Kurşun Asker ve Balerin - 2. Bölüm
DOĞUKAN
Tüm günün yorgunluğunun üzerine nöbet ciddi anlamda işkenceydi. Sanırım bugünün tek güzel yanı Doğa’nın can yoldaşım olmayı kabul etmesi olabilirdi. Gerçi o da saatlerdir ortada yoktu. Okulda olduğunu bildiğimden çok fazla rahatsız etmek istememiştim ama aklımın bir köşesi gözümün sürekli telefona kaymasına neden oluyordu ve bu nöbet sırasında yapmamam gereken bir hareketti. Tam düşüncelerimin en yoğunlaştığı anda telefonum hücum yeleğimin içinde titredi. Umarım bu seferki mesaj saçma bir indirimi ya da absürt bir haberi mesaj atan Musti olmazdı. Çevreyi kolaçan ederek telefonumu çıkardım ve beklediğim mesajın geldiğini gördüm. Gördüğüm mesajla yüzümde oluşan tomurcuk kadar gülümsemeyi anında bastırdım.
“Kurşun Asker!”
“Balerin.”
“Ne yapıyorsun?”
Cevap yazmaya başladım. Ardından aklıma gelen delice düşünceyle etrafı kontrol ettim. Arsızlığa vurarak dizimden aşağısını ve önümde duran kirpiyi aldığım anlık bir fotoğraf çektim. Bir kere atmıştım nasılsa. “Nöbet. Sen?” Okumasına rağmen cevap vermedi. Telefonun başında beklememem gerekiyordu ama ben sabırsızca yazacağı mesajı kaçırmamak için ufacık ekrana takılı kalmıştım. Birkaç dakika geçince pes ettim. Ekranı karartacağım sırada ise gözümün önüne bir fotoğraf düştü. Çalışma masası, bilgisayar, kitaplar ve tonla not.
“Ders.” Onu anlamıştım zaten. “Geçen gün zaten gece çalışmıyor muydun?” Dikkatliydi. Bu beni ilk günden beri önemsediği anlamına gelebilir miydi? Attığı fotoğrafa cevaben “Allah zihin açıklığı versin,” diye yazdım. Sonra da son mesajını seçerek “Buradaki düzen biraz farklı,” dedim. Fotoğrafına attığım cevaba “Sağ ol babacığım,” yazdı. Ekrana bakarken hafifçe suratım buruşmuştu sanki. Espri mi yapmıştı şimdi?
“Esprilerinin üzerinden geçmeliyiz.”
“Ha ha… Aldığın can yoldaşı paketinden bu çıktı cınıms.
İdare edeceksin artık.
Nasıl farklı bir düzen bu arada?”
“12/24”
“12 saat çalışıyorsun 24 saat dinlenmede misin?”
“Zeki Balerin. Bazen de nöbet tutmamız gerekiyor. Bu gece onlardan biri.”
“Sabahtan beri işte misin yani?!”
Şok olmuş bir emoji koymasa bile onun şaşkınlığını attığı mesajdan anlayabilirdim. “Evet,” yazdığımda “Çok yorgun olmalısın,” dedi. “Yemek yiyebildin mi?” İntikam soğuk yenen bir yemekti ama ben dumanı üstünde olanlarından daha fazla tat alırdım. Bu yüzden yemek yiyip yemediğimi sorgulayan mesajına “Yedim anne…” diye cevap verdim.
“Ha ha ha. Çok komik. Biraz yaratıcı mı olsan acaba?
İkidir benim esprilerimi bana satıyorsun da…”
Birkaç saat önce, birkaç saniyelik gördüğüm kızın şu mesajı yazarken ki halini düşününce ufak bir kahkaha attım.
“Sen yemek yedin mi?”
“Unuttum. Şimdi mola verdim bir şeyler hazırlayacağım.”
“Yemek yemek nasıl unutulur, bana anlatsana biraz.”
“Vizeler çok yoğun geçiyor
ve kafam kadar kitapları hatim etmem lazım.
Bir dakika bile çok değerli.”
“Neyin kadar? Maşallah kızımız da çok terbiyeli.”
“Beğenemedin mi?”
“Beğendim.”
Gülümsemişti. Emoji bile olsa insanın içini ısıtıyordu. “Nöbet nasıl geçiyor?” diye sorduğunda birkaç dakikadır olduğum yeri unutmuş gibi etrafa bakındım. Neyse ki görünürde huzursuz edecek hiçbir şey yoktu.
“Sakin…”
“Geçici olarak orada olduğunu söylemiştin. Asıl görev yerin neresi?”
“Bu çok gizli bir bilgi.”
“Öyle mi?” diye sorarken yanlış bir şey yaptığını düşündüren emojisini eksik bırakmamıştı. Gülümsedim. “Ankara,” dediğimde “Aa gerçekten mi?” diye sordu. “Ankaralı mısın yoksa?” Anne tarafından Ankaralıydım. Düşününce babamdan sonra annem temelli buraya yerleştiği için Ankaralı oldum sayılırdı.
“Oldum sayılır. Aslen göçmeniz ama ben Edirne’de doğdum.”
“Trakya bebesisin.”
“Bebe?”
“Orada doğmuşsun ya.”
“Sen nerelisin?”
“Bursalıyım ama üniversiteden dolayı şu anda İstanbul’da yaşıyorum.
Ailem Bursa da tabi.”
“İstanbul’un neresinde?”
“GBT’m de çıkmadı mı?”
“Detayına bakmadım.”
Şaşkın bir ifadeyle “Gerçekten GBT’mi mi çıkardın?” diye sordu. Gülümsemekle yetindim. Cevap yazmayınca “Söyleyecek misin yoksa bilgilerinden bakayım mı?” diye sordum. Meydan okur gibi “Bak bakalım,” dedi. Tek kaşım hafifçe havalanırken “Tamam,” yazdım. Restini kabul ediyordum. Hızla konuşma ekranlarını değiştirdim ve geçen gün Arif’in yolladığı dosyayı açtım. Sadece adı ve numarası yeter demiştim ama o ihtiyacım olabileceğini düşünerek Doğa’nın tüm bilgilerini önüme dökmüştü. İstanbul’la ilgili olan tüm detayları okudum ve gerisin geri Doğa’nın sayfasına girdim.
“Marmara Hukuktasın.”
Anında çevrimiçi olup mesajımı okudu. Fakat cevap yazmak için o kadar acele etmedi. Sanırım reste rest onu dumura uğratmıştı.
“Hass…”
Verdiği tepkiye erkeksi bir kıkırtıyla karşılık verdim. Mesajla bile edeceği küfrü durdurması bir an tatlı gelmişti. “Küfretme,” dediğimde “Edilmeyecek gibi değil,” dedi. İçeriden birilerinin çıktığını gördüğüm anda anında oturuşumu düzelttim. Yüzümdeki gülümseme bıçak gibi kesilirken kim olduklarına baktım. Şef olmaması biraz da olsa rahatlatsa da ciddiyetimi bozmadan mesaj atmaya devam ettim.
