Kurşun Asker ve Balerin - 4. Bölüm
DOĞA
Hayatımın ilk ve en değişik hissettiren sineması tek başıma da olsa bitmişti. Doğukan başını kaçırmıştı, sonunu da işe yetişmesi gerektiği için izleyememişti ama olsun. Bu bizim ilk sinemamızdı ve belki de bu yaşıma kadar gittiğim tüm filmlerden daha çok etkilemişti beni. İlk yarıdan adam akıllı bir şey anlayamamıştım. Çünkü Doğukan’ın gözlerini üzerimde hissederken tam olarak konuya odaklanamamıştım. Neyse ki ikinci yarıda dikkatimi dağıtacak güzellikte siyah gözler yoktu. En azından filmi anlatmaya konu gelince söyleyebileceğim iki üç olay vardı.
Herkes salonu terk etmeye başladığında bende ayaklandım. Ortalıkta bir eşyam kalıp kalmadığına baktıktan sonra yediklerimin çöplerini toparladım. En aşağıdaki çöp kovasına atmak için inerken telefonumun titrediğini hissettim. Ekrandan gelen mesaja baktım ve şaşkınlık nidası olarak “Yok artık,” tepkisi döküldü dudaklarımdan. Bu kadarını hesaplamış olamaz değil mi?
“Bitti mi?”
“Dakikaları mı sayıyordun? Şimdi çıktım salondan.”
Bana nadir gönderdiği gülümseyen emojisinden attı. Mesajlardaki ciddiyetine arada sırada serpiştirdiği bu ifadeler daha bir anlamlıydı sanki.
“Şimdi ne yapacaksın?”
Eve gidip uyumak istiyordum. Fakat öğlen ablam aramış ve akşama arkadaşlarını çağırdığını söylemişti. Film sırasında da ihtiyaçlarını listelemiş, almadan gelmemem konusunda tembihlemişti. Yani benim uykum birkaç saat ötelenmek zorundaydı.
“Alacağım ufak tefek şeyler var. Sonra eve geçerim.
Ablamın arkadaşları gelecekti bu akşam.”
“Ablan bekar mı?”
Yürüyen merdivenle aşağı inerken hızla mesaj yazdım. “Hıhım. Sevgilisi var ama.” Anladım demekle yetinmişti. Konuşma tıkanmış gibi hissederken bir anda kurtarıcı bir mesaj ekranıma düştü.
“Arkadaşları derken çok kalabalık mı olacaksınız?”
“Yani bildiğim kadarıyla Ege Abi, kardeşi ve eşi olacak ve bir çift daha. Belki bir arkadaşları daha gelebilirmiş ama en son konuştuğumuzda kesin değildi.”
Avm’den çıktığım anda havanın karardığını gördüm. Saat dokuza yaklaşıyordu. Güzel, evin yanındaki market henüz kapanmamıştı. İlerideki durağa doğru yürürken ablamın isteklerini oradan almaya karar verdim.
“Sekiz kişi olacaksınız yani?”
“Ege’nin enişten olduğunu var sayıyorum.”
Şanslı günlerimden birinde olmalıydım. Durağa gelmemle, bineceğim otobüsün gelmesi bir oldu. “Bir dakika,” yazıp izin istedikten sonra sıkış tepiş bir şekilde otobüse bindim. Akbilimi nasıl bastım, orta kapıya kadar hangi ara yürüdüm hiç bilmiyordum. Bildiğim şey, zihnimi uyuşturacak kadar kötü kokan birileriydi. Otobüsün havasızlığı yetmiyormuş gibi ter kokusunun baskınlığı ilk dakikadan midemi bulandırmaya başladı. Kokuya odaklanmamak için zihnimi dağıtmaya karar verdim. Bunun için Doğukan bicinmiş kaptandı.
“Otobüse biniyordum da biraz ortam sıkışık.
Hemen cevap yazamazsam kusura bakma olur mu?”
İzin istememin ve bekletmemin nedenini açıkladıktan sonra attığı mesajları okudum ve tek tek cevap attım. Tabi ki onun cevabı da gecikmemişti.
“Matematiği kuvvetli insanları severim.”
“Evet yaklaşık bir senedir öyle Daha önceden de çok yakın arkadaşıydı.
O yılları da katarsak beş senedir ”
“Gelenleri ne kadar tanıyorsun?”
“Ege Abi’nin kardeşi ve eşini sayılı gördüm sanırım ama diğer çiftle birkaç kez takıldığımız oldu. Aras’ı çok iyi tanıyorum.”
“Aras… Yakın arkadaş olacak kadar mı?”
Genelde leb demeden Çorum diyen biriydim. Fakat nedense Doğukan’la konuşmaya başladığımdan beri basiretim bağlanmış gibi hissediyordum. Bu kadar sorgu sualin çıktığı yeri nasıl bu kadar geç anlamıştım ki ben…
“Aaa… Şimdi anladım ben
Merak etme beni erken kaybetmene neden olabilecek kişi Aras olamaz. ”
“Seni zaten erken kaybetmeyeceğim ama nedenini merak ettim.”
“Onun tercihi senden yana çünkü.”
Bu mesajı yazdıktan sonra bir an Doğukan ve Aras’ı yan yana düşündüm. Gerçek olamayacak kadar mide bulandırıcı sahneyi düşündükçe suratım buruştu. Ardından attığı mesajdaki ince detay gözüme çarptı. ‘Erken kaybetmeyeceğim’
“Kaybedeceğinden eminsin ama…”
“Sana yetemediğim bir gün olacak.”
“Belki benimde olacak ve erken kaybedilecek kişi sen olacaksın.
Neden bu ihtimali hiç düşünmüyorsun?”
“Çünkü öyle bir ihtimal yok. Sen benden gitmediğin sürece ben buradayım.”
