Kurşun Asker ve Balerin - 3. Bölüm
DOĞA
“Şey…”
“Görevler ne kadar sürüyor bilmiyorum ama ben biraz merak ediyorum seni.”
“İyi misin?”
“Kurşun Asker…”
“Endişelenmeli miyim?”
Doğukan’la konuşmamızın üzerinden saatler geçmişti. Hazırlanıp okula gitmiş, sınava girmiş, hatta arkadaşlarla yarınki sınav için kütüphanede günü geceye bile karıştırmıştık. Aklım sürekli Doğukan’da olduğundan kendimi anlatılanlara tam verememiştim. İyi miydi? Gittiği görev tehlikeli miydi? Kaç saat sürecekti? Acaba bugün tekrar konuşma şansımız olur muydu? Konuşamazsak eğer ben rahat uyuyabilecek miydim? Milyon tane soru zihnimde dolaşıp durmuştu. Gözüm sürekli telefondaydı, elim ise hiç durmuyor belli aralıklarla mesaj atıyordu. Paydos dediğimiz anda telefonum titredi. Herkes toparlanıp çıkmak için hareketlenmişti. Ben ise olduğum yere çakılmış bir vaziyette gelen mesaja bakıyordum.
“İyiyim Balerin.”
Derin bir nefes aldım. Çok uzun zamandır yoktu ama iyiydi ve ben buna şükrederken bulmuştum kendimi.
“Görevlerin süresi de değişiyor. Şimdi döndüm. Üzerimi değiştirip geliyorum.”
Mesajı okur okumaz parmaklarım hareket etmeye başladı. O kadar hızlı cevap vermiştim ki gören konuşmaya aç kalmışım sanabilirdi.
“Aklıma neler geldi bir bilsen. Tamam bekliyorum.”
“Doğa?” Adımı duyduğum anda başımı kaldırdım. Çiğdem hazırlanmış bir şekilde bana bakarken “Geliyor musun? Bekleyeyim mi?” diye sordu. Evlerimiz birbirine yakındı. En azından evine gitmek için benimkinin önünden geçmesi gerekiyordu. Saatte bir hayli geç olmuştu. Fakat içimdeki bir yerde yeşeren umut, belki yolu Doğukan’la geçirebileceğimi söylüyordu. “Ben biraz daha çalışacağım, sen git,” dediğimde kızın kaşları havalandı. Şaşırmıştı. Grup çalışmasına katılamayacak kadar aklı havada durduğumdan bu tepkisi normaldi. “Tamam. Yarın sınavda görü-“ derken telefonum titredi.
“Aklına neler geldiğinden önce haklı nedenlerinden mi bahsetsen acaba?”
Unutmamıştı. Söylerken buna takıldığını ve konuşmak için uygun zamanı kollayacağını tahmin etmiştim. Sanırım şu an onun için uygundu. Mesajı okurken Çiğdem’in son söylediklerini duymamış olacağım ki “Doğa!” diye seslendi. Başımı telefondan kaldırıp bozuk atan kıza çevirdim. “Efendim canım.” Kız ufak bir nefese sitemini sıkıştırdı.
“Sınavda yanını bana ayırır mısın diye sordum.”
“Ha… Tabi ayırırım.”
“Teşekkürler,” derken hafifçe el salladı. “Yarın görüşürüz.” Benzer bir karşılık verdim ve bekleyen mesajı cevapladım.
“Sonuçta internetten tanıştık. Beni kandırma ihtimalin yüksek.”
Çiğdem görüş açımdan çıktığı anda eşyalarımı toplamaya başladım. Doğukan’ın mesaj attığını duydum ama daha fazla kütüphanede oyalanmamak için cevaplamayı erteledim. Bir mesaj daha geldi okuldan çıktığım sırada.
“Haklı bir neden.”
“Ayrıca geç cevap verme konusunda benimle yarışırsın.”
Telefon elimde olduğu için attığı son mesajı saniyesinde yakalamıştım. Bekletmeme dokundurduğu lafla gülümsedim. Direk hesap sormak yerine böyle kelime oyunlarını daha çok seviyordum. En azından karşımdakinin zekasını görebiliyordum.
“Ne yaptığımı öğrenme tarzına bayıldım.”
“Kütüphanede grup çalışması yaptık. Eve dönüyorum şimdi.”
“Bu saatte?”
Attığı mesajla telefonun saatine baktım. 23:16 Geç bir saatti ama İstanbul için değil.
“Neyle dönüyorsun? Yalnız mısın?”
Sabırsızca attığı yeni mesaja cevap vermeden önce gerekli olan açıklamamı yaptım. “Biraz geçe kaldık ama yarınki sınav için baya iyi oldu.” Ardından son mesajına tıkladım.
“Ev yürüyüş mesafesinde. Yürüyorum ufak ufak, hava çok güzel.”
Gerçekten de hava mart ayında değil de yazı müjdeleyen mayıs gibiydi. Gerçi İstanbul’un havası genel olarak hep yumuşaktı.
“Saat yürüyüş mesafesi iki dakika olacak yer için bile geç Doğa. Yalnız mısın?”
“Yalnızım ama telaş yapma. İlk kez bu saatte yalnız yürümüyorum.
Ana cadde üzerinde evim hatırlamıyor musun?”
“Ben hayatında olduğumdan beri ilk.”
“Ve son.”
Bir anda telefonum çalmaya başladı. Yine kendimle selamlaştım. Görüntülü arıyordu. Onu tekrar görecek olmanın heyecanı ayaklarıma dolandı. Olduğum yerde durdum. Kendime alıcı gözle baktım. Evlat olsa sevilmez denecek kadar çirkin gözüküyordum. Doğukan’ın yakışıklılığını hatırlayınca bu şekilde karşısına çıkmayı yine istemedim. Fakat onu görmek istiyordum.
Aramayı cevapladım. Bu sefer görüntüyü kapatmak yerine sokağa çevirdim. Kendimi yürümeye zorlarken gözlerimi karşımdaki adamdan ayıramıyordum. O da sokaktaydı. Üzerindeki teçhizattan arınmış, sivil bir hal almıştı. Ciddi anlamda yorgun gözüküyordu. Yine de nefes kesici bir havası vardı. Hele gözleri… Nasıl bu kadar efsunlu bakabiliyordu?
“Selam Kurşun Asker,” diyerek elimi kameranın önünde salladım. Yüzüne ufak bir tebessüm yerleşti. “Selam Balerin. Ellerin güzelmiş,” dediğinde bende benzer şekilde gülümsedim.
“Teşekkür ederim. Berbat haldeyim. Kamerayı o yüzden sokağa çevirdim.”
“İyi yaptın, zaten onu isteyecektim. Ayrıca hazır olana kadar bana kendini göstermene gerek yok.” Anlayışı için memnundum ama sanki biraz ısrar etmesini istiyordum. Israr etse büyük ihtimalle kamerayı kendime çevirirdim ama o etmiyordu. Etmediği gibi bir de kafa karıştırıcı bir cümle kurmuştu.