“Kadıköy Göztepe’de oturuyorsun. Açık adresini de yazmamı ister misin?”
“Yok yok. Bunları nasıl bulabilirsin?”
“Uygulamaya girdiğin telefon numarası çokta masum değil.”
“Bu kadar kolay ulaşılıyorsa bir daha uygulama yüklemeyeceğim telefona.”
“Polis olduğumu unutuyorsun. Ayrıca yemek ne oldu?”
“Suyun kaynamasını bekliyorum.”
“Makarna?”
“Yes!”
“Maşallah kızımız çok da hamarat.”
“Tabi… Ne sandın cicim?”
“Seni alan yaşadı.”
“Kimse beni alamaz. Eğer istersem ben aralarından seçerim.”
İddialı bir cevap vermişti ve nedense bu beni rahatsız etmişti. “Talibim çok diyorsun yani?” diye sorarken vereceği cevabın beni ipe astıracağını hissetsem de durmamıştım.
“Kuyruğun ucu gözükmüyor.”
“En iyisi evinin koordinatlarını da çıkarayım.”
“Ha ha ha nedenmiş o?”
“Seni erkenden kaybetme riskini sıfıra indireceğim birkaç plan için gerekli.”
“Evimi bombalayacak!”
Yazdığı mesajdan sonra hiç fena fikir gelmemişti kulağıma. Gülümseyerek cevap verdikten sonra “Devriye atacağız. Sana afiyet olsun,” yazdım. Dikkatli olmamı söyledikten sonra “Gel de beraber olsun,” dedi. Bir an yan yana olduğumuz düşüncesi nefes almayı unutturdu. Hatta kalbim bile kan pompalamayı durdurmuş gibi göğsümde bir yoğunluk oluştu. Ardından ikisi de güçlerini birleştirerek daha hızlı, soluksuz bir şekilde geri döndüler. Hayali bile böyle hissettiriyorsa gerçeğini düşünemiyordum bile.
“Bir gün…”
**-**
DOĞA
Saatlerdir kafamı derslere verdiğim için acıktığımı hissetmemiştim. Fakat ayağa kalkıp makarna yapmaya niyetlendiğimde açlığım resmen mideme vurmuştu. Bu hissi biraz olsun bastırabilmek için ablamın Kahve Dünyası’ndan aldığı meyveli çikolatalardan birkaç tane yemiştim. Tatlıyı çok seviyorum ve bunların tadı da gerçekten harikaydı. Hatta ilk anda gözümün açıldığını düşünmüştüm. Fakat yarım saat içerisinde karnımda bir yere saplanan ağrı yüzünden iki büklüm olmuştum. Tarif edebileceğim net bir yer yoktu. Sanki hayalet bir el vardı ve karnımın her yerine bıçak sokup çıkarıyor, nefes almama bile izin vermiyordu.
Soğuk soğuk terliyordum ama içten çayır çayır yandığımı hissediyordum. Ağladığımı bile hissedemeyecek kadar uyuşmuştum. Bedenim ise kaskatı bir şekilde yataktaydı. Ablamı aramıştım, açmamıştı. Simge’yi aramıştım, dönmemişti. Annem ve babamı telaşlandırmak istemiyordum. Ne yapacağımı, kime ulaşacağımı bilmez halde yatağa uzanmıştım. Sırt üstü, yüz üstü, amuda pozisyonu, cenin hali…
Ağrı hiçbir şekilde geçmiyordu. Bazen biraz daha nefes aldıracak seviyeye iniyordu. O anlarda gözlerim kapanır gibi oluyordu. Sonrası…
Ölmek isteyeceğim şiddette bir ağrı. Sadece inliyor, kıvranıyor, ağlıyor ve çaresizce azalacağı o birkaç dakikayı bekliyordum. Tam o sırada telefonumun çaldığını duydum. Fakat o kadar kötüydüm ki kimin aradığına bakamadım. Birkaç dakika sonra gelen mesajla güç bela telefonuma uzandım. Artık güçsüzlükten titriyordum. Gelen mesaj Kurşun Asker’dendi.
“Uyudun mu?”
“Hayır.”
“Hala ders mi çalışıyorsun?”
Ellerim titriyordu. “Pek sayılmaz,” dedikten sonra ağrımı söyleyip söylememek arasında kaldım. Oradan bana nasıl yardım edebilirdi ki? Ama öte yandan can yoldaşı olmuştuk, mesafelere inat. İlk kötü günümü beraber göğüsleyebilir miydik?
**-**
DOĞUKAN
Devriyeyi vukuatsız olarak bitirmemizin şerefine İbrahim hepimize çay ısmarlamıştı. Herkes normal rutinine dönmüş, muhabbetinin yanında çayını yudumlamaya başlamıştı. Bense sigara içmek ve Doğa’yla konuşmak için dışarı çıkmayı tercih etmiştim. Çayımı bankın üzerine bıraktıktan sonra Doğa’nın numarasını çevirmiştim. Bir yandan da sigara tablamdan bir dal çıkarmıştım. Dudaklarıma kıstırdığım sırada aramam cevapsıza düştü. Hafifçe kaşlarım çatılırken saati kontrol etmeyi yeni akıl etmiştim; 23.30 Çok da geç sayılmazdı. Yine de tüm gün ders çalıştığı, hatta yemek yemeği bile unuttuğu düşünülürse uyuyakalmış olabilirdi. Bu yüzden uyuyup uymadığını kontrol eden bir mesaj attım ve telefonu karton bardağın yanına bıraktım. Sigaramı yakana kadar mesaj geldi. Uyumamış olması yüzüme hafif bir tebessüm yerleştirirken konuşacak vakti olup olmadığını merak ettim. Ders çalışıyor olabilir miydi? Sigaramdan derin bir nefes aldıktan sonra ders çalışıp çalışmadığını sordum. ‘Pek sayılmaz’ demişti. Yani çalışmıyordu ya da çalışmaya çalışıyor ama artık kafasına bir şey girmiyordu.
“Çok ağrım var.”
Gelen mesajla kaşlarım çatılırken özel zamanlarından birinde olup olmadığını düşündüm. Bunu açık açık sorarak onu utandırmak istemiyordum. Bu yüzden genel bir soru üzerinden ilerlemeye karar verdim.
“Nasıl? Neren ağrıyor?”
“Bilmiyorum. Yemekten sonra başladı.
Karnımın ortası mı sağı mı çözemiyorum ama yarım saattir ağlamaktan ve kıvranmaktan…”
Sanki mesajı yarım kalmıştı. Bir süre tamamlar diye bekledim. Fakat dakikalar geçmiş, sigaram bitmiş, çayım yaralanmıştı ama mesaj falan gelmemişti. Daha fazla beklemenin anlamsız olduğunu hissederek Doğa’yı aradım. Yine açmadı. Tekrar mesajıma cevap verir umuduyla sayfasına girdim.