“Kurşun Asker ve büyük konuşmaları…” yazarken gözlerimi devirdim. “Bir gün evleniyorum dersen görüşeceğiz seninle.” Doğukan’a mesajım hemen iletilse de cevap vermek için her zamankine kıyasla biraz daha oyalandı. Ben de o sırada hangi durakta olduğumuza baktım. Eve çok yakındım. Devamında yürüsem mi diye düşünürken telefonum titredi.
“Görüşmeme ihtimalimiz yok.”
Ekrandan okuduğum mesajla kaşlarım çatıldı. Bir an bana attığım mesajı bile unutturmuştu cevabı. Onun evliliği ve benimle görüşmeme ihtimalinin olmaması… Kalbim yersiz bir heyecana kapılmak üzereyken dizginledim. Mantığımı devre dışı bırakmanın bu konuşmaya hiçbir faydası yoktu. Çünkü biz can yoldaşıydık ve aramızdaki ilişkinin sınırlarını çok net bir şekilde çizmiştik. Yani en azından Doğukan çizmişti. Hoş, sürekli sınır ihlali yapıyordu ama bir şekilde kendini yine çizginin öteki tarafına atmayı başarıyordu. O yüzden kendimi gülünç duruma düşürmeden oyunu onun istediği kurallara göre oynayacaktım.
“Ha tükürdüğünü yaladığını görmem için beni düğününe de davet edeceksin yani.”
“Belki sen edersin.”
“Can yoldaşımı etmeyeceğim de kimi edeceğim zaten. Beraber harman dalı da oynarız. Sizin oralarda meşhurdur.”
“Sana sözüm olsun. Karşılıklı harman dalı oynayacağız o gece.”
Neden bilmiyordum ama bu söylediğine burulmuştum. Cevap vermek için ekranda bekle ama elim hiçbir kelimeye gitmemişti. İneceğim durağa geldiğimi görünce ekranı kapatıp telefonu cebime koydum.
Otobüsten indiğim anda telefonum çalmaya başladı. Arayan kişi surat asıklığımı çatlatacak güçteydi. Telefonu cevaplarken karşıdan karşıya geçtim. “Efendim.”
“İyi misin?”
Arabaların gürültüsünden sesini çok az alıyordum. Telefonu kulağıma yapıştırarak “İyiyim. Sen nasılsın?” diye sordum. Sanırım daha çok bağırmıştım. “Birden çıkınca seni merak ettim.” Doğukan duyamadığımı fark etmiş olacak ki ses tonunu biraz yükseltmişti.
“İneceğim durağa gelince kapatmak zorunda kaldım. İner inmez yazacaktım ama sen aradın.”
Şu anda ‘Çevir kazı yanmasın’ durumuna örnek teşkil ediyordum. Anladım demekle yetindi ve ardından evdekilerin çetelesini çıkartmak isteyen bir sorgu meleğine dönüştü. Sorduğu her şeye saklamadan cevap verdim. Huzursuzdu. Evde yabancı erkeklerin olmasından hoşlanmamıştı. Saygı duymaya çalışıyordu ama ses tonu sevgiden yoksundu. Bu garipti. Normal zamanda olsa kapatacağım telefonu açık tutmak, karşımdakinin rahatlamasını sağlamak için ekstra çaba sarf ediyordum. Eve varana kadar döktüğüm dili, hayatımın hiçbir anında yaşamamıştım. Yine de Nuh diyor, peygamber demiyordu sanki.
**-**
DOĞUKAN
Mesaiye yetişmiştim yetişmesine ama aklımda Doğa’yla beraber o sinema salonunda kalmıştı. Onu yalnız bırakmıştım ve bu içime sinmiyordu. Daha da önemlisi onu izleyemiyordum. Bu yüzden çıkacağı anın saniyelerini bile saymıştım. Fakat sonrasında öğrendiklerim o saniyelerin hepsini boğazıma dizmişti.
Apartmana girerken telefonunun şarjının azlığını bahane ederek kapatmıştı. Biraz şarj olduktan sonra arayacağını söylemişti. Biraz şarj mesajlaşmaya engel değildi.
“Gelmişler mi?”
“Evet… Gece çoktan başlamış.”
Sanki mesaj atmamı bekliyormuş gibi saniyesinde görmüş ve yine saniyesinde cevap vermişti. Hali hazırda çatmaya yer arayan ifademle “O ne demek?” diye sordum. Yaklaşık 30 saniye sonra ekranıma bir fotoğraf düştü. Loş bir ortam, çerez ve aburcuburla dolu bir masa ve baş konukları alkol. Zihnim en tatsız anılardan birine ışınlandı. Korku ve yaşanan acı o zamanki yoğunluğunda olmasa da gerçekliğini hatırlatacak kadar baskındı. Gözlerim kadehleri saydı tek tek. Sekiz taneydi. Yani bu demek oluyordu ki…
“Ortam kurulmuş demek.”
“İçki kullanıyor musun?”
Hayır demesini istedim. Anılarımda canlanmaya çalışan acıyı görmezden geldim. İçki kullanmadığını, hatta o ortamda bulunmak istemediğini, abartılı bir durum olursa gerekirse evden bile çekip gideceğini düşünmek istedim ama gelen mesajla ayaklarım gerçeğin tam üzerine bastı.
“Tatmışlığım var ama tatları çok kötü. Sigarayı hiç kullanmadım mesela. Ben sadece aburcuburların ve dedikoduların peşindeyim. Sen?”
“Alkolden de ortamından da hoşlanmam. Sigara kullanıyorum.”
“Ben de sigaradan hiç hoşlanmıyorum. Kokusu üstüne başına yapışıp kalkıyor. Hele saçlara.”
Bir anda kusma emojisi attı. Bana alttan mesaj verdiğini hissederek “Yanındayken içmem,” dedim ve aklımdaki düşüncelerin ıstırabıyla “Sende benim için bir şeyler yapar mısın?” diye sordum.