“Onu isteyecektim derken?”
Doğukan elindeki telefonu tarif ettiği şekilde döndürürken “Bana geniş açıyla çevreni göstermeni istiyorum,” dedi. “Yavaş ve tam tur.” Sanırım güvende olup olmadığımı görmek istiyordu. Dediğini yaptım. Pür dikkat gösterdiğim yerleri izledi. “Oldu mu?” diye sorduğumda beni onaylayan bir baş hareketi yaptı. “Bunu belli aralıklarla tekrarlamanı istiyorum.”
“Biraz abartmıyor musun?”
“Saatin geçliğine göre çok bile yapıyorum.”
“Ana caddedeyim Doğukan,” diyerek yanımdaki vızır vızır yolu gösterdim. “Ayrıca senin de benden kalır bir yanın yok.” Kaşları hafifçe seğirirken “Ne gibi?” diye sordu. “Saat geç ama sen hala sokaktasın,” diyerek söylediğim sözü açıkladım.
“Görevden yeni döndüm.”
“Bu sokakta olduğun gerçeğini değiştirmez.”
Derin bir nefes aldı. “Ben erkeğim, daha da önemlisi bir özel harekât polisim,” dediğinde tek kaşım havalanmıştı. Erkekler yapabilir, kadınlar yapamaz geyiği yapmayacaktı değil mi? “Başıma bir şey geldiğinde kendimi savunabilirim.” Aha! Yapmıştı. “İnan bana bende savunabilirim,” dediğimde neyle olduğunu sordu. Açıkçası tam olarak bilmiyordum. Çantamda yıllanmış bir biber gazı vardı. Durduğu yerde bittiyse bile kafasına fırlatıp kaçabilirdim. Tabi ki bunu söyleyerek kendime güldürmek yerine “Bizim de kendimizce başa çıkma yöntemlerimiz var,” dedim. Doğukan bu söylediğime inanmadığını belli eden bir ifade takındı.
“İstediğin kadar savunma yöntemi bil, başına gelmeden işe yarayıp yaramadığını bilmezsin. Umarım bunu da hiçbir zaman öğrenmezsin.”
Yine her zamanki gibi haklıydı. İşin kötü yanı, tokat atmayı bile becerebilen biri değildim. Başıma bir iş gelse en fazla çığlık atardım. Onu da kesmek fazlasıyla kolay olurdu. “Ne kadar yolun kaldı?”
“Sokağın sonunda evim.”
“Yani ne kadar?”
“204 adım.”
Doğukan tıslamaya benzer bir gülümsemeyle “Benimle dalga geçme,” dedi. Sanırım kaldığı misafirhaneye gelmişti. “Yoo geçmiyorum. Gel sayalım,” diyerek attığım adımları saymaya başladım. Doğukan’ın yüzündeki gülümseme şaşkın bir hal aldı. Ara ara sokağı göstererek isteğini yerine getirdim. Odasına girerken sessizleştiğini fark ettim. Sanırım oda arkadaşı içerideydi. “Kapatayım mı?” diye sorduğumda “Eve girene kadar olmaz,” dedi. O konuşmaktan çekinmemişti ama ben kalan sayıları içimden saymaya başlamıştım. Gerçekten de apartmanın önüne geldiğimde 201 adım atmıştım.
Doğukan arkadaşıyla ufak bir konuşmanın ardından banyoya girdi. “Tuvalete gireceksen ya da yıkanacaksan kapatayım.”
“İkisinden birini yapacak olsam kapatırdım. İkisinden birini senin eve gittiğini görmeden yapmam.”
Şaşkınlıkla havalanan kaşlarım Doğukan’ın yüzünü taradı. Söylediğinde ciddi olduğunu anlamam uzun sürmedi. “Çok sıkışsan bile mi?” diye sorduğumda başını evet anlamında salladı. Neyse ki apartmana girmiş, eve doğru merdivenleri kat ediyordum.
“Geldim ben.”
“Henüz kapıda kilit sesi duymadım.”
Şaka mı yapıyordu? Ciddi ciddi eve girene kadar kapatmayacak mıydı yani? Kalan basamakları da tamamladıktan sonra çantamdan evin anahtarını çıkardım. “Şimdi iyi dinle,” diyerek kapıyı gürültülü bir şekilde açtım. Işıklar kapalıydı. Belli ki ablam eve henüz gelmemişti.
“Evde kimse var mı?”
Işıkları yaktığım onun da gözünden kaçmamıştı. “Ablam daha gelmemiş sanırım,” dediğimde bir anlık kaşları çatıldı. Tepkisel bir hareket olduğu için saniye geçmeden eski haline dönmüştü.
“Odaları kontrol edelim mi?”
Yok artık. Bu adam benden de paranoyaktı. “Gerek yok. İçeride hırsız olsa ne yapacağım zaten?”
“Kendini koruyabiliyorsun ya.”
Aman ilk bulduğu anda lafı gediğine koymasa ölürdü. “Korurum,” diyerek yersiz bir dayılanmayla başımı dikleştirdim. Tabi ki o bu hareketimi görememişti. “Ablan kaçta gelir?”
Bilmediğimi söyleyince “Peki ablan gelir mi?” diye sorusunu değiştirdi.
“Onu da bilmiyorum.”
“Kapını kilitle.” Bu bir emir miydi yoksa rica mı çözemiyordum. Fakat Doğukan’ın sesinden duyduğum için tedirgince kilitlemiştim. “Kapatayım da rahatça soyun.” Teşekkür ettim. Doğukan kameraya, sanki gözlerimin içine bakarmış gibi baktı. İliklerime kadar duygusu geçmişti.
“Bir şey olursa bir telefon uzağındayım.”
Biliyordum. “Bir şey olmadığında da bir telefon uzağındayım,” diye devam edince kıkırdadım. “Bu istediğin zaman arayabilirsin demek mi?” Doğukan telefonu kapatmadan önce başını evet anlamında salladı.
“İstediğin zaman olsun, sen ara yeter. Haberleşiriz.”
**-**
DOĞUKAN
Yoğun geçen günlerden sonra en nefret ettiğim şey, gece o adrenalinin devam etmesiydi. Deli gibi yorgun olmama rağmen gözüme bir gram uyku girmiyordu ve bu durum fazlasıyla sinir bozucuydu. Saate baktığımda 00.53 olduğunu gördüm. Doğa’nın uyuyup uyumadığını merak ederken kendimi onun sayfasına buldum. İki dakika önce çevrimiçi olduğunu gördüm. Ufak bir heyecan dalgası olmayan uykumu daha da geri plana itti. Neden hala uyanıktı? Sınavı olduğunu söylememiş miydi? Kaçtaydı acaba?
“Yarın sınavın kaçta?”