“İyi misin? Evde biri var mı?”
“İyi değilim. Yok. Ablam şehir dışında.”
Rahatsızlık hissiyle ekrana baktım. Özel günü değildi. Belli ki normalden farklı bir ağrıydı ve şu anda yalnızdı. “Hastaneye götürebilecek biri var mı?” diye sorduğumda “Yok. Ayrıca gitmek istemiyorum. Geçer birazdan,” cevabını aldım. Konuşamayacak kadar ağrısı vardı. Mesaj yazarken de fazlasıyla oyalanıyordu. Yani kesinlikle hastaneye gitmeliydi.
“Neden? Geçmemiş ama.”
“Geçer geçer.”
“İlk kez mi oluyor?”
“Evet ve umarım son kez olur.”
“Arıyorum.”
Bu sefer arayacağımı önceden söyledim ve beklemeden aradım. Birkaç dakika sonra kulağıma dolan “Efendim,” sesi, ağrıdan iki büklüm olmuş birini yansıtıyordu. Ağlıyor muydu? Kahretsin ağlıyordu! “Hastaneye gitmelisin,” dediğimde itiraz eden bir mırıltı çıkardı ve o minicik ses inlemesine karıştı. Ciddi anlamda canı acıyor olmalıydı.
“Ağrını 10 üzerinden değerlendirir misin?”
“100.”
Acı eşiği düşük olabilir miydi? Çünkü verdiği sayı çok fazla ağrı demekti. “Madem öyle neden bu kadar inat ediyorsun hastane konusunda?”
“Hastane fobim var.”
İşte bu mantığa uyan bir bahaneydi. “Küçükken geçirdiğim bademcik ve geniz eti ameliyatından sonra mümkün olduğunca hastaneye gitmiyorum.” Onu endişelendirme düşüncesi kalbimi sıcak bir el gibi sarmıştı ve boğulmam an meselesiydi. Korkusu vardı anlıyordum ama o da hastaneye gitmesi gerektiğini anlamalıydı.
“Tamam o zaman şöyle yapalım,” diyerek sesini hoparlöre verdim. “Sen tam olarak nerenin ağrıdığını anlatıyorsun. Evde neler yapabileceğimize bakıyoruz. Anlaştık mı?” Acı dolu bir sesle beni onayladı. Bir an içimde bir makara varmış da çaresizliğin etkisiyle boşalmasını izlemişim gibi hissettim. Dünyanın dibine vurmuştum ve kahrolası yerden yukarı tırmanmak için ne yapabileceğimi henüz bilmiyordum.
“Ama eğer yaptıklarımıza rağmen geçmezse, hastaneye gideceksin. Söz mü?”
Cevap vermedi. Telefonun ucunda olduğunu alıp verdiği kesik nefeslerden anlayabiliyordum. “Söz mü?” diye sorumu tekrarladığımda güçsüzde olsa bir söz dudaklarından döküldü. Güzel…
“Sözüne güveniyorum. O zaman şimdi bana ağrını en yoğun nerede hissediyorsun söyle.”
**-**
DOĞA
Konuşmayı geçtim, nefes almak bile canımı yakıyordu. Genellikle Doğukan konuşuyor, ağrımı geçirecek tarifleri internetten araştırıp söylüyordu. Sorun şu ki mutfağa gidip onları hazırlayacak kadar bile ayakta durabileceğimi hissetmiyordum. Fakat bir şeyler yapmam gerektiğinin de farkındaydım.
“Doğa orada mısın?”
Telefonun ucunda olduğumu bir mırıltıyla belli ettim. “Evde nane var mı?” diye sorduğunda baharat delisi bir ablayla yaşadığımı söyledim. “Seni yormayacak bir tarif buldum. Kalk hadi.”
“Kıpırdayınca canım çok yanıyor.”
Bu doğruydu. Saatlerdir her pozisyonu denemiştim ve en sonunda birinde az da olsa rahatladığımı hissettiğim için parmağımı bile kıpırdatmıyordum. “Farkındayım ama söylediğim hiçbir şeyi yapmadın. Bana verdiğin sözü tutmamak içinse-“
“Hayır,” diyerek sözünü kestim. “Sadece bacaklarımın bedenimi taşıyacağına inanmıyorum. Titriyorum şu an.” Doğukan kısa bir süre sessiz kaldı. “O zaman biraz beynini ağrıdan uzaklaştırmamız gerekiyor,” dediğinde benden imkansızı istediğini düşünmeye başlamıştım.
“Sana devriyede başımdan geçenleri anlatayım mı?”
Çaresizce bana yardım etmeye çalışmasına fiziken olmasa da kalbimle gülümsemiştim. “Gizlilik esas değil miydi?” diye sorduğumda “Bugün değil,” dedi ve bugün yaptıklarını anlatmaya başladı. Açıkçası Osman ve İbrahim’in arasında geçen muhabbetler benim bile gülümsediğim yerler olmuştu.
“Doğukan, Şef devriyenin durum raporu ne oldu diye soruyor.”
“Osman hazırlayacaktı.”
“O da senin hazırlayacağını söyledi.”
Arkadan duyduğum bir sesle, Doğukan’ın işte olduğunu hatırladım. Resmen çocuğu işinden alıkoyuyordum. Bir an önce toparlansam iyi olacaktı. Ne demişti? Nane çayı mı?
“Doğa, bana iki dakika izin verir misin? Kapatma sakın. Hemen geliyorum.”
Beni cebine koyduğunu düşündüğüm hışırtı sesleri duyulmaya başladı. Beynim acıdan uzaklaşmış mıydı emin değildim ama biraz olsun ayağa kalkabileceğime inanıyordum. Doğukan’ı daha fazla zor durumda bırakmamak için kalkmak zorundaydım. Cesaret göstererek ayaklansam da saniyeler içinde iki büklüm oldum. Telefondaki sesimi kapattığını tahmin ettiğim için rahatça inledim. Nefeslerimi kontrol altına alana kadar bekledim. Ardından ufak adımlarla mutfağa doğru gittim.
Tarif ettiği şekilde nane çayını yaptım. Odama geri dönüp yatağıma oturdum. Telefonun ucunda hala hışırtı sesleri arasında anlaşılmayan cümleler duyuluyordu. Çayı yudumladım. Doğukan söylediği için mi yoksa gerçekten işe yaradığından mı bilmiyorum gevşemeye başlamıştım. Ağrıyı daha az hissederken, saatlerdir olan tüm yorgunluğumun gözlerimden çıktığını hissettim. Son yudumlarımı alırken gözlerim kapanmaya başladı. Direndim. Fakat bedenim çoktan uzanır bir pozisyona geçmişti. Kulağımın gibindeki uğultu beyaz gürültü gibi gelmeye başlamıştı. Göz kapaklarım ağırlaştı, dünya saçma bir karanlığı sarmaladı ve benim şalterim usulca kapandı.