“Yapabileceğim bir şeyse yaparım tabi.”
“Dikkatli ol ve beni habersiz bırakma.
Aniden göreve gitmem gerekse bile sessiz kalma.”
“Evdeyim deli ne olacak Ayrıca aniden gitme ihtimalin var mı?”
“Ama yalnız değilsin ve ortamda alkol var.”
Arsız hatıralar zihnimden dışarı çıkmaya çalışıyordu. Onların şu ana gelmesi hiç iyi olmazdı. Bu yüzden derin nefesler alarak bugün ekstra bir operasyon olmaması için dua ettim. Her an Doğa’ya ulaşabilme ihtimalim olabilmesi için…
“Orası belli olmaz ama gidersem haberin olur.”
“Sen huzursuz oldun Yabancı değiller merak etme.”
“Yanında değilim ve bana yabancılar. Lütfen dikkatli ol.”
“Yanımdasın…”
“Ama merak etme dikkat ederim. Zaten yatarım birazdan çok yorgunum.”
“Filmin sonunu ne zaman anlatıyorum?”
Ona güvenmekten ve bu gece her şeyin yolunda gitmesine dua etmekten başka çarem yoktu. Telefonla konuşmak istemesini film üzerinden söylemeye çalışıyordu. Tüm gerginliğime rağmen yüzüme hafif bir tebessüm yerleşti. Bir noktada bana güçlü bir bahane de sunmuştu. Çok sessiz kaldığı anda aramam için işime yarayacak bir nedendi bu.
“Müsait bir an yakalarsam ve sende uyumamış olursan ararım.
Hem böylece seni odana götürmeye de bahanem olur.”
“A ahh İstedin de gitmedik mi yakışıklı. Aşk olmasın ”
Yüzümdeki gülümsemem biraz daha büyüdü. Düşüncelerime ve isteklerime önem verdiği son cümleden bile anlaşılıyordu.
Aşk, herkesin dilinde olan bir şeydi ve bir noktadan sonra duyguları ifade edemeyecek kadar sıradanlaşıyordu ya da belki de hak etmediğim için böyle düşünmeye itiyordu beni. Öte yandan aşk, geleceğe dair umutları olan insanların yaşadığı duygular arasındaydı. Benim için yarın denen bir kavram yoktu. Gün, şu andı. Değerli olan bugündü. Planlar yapmak bizim gibilere göre değildi. Sevmek, sevilmek bile zorken, aşığım gibi büyük, gösterişli kelimeler sadece vatana söylenebilirdi. Çünkü bu duyguları asıl hak edenler toprak altındaydı.
“Aşk olmasın. Daha özeli olsun. Âmin.”
Her zaman olduğu gibi can yoldaşlığının vurgusunu yaptım. Böyle anlarda bana kızıyor muydu bilmiyordum ama yerimizi bilmemiz için arada hatırlatmam gerektiğini hissediyordum. “Dogi!”
Ortak salona giren İbrahim’in gözleri içeriyi taradı ve benimle buluştuğu anda aradığını bulmuş gibi parladı. “Devriyeye adam lazım. Tam teçhizat. Hadi.” Merak uyandırıcı kelime kalabalığıyla ayaklandım. “Bir sorun mu var?” İbrahim odadan çıkabilmem için kapının önünden çekildi.
“Birkaç mahallede hareketlenme olduğuyla ilgili istihbarat geldi. Şef hazırlıklı çıkın diye uyardı.”
Anladım demekle yetindim. Teçhizatlarımı almak için ilerlerken arkamdan “Beş dakikaya teker döner,” diye bağırdı. Ona cevap vermek yerine Doğa’ya haber vermek için zamanımı harcayacaktım. Gördüğüm mesajla içimde yükselen çocuksu nidayı son anda yakaladım. Önce devriyeye çıkacağımın mesajını yazdım. Ardından da yüzümü güldüren mesajına cevap verdim.
“ Oldu bile bence.”
“Bence de…”
**-**
DOĞUKAN
“Aga buradan sekizinci geçişimiz. Şu arka sokaktan dolaş bir kere de.”
Osman’ın yakarışıyla İbrahim söylediği sokağa girdi. “Şükür ya Rabbim,” diyerek ellerini havaya doğru açan Osman “Bir kere daha o sokaktan geçseydik, gelen istihbaratı sen ayarladın diyecektim,” dedi sitemle.
Söylenenin aksine sakin bir devriye oluyordu. Fakat ejderin içi gayet hareketliydi. Bu enerjiye ayak uyduramayan bir tek kişi vardı. Onun da aklı İstanbul’da, bir ev dolusu alkolik insanın arasında kalan masumiyette takılıydı. Kafamın içindeki sorularda ne adam akıllı çevreye bakabiliyordum ne de aracın içindeki muhabbete katılabiliyordum.
İyi miydi?
Biri onu rahatsız etmiş miydi?
Uyuyacağını söylemişti, odasına geçmiş miydi?
Kapısı kilitli miydi?
O uyurken rahatsız eden biri olur muydu?
Sıkıntılı bir iç çekerek hücum yeleğimin önünden telefonumu çıkardım. Aramamıştı, mesaj atmamıştı, son görülme saati en son konuştuğumuz saatti. Yani bunu iyiye mi yormam gerekiyordu kötüye mi?
Onu bir kere görmeden içim rahatlamayacaktı. O yüzden görüntülü aramaya tıkladım ve çevirme sesi duyulmasın diye telefonu kıstım. Hoş, aracın içi o kadar gürültülüydü ki arkadaşlar kendi seslerini duyurmak için çoğu zaman bağırıyordu.
Çaldı, çaldı, çaldı.
Uyuduğunu düşündüğüm sırada ekran ikiye bölündü. Gece lambasının loş ışığının altında ay parçası gibi parlayan Doğa’ya çevremdekilere çaktırmadan susmasını işaret ettim. Başını tamam anlamında salladı. Odasındaydı. Büyük ihtimal çok önceden gelmişti. Çünkü görebildiğim kadarıyla yatağının içine kıvrılmıştı. Uyumuyordu ama belli ki biraz daha aramasaydım uyumuş olacaktı.