Deli cesaretiyle attığım mesajın başında beklerken bir anda çevrimiçi oldu. “Sen uyumadın mı?” sorusunun ardından “12.30,” cevabı geldi. Uyku tutmadığını söyledikten sonra neden ayakta olduğunu sordum. Anlamadığı birkaç konu olduğunu yazdı.
“Neden uyku tutmadı?”
“Oluyor öyle arada. Sınav hangi dersten?”
“Eşya hukuku Bilir misin?”
“Maalesef ama yardımcı olabilmek için bilmek isterdim.”
“Çok tatlısın.”
Neden bilmiyorum ama bu mesajı yüzümü gülümsetmişti ve bunu fark ettiğim an oda arkadaşımı kontrol etme ihtiyacı hissetmiştim. Hala uyumamıştı ama gözü telefonundaki oyunda olduğu için bu anlık tepkimi kaçırmıştı.
“PÖH olmak hayalin miydi?”
“Çocukluk hayalim değil ama mesleğimi seviyorum.”
“Çocukluk hayalin ne?”
“Senin ders çalışman gerekmiyor mu?”
“Ufak bir aradan sorun olmaz. Hadi söyle çocukluk hayalin ne?”
“Futbolcu olmak.”
“Hahah çok klişe ”
Neden bilmiyorum ama mesajla bile olması ufaktan bozulmama neden oldu. Başkaları için klişe olabilirdi ama benim için özel harekata girmeden önceki yaşam sebebiydi.
“Senin çocukluk hayalin hâkim olmak değildi herhalde.”
“Ben çocukken pek hayal kurmazdım. Hep andaydım. Gerçekçiydim. Sanırım o yüzden meslek olarak gerçeği aradığım bir şey seçtim.”
İlk cümlesini okuduğum anda ciddi anlamda kahkaha attım. Oda arkadaşımın dikkati bana çevrilecek kadar güçlü bir sesti. Onunla göz göze gelmemek için telefondaki diğer mesajları okudum. Ciddi ciddi buna inandırmış mıydı kendini? “Her çocuk hayal kurar,” dediğimde “Demek ki kurmuyormuş,” diye karşılık almam tamamen uydurma geliyordu.
“Sırf klişe hayalini öğrenmemem için söylüyorsun değil mi bunu?”
“Nasıl da zeki… Aslında dansöz olmak istiyordum. Oldu mu?”
Bu sefer kahkaha atmamak için yanağımın içini dişledim. Ufak bir gülücük gönderdikten sonra “Balerin olmuşsun,” yazdım.
“Olamadım aslında. Yani ufak yaşlarda başlamıştım ama boyum bir anda uzayınca bırakmak zorunda kaldım.”
“Boyun kaç ki?”
“1.74 senin?” Gözlerim rakamları doğru görüp görmediğini sorguladı. Türkiye ortalamasına göre fazlasıyla uzundu. “1.95” Kendi boyumu yazdığımda iki göz emojisi attı. Ne olduğunu sorduğumda “Artı kaç?” diye sordu. Yazdığımı mesajı iki üç kez okudum. “Anlamadım?”
“Sosyal medyada erkekler genelde boyunu uzatırlar. Gerçi belli ki uzunsun ama ne kadar eklediğini merak ettim.”
Bu cevabı fazlasıyla rahatsız ediciydi. Hatta o kadar fazlaydı ki telefonumu eklem yerlerim beyazlaşacak kadar sıkı tuttuğumu birkaç dakika sonra fark etmiştim. Demek ki sosyal medyadan çok fazla erkekle konuşmuş, hatta buluşmuştu.
“Bana boydan bir goto atar mısın?”
Cevap vermeyince attığı mesaja gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Belki de buluşmamıştı. Sadece konuşmuş, boydan foto isteyerek karara varmıştı. Umarım…
“Goto mu?”
“Ay odaya geçiyordum da hızlı yazarken elim şey etmiş. Foto yani.”
Neden bilmiyorum ama onunla aramızda olan yanlış bir kelime bile özel hissettirmişti. Albümüme girip sınırlı sayıdaki fotoğraflarıma göz attım. Geçen yıl cumhurbaşkanı koruma görevinde, çatıda tek çekilmiş kamuflajlı fotoğrafımı “Al bakalım sana goto,” mesajıyla attım. Anında gördü ve şaşırma emojisi yolladı.
“Woaw… Gerçekten uzunsun.”
“Yine gerçekliğim sorgulanmış.”
“Aşk olsun Lafın gelişi dedim onu.”
“Aşk olmasın. Böylesi daha özel.”
“Neden hayat arkadaşı değil de can yoldaşı arıyorsun?”
Bu konuyu daha kaç kez konuşmamız gerekecekti acaba? Neden hayatıma birini almak yerine yoldaş aradığımı anlamakta güçlük çekiyordu? İlla herkes sevgili yapmak ya da evlenmek zorunda mıydı? Özellikle evlenmeyi hak edenler toprak altında, sevdiğinin arkasından yarım kalanlar toprak üstündeyken benim gibilerin medeni durumu çokta önemli olmamalıydı.
“Biri kalbini sağlam kırmış olmalı ”
“Geçmişte yaşadığım ilişkilerde kırdığım da kırıldığımda oldu ama asıl nedeni bu değil.”
“?”
“Belki bir gün anlatırım.”
“Mesleğimle ilgili demiştin ama sanırım tek neden bu değil.”
“Sanırım sende en çok seveceğim şey zekân olacak.”
Gözlüklü bir emoji atan Doğa “Tanısan her yerimi seversin bence,” dedi. Gülümsedim. “Onun için buradayım ya,” dediğimde utanma emojisi almam yüzümdeki gülümsemeyi daha da arttırdı. Fakat o an yazdığım şeyi fark ettim. Sevmek için burada olduğumu düşünmemesi adına “Tanımak için,” diye ekledim.
“Sevsen şaşardım zaten.”
Bozulmuş muydu o? Benim sevgi kavramım bu devirlere uygun değildi. Kolay kolay kaldırılmazdı.
“Seversem aklını kaçırırsın zaten.”
“Kendinle çelişiyorsun…”
Esnediğim anda “Uykum gelmiştir belki,” yazdım. “Çalışmaya devam edecek misin?” diye sorduğumda “Aslında iyi olur ama kafam alır mı bilemiyorum,” diye cevap aldım. Saate baktığımda ikiyi geçtiğini gördüm. Eğer çalışacaksa daha fazla konuyu uzatmamalıydım. “O zaman ben seni daha fazla tutmayayım. İyi çalışmalar.”
“Tatlı rüyalar ”
Bu nedense hiç Doğa’lık bir cevap gelmemişti. Bozulduğu için mi hemen kabul etmişti? Ona atıfta bulunarak “Sanmıyorum. Ders çalışacakmışsın,” yazdım. Anlamadığını söyledi. Gülümsedim. Belki de anlamaması daha iyiydi.
“İyi geceler Balerin.”
“İyi geceler Kurşun Asker.”