**-**
DOĞA
Kirpiklerim gün ışığına çekilen bir mıknatıs gibi aralandı. Önce nerede olduğumu sorguladım. Odamda ve yatağımdaydım. Daha sonra hangi pozisyonda olduğuma baktım. Cenin pozisyonunda uzanıyordum. En son nasıl uyuduğumu hatırlamaya çalıştım. Doğukan’ı beklerken…
Kahretsin uyuyakalmıştım.
Karnımdaki ağrı geçmiş ama yerine donuk bir his bırakmıştı. Sanki yanlış bir hareket yaparsam tekrar başlayabileceğinin sinyallerini veriyordu. Bu yüzden çok fazla kıpırdamadan baş ucumda duran telefonu aldım. Beni selamlayan saat sabahın yedisi olduğunu gösteriyordu ve Doğukan hala hattaydı ama hiçbir ses duyulmuyordu.
“Günaydın Kurşun Asker.”
Bir anda Doğukan’ın olduğu yerdeki tüm gürültü odamın içinde yankılandı. Belli ki rahat uyumam için kendi tarafındaki sesi kapatmıştı. “Günaydın Balerin. Nasılsın?” diye sorduğunda “Daha iyi sabahlarım oldu,” diye cevap verdim.
“Biraz daha uyanmasaydın seni de Şef’in yanına götürmek zorunda kalacaktım.”
Şaşkın bir bakışla, sanki beni görebilecekmiş gibi telefona baktım. “Kapatabilirdin,” dediğimde derin bir nefes aldığını duydum.
“İyi olduğuna emin olmadan kapatmam demiştim.”
Demişti. Damarlarımdaki kanın sıcaklığı yüzüme yayıldı. “Sözünü tuttun can yoldaşım,” dediğimde gülümsediğini hissettim.
“Sana verdiğim her sözü tutacağım can yoldaşım.”
Bende onunla birlikte gülümsedim. “Yalnız şimdi Şef’in yanına gitmem lazım,” dediğinde “Çok teşekkür ederim gece için,” dedim. “Teşekkür edecek bir şey yok. Yanında olamıyorsam yanında hissettirmeliydim.” Hayatımda ilk kez çok uzakta olan birini yanı başımdaymış gibi hissediyordum. Doğukan telefonu kapattı. Bense ağrının hissiyatıyla tekrar yatağıma uzandım. Bence can yoldaşlığının hakkını verdiğimiz, ilk kötü günümüz için oldukça başarılıydık.
**-**
DOĞUKAN
Şef tüm ekibi toplamış, gecenin vukuat tekmilini alıyordu. Benimse aklım sadece Doğa’nın nasıl olduğundaydı ve bu benim için şaşırılacak derecede yeni bir şeydi. Dün geceki çaresizliğimi hatırladıkça kendimi tanıyamıyordum. Elimin kolumun bu derece bağlı olduğunu hatırladığım son anı, abime aitti ve onu kaybetmiştim. Aynı şeyi yaşatmak ya da yaşamamak için tüm gece telefonun ucundaki bir nefese odaklanmıştım. Uykusundaki nefeslerini sayıyordum. Düzene girdiğinde bende soluklanıyor, acıyla karışık bir iniltiye döndüğünde ıstırabını taşıyordum. İyi olduğuna emin olana kadar telefonu kapatmak istememiştim. Fakat toplantı emri yüzünden zorunda kalmıştım ve şimdi ne söylenenlere odaklanabiliyordum ne de Doğa’ya ulaşabiliyordum.
Çılgınca bir fikirle telefonumu çıkardım. Önümdekileri kendime siper ederken hızla Doğa’nın sayfasına girdim. Gözlerimi Şef’ten ayırmıyordum ama parmaklarım seri bir şekilde tuşlara dokunuyordu.
“İyi misin?”
Mesaj gelince telefonum titremesin diye ekranda kaldım. Göz ucuyla baktığımda Doğa’nın çevrimiçi olduğunu gördüm ve birkaç saniye sonra mesajı ekrana düştü.
“Daha iyiyim.”
Neden bu söylediğine bir türlü inanamıyordum. Hızla mesaj yazdım ve göndermeden önce doğru yazıp yazmadığımı kontrol etmek için ekrana baktım.
“Hastaneye gitmemekte kararlı mısın?”
“Hı hı. Ayrıca gitsem ne olacak ki? Geçti gitti.”
“Neden olduğunu araştırırlar.”
“Kesin gaz çıkar,” diyerek gülmüştü. “Çocukken ne zaman ağrıdan dolayı hastaneye gitsem teşhis gaz oluyordu. Doktor en son ‘Kızım gazın var anla artık’ demişti.” Bunları yazarken tekrar gülümsediğini hayal ettim. Fakat ben takıldığım konu yüzünden gülemiyordum.
“Daha önce yaşamadığını söylemiştin.”
“Böylesini ilk kez yaşadım. Allah bir daha yaşatmasın.”
“Bu arada yanımda olduğun için çok teşekkür ederim. Sen olmasaydın geceyi nasıl atlatırdım bilmiyorum.”
“Keşke elimden daha fazlası gelebilseydi.”
Şef toplantıyı bitirdiğini söylediği an panikle başımı kaldırdım. Neyse ki kimse telefonla ilgilendiğimi görmemişti. Zengin kalkışı yapılan salondaki gürültüye benimde sandalye sesim eklendi. Hızla toplantı odasından çıkarken Doğa’nın attığı mesaja baktım.
“İnan bana bu kadarı bile yetti. Çok sağ ol.”
“Ablan ne zaman dönecek?”
“Bir aksilik yaşanmazsa akşam üstü gelmiş olur.”
Soyunma odasına doğru yürürken ablasının ne iş yaptığını sordum. Az kalsın kapıda Osman’a çarpıyordum. “Yavaş! Yerler yaş!” derken gözünün telefonumda olduğunu fark ettim. Hızla ekranı karartmam yüzüne keyifli bir gülümseme yerleşmesine neden oldu. “Akşama batak atalım diyoruz, gelecek misin?” Konuyu değiştirmeye mi çalışıyordu yoksa nabız mı yokluyordu emin olamadım. “Çok yorgunum ama haberleşiriz,” dediğimde kaşlarını oyunbaz bir şekilde hareket ettirdi.
“Bizim içinde kullanacaksın yani telefonu ha?”
Gözlerimi devirerek Osman’ın yanından geçtim. Dolabımın kilidini açtım. Üzerimi değiştirmeye başlamadan önce Doğa’nın attığı mesaja baktım.
“Onun GBT’sini bulamadın mı?”
“Sadece ilgimi çekenler için o kadar zahmete giriyorum.”
Mesajı atıp telefonu dolabın içine bıraktım. Hızla üzerimi değiştirdim. Silahımı korse kılıfın içine yerleştirdim. Telefonu alıp dolabı tekrar kilitlerken gözümü ekrandan ayıramadım.