“Yalnız devriye telefondan atılmıyor Karahanlı.”
Osman’ın odağı bana çevrilmişti. Tıpkı bir öncekinde olduğu gibi telefonu göğsümün üzerine, beni alttan da olsa görebileceği yere yasladım. “Bu aralar elinden telefon düşmüyor, görmüyorum sanma,” derken imalı bir şekilde kaşlarını kıpırdatan Osman’a içimden küfretmek gelse de gülümsemiştim.
“Çok şükür ki gözlerin görüyor Ostim. Ya görmeselerdi?”
Osman’ın kaşları beğeniyle havalanırken “Güzel güzel. Hayat ışığı alıyorum senden,” dedi. “Ne yapıyorsan devam et.” Biriyle konuştuğuma laf çarpıtmasına “Siktir git!” diye cevap verdim ama alakasız bir şekilde gülüyordum da.
Benim son zamanlarda sürekli telefonla oynadığımın geyiği biraz daha aracın içinde döndü. Fırsattan istifade soluğu yine aynı sokakta alan İbrahim neyse ki üzerimdeki odağı çekip almıştı. “Lan yine mi bu sokak? Ne var oğlum bu sokakta? Hayır sadece sana istihbarat geldi de haberimiz mi yok?”
Herkes İbrahim’e sataşmaya başlarken telefona doğru baktım. Doğa yüzünde sıcak bir tebessümle beni izliyordu. Bakışlarının odağında olmak kış günü sıcacık bir battaniyeye sarılmak gibiydi. Birilerinin dikkatli bakışlarının üzerimde gezinmesinden hoşlanmazdım ama Doğa’nın gözlerini benden çekmiş olmasına bile tahammül edemiyordum.
“Baktım aklım sendeyken işe odaklanamıyorum. Benimle ol istedim.”
Telefonu dudaklarıma götürüp fısıldamıştım. Ardından birinin beni duyup duymadığını kontrol ettikten sonra “Hadi uyu. Tatlı rüyalar benim güzel kuğum,” diye fısıldadım. Beni duyduğuna emin olunca da telefonu tekrar eski yerine çektim.
Göz ucuyla baktığım Doğa yüzünde çocuksu bir tebessümle yatağına uzandı. Telefonunu bir yere sabitleyip ellerini başının altına aldı. Yastığa sarılarak uyumayı sevenlerdendi ve ben yastığı bile kıskanacak duruma nasıl geldiğimi düşünüyordum. Bana bakarken yavaş yavaş gözlerinin kapandığını gördüm. Birbirine sarılan kirpiklerini kıskandım. Uykuya direniyordu. Kaybedeceğin bir savaşa girmesi yüzüme hafif bir tebessümün yapışmasına neden oldu. O da ben az benim onu önemsediğim kadar beni önemsiyordu. Artık daha net hissedebiliyordum.
Bir süre sonra zafere doğru bayrak sallayan uyku oldu. Aracın gürültüsünden ve yapılan muhabbetlerden rahatsız olmasın diye kendi sesimi kapattı. Görüntülü aramayı kapatmam gerekiyordu ama ben ona bakakalmış bir şekildeydim. Ne nerede olduğum önemliydi ne kimlerle ne de ne için…
O kadar masum ve eşsiz görünüyordu ki ona kuğu demek bile yetersiz gelmişti bir an. Sanki hayat ona kirini hiçbir zaman sürmemiş, sürememiş gibiydi. Güzellik kavramına yeni bir anlam katmak için doğmuş olmalıydı. Ufacık göğsü soluk alıp verdikçe kıpırdıyordu. Ona bu kadar dikkatli bakıyor olmasam kaçıracağım kadar ufak hareketlerdi. Fakat sanki bahşettiği yaşam benim ciğerlerimde alazlanıyordu. Bundan birkaç hafta önce birini uykusunda izleyeceğimi söyleseler “Hiç işim gücüm yok ya zaten,” derdim. Oysa ki şu an “Keşke işim olmasa da her saniye gözümün önünde olsa,” diyecek kıvamdaydım. Bu yüzden telefonu kapatamamıştım işte.
“Şırnak Özel Harekât şube turizmin sayın yolcuları. Varış noktamıza gelmiş bulunmaktayız. Güzel bir yolculuktu. Herkese teşekkürler.”
İbrahim’in şaka yollu geldiğimizi söylemesine Osman “Güzeldi tabi,” diyerek karıştı. “Özellikle bir sokağın güvenliğinden kesin emin olduk Allah’ın Mecnun’u. Bir daha sen kullanma lan devriye arabasını.”
“Amma uzattınız lan. Görevi bitirdik geldik. Ha bir sokak, ha beş sokak. Sayılara takılmayın bu kadar.”
“Yemin ederim bu rahatlıkça bu rütbeye nasıl geldin bilmiyorum Memoli.”
Ejderin içindeki goygoy muhabbeti dışarıda da süreceğe benziyordu. Bu yüzden ne dışarıda oyalanmak istedim ne de sigara içmek. Göğsümde tuttuğum Doğa ile binaya girdim. Dinlenme odasının boşluğu işime gelirken kendimi en kuytu köşedeki masaya attım. En azından bu hamlemle davetsiz bir misafirin ilk girdiği anda Doğa’yı görme ihtimalini en aza indirmiştim.
Davetsiz misafir derken bir anda Doğa’nın kapısının cam kısmında bir karartı fark ettim. Daha önceden orada olmadığına şerefim üzerine yenin edebilirdim. Ne zamandır oradaydı ya da neden oradaydı bilmiyordum. Bakışlarımı telefona doğru yaklaştırarak o karartının ne olduğunu çözmeye çalıştım. Uzun sayılmayan ama iri olduğu belli olan bir suliyetti. Ablası olabilir miydi? Yavaşça kapısı açıldı. Kapısını kilitlememişti. Harika!