**-**
DOĞA
Yorgunum diyemeyecek kadar bitmiş durumdaydım. Sürekli ezber yapmaktan başım ağrır olmuştu. Bu şekilde sınava gidersem büyük ihtimal hiçbir şey yapmayacaktım. Bu yüzden bir saatliğine gözlerimi kapatmaya karar vermiştim. Yatağa uzanana kadar deliksiz uyuyacağımı düşünürken, çivilerin üzerinde yatıyormuşum gibi sağa sola dönüyordum. Hiç uyumamış olmama rağmen sanki günlerce uyumuşum gibi vicdan azabı çekiyordum. Gözüm sürekli telefondaydı. Neredeyse geçen her dakikayı yakalıyordum ve 06:30’u yakaladığım anda ekranıma bir mesaj düştü.
“Günaydın ”
Kalbim göğsümü düşman bellemiş gibi dövmeye başladı. Dışarı çıkıp ne yapacaksa artık. Bugün gececi değil miydi? Neden gece gündüz fark etmez bu saatte kalkıyordu ki? Mesaja girdim ve hızlı bir cevap yazdım.
“Günaydın Erkencisin.”
“Dışarıda işlerim var.”
Tek kaşım kalkarken merak içimi gıdıklamıştı. Bu saatte kalkmasını gerektirecek ne işi olabilirdi ki?
“Hım… Kolay gelsin o zaman. ”
“Sen neden ayaktasın?” diye sorduğunda hiç uyumadığımı söyledim. Ciddi olup olmadığımı sorguladı ve ben nedense uykusuzluğun etkisiyle delice bir şey yapmaya karar verdim. Yattığım yerden zıplayarak kalktım. Odamdaki aynanın karşısına geçtim ve düşünmeden bir fotoğraf çekip attım. Ne ev halimi umursadım ne dağınık topuzdan çıkan saçlarımı ne yorgunluktan çökmüş yüzümü ne de kızarmış gözlerimi. Beni bu halde bile beğenirse…
“Sen… Çok güzelsin.”
Karnımda bir anda yükselen kelebeklerin kanat çırpışı yüreğimde bir hortuma dönüştü. Heyecandan midem bulanmaya başlamıştı. Aldığım cevabın verdiği hisle “Gerçekliğimi sorgulamayacak mısın?” diye sordum. Sayılı attığı gülümseyen emojiyi tekrar attı.
“Görüntülü konuşmak isteme tarzına bayıldım.”
“O zaman müsaitsen arıyorum.”
“Sana hep müsaidim.”
Sanki tüm yorgunluğum çekip alınmış gibiydi. Hızla görüntülü aramaya bastım. İlk kez yüz yüze görüşecektik ve ben telefonun her çalış sesinde biraz daha bayılmaya yaklaşıyormuşum gibi hissediyordum.
Birkaç dakika sonra karşıma gelen adamla nutkum tutuldu. Banyodan az önce çıktığını belli eden saçlarının nemine değil de üzerindeki tişörtün ıslak görüntüsüne gözüm takıldı. Saçlarını elindeki havluyla kurulamaya çalışırken kasılan kol kasları, dalgalanan tişörtünün altından bile belli olan kusursuz kasları, sporculara taş çıkaracak kadar düzgün fiziğiyle karşımda dikiliyordu.
Nefes kesiciydi.
“Selam Balerin,” dediğinde panikle gözlerimi yüzüne çevirdim. Bir insanın gözlerinde gamze olur muydu? Doğukan’ın vardı ve hafif bir gülümsemesiyle bile kendini gösteriyordu.
“Selam Kurşun Asker.”
**-**
DOĞUKAN
Karşımdaki kız, hatırladığım birkaç saniyelik görüntüden çok daha… Güzeldi. Ekranımda belirdiği anda kalbim teklemişti sanki. Bunun etkisiyle donakalmıştım. Utangaç, heyecanlı, meraklı bakışları beni tarıyordu. Kahverengi gözlerinin, yorgunluğunun bile gölgeleyemediği kendine has bir ışığı vardı. Uzun, siyah, gür kirpikler çevrelemişti bakışlarını. Hülyalı bir ifadesi vardı. Saçları karman çormandı ama sanki onun bile bir düzeni vardı. Eşsizdi. Görünümündeki her detay özenle işlenmişti sanki. Ezber bozuyordu. Bildiğim tüm güzellik kavramlarını tekrar yazıyordu ve ben bir sanat eserine bakıyormuşum gibi hayranlıkla onu izliyordum. O ancak bunu ona seslendiğimde fark etmişti. Fark eder etmez de silkelenmiş, utanmış ve paniklemişti.
“Nasılsın?”
Üzerindeki bu etkiyi azaltmak için konuşmayı devam ettirdim. Istırap dolu bir iç çekerken “Çok yorgunum,” dedi. Bunu yüzünden okuyabiliyordum. Kendini yatağına bıraktı ve ben saçma bir şekilde bu hareketinden dürtüsel olarak etkilendim. Basit bir şekilde yatağa oturmuştu ama saçlarının sallanması bile kalbimi saçma bir hızla çarptırmıştı. Odağımı sapmak üzere olan dürtülerinden çekmek adına “Neden uyumadın?” diye sordum. Gözlerimi kaçırmak istiyordum ama sanki Doğa’ya aitmiş gibi sözümü dinlemiyordu. Gece söylediği konulara çalıştığını ama hala anlamadığını söyledi. O konuşurken ben dudaklarının hareketine odaklandım ve bu hiç iyi olmadı. Ona baktığım sürece zihnimi kontrol edemiyordum. Kabına sığmaz bir deli ruhla gözlerimi kaçırdım.
“Hala vaktin var. Uyu biraz olmazsa.”
Çaresizce teklifimi kabul etmesini bekledim. Damağını şaklatan kız “Hazırlanıp okula geçeceğim,” dedi. ‘Hiç uyumadan mı?’ cümlesi geçti zihnimden ama konuşmayı dağıtarak ayağıma kadar gelen fırsatı geri tepmek istemedim.
“Kapatayım mı?”
Doğa’nın gözleri sorumla beraber kısıldı. Kirpiklerinin bittiği yerde oluşan iki çizgiye odaklanmışken “Kapatmak mı istiyorsun?” diye sordu. Aklım evet derken kalbim hayır diye haykırıyordu ve ben sadece sessizce Doğa’yı izliyordum. Kusurlarıyla bile kusursuzdu.
“Benim vaktim var ama sen dışarı çıkacağını söylemiştin sonuçta. Kapatabiliriz istiyorsan.”
Ah! Bana böyle gücenmiş bakarken nasıl kapatmak için diretecektim ki. “Benim için sorun değil. Ben sen varken de hazırlanabilirim.” Verdiğim göz dağını kanıtlamak istercesine telefonu beni görebileceği şekilde kenara dayadım. Neyse ki oda arkadaşım hala banyodaydı. Biraz utanmış göründü ama kapatalım demedi. Karşısında soyunmamı mı istiyordu? Yoksa meydan okuduğumu anlamış, bir noktada pes edeceğimi mi düşünmüştü?