“Hım… Bu zamana kadar kaç kız ilgini çekti bakalım?”
“Ayrıca ablam Endüstri ürünleri tasarımcısı.”
İlk mesajı on dakika önce atmıştı. Son mesajı ise iki dakika önce. Sanırım ilkine cevap vermeyeceğimi düşünmüştü ve konuyu devam ettirebilmek için soruma sığınmıştı. Bu telaşı yüzüme hafif bir gülümseme yerleştirirken “Gerçeği mi duymak istersin yoksa hoşuna gidecek olanı mı?” yazdım. Karakoldan çıkarken gözümü telefondan ayıramıyordum.
“Gerçeği tabi ki de. Gelecekteki başarılı hakimler arasında gösterilecek biriyle konuştuğunun farkında değil misin?”
Aldığım cevap karşısında umutlanan kalbim anlamsız bir hızla çarpmaya başladı. Neden umutlandığıyla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Hakimlik, bizim gibilerin mesleği için önemliydi. Belki bir yerde onu korumam gerekirdi ama heyecanımın kaynağı kesinlikle bu değildi. Düşünmem saçmaydı. Dillendirmem ise tamamen alakasız.
“Hâkim mi olmak istiyorsun?”
“Hıhım Yani inşallah. Sınavları biraz zor ama Allahtan ümit kesilmez.”
“Rabbim gönlüne göre versin.”
Aklımdan geçen düşüncelerin önünü kesmek ve parmak ucuma kadar gelen cümleleri durdurabilmek için birkaç mesaj önce yazdığı soruya cevap vermeye karar verdim.
“Soruna gelecek olursa da görev için olanları saymazsak…
Bir tane. O da şu anda açık olan ağzını kapatmakla meşgul.”
“Evime kamera mı koydun?”
Bu sokağın ortasında kahkaha atmama neden oldu. Fakat ciddi bir şekilde “Oradan bakınca sapık gibi mi duruyorum?” diye sordum. Saniyeler geçerken “Estağfurullah. Takılıyorum sadece,” diye cevap verdi. Ardından yine konuyu başka tarafa çekti.
“Ne yapıyorsun? Çıktın mı nöbetten?”
“Şimdi çıkıyorum. Kahvaltı edeceğim. Sen bir şeyler yedin mi?”
“Cıks. Bir daha o ağrıyı çekeceğime ömrü billah aç kalırım daha iyi. Sana afiyet olsun, tutmayayım daha fazla.”
Dün gece yaşadığı acının tekrarlanmasını istemiyordu. Onu anlayabilirdim ama yemek yemeyerek kendine daha fazla zarar verirdi. Şu an dinlenmesi, hafifte olsa bir şeyler yemesi gerekiyordu. Misafirhanenin yanındaki pastaneye girmeden önce hızlıca mesaj attım.
“Afiyet olacak ama birlikte. Poğaça alıp odama çıkana kadar vaktin var. Kalkıp kendine yiyecek bir şeyler hazırlasan iyi olur yoksa adresine yemek siparişi veririm ve benim seçtiğim bir şeyi yemek zorunda kalırsın.”
“Sakin ol şampiyon. Beni yemeğe çıkarman için daha erken.”
Sipariş verirken gelen mesaj yüzünden aptal bir gülümseme yüzüme yerleşti. “Geç olsun güç olmasın,” yazdım ve telefonu cebime koydum.
**-**
DOĞA
Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yerdi.
Şu anda benim için tüm yemekler üflenmesi gerekecek kadar sıcaktı. Yaşadığım korkunç ağrı sırasında bir daha ağzıma tek bir lokma koymayacağıma dair yemin etmiştim. Özellikle de tatlı şeyler ama şimdi, daha yeminimin üzeri soğumadan kendime kahvaltı hazırlamak zorunda bırakılmıştım.
Doğukan’ın söylediğini yapabileceğini biliyordum. En azından kendi hazırladıklarım daha az olur düşüncesiyle mutfağa girmiş, kendime tekrar ağrı çekmeyeceğim bir tabak hazırlamıştım. Doğukan’ın mesajının üzerinde on sekiz dakika geçmişti ki telefonum çalmaya başladı. Elimi hızlıca durulayıp tezgâhın üzerinde bangır bangır bağıran telefonu açtım.
“Efendim.”
“Odadayım.”
Tezgâhın üzerindeki fazlalıkları yerine koyarken “Mutfaktayım,” dedim. Gülümsediğini hissettiğim adam “Güzel,” dedi. Söz dinlememi taktir etmiş gibi duruyordu. Telefonun ucu kıyafetlerini çıkartıyormuş gibi seslerle doldu. Bir an nasıl göründüğünü hayal ederken buldum kendimi. Önce vücudunu, ardından yüzünü, kaşını, gözünü…
Kalbimde bir his bayır aşağı koşuyormuş gibi hopladı. Yanaklarımdan başlayan yangın sanki tüm yüzüme yayılmıştı. Hayalimden bile utandığımı o an anlamıştım.
Hiç fotoğrafını görmemiştim. Ona dair sesinden başka hiçbir şey görmemiştim. Nasıl hiç görmediğim birini hayal ederken bu derece içim kıpırdamıştı ki. Hele de can yoldaşlığı bile olsa bir yola girebilmiş olmamı aklım almıyordu. Neyin cesaretiydi bu? Polis olmasının rahatlığı mıydı yoksa ulaşılmaz olmasının verdiği vurdumduymazlık mı? Fakat o bana ulaşabiliyordu. Hem de hayatımdaki her detaya…
Peki ben onunla ilgili şeyleri nasıl öğrenecektim? Öğrendiğimde doğruluğundan nasıl emin olacaktım? Doğru olduğuna emin olmasam bile neden daha fazlasını merak ediyordum? Neden o? Neden biz? Neden?
“Kahvaltı da ne yiyeceksin?”
Sorusuyla düşüncelerimden sıyrıldım. Merakının kaynağı beni kontrol etmek miydi yoksa sadece ne yediğimi görmek mi emin değildim. Yine de izin isteyip telefonu kulağımdan çektim ve hızlı bir tepsi fotoğrafı çektim. Ulaştığı anda “Peynir seviyorsun,” dedi. Neden böyle düşündüğünü anlamak için tabağa baktığımda yarısından fazlasının peynir çeşidi ile dolu olduğunu gördüm. “Zeytini daha çok seviyorum ama kalmamış.”
“Siyah zeytin mi?”
“Evet ama her zeytini yemem. Böyle etli olacak, tuzlu olacak.”
Doğukan’ın gülümsediğini duydum. “Ağzın sulanmış gibi hissettiriyorsun,” dediğimde gerçekten de öyle olduğunu fark ettim. “Sadece zeytin yiyerek günlerimi geçirebilirim. Sen kahvaltıda neyi seversin?”
“Yiyeceklerle duygusal bağ kurmuyorum.”