Salonun gürültüsü resmen yatak odasına dalmıştı. Ablasının olmadığına emin olduğum bir adam aralık kapıdan gözüktü. Gerginliği azaltma ihtiyacı üzerime hücum etti. Sahip olduğum tüm iradeyi kullanmam gerekse bile sakin kalmalıydım. Peşin hükümlü olmak sadece idam getirirdi. Gerçi, bu piç kurusu Doğa’nın kapı kolunu tutarak kendi sandalyesini kendi kendine kaydırmıştı ama… Sakin ol Doğukan. Önce ne olduğunu anla, sonra yeteri kadar delireceğin zaman gelecek. Belki odaları karıştırdı ya da Doğa’nın odasını tuvalet sandı. Sakin ol! Umarım tuvalet sanmıştı. Çünkü yüzünü seçemesem de elindeki parlayan şeyin bir kristal bardak olduğunu anladıktan sonra sıçacak bir yer aramak zorundaydı.
Bir süre kapının önünde oyalandı. Hafiften sallanıyor olması sarhoş olduğunu gösteriyordu. “Doğa!”
Fısıltılı bile olsa adının başka bir erkeğin, sarhoş bir erkeğin dudaklarından çıkması hazırda kaynayan kanımı beynime sıçrattı. “Doğa uyuyor musun?” Sesi içime hücum edip kulaklarımda uğuldayan öfke yüzünden duyulmaz hale geldi. Vahşet isteği sinsice içeri süzüldü. Oturduğum metal sandalyeyi sesli bir şekilde geriye sürterek ayaklandım. Bir an sesi açıp ağzıma gelen her şeyi saymayı düşündüm. Fakat bu Doğa’yı korkutmaktan başka bir işe yaramazdı. Üstelik zor durumda kalmasını da istemiyordum ama siktiğimin herifi hala kapının önünde dikiliyordu. Derdi uyandırmak değildi. Derdi uyuduğuna emin olmaktı.
Kalbim hiç sakinleşmeyecekmiş gibi çarpıyordu.
Doğa’nın üzerinde ne olduğunu düşündüm. Kahretsin alt tarafını görmemiştim ki. Şu anda bir yerleri açık olabilir miydi? Gerçi sapık biri için açık kapalı fark edeceğini sanmıyordum. Allah kahretsin Doğa! Neden içeride alkol kullanan insanlar varken kapını kilitlemiyorsun. Neden?!
Telefonu masaya bıraktım ve ellerimi masanın iki yanına koyarak ekrana bakmaya devam ettim. İçimde aniden kabaran öfke yüzünden parmak uçlarım karıncalandı. Ellerimi yumruk yaparak bunu yok etmeye çalıştım ama pek işe yaramadı. Alt dudağımı kanatırcasına dişliyordum. Şerefsiz odaya doğru birkaç adım attığını görünce yumruklarımı sertçe masaya geçirerek inledim. Dinlenme odasının duvarları hiddetimi esir alır gibi bu sesin yankısını birkaç saniyeden daha uzun sürdürdü.
“Doğukan?”
Umay’ın panikle içeri dalmasına “Çık dışarı!” dedim. Sesimdeki uyarıyı görmezden gelen kız “İyi misin? Ne ol-“ diyerek bana geliyordu ki gözlerimi üzerine çevirdim ve “Sana çık dışarı dedim!” diye bağırdım. Donakaldı. Üzerimdeki gerginliği fark etmiş olacak ki “Tamam sakin ol. Çıkıyorum,” dedi ellerini teslim olur gibi kaldırarak. Başka bir arkadaşımızın da öfkemden nasibini almaması için kapıyı arkasından kapattı.
Aklımı kaybetmenin eşiğinde, elim kolum bağlı bir şekilde bekliyordum. Bir adım daha atarsa sesi açar Allah ne verdiyse söverdim ya da…
Arkadaki gürültüden sıyrılan bir kadın sesi, odanın kapısında belirince aklımdaki düşünceye ara verdim. Kim olduğunu bilmiyordum ama “Uyuyorsa gel,” demiştim demesinden ablası olduğunu anlamıştım.
“Uyuyup uyumadığını kontrol etmek istedim.”
“Uyanık olsaydı mutlaka belli ederdi. Hadi gel. Herkes seni bekliyor.”
O tını kızgınlıktan ötürü mü çıkmıştı, sabırsızlıktan kaynaklı mı? Adam hala arkasına bakarak yürüyordu ve ben bu geceyi ona zehir etmezsem Doğukan Karahanlı değildim. Ablası odaya her şey yolunda mı gibi kontrol ederek bakıp kapısını kapattı.
Göğsümdeki baskıyı rahatlatmak istercesine nefes almaya çalıştım. Az önce bir yöne savurduğum sandalyeyi geri çektim. Elimi kolumu nereye koyacağımı bilmiyordum. Masanın üzerinde duran kalemi alıp parmaklarımın arasında döndürmeye başladım. Normalde bu işte çok iyiydim ama bugün berbat bir iş çıkarıyordum. Sürekli düşürdüğüm kalemi kırmak istercesine masaya vurmaya başladım.
O sırada Doğa’nın kıpırdandığını fark ettim. Huzursuzdu. Gözleri yavaşça açıldı. Bir an sesi kontrol ettim. Hala kapalıydı. Benim çıkardığım seslerden değil, az önceki gürültüden uyandığını anlamam daha da öfkelenmeme neden oldu. Gözleri canlı bir hal alınca sesi açtım. Kırıcı olmayan bir cümle kurabilmem için önce öfkemi bastırmam gerekiyordu ama kontrol edilecek gibi değildi. Yine de dudaklarımın arasından normal sayılabilecek bir soru döküldü.