“Sahi bu saatte kalkmanı gerektirecek ne işin var?”
Birkaç dakika önce gelmesini beklediğim soruyla gülümsedim. Kıyafetlerimi almak için dolabıma ilerlerken “Gizlilik esas güzel kuğu,” dedim. Herhangi bir cevap gelmeyince omzumun üzerinden arkama baktım. Eğer görüntü donmadıysa Doğa nefesini tutmuş bana bakıyordu. Sanırım onu kuğuya benzetmiş olmama hem şaşırmıştı hem de heyecanlanmıştı. Güzel şeyler duymaya mı alışık değildi yoksa benden duymayı mı beklemiyordu, emin olamadım.
Ona doğru döndüğüm anda derin bir uykudan uyanmış gibi iç çekti. “İşinle alakalı o zaman.” Bilmem dercesine omuz silkerken kıyafetlerimi yatağa bıraktım. Tam üzerimi çıkarmak için tişörtümün eteklerini tutmuştum ki bakışlarını üzerimden çektiğini gördüm. Fakat nereye koyması gerektiğine karar verememiş gibi görünüyordu. Çok tatlıydı. Ona daha fazla işkence yapmamak adına kameranın görmeyeceği bir açıda üzerimi hızla değiştirdim. Arkadaşımın banyodan gelen su sesi kesildiğinde telefonuma yöneldim.
“Şimdi kapatmam lazım.”
Doğa’nın yanaklarındaki pembelik yoğunlaşırken “Ben de hazırlansam iyi olacak,” dedi. “O zaman özle beni Kurşun Asker.” Telefonu bıraktığım yerden aldım. “Özlemem,” dediğimde bakışları kısa bir an hayal kırıklığıyla kaplandı. Kıyamayacağım kadar masumdu. Ben birinin bu kadar nefes kesici olabileceğini bilmezdim. Nefesimi geri istemediğimde öğrendim. Ekranı yüzüme daha çok yaklaştırdım.
“Senden özleyecek kadar uzak kalamam can yoldaşım…”
**-**
DOĞUKAN
Şırnak’ın altını üstüne getirmiştim. Aklımdaki şeyin en önemli parçasını bulabileceğime inancımı kaybetmek üzereyken sokak arasında kalmış bir dükkânda karşıma çıkmıştı. Ondan sonra işlerim çorap söküğü gibi hallolmuştu.
Saati kontrol ettim. Akşamki vardiyanın başlamasına dört saatten fazla zaman vardı. Misafirhaneye dönmek içimden gelmediği için bir yerlerde oyalanmaya karar verdim. Mahalle arasındaki kıraathaneye girdim. Yabancılığımı yüzüme vuran bakışların altında boş bir masaya oturdum. Yanıma gelen ufak çocuğa çay siparişi verdim. Etrafımda bulunan herkese göz gezdirdim. Bu girdiğim mekanlarda yaptığım rutin kontrollerden biriydi. Herhangi bir tehdide karşı açık hedef olmak istemediğim bir kontrol.
Çay gelene kadar oyalanmak için Musti’nin numarasını tuşladım. Neredeyse ilk çalışta açtı. “Alocuğum Dogiciğim.”
“Nasılsın Musti?”
“Sesindeki tipiye vurulduğum. Bende seni özledim.”
Daha ilk dakikadan aradığıma pişman etmese şaşırırdım. Sessiz kaldığımı duyunca yalandan bir kahkaha patlatan devrem “İyiyim. Kendimi off moduna aldım,” dedi. Zevzek sesinde ince bir tını vardı. Genelde yorgun olduğunda ya da sıkıntılı anlarında bu ses çıkardı. Ayrıca off modu iş yerinde kullandığı bir tabirdi. Bugünün günlerden ne olduğunu düşündüm. Şu an kırk sekizde olması gerekmiyor muydu?
“Mesaide misin lan?”
“Takviyelendim bebeğim. Boşver beni. Sen ne yapıyorsun? O arkadan duyduğum şey okey taşı sesi mi?”
Başımı omzumun üzerinden geriye çevirdim. Birkaç dayının yüksek sesli muhabbetlerini bastıran taş seslerini ben bile uğultudan zor duyuyordum. Musti kilometrelerce öteden nasıl duymuştum?
“Görmeyeli kulakların tilkileşmiş.”
“Konu senken her şeye statik elektrikle bağlıyım Dogim. Hiçbir şeyi kaçıramam.”
Masama konulan çayla çocuğa gülümsedim ve bahşiş ve çay parasını bıraktım. “Mesaidesin madem kapatayım.” Çayımdan bir yudum aldığımı duyduğu anda derin bir iç çekti. “Kullandın beni,” diye çıkıştı. “Asıl sevdiğin gelince bastın tekmeyi.”
Musti’nin cümlesiyle aklıma gelen ilk şey çay değildi. Anlam veremediğim bir şekilde Doğa’ydı. Sabahki görüntüsü zihnimde belirdiği anda çay kursağıma takıldı sanki. Nefes alamama hissiyatıyla öksürdüm. Fakat onun kuğuyu andıran yüzü gözümün önünden gitmedikçe bu pek mümkün değildi. Başlı başına nefes kesen bir şaheserdi. Hayatımda onun kadar doğal, güzel, kusursuz bir şey gördüğümü hatırlamıyordum. Sınavı bitmiş miydi acaba? Nasıl geçmişti? Neden haber vermemişti?
“Boğulmak pahasına inkâr da etmiyorsun ya. İnsan laf olsun diye ‘Seni çaya değişmem’ der.”
Musti’nin sitemiyle kendimi düşüncelerimden çektim. Neyse ki son cümlelerini yakalamıştım. “Yalan söylemediğimi biliyorsun,” dediğim anda “Yazıklar olsun,” dedi yalandan bir bozulmayla.
“Kapat! Sesini daha fazla duymak istemiyorum.”
Konuşmayı ‘Sen kapat’ geyiğine dönüştüreceğini bildiğim için telefonu yüzüne kapattım. Şu anda ekrana bakarak küfrettiğine emindim. O halini hayal etmek bile gülümsememe neden oldu. Ciddi anlamda özlediğim sayılı insanlardandı ve kavuşmamıza az kaldığı için şanslıydım.
Gözüm saate ilişti. Sınavının üzerinden 3 saat geçmişti. Sınavları tam olarak ne kadar sürüyordu?
Hızla Doğa’nın mesaj ekranına girdim. Son görüldü saatine bakmayı düşünürken çevrimiçi yazısını görmeyi beklemiyordum. Demek ki sınavı bitmişti. Peki neden bana hala yazmamıştı? Beklemeli miydim? Fakat hayat gelmeyen mesajları bekleyecek kadar uzun değildi ki…
“Nasıl geçti sınav?”