Bana laf mı çarpıtmıştı o? “İnsanlarla kurmuyorsun, yiyeceklerle kurmuyorsun. Neyle duygusal bağ kurarsın peki?” Biraz sitemli olsa da lafımı gediğine oturtmuştum. “Seninle kurmaya çalışıyorum,” dediği anda düşüncelerim bile dondu. Ne demem gerektiğini bilememem yetmiyormuş gibi yanaklarım tekrar kızarmaya başladı.
“Can yoldaşı olarak.”
Sanırım şokumu uzaktan bile olsa yakalamıştı. Anladım demekle yetindim. “Sen ne yiyeceksin bende görebilir miyim?” Neyse ki mantıklı yanım hala yaşam belirtisi veriyordu. Tepsimi alıp odama dönene kadar telefonuma mesaj geldi. İki poğaça vardı sadece.
“Doyacak mısın bunlarla?”
“Çok bile.”
“Neyli onlar?” diye sorduğumda hafifçe gülümsediğini işittim. “Zeytinli.” Kıkırdadım. “Zeytin seviyorsun yani,” dediğimde “Peyniri daha çok seviyordum ama kalmamıştı,” dedi. Uyumlu muyduk zıt mıydık karar veremiyordum. Aramıza garip bir sessizlik yerleşti. İkimizden de çıt çıkmıyordu. “Kapatmamı ister misin?” diye sorduğumda “İsteseydim aramazdım,” dedi. Cevaplarının mantıkları gözlerimi yaşartacaktı. “Ama sen rahatsızsan kapatabiliriz.”
“Yemeğe başlamadın gibi hissediyorum da o yüzden sordum.”
“Senin başlamanı bekliyorum.”
“Ha?” Ufak bir şaşkınlık nidası dudaklarımdan kaçtı. Yemeğe başlamak için beni mi bekliyordu. “Ee o zaman afiyet olsun,” dediğimde gülümseyen bir tonda “Afiyet olsun,” dedi. Telefonu hoparlöre alıp yatağa koydum. İlk lokmamı ağzıma aldığımı belirten bir mırıltı çıkardım. Doğukan’ın derinlerden gelen kahkahası yediğim her şeyden daha güzeldi.
“Gecen nasıl geçti?”
Lokmasını bitirmesini beklediğimi hissettiren birkaç saniyeden sonra “Endişeli,” dedi. “Nasılsın sahi? Ağrın ne durumda?” Benden bahsettiğini anlamam ancak sonra ki cümleleriyle olmuştu. Utanmış ama bir o kadar hoşuna gitmiş bir gülümsemeyle “Anma adını gelmesin. Çok iyiyim şükür,” dedim. “Benim dışımda nasıldı?”
“Sıradan.”
“Hayatına renk katan sadece benim yani,” diyerek kıkırdadım ve ağzıma bir parça ekmek attım. “Doğrudur.”
“Gerçek kattığım rengin verdiği histe tartışılır. Baksana endişelendirmişim. Kara gün.”
“Siyahı severim.”
“Bunu bana iyi hissettirmek için söylüyorsun,” dediğimde garip bir ses çıkardı. Gülüyor muydu yoksa dalga mı geçiyordu çözememiştim. “Sana iyi hissettirmek gibi bir derdim olsaydı, kara gün olmasını reddederdim.” Cevap vermedim. Sanırım biraz utanmıştım. “Bende siyahı severim,” diyerek konuyu tatlılığa vurmaya çalıştım.
“Buna sevindim.”
“Neden?” diye sorduğumda cevap vermedi. Fakat birkaç dakika sonra ekranıma bir fotoğraf düştü. Tek bir kaş ve tek bir gözün olduğu, ikisinin de renginin siyaha yakın olduğunun vurgulandığı küçücük bir kareydi ama bakışı…
Çok şey anlatıyor, bir o kadarını da vaat ediyordu. “Gözlerin çok güzel,” dediğimde “Gözüm,” diye düzeltti. Gerçekten neden ikisini atmamıştı? “Diğeri de aynıdır diye genellemiştim ama belli ki öteki gözün bambaşka.” Cevap vermek yerine sessizliği tercih etti. Ben de onu zorlamadım.
Bir süre sessizce yemeğe devam ettik. Ardından havadan sudak konuştuk. Konuşmalarımızın arası gittikçe açıldı. Uyumak üzere olduğunu fark edince kapatmak istedim. Reddetti ama kısa bir süre sonra uyuduğunu belli eden nefesleri telefonun ucunu doldurdu. Ben de o sesi dinleyerek tekrar yatağa uzandım.
**-**
DOĞUKAN
Gözlerimi kapatıp Doğa’yı sessizce dinlemem huzurun en saf haliydi. Bundan dolayı mı bilinmez, neredeyse bir gün boyunca uyumuştum. Yine de kendimi dinlenmiş hissetmiyordum. Bir bu kadar daha uyusam ancak kendime gelirim diye düşünürken soluğu işte almam fazlasıyla ironikti ama mesleğimin garip bir büyüsü vardı. Kamuflajları üzerime giydiğim an yorgunluktan eser kalmıyordu. Görev aşkı uykumuza kadar işlemişti bir bakıma.
Uyandığımda telefonun kapanmış olduğunu görmüştüm. Doğa’nın nasıl olduğunu merak eden tarafım sürekli son görülme saatine bakmam için beni zorluyordu. Bu kulağa sapkınlık gibi gelse de kendimi alıkoyamıyordum. Operasyon emri gelmişti. Teçhizatlarımı giyerken bile gözümün teki telefondan ayrılmıyordu. Özellikle de benim gibi deliksiz bir uyku çekmediğini düşündüğüm içindi bu ilgim. Gecenin bir yarısı uyanıp telefona bakmasını gerektirecek ne olmuş olabilirdi? Ağrısı mı tekrarlamıştı?
“On beş dakika içinde araç içi içtima!”
Bakışlarım refleks olarak duyuruyu yapan Şef’e kaydı. Ekip çoktan peşine takılmıştı. Dizliğimi takmak için önüme döndüğümde Doğa’nın çevrimiçi olduğunu gördüm. Kalbim acınası bir hızla çarpmaya başladı. Ben telefonu elime alana kadar tekrar çevrimdışı oldu. Bana mesaj atmamış olması biraz sinir bozucuydu. Sağ dizime koruyucu dizliğimi takana kadar belki yazar diye bekledim. Yazmamıştı. Ağrısı olduğuna odaklanmadan yeni uyanmış olabileceğini düşünmek istiyordum ama aklımda bu düşünce varken de göreve kendimi veremeyeceğimi hissediyordum. Bu yüzden mesaj yazmaya karar verdim.
“Uyanmışsın. Günaydın Balerin.”
Tam ekranı kilitleyeceğim sırada çevrim içi oldu. Resmen sayfasında bana yazacağı tek bir kelime için bekliyordum. Ciddi anlamda acınacak bir hale gelmek üzereydim. Neyse ki daha fazla aklımı onda bırakmadan cevap vermişti.