“Neden uyandın?”
Odasına birinin girdiğini bilip bilmediğini anlamam gerekiyordu. Doğa’nın bir süre düşündüğünü hissettim. Çünkü kameranın donmadığını kirpiklerini kırpmasından anlayabiliyordum. “Ben ara ara uyanıyorum geceleri.” Duyduklarımla gözlerim kapandı. Belki gerçekten uyanıyordu ama o gece bunlardan biri değildi. Elimdeki kalemi güçlü bir sesle masaya çarptım.
“Bana yalan söyleme!”
Kendimi yatıştırmaya gerek duymadan “Seslerden rahatsız olduğunu biliyorum, gördüm,” diye bağırdım. “Odana biri geldi.” Her an bir öfke patlamasına daha maruz kalacağımı hissettiren sesi, gittikçe yükseliyordu. Doğa panikle yattığı yerden doğruldu. Yüzüne düşen saçlarını geriye doğru savururken “Kim geldi? Tarif edebilir misin?” diye sordu. Öfkeli bir kahkaha sonu gelmez bir şekilde içimde yankılandı.
“Önemi var mı?”
“Tabi ki var.”
“Elinde viski bardağı olan biri. Uzun sayılmaz. İri yapılı bir silüyet.”
Doğa’nın biraz düşündüğünü gördüm. “Bir şey sormak için gelmiştir ya da uyuyup uyumadığını kontrol etmek için.” Kurduğu cümlenin gittiği yönden haberi var mıydı? “Normal bir şey mi bu senin için?” derken ağzımdaki iğrenç tattan kurtulmak istercesine her kelimeyi tükürerek telaffuz etmiştim.
“Tabi ki değil ama dediğim gibi yabancı değiller ve mutlaka geçerli bir nedenleri vardır.”
Burnumdan sert, göğsümdeki yakıcı hissi söndürmek istercesine güçlü bir nefes aldım. Öfkeyle bir yere varamadığımı anladığımda sakince anlatmaya karar verdim. “Gece yarısı,” dedikten sonra tekrar bir nefes aldım. “Bir kızın odasına,” deyip birkaç saniye oyalandım. Şu anda sakin kalmak bedenime saplanan cam kırıkları gibiydi. Acıtıyordu ama yerinden oynatırsam kanatacağımı biliyordum.
“Elinde bir viski bardağıyla gelen kişinin.” Doğa’nın gözlerinin içine bakarak “Hiçbir geçerli mazereti olamaz!” dedim. Bağırmamış olmama rağmen irkildiğini hissettim. “Ve sen hala kalkmış bana o kişiyi savunuyorsan…” Dilimin ucuna gelen kelimeleri son anda yuttum. İçimde biriken öfkeyi tekrar masaya vurarak çıkardım. Yetmediğini anlayınca ayaklandım. Hareket ederek üzerimdeki gerilimin boşalmasını istedim ama beceremeyecektim. O evde o şerefsizler oldukça, sakinleyemeyecektim.
Doğa’nın ağlamaklı duran ifadesine odaklanmadan telefonu yüzüne kapattım ve nazımın en çok geçtiği devrelerimden birini aradım.
“Alo Dogi? Hayırdır bu saatte?”
“Sana işim düştü kardeşim. Yardımına ihtiyacım var.”
**-**
DOĞA
Hayatımda ilk kez birinin öfkesinden korkmuştum. Telefon yüzüme kapandı ama ben sanki yüzüme tokat yemişim gibi irkildim. Gözyaşlarım bunun etkisiyle yerçekimine yenik düştü. Tutamadım hiçbirini. Üzerimdeki ilk şoku attığım gibi geri aradım. Telefonu meşguldü ve bu beni daha da kahretmişti. Biri aradığı için mi kapatmıştı yoksa birini aramak için mi bilmiyordum. Tek bildiğim şu anki çaresizliğimdi. Tekrar aradım. Hala meşguldü. Kimle konuşuyordu bu kadar? Sabırsızca odanın içinde volta atmaya başladım. Ve birkaç kez daha aradım. Her birinde çalma sesini duymuştum ama telefonun ucuna Doğukan’ın sesi ilişmemişti. Dayanamayıp belli aralıklarla mesaj atmaya başladım.
“Kurşun Asker…”
“Can Yoldaşım.”
“Sinirli olduğunu düşündüğüm için daha fazla aramayacağım
ama sakinleşince en azından bana mesaj atar mısın?”
“Çünkü beni yanlış anladın ve ben aramızın böyle olmasını istemiyorum.”
En ufak yaşam belirtisi vermedi. Beklemeye karar verdim. Bir noktada inadının kırılacağına inanmak istiyordum. O nokta gelene kadar da kavgamıza neden olan olayı çözmem gerekiyordu. Odamdan çıkıp salona doğru hızla yürüdüm. Gülüşme seslerine doğru…
“Abla.”
Salondaki herkesin bakışları üzerime çevrildi. Gülüşme sesleri bıçak gibi kesilmişti. Meraklı ve baskı yaratan bakışlardan kaçma isteğine karşı koydum. “İyi misin Doğa?” Egemen abinin sorusuna başımı onaylarca sallayarak karşılık verdim. Konuşursam tekrar ağlarım diye korkuyordum. “Sen uyumuyor muydun?” diye soran ablamın gözleri yüzümü tarıyordu. Sanırım gözlerimdeki kızarıklığın uyumaktan mı yoksa ağlamaktan mı olduğunu çözmeye çalışıyordu. “Biraz gelir misin?” diye rica ettim. Dokunsalar ağlayacak gibi çıkmıştı sesim. Sözümü ikiletmeden ayaklanan ablam endişeli görünüyordu. Gerisin geri yürüyerek mutfağa girdim.
“Ağladın mı sen?”