Dayanamamıştım. Acınası bir şekilde istediğim tek şey ekranımda olması ve mesajımı attığım gibi görmesiydi. Öyle de oldu. Kalbim her zamankinden hızlı çarparken yazdığını görmek hevesimi baskılamak istercesine alt dudağımı dişlememe neden oldu.
“Çok güzel geçti. Geçirenlerin ellerinden öpüyorum. ”
Kötü geçmişti. Moral verecek bir şeyler yazmayı düşündüm. “Sıkma canını. Finallerde halledersin.” Mesajı bir kere daha okuduğumda yüzüm buruştu. Sıradan bir insanın yazabileceği basitlikteydi ve Doğa bunu hak etmiyordu. Fakat ne söylemem gerektiğini bilemiyordum.
“Eşyanın hukuku mu olur zaten cınıms.”
“Sen ne yaptın? Halledebildin mi o gizlilik esas olan işini?”
“Ettim sayılır. Dersin var mı?”
“Var ama kafam kaldırmayacak. Razı edebilirsem bizimkilerle sinemaya gidebiliriz belki.”
Keyfini yerine getirme isteği o kadar zihnimi meşgul ediyordu ki sadece düşünüyordum. Fakat okuduğum mesaj beni düşüncelerimden çekmişti. “Sizinkiler?” diye sorduğumda uzun olduğunu düşündüğüm bir bekleme süresi geçirdim. O süre zarfında aklımdan sinemaya gidebileceği ve ‘biz’ diyebileceği yakınlıktaki kişilerin kim olduğunu düşündüm.
“Canan, Serpil, Hale, Gökçe, Sertaç, Burak ve Emre Sınıf arkadaşlarım. Aslında okuldaki en yakınlarım diyebiliriz.”
Kıskançlık damarlarımda kandan daha hızlı bir şekilde akmaya başladı. “Başta çok iyi gidiyordun,” dediğimde güldü. “Yoksa sende karşı cinsler arkadaş olmaz diyenlerden misin?” Tam olarak bunu söyleyemezdim. Çünkü kendimi daha tam olarak bilmezken bile yanımda olan kişinin cinsiyeti kadındı. Fakat onu arkadaş kategorisine koymam çocukluğuma haksızlıktı. Ailemden biriydi, kardeşimden farksızdı. Hatta ikizim olsa, kesinlikle o olurdu. Fakat tüm arkadaşlıklar onunla benim aramdaki gibi bir bağa sahip değildi ve evet, özellikle sonradan kazanılan arkadaş çevresinde karşı cins büyük tehditti. Eğer arandaki ilişki aileye ve geçmişe dayanmıyorsa arkadaşlık kavramından çıkabilirdi.
“Olmaması daha doğrudur diyenlerdenim.
En azından sonradan kazanılan arkadaşlıklarda.”
“Senin hiç kız arkadaşın yok mu? Sevgili vs. demiyorum bak. Normal arkadaş?”
Az önceki düşüncelerimin ışığında “Yok,” dedim. Normal bir kız arkadaşım yoktu. “Ben emmi oğlun muyum?” Okuduğum mesajla erkeksi bir kıkırtıya benzer bir ses çıktı dudaklarımdan. Onu da normal arkadaş sınıfına koyamazdım ki.
“ Şöyle bir düşününce hafiften andırıyorsun sanki.”
Gözlerini deviren bir emoji attı. Bu yüzümdeki gülümsemeyi genişletirken “Sen arkadaştan ötesin. Unuttun sanırım,” yazdım.
“Can yoldaşı.”
“Can yoldaşı…” yazdıktan sonra aklıma arkadaşlarıyla plan yapmak üzere olduğu geldi.
“Neyse seni tutmayayım. Arkadaşlarını razı etmen gereken meseleler var belli ki.”
“Sen ne yapacaksın?”
“İşe gideceğim.”
“Ama öncesinde biraz vaktim var. Belki sinemaya giderim.”
Bir an aklıma gelen düşünceyle yazmıştım bunu. Belki kıskançlık belki onu sinir etme dürtüsüydü bilmiyordum ama sinemaya gitmek mesaiye kadar olan zamanı öldürmek konusunda işime yarayabilirdi.
“Bunu bana misilleme yapmak için söylüyorsun.”
“Yoo hayır. Gitmek istediğim bir film vardı.
Şırnak’tan dönünce giderim diyordum. Bugüne kısmetmiş.”
“Hangi filmmiş o?”
“Marvel’in bir filmi.”
“Şaka yapıyoooorsun!”
“Ben de o film için razı etmeye çalışacaktım bizimkileri.”
“Marvel seven bir kız.”
Şaşırmıştım. “Ahh! Beni çok zorluyorsun!” Bunu ne için söylemişti bilmiyordum ama onun beni daha çok zorladığı kesindi. “Hele sen…” dedikten sonra aklıma gelen delice fikri Doğa’yla paylaştım.
“O zaman birlikte sinemaya gidelim mi?”
“O nasıl olacakmış?”
Gerçekten de… Nasıl olacaktı o? “Şimdi çıkıyorsun,” yazdıktan sonra aklıma arkadaşları geldi. “Ama tek başına.” Vurgumu yaptıktan sonra aklıma gelen planı yazıp gönderdim. “Sinemaya gidince beni arıyorsun. Umarım ortak bir seans bulabiliriz. Telefonu gişedekine veriyorsun ve sana kestiği iki bileti alıyorsun. Ben mısırın yanında çay içmeyi severim bu arada. Beni yanındaki koltuğa seni görebileceğim bir yere sessize alarak bırakıyorsun ve beraber ilk filmimize gidiyoruz.” Mesajımı gönderir göndermez okudu. Fakat cevap vermek için biraz oyalandı. Nedense aklına yatması için mesajımı birkaç kez okuduğunu hissettim.
“Sen ciddi misin?”
“Hiç olmadığım kadar.”
“Tek başına kelimesini ayrıca vurgulamana bayıldım. Anlamadığım şey telefonu neden gişedeki kişiye veriyorum?”
“Seni sinemaya ben davet ettiğim. Ben ödeyeceğim.”
“Saçmalama. Bu dört bilet alman anlamına gelir.”
“Matematiği kuvvetli insanları severim.”
“Dalga geçme. Bu çok fazla para demek. Kabul edemem.”
Plan garip bir şekilde içime sinmişti ve Doğa’nın bunu reddetmesi canımı sıkıyordu. Onu razı edebilecek bir şey düşünürken buldum kendimi. Biletleri bana aldırmasına izin vereceği bir şey…
“Mısırlar senden olsun.”
“Orası da ayrı bir konu. Kim sinema da mısırın yanında çay içer ki?”
“Aşağıladın mı sen beni az önce?”
“Est. Sadece garipsedim.”
“Sen ne seversin?”
“Kola ama şekersiz. Cam şişe olursa tercihimdir ”
“Tamam.”
“Geliyor musun şimdi benimle sinemaya sevgili Balerin?”
Sabırsızca mesaja baktım. Sanki evet dediği anda koşacakmışım gibi kabına sığmaz bir şekilde sandalyede oturuyordum.