“Ruhum hala uyuyor…”
“Son görülmelerim de takip ediliyor bakıyorum Günaydın Kurşun Asker.”
Yakalanmıştım. İşi şakaya vurarak durumu kurtarma çabasına girerken soyunma odasında kimsenin kalmadığını fark ettim. Saati kontrol ettim. Kahretsin! Geç kalmak üzereydim.
“Gözüm üzerinde. Sadece nasıl olduğunu merak ettim. Dün uyuyakalmışım.”
Hızlı bir mesaj attıktan sonra hazırlıklarımı tamamlayıp koşar adım yürümeye başladım. Neyse ki bizimkiler henüz binadan çıkmamışlardı. Onlara yetişmeye çalışırken bir yandan da gelen mesajları okuyup cevaplıyordum.
“Şakaa! O saatten beri uyuyor musun?”
“Daha iyiyim. Ablam kendi tariflerinden bir şey yaptı gece, rahat uyudum.”
“Çok şükür.”
“Uyansaydım haberin olurdu.”
“İşte misin?”
“Evet.”
“O zaman meşgul etmeyeyim seni.”
“Et. ☺️”
Et mi? Et mi dedin sen Doğukan Karahanlı? Operasyona gideceğinin farkında mısın lan? Yakında sen operasyonda da mesaj atmaya başlarsın. Can yoldaşı ol dedik canına susa değil!
“Senden bir şey isteyebilir miyim?”
Sitemli düşüncelerimin arasından sıyrılırken “Yapabileceğim bir şey ise,” yazdım. Hep birlikte binadan dışarı çıktığımızda elimdeki telefon tekrar titredi ve ben birkaç dakikadır olduğu gibi koşar adım yürürken gözlerimi telefona kitlendim.
“Bana anlık fotoğraf atar mısın?”
Okuduğum mesaj adımlarıma çelme takmıştı sanki. Durdum. Durdum ve benim cesaret edemediğim şeyi isteyen kızın mesajını doğru mu okudum diye kontrol ettim. Benden fotoğraf istemişti. Hem de herhangi bir fotoğraf değil, anlık bir fotoğraf çekmemi talep etmişti. Bu beni görmek için değildi. Benden ya da mesleğimden kuşku duymasından kaynaklıydı. Ona bir noktaya kadar hak verebilirdim. Devir kötüydü ve biz internetten tanışmıştık. Beli ki bazı kanıtlara ihtiyacı vardı. Fakat diğer taraftan bu isteği ona yalan söylediğimi düşündüğünün kanıtıydı ve bu çok can sıkıcıydı. O bana tek bir kare bile atmamışken, ben onu hiçbir anlamda sorgulamamışken bu ithamı hak ettiğime emin değildim.
“Dogi hadi abi!”
Osman’ın sesiyle hareketlendim. En sona kaldığım için çok fazla vakit kaybedemezdim ama öteki taraftan benden istediği şeyi gerçekleştirmeden, kafasında soru işareti bırakarak arkamda kalsın istemiyordum. Bu yüzden ön kamerayı açtığım gibi nasıl çıktığıma bakmadan fotoğraf çektim ve gönderdim.
“Hazırda mı vardı nan!”
Fotoğrafın iletilmesinin ardından bir anda ekrana düşen mesajla kaşlarım havalandı. Hala bana inanmamasına mı yanmalıydım yoksa lan kelimesini kibarlaştırmasına mı?
“Acelem var sadece. Göreve çıkıyoruz. Ayrıca nan mı?”
“Onun sen olduğunu nereden bileceğim ben?”
Neyin sorgu sualiydi bu. Burada sorgulanan ben miydim yoksa dış görünüşüm mü? Mesleğime takıldığını düşünmüyordum. Kabak gibi özel harekât kamuflajıyla karşısındaydım. Ha belki de asıl ona takılıyordu. Sonuçta o uygulamada çok fazla insanla uğraştığını söylemişti. Çoğu da gerçek fotoğraflar kullanmıyordu.
“Gerçekliğimi mi sorguluyorsun?”
“Haklı nedenlerim var.”
“Neler olduğunu duymayı sabırsızlıkla bekliyorum.”
“Bekle bir dakika.”
“Samam.”
Papatya olayındaki gibi ona kendimi kanıtlayacak vaktim yoktu. Ne atarsam atayım inanmayacağını anladığım için görüntülü aramaya karar verdim. Delice bir fikirdi ama en azından soru işaretlerinden bazıları noktaya dönerdi.
İlk aradığımda telefonu açmadı. Sabahın körü olduğu düşünülürse uygun olmama ihtimali vardı ya da belki de o kendini göstermek istemiyordu. Ne kadar merak edersem edeyim vereceği kararlara saygı duyacaktım. Sonuçta onunla dış görünüşünü önemseyerek can yoldaşı olmaya karar vermemiştim. Bana kalbi lazımdı. Kuşkusuz, sorgusuz, rahatlamış kalbi. Hızla mesaj yazıp tekrar arama tuşuna bastım.
“Kendini göstermek istemiyorsan kameranı kapat ya da başka tarafa çevir.”
Telefon çaldı, çaldı, çaldı.
Tam zırhlı araca bineceğim sırada arama sesinin kesildiğini duydum. Telefona baktığında ekranda upuzun dalga dalga saçlarını omzunun bir yanına atmış, rahat giyimli bir kız belirdi. Kamerasını açmayacağına o kadar şartlamıştım ki kendimi bir anda olduğun yere mıhlandım.
Kahverengi bir tek toprakta gözüme bu kadar güzel görünüyordu. Sevdiklerimi emanet ettiğim için. Artık bir de Doğa’nın saçlarında sevecek gibi duruyordum sonsuzluğu vaat ettiği için. Mehtaplı yüzü simetrik ve kusursuzdu. El değmemiz, adı konmamış bir güzellikti. Şu an karşımda olan kızın yüzünün her milimi için savaşlar çıkabilir, dünyalar feda edilebilirdi.
Bunları düşünmem sadece birkaç saniye sürmüştü. Çünkü Doğa kamerasının açık olduğunu fark etmemişti ya da belki benim görüntüm ona geç gitmişti. Bir anda görüntüsü karardı. Bozuntuya vermedim. En azından vermemeye çalıştım. Kalbimin ayarı bozulmuşken ne kadar başarılıydım işte ondan emin değildim.
Beni gördüğünü bildiğim için işaret parmağımı dudaklarıma götürdüm ve kabına sığmaz deli bir heyecanla gülümsedim. En son babamın motorunu kaçırdığında böyle hissettiğimi hatırlıyordum. Yaramaz bir çocuk gibi…
Beraber araca binerken yanımdakilerin görmemesi için telefonu göğsüme yakın bir yerde tuttum. Kalp atışımı oradan duyabilir miydi? Neyse ki araç çok gürültülüydü. Yerime oturdum. Ekranı yüzümü görebileceği şekilde kaldırdım. Zihnim bana oyun oynayarak karanlıkta az önceki güzelliği görüyormuşum gibi hareketlendi. Bu kadar kusursuz olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.
