“Ama ben sana bunu garanti edemem.
Yani hayatına birini alacağın zaman çekip gideceğime söz veremem şimdiden.”
“İlk konuştuğumuzda da dediğim gibi. Hayatıma kimseyi almayacağım.”
“Büyük konuşuyorsun.”
“Kendime güveniyorum.”
“Şimdi söyle. Benimle can yoldaşı olmaya var mısın?”
Ekrana bakakaldım. Akla mantığa uymayan bir şeye kalbim nasıl bu kadar heyecanlanabiliyordu. Bir süredir hissettiğim yalnızlıktan mı yoksa hayatımın yoğunluğunda soluklanacağım birini istememden dolayı mıydı? En fazla ne kaybedebilirdim ki?
“Varım.”
Yorumlar
Yorum Gönder