“Yoldayım.”
Keyifli bir kahkaha dudaklarımdan koptu ve elimi zafer kazanmış gibi yumruk yapıp havaya kaldırdım. “Evet!” O an nerede olduğumu hatırlatan bakışlarla kendime geldim. Fakat yüzümdeki gülümsemeyi eksiltmeden ayaklandım. Etrafımdaki dayılara hafif bir selam verdim ve neredeyse koştum. Çok uzun zaman sonra bir yere koşarak gidiyordum. Sanki on yedi yaşıma dönmüşüm gibiydim.
Tam bir marketin önünden geçmiştim ki aklıma gelen düşünceler adımlarımı durdurdu. Gerisin geri koşarak buzdolabına göz attım. Sinemada cam şişede şekersiz kola bulamama ihtimaline karşı yanımda götürecektim. Aradığımı bulduğum gibi hızlı bir ödeme yaptım ve tekrar koşmaya başladım. Nefessiz, dur duraksız, dört nala koşan bir atın gücü, heyecanı ve isteğiyle…
**-**
DOĞA
Çılgın bir fikirdi.
Akla yatan hiçbir yanı yoktu ama ben kendimi koşar adım okuldan çıkarken bulmuştum. Kampüse en yakın sinema A…. AVM idi. Saate baktığımda otobüs beklerken zaman kaybedeceğimi gördüm. Vakit kaybetmemek için yoldan bir taksi çevirdim ve adresi tarif ettim.
Kalbimin atışını sanki dışarıdan duyuyordum. Neden bu kadar heyecanlanmıştım bilmiyordum. Hayatımda ilk kez sinemaya gitmeyecektim ama ilk kez tek başıma gidecektim. Bırakın tek başına sinemaya gitmeyi, tek başıma yemek yemekten bile hoşlanmazdım ve şu anda bunu yapmak üzereydim.
Tek ama iki kişilik bir serüven…
Kahrolası iş çıkışı trafiği başlamak üzereydi. Neyse ki taksici ara sokaklardan bizi AVM’nin önüne çıkarmıştı. Ödememi yapıp taksiden indim. Neredeyse koşarak AVM’ye girmiştim. Güvenlik kontrolünde bekleyenlerden izin isteyerek öne geçtim. Katlar arasında koşar adım ilerliyordum. Bu hızda birkaç kişiye çarpmış, özür dileyerek koşmaya devam etmiştim.
Sinemanın olduğu alana geldiğimde soluklanmak için kısa bir an durdum. Bir yandan da Doğukan’ı aradım. Çalma sesine nefeslerim karışırken sinemaya doğru ilerledim. “Geldin mi?” İlk günden beri beni etkisi altına alan o güven verici ses telefonun ucundaydı ve ben asıl soluğu o zaman almışım gibi hissediyordum.
“Geldim.”
“En yakın seans kaçta?”
Gözlerim ışıklı, geniş tabelada dolaştı. Filmler sürekli geçtiği için istediğim filmin saatini görene kadar birkaç saniye geçmişti. “18:15” Doğukan’dan düşünceli bir mırıltı yükseldi.
“Burada 18:00 ve 21:00’da var.”
Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp saate baktım. 18:12’ydi. Bu akşam işe gideceğini bildiğim için 21:00 bize uymazdı. 18:00 seansını da kaçırmıştık. Üzülmüştüm. Hem onu istediği filmden alıkoyduğum için hem de beraber izleme şansını kaybetmemizden kaynaklı. Belki birkaç dakika daha erken gelebilseydim o…
“Telefonu gişedeki görevliye verir misin?”
Ricasıyla kaşlarım çatıldı. Nedenini sorguladım. Sanki her şey plana uygunmuş gibi “Film izlemeyecek miyiz?” diye sordu. Kaşlarım daha da çatılmıştı. “Senin saatin uymuyor,” dediğimde “Kim demiş?” dedi. Ciddi miydi?
“Bilet alana kadar ilk yarım saatini kaçırırsın. Artık girmenin bir anlamı yok ki. Keşke beni beklemeden girseydin sen.”
“Sana değerdi ve sensiz olmazdı. Daha fazla kaçırmamı istemiyorsan telefonu artık gişe görevlisine ver.”
“Ciddi misin?”
“Hiç olmadığım kadar.”
Bunu bugün ondan ikinci kez duymuştum. İçime sinmese de gişeye yaklaştım. Önündeki ekrana bakan kadının “Affedersiniz,” diyerek dikkatimi üzerime çekti. Bıkkın bakışları beni bulduğunda “Arkadaşım sizinle konuşmak istiyor,” dediğimde kaşları çatıldı. Büyük ihtimal ne alaka diye düşünmüştü. Telefonu uzatırken “Sanırım gideceğimiz filmle alakalı bir şey soracak,” dedim. Bu durumu garipsese de telefonu aldı.
“Efendim.”
Doğukan’ın ne söylediğini duyamıyordum. Fakat kadının yüzündeki ciddi ifade yavaş yavaş yumuşadı. Gözleri tekrar bana döndü. Neden bilmiyorum ama bu seferki bakışından utanmıştım. Onaylayan mırıltılar çıkarırken bakışlarını benden önündeki bilgisayara çevirdi. Tek eliyle bir şeyler yapıyor ve ‘Tamam’, ‘Anladım’, ‘Gönderiyorum’ gibi kısa kelimeler kullanıyordu.
“Buyurun hanımefendi.”
Kısa bir süre sonra telefonumu tekrar bana uzattı. Doğukan’ın hala hatta olduğunu görünce alıp kulağıma götürdüm. “Aldın mı?” Sorusuyla beraber kadın iki bileti de gişe bankosuna bıraktı. Sanki bunun için gelmemiş gibi şaşkın şaşkın baktım. Ödemeyi nasıl yapmıştı? Biletleri elime alırken üzerinde yazanlara göz gezdirdim. 18:15 seansına iki kişilik bilet. G8-G9
“Aldım.”
Telefonum titredi. Ne olduğuna bakmak için izin isteyerek kulağımdan uzaklaştırdım. Doğukan aldığı biletleri atmıştı. G8-G9… Telefonu kulağıma götürdüm. “Aynı koltukları nasıl buldun?” diye sorduğumda “Beraber seçtik ya,” dedi. Role kendini o kadar kaptırmıştı ki gülmeden edemedim.
“Doğru ya. Açlıktan aklımdan çıkmış.”
“Ee hadi gidip mısır alalım o zaman.”