**-**
DOĞA
Her şey o kadar kusursuz bir hızda ilerliyordu ki kuşku, içimi kemiren bir kurta dönüşmüştü ve korkularımdan besleniyormuş gibi gittikçe büyüyordu. Uygulamadan tanıştığım biriyle aramızdaki sohbetin bu kadar iyi olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Açıkçası o uygulamadan adam gibi adam birinin çıkma ihtimali bile düşünülemeyecek kadar küçüktü ama çıkmıştı işte. Ya şanslı günümdü ya da istisnalar kaideyi bozmuyordu. Can yoldaşı olalım dediğimde tereddütlerim vardı ama ilk kötü anımda uzakları bile yakın etmesiyle beni utandırmıştı. Her an, her saniye aklımdaydı ve bu histe yalnız hissetmemi de engelliyordu. Onunla olmak… Kolaydı. Bir şeyleri dolandırıp söylemene gerek kalmıyordu. Fakat içimde bir yer, sürekli bir terslik beklercesine tetikteydi. Hayatımın hiçbir anı bu kadar güzel ilerlememişti ve eninde sonunda büyüler bozulurdu. Belki de bu yüzden söylediği her sözün arkasını iki kere düşünür olmuştum.
Bana özel harekât polisi olduğunu söylemişti. Kişisel bilgilerimi bularak, kendini göstermediği fotoğraflar atarak ya da en azından konuşurken çevresinde duyduklarımla bunu kanıtlamıştı ama ya bunların da hepsi düzmeceyse… Ya bir hacker ise, bulduğu fotoğraflar internettense ya da konuşurken arkadan telsiz sesi açıyorsa?
Paronaya seviyem sınırları zorlarken kendimi başka kanıtlar ararken bulmuştum. Doğukan’dan anlık bir fotoğraf istemiştim ama o bana önceden çekilmiş, uzun boylu ve yüzü kapalı olan bir PÖH’ün fotoğrafını atmıştı. Fakat gözlerindeki bakıştan bile yakışıklılığı belli oluyordu. Bu kadarı onun için bile fazla değil miydi? Yani hayatın dengesi bu değildi. İçin iyiyse dışın çirkin olmalıydı. Dışın yakışıklıysa için beş para etmez… Ama Doğukan’ın attığı fotoğraf hayal gücümle birleşince çok güzeldi, karakteri ise paha biçilmez. Beni kandırdığını düşünen tarafım ağır basınca bunu imalı bir şekilde dile getirdim. O da beklememi söyledi.
Birkaç dakika sonra elimdeki telefon çalmaya başladı. İlk anda görüntülü aradığını idrak edemedim. Boş boş kendime baktım. Birkaç saniye sonra ise resmen farkındalığın şokunu kendi gözlerimde gördüm. Heyecan ve korku, yaşadığım tüm duyguları hizaya çekti. Telefon çalmaya, kalbim panikle çarpmaya devam etti. Neyse ki bu yoğun his demeti birkaç saniye sürdü. Arama kesildiği anda omuzlarım düştü. Kaskatı kesildiğimi o an anladım.
“Kendini göstermek istemiyorsan kameranı kapat ya da başka tarafa çevir.”
Telefon ekranıma düşen mesaja bakarken yüzümde minnettar bir tebessüm oluştu. Bana kendini kanıtlamaya çalışırken beni kamera açmaya zorlamamıştı. Bu ufak ama o kadar önemli bir detaydı ki. Ona güvenmemi istiyordu ama bana güvenmek için hiçbir kanıta ihtiyaç duymuyordu. Kim olduğum, nasıl göründüğüm zerre kadar umurunda değildi sanki ya da umurunda olanlar dış görünüşüm kadar basit değildi.
Telefonum tekrar çalmaya başladı. Açıp açmamak arasında gidip geldiğim birkaç saniye ekrandaki halime baktım. Sabahın ilk saatinde fazlasıyla berbat görünüyordum ve ilk karşılaşmamız bu şekilde olmasını istemiyordum. Sanki görüntümü gösterecekmişim gibi elimle saçımı düzeltirken bir an cevapla tuşuna bastım. Bağlanıyor yazısını gördüğüm an korkuyla kapatmaya çalıştım. Lanet olasıca telefon takılmış gibi kapanmadı. Panikle parmağımı kameraya bastırdım.
Tam zamanında…
Ekran açıldı ve karşıma gelen adamla donakaldığımı hissettim. İlk dikkatimi çeken şey, kaşının bir parmak üzerindeki büyük ve derin yara izi. Neredeyse şakağından alnına kadar uzanıyordu. Kömür karası saçları, aklımdan hiç çıkaramayacağım koyu renk gözleri, gecenin karanlığında bile parlayan beyaz teni, erkeksi yüz hatları ile karşımdaki adama bakakaldım. Nasıl bir göreve gittiğini bilmiyordum ama özel harekatçı kıyafetlerinin üzerinde tam teçhizat vardı. Çok yakışmıştı. Hatta bu kıyafetler onun için yaratılmış bile olabilirdi.
Görüntüye ilk geldiğinde işaret parmağını dudaklarına götürerek susmamı işaret etti. Heyecanla başımı tamam anlamında salladım. Sesi kapatmak yerine dudaklarımı birbirine bastırmam bile yaşadığım heyecanı ele veriyordu. Beni göğsüne yakın bir yerde, onu çenesinin altından görebileceğim şekilde tuttu. Traşlı çenesindeki gamzeye vurulmamak elde değildi.
Beraber zırhlı bir araca bindik. Çevredeki sesler sanki bir anda uğultuya dönüştü. İçerideki bir yere otururken gözlerim arkasında kalan kısacık alanı aradı. Karanlık olmasına rağmen fazlasıyla korkutucu görünüyordu. Görüntümdeki tek güzel şey, Doğukan’ın yüzüne yerleşmiş o güneşin doğunu anldıran gülümsemeydi.
Etrafı kalabalıklaşmaya başladığında kameraya baktı. Göz kırptı ve yaramazlık yapan bir çocuk gibi gülümsedi. Görebilecekmiş gibi gülümseyerek karşılık verdim ve birkaç saniye sonra aramayı sonlandırdı.
İki elimin arasındaki telefon, kararmış ekran, aptal bir gülümsemeyle yatağımın üzerinde kalakaldım. Az önce ne yaşanmıştı öyle ve kalbim neden ritimsiz bir şekilde atıyordu. Bilmiyordum. Tek bildiğim, fotoğrafın ona ait olduğuydu. Bu zamana kadar gördüğüm en karizmatik adam benim can yoldaşımdı.
Yorumlar
Yorum Gönder