Peşimden mutfağa giren ablam dibime kadar girdi. Gözleri yüzümü daha da yakından incelerken “Ağlamışsın,” dedi. “Ne oldu?” Tekrar ağlamaya başlamamak için derin bir nefes aldım. “Sana bir şey soracağım,” dediğimde “Sor,” dedi kesin ve net bir tavırla.
“Ben uyurken odama giren biri oldu mu?”
Ablamın bakışları kısa bir anlığına dondu. Bu ifadeyi biliyordum. Evet olmuştu. “Oyuna başlamadan önce Aras seni çağırmak için girmişti.” Duyduğum gerçekle gözlerimi kapattım. Fakat karanlığımda beliren yüz fazlasıyla korkutucu olduğu için hızla geri açtım. Kahretsin. “Bir şey mi oldu?” Tedirgin bir şekilde beni izleyen ablam “Bu yüzden mi ağladın?” diye sordu. “Seni rahatsız edecek bir şey mi söyledi?” Ardı ardına gelen soruların hiçbirine cevap vermedim. Çünkü ne Doğukan’ı ele vermek istiyordum ne de Aras’ı zor durumda bırakmak.
“Doğa?”
Burnumdan derin bir nefes alırken “Hayal meyal içeride birini hatırlıyorum,” dedim. “Neden içeri girmesine izin verdin abla?” Ağlamaklı halimden dolayı sinirimi belli edememiştim. Ablam içeri gireceğini düşünmediğini, fark ettiği anda olaya müdahale ettiğini söyledi. Samimiyetine inandığım için zorlamadım. “Bunun için mi ağladın?” diye sorduğunda aklıma gelen ilk yalanı söyledim. “Kâbus görüyordum.” Ablamın kaşları çatılırken “Ağlayacak kadar ne görmüş olabilirsin?” diye sordu. Can yoldaşımı kaybetmek üzere olduğumu diyemedim. Sessiz kalınca “Uyumayacaksan gel hadi sende. Yeni başladık zaten,” dedi. Başımı hayır anlamında sallayarak “Hiç halim yok. Siz oynayın,” dedim. İyi olup olmadığımı sorguladı. Gülümseyerek “İyi geceler,” dedim ve daha fazla soru sormaması için odama döndüm. Bu sefer işimi şansa bırakmamak için kapıyı kilitledim. Telefonuma baktığımda Doğukan’ın hala mesajlarıma cevap vermediğini gördüm. Çevrimiçi de olmamıştı ama hissediyordum. Oradaydı şu an. Atacağım herhangi bir mesajı bekliyordu.
“Doğukan…
Mesajlarımı ekrandan okuduğunu biliyorum.
Çünkü seni tanımaya başladım.
Açıklamama izin verecek misin artık?”
Neredeyse bir saat geçmişti. Cevap yoktu. İyi olup olmadığını merak ediyordum. Dayanamayıp tekrar aradım. Açmadı. Kendimi açıklamazsam nefes alamayacakmışım gibi hissediyordum ve belli ki bunun tek yolu mesaj atmaktan geçiyordu. Yatağıma oturdum ve Doğukan’ın mesaj sayfasına girdim. Parmaklarımı göremeyeceğim hızlı bir şekilde içimdekileri yazdım.
“O zaman ben açıklamamı yapayım çünkü gözüme uyku girmiyor.”
“Sana karşı kimseyi savunmadım. Haklı gördüğüm ya da normalleştirdiğim de yok. Sadece ablamın çok eski arkadaşları ve hepsi beni kardeşi gibi sever.
Bu zamana kadar izinsiz odama kimse girmedi. En azından benim bildiğim o.
Senin aklından geçenleri yapabilecek insanlar olmadıkları için
yani en azından ben ihtimal vermediğim için başka bir şey vardır mutlaka dedim.”
“Ama haklısın bende şaşkınım. Ne olursa olsun içeri girmemeliydi Aras. Senle konuştuktan sonra ablama gidip sordum. Uyumuyorsan oyun oynayacaktık çağırmaya geldi eş olmak için dedi. Kızdım bunun için ama artık bir anlamı yok.”
“Şimdide odamdayım. Uyuyordum Doğukan Allah aşkına benim ne suçum var?”
Cümlemi henüz bitirmiştim çevrimiçi olan Doğukan “Eş?” yazdı. Kaşlarımı çatıp bunu nerede geçirdiğimi düşünürken Aras’ın eşi olmamdan bahsettiğimi hatırladım. Kahretsin.
“Az kalsın pişman olacaktım.”
“Ekrandan okuduğunu biliyordum.”
Ona çok kızgındım. Yüzüme telefonu kapatmasından daha çok beni görmezden gelmeye çalışmasına çok kızmıştım. Pişmanlık dolu cümlesine cevap verdim.
“Neye? Bana karşı olan tavrına mı? Olmalısın. Çünkü suçum yok.”
“Tabi ki ekrandan okuyacağım. Başına bir şey gelmesine izin mi vereceğim?”
O da benim ekrandan okuduğunu bilmeme karşılık vermişti. Tam o anda kapı zili çaldı. Gözlerim anında saate kaydı. Gece yarısını geçmişti ve başka davetli kimse yoktu. Bu saatte kim gelmiş olabilir diye düşünürken buldum kendimi. Neden bilmiyorum ama annemin baskın yapma ihtimali yüreğimi hoplattı. Panikle ayaklandım. Kapının dışındaki sesleri dinlerken ‘Polis’ kelimesini duydum. Kaşlarım çatılırken kapının kilidini açtım ve hafifçe araladım. Holdeki konuşmaları dinlerken aklımda sadece bir kişi belirmişti. Bunu yapmış olamazdı değil mi? Bu kadar ileri gitmiş olamazdı. “Doğukan!” yazdım sinirle.
“Kapıdaki polisleri sen mi gönderdin?”
“Çok gürültü yapıldığıyla ilgili şikâyet varmış ve şu an ortamın dağılmasını istediler.”