Ayaklarım hangi ara o tarafa yönelmişti bilmiyordum. “Çok güzel kokuyor,” dediğinde derin bir nefes aldım. Sanki onunla aynı kokuyu duymak yan yanaymışız gibi hissettirmişti. “Ama sen çok daha güzel kokuyorsun.” Duyduğum cümleyle yanaklarım ısınmaya başladı. Yüzüme yerleşmiş aptal bir gülümsemeyle önümdeki çiftin siparişini bitirmesini bekledim. Doğukan’ın büyük boy mısır sipariş ettiğini duyuyordum. Sıra bana gelince bende aynı siparişi söyledim. Aklıma gelen detayla gözlerimi etrafta dolaştırdım. Kenardaki kahve otomatında çay olmasını umarak mısırı aldım. Ödemeyi yaparken telefonum titredi. Ekrana baktığımda Doğukan’ın fotoğraf attığını gördüm ama açmadığım için ne olduğunu göremiyordum.
“Teşekkürler.”
Otomat makinasına doğru yürürken fotoğrafı açtım. Mısır, cam şişede şekersiz bir kola ve çayı kucaklamış bir Doğukan görmeyi beklemediğim için olduğum yere çakılmıştım. Ona ne kadar bakarsam bakayım, hep ilk kez görüyormuşum gibi heyecanlanıyordum. Dişlerinin düzgünlüğünü ilk kez resmediyormuş gibi gülümsemişti. O tebessüm gözlerine kadar ulaşmıştı ve gamzeler… Ah o gamzeler yine belirmişti siyah gözlerinde.
O gülmüştü, sanki benim göğsümde yankısı duyulmuştu.
Çayı aldıktan sonra benzer bir poz çekmeye çalıştım. Çirkinliğimi mısır paketinin arkasına saklamaya çalıştım. Fotoğrafı attığımda kulağımda hışırtılar duyulmaya başladı ve bir anda telefon kapandı. Dakikam bitti diye düşünürken bir anda ekranımda görüntülü arama ibaresi belirdi. Nefesimi tuttum. Sanırım bu hisse alışamayacaktım. Şimdi kendini nereye saklayacaksın bakalım Doğa Hanım…
Aramayı cevapladım. Birkaç saniye içerisinde ekranımı dolduran adam, yüzüme yerleştirdiği gülümsemeyle gelmişti sanki. Belki de o gülümsediği için dudaklarım iki yana çekilmişti. Peki ya kalbim? O neden kıkırdayan bir kız çocuğundan farksızdı?
Salonun kapısındaydı. Hiçbir ses duyulmuyordu. İşaret parmağını dudaklarına doğru götürdü. Hemen telefonun sesini kapattım. “Hadi gidelim,” der gibi başını salladı. Beraber ama ayrı ayrı salonlarımıza girdik. Çok kalabalık değildi.
G8’e oturdum ve yanımdaki koltuğa telefonu koydum. Doğukan’da G9’a oturmuş gibi duruyordu. Çünkü telefonu benim aksime sol tarafına yerleştirmişti. Yüzümdeki cılız ışık sayesinde varlığım seçiliyordu. Onunki de... Sadece birbirimizi göreceğimiz şekilde telefonlarımızı ayarladık.
Hayali arkadaşı olan çocuklara dönmüştüm sanki. Kimse görmüyordu ama ben onun yanımda olduğunu biliyordum.
**-**
DOĞUKAN
Bu yaşıma kadar Marvel’e ait filmlerin hepsini, hiçbir detay kaçırmak istemezcesine pür dikkat izlemiştim. Fakat ilk kez bir filmine değil de sahnelerdeki ışıkla görüşümde netleşen kızın ifadelerini kaçırmamak için gözümü kırpmıyordum. Şaşkınlığını, gülüşünü, heyecanını, merakını, yüzüne yansıttığı tüm mimikleri zihnime kazımaya çalıştım. Güzelliği, cennet ırmaklarını bile gölgede bırakıyordu. Karanlığa rağmen, üzerindeki ona iki beden büyük gelen kapüşonlusuna, yorgunluktan renksizleşen yüzüne, uykusuzluktan kısılan gözlerine rağmen çok güzeldi.
Beklemediğim bir anda önce benim bulunduğum salonun ışıkları yandı. Bu aydınlık Doğa’nın dikkatini çekmişti. Bakışlarını bana doğru çevirdiğinde ay parçası gibi duran yüz hatları, benim arkamdan yayılan ışıkla daha da aydınlanmıştı. Yanakları ne zamandır kırmızıydı? Salonları çok mu sıcaktı? Yoksa ondan gözlerimi ayırmadığım için utanmış mıydı?
Seansların arasında saat farkı olduğu için onun araya girmesine en azından on beş dakika olmalıydı ve büyük ihtimal o araya girdiğinde benim filmim kaldığı yerden devam edecekti.
Sesini duymayı özlemiştim. Konuşamayacak olmanın verdiği hüznü onu izleyerek hafifletmeye çalışıyordum. Yine de birkaç kelime bile olsa sesinden bir şeyler duymayı çok isterdim. Doğa tekrar bakışlarını bana çevirdi. Göz göze geldiğimiz anların hepsinde olduğu gibi hafifçe gülümsemişti. O sırada yukarıdan gelen arama ve ekranın köşesindeki saat dikkatimi çekti.
Siktir.
Biraz daha oyalanırsam işe geç kalacaktım. Osman’ın aramasını meşgule attım. Telefonu elime alıp Doğa’ya mesaj yazacağım sırada bir anda onun salonu da aydınlandı. Gözleri kamaşırcasına kısıldı ve şu anda çok tatlı gözüküyordu. Bu ifadesine daha sonra da bakabilmek için gizlice ekran fotoğrafı aldım. Doğa’da telefonunu eline alırken birbirimize biraz daha yaklaşmıştık. “Selam Balerin,” dediğimde utangaç bir gülümsemeye “Selam Kurşun Asker,” diye cevap verdi. “İlk yarı için ne düşünüyorsun? Beğendin mi?” Hiçbir fikrim yoktu. En ufak bir karesine bile bakmamıştım ama izlediğim şeyle ilgili yorum yapabilirdim. “Heyecan vericiydi. Gözümü bir an bile ayırmak istemedim.” Doğa’nın kaşları hafifçe havalandı. Söylediğimi sorguluyordu. Film için olmadığını anlamış olmalıydı. Bu zekâsı benim işimi fena halde bitirecekti.
“Ve maalesef ki ayırmak zorundayım artık.”
Kaşları çatılırken “Ne oldu?” diye sordu. Saati vurgulayarak “Görev beklemez,” dedim. Suratının düştüğünü görmek canımı sıksa da bu konuda elimden hiçbir şey gelmezdi. “Doğru bu akşam çalışıyorsun,” dediğinde başımı onaylarcasına salladım. “Tamam o zaman. Ben sana filmin devamını anlatırım.” Gülümsedim. “Anlaştık o zaman,” derken ışıklar kapandı. İnsanları konuşarak rahatsız etmemek için hızlıca ayaklandım. Salondan çıktığım gibi Doğa’nın salonundaki ışıklarda kapandı. Onu filminden alıkoymamak için “Dikkatli ol,” dedim. Telefonu dudaklarına yaklaştırdı ve fısıldadı.
“Sende dikkatli ol. Çıkınca haber veririm.”
Yorumlar
Yorum Gönder