“Demek ki sesler sadece seni, beni değil tüm komşularınızı rahatsız etmiş.”
“Bana yalan söyleme. Sen yaptın değil mi?”
Polislerin kapıya dayanmasını gerektirecek bir ses çıkardıklarını sanmıyordum. “Şu an kapıda uzlaşmaya çalışıyorlar ve en çok sesi çıkan kişi ablam. Onun başına bir iş gelirse seninle çok feci bozuşuruz.” Mesajımı okuduğu gibi beni kışkırtacak bir cevap verdi.
“Bozuşsana benimle.”
“Yapamayacağımı mı sanıyorsun?”
“Seninle mesajda tartışmayacağım.”
“Tartışacaksın yani?”
Mesajımı anında okumasına rağmen cevap vermedi. Dışarıdaki sesler yükselmeye başlayınca odadan çıktım. Ablamların yanına varmamla telefonumun çalması bir oldu. Doğukan’ın aradığını gördüğüm gibi meşgule attım. Kapı eşiğine dayanmış iki polis vardı.
“Bana isim verir misiniz artık? Kimmiş o rahatsız olan daireler?”
“Hayatım memur beyler görevi-“
“Ne görevi ya. Ne görevi? Gitsinler hırsız yakalasınlar, sapıkları tutuklasınlar, genel evleri bassınlar. Burada ne işleri var?”
Egemen Abinin başarısız sakinleştirme çalışmasına bir faydam olacakmış gibi “Abla biraz sakin olur musun?” diye sordum. İki polisin de gözleri üzerime çevrildi. Sanki beni baştan aşağı süzüyorlardı ya da böyle hissetmemin nedeni bu işin altında Doğukan olmasıydı.
“Hah! Avukatım da geldi. Sizi şikâyet edeceğim.”
Gözlerim ablamın attığı yalanla fal taşı gibi açıldı. Polisler gülmemek için kendilerini tutuyormuş gibi görünüyorlardı. Ah be! Kaşla göz arasında mesleğimi de söylemezsin ben Doğukan. Birinin telefonu çaldı. Ekranına bakarak bizden uzağa doğru ilerledi. Komşuların kapıya çıktığını o anda fark ettim. Sanırım ablam da bunu fark etmişti ki “Hanginiz bizi şikâyet etti?!” diye kükredi koridora doğru.
“Biz ne seslere göz yumuyoruz. Allah aşkına polis çağıracak kadar ne sesi çıkarmış olabiliriz?”
Telefonla konuşan polisin ne söylediğini duyamıyordum. Fakat Doğukan’la konuştuğuna adımın Doğa olduğu kadar emindim. Telefonu kapatıp yanımıza gelen polis arkadaşına kısa ama fazlasıyla mesaj dolu bir bakış attı. Ardından ablama dönerek “Hanımefendi,” dedi sakince. “Öfkenizi anlıyorum ama bizde işimizi yapıyoruz. Lütfen biraz sakin olun. Gerekli uyarımızı yaptık. Dağılmayacaksanız lütfen daha sessiz olun.” Telefonum tekrar çalmaya başladı. Doğukan olduğunu bildiğim için ekrana bile bakmadan meşgule attım. Onunla konuşacaktım ama önce şu olayın çözülmesi gerekiyordu.
“Size mi sora-“
Öfkeden kuduran ablam laf dalaşına devam edecekti ki Egemen Abi ellerini ağzına kapattı. Boğukta olsa hala söylenen ablam, sevgilisinin kollarından kurtulmaya çalışıyordu. Uzlaşmaya çalışıyormuş gibi görünen polisler “İyi akşamlar,” diledi. Ablam, nihayet Egemen Abi’nin elinden kurtuldu ve içindeki hiddeti gösterircesine kapıyı çarptı. Ev, pencerelerine kadar sallanmıştı. Doğukan tekrar aradı. Ablamı komşulara sayıp söverken bıraktım ve odama doğru hızlı adımlarla ilerledim. Odama girdiğim gibi aramayı cevapladım. “Bu yaptığına inanamıyorum!” Doğukan profesyonel bir soğuklukla “Seni şaşırttığıma sevindim,” dedi.
Tam bir saat boyunca tartıştık.
Dost gibi, sevgili gibi, kardeş gibi karı koca gibi. Herkese benzeyen ama hiçbir şeyle kıyaslanmayan bir tartışmaydı. Ben sustuğumda o çıldırıyordu. O sessizliğe bürününce benim sesim yükseliyordu. Ama en sonunda birbirimizde durulduk.
O kendini haklı görüyordu. Anlatımlarından sonra benim de onu haksız görme şansım yoktu. Devresinin kız kardeşi böyle bir ortamda ölü bulunmuştu ve bulan kişi onlardı. Ne halde olduğunu, uğradığı istismarı ilk görenlerdendi. Arkadaşının yıkılışına ilk tanık, engel olamayışına şahit olandı.
“Bir an… O piç sana dokunsaydı ve ben elim kolum bağlı bunu izlemek zorunda kalsaydım…” Sözlerine devam edemedi. Yutkunuşu bile acı veriyordu sanki. “Atılmaktan korktuğum mesleğimi kendi ellerimle yakardım ama bende o ateşin içinde cayır cayır yanardım Balerin.” Bu sefer yutkunamayan bendim. Çaresizliğini de korkusunu da iliklerime kadar hissetmiştim. Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Ona hak verdim. Haksız olduğu anlar için affettim ve kendi adıma özür diledim. O da özür diledi ama yaptıklarından ya da söylediklerinden dolayı değildi. Sadece beni görmezden geldiği tüm dakikalar için dilemişti özrünü.
“İlk kavgamızı ettik,” derken sesi beni gülümseyecek kadar yumuşamıştı. “Ve inan bana seninle bu bile çok güzel can yoldaşım. İyi ki varsın.”
Yorumlar
Yorum Gönder