Kurşun Asker ve Balerin - 5. Bölüm

 DOĞUKAN

‘Anı bahçelerinde üşümek sıcaktır.’ demişti Özdemir Asaf. Fakat ben zihnimdeki hatıralar yüzünden donuyordum. Gözümün önünde canlanan görüntüler ilk günkü kadar gerçekti. Fakat bazen o gencecik kızın yüzü Doğa’nınkine dönüşüyordu. İşte o anlarda yaktığım sigaranın da aldığım nefesin sayısı da karışıyordu. Karışıyor, dolaşıyor ve çözülmeyecek bir kördüğüme dönüşüyordu. Acı, Doğa’nın yüzüyle bakıldığında iki kat büyüyordu sanki. Devremi biraz daha iyi anlıyordum. Üstelik bu sadece kötü bir hayal olmasına rağmen… 

“Oturabilir miyim?”

Sesinden Umay olduğunu anladığım kişi hangi ara yanıma gelmiş bilmiyordum. Sorusu ise sadece laftaydı. Çünkü çoktan yanımdaki yerini almıştı. Gözümü ekrandaki kapüşonlu kızdan ayırma gereği bile duymamıştım. Sinemada ansızın çektiğim fotoğrafın gecelerime de acılarıma da şifa olacağını nereden bilecektim ki. “Doğukan?” Sigaramdan derin bir nefes çektim ve ağzımdaki dumana sığınarak cevap vermedim. Fakat Umay pes edecek gibi değildi. “Nasılsın?” diye sorduğunda başımı merakla beni izleyen kıza çevirdim. Birkaç saat önce onun da öfkemden nasibini aldığını hatırlayınca daha fazla saygısızlık yapmak istemedim.

“İyiyim.”

Emin olmak istercesine gözlerimi tararken “Sevindim,” dedi. “Seni ilk kez o kadar öfkeli gördüm. Gözün dönmüş gibiydi.” Sadece gözüm değil emin ol o anlarda bende dönen çok şey vardı ama bunları tek tek sayamayacak kadar sakinleşmiştim. Cevap vermek yerine sigaramdan bir nefes daha aldım. “Ne olduysa çözebildin mi bari?” derken bir an durdu. “Gerçi beni etrafından kovalamadığın için çözmüş olmalısın,” diye devam edip kendince gülümsedi. Sanırım buna saygısızlık yapmak zorundaydım. Çünkü içimden başka bir kadınla güle oynaya sohbet etmek gelmiyordu. 

“Anlatmak ister misin?”

Neden sadece susup yanımda oturmuyordu ki? “Teşekkür ederim ama bende kalması gereken bir konu,” derken daha fazla devam etmemesi için uyarıcı bir bakış attım. Sanırım gizemli cevabımla merakını daha fazla harekete geçirmiştim. Yine de uyarımı anladığını belli edercesine başını tamam anlamında salladı. “Anlatmak istersen her zaman dinlerim,” diyerek ayaklandı. Başımı teşekkür edercesine salladım. 

Umay yanımdan ayrılırken bende tekrar telefonumdaki fotoğrafa döndüm. Aramızdakileri bağırış çağırışta olsa çözmüş olabilirdik ama benim içim bir türlü rahatlamıyordu. Sanki ona daha fazla şey anlatmam gerekiyordu. İçimden geçen çok daha fazla detayı bilmeliydi.

Sigaramdan derin bir nefes daha aldıktan sonra Doğa’nın mesaj ekranına girdim ve yüreğimden taşmak için sabırsızlanan her bir kelimeyi düşünmeden, arkasının ne getireceğini planlamadan mesaja döktüm.

“Şu anda uyuyorsun güzel kuğum ve ne kadar tatlıya bağlasak da huzursuz olduğunu hissedebiliyorum. Uyandığında yüzünde biraz olsun gülümseme yaratmak istediğim için buradayım. Umarım başarılı olabilirim.”

“Şehit oğluyum ben. Babamı çok küçük yaşlarda kaybettim. Abimin babalık yapmasına ihtiyacım olan yaşlarda. O babamın peşinden gitmeyi tercih etti ve daha babamın toprağı soğumadan askeri okula gitti. Ben, annem ve küçük kız kardeşimin sorumluluğunu çok genç yaşta üstlenmek zorunda kaldım. Hiçbir zaman sadece kendimi düşünemedim. Çünkü abim özel kuvvetlerdeydi ve eve uğradığı zamanlar sınırlı olurdu. Ama varlığını bilmek bile kendime kaçış biletini elinde tutmak gibi bir şeydi. Zamanı gelince kullanacaktım.”

“Sonra o da gitti.”

“O futbolcu olma hayali kuran, hatta Fenerbahçe’nin alt yapısına kabul edilmişken ailesini toparlamak için kendinden vazgeçen çocuk ikinci kez aynı şeyleri yaşadı. Tek bir farkla. Bu sefer ailemi toparlamaya çalıştıkça ben dağıldım. İki tarafa da yetemeyince her şeyi bıraktım.”

“Sadece mesleğime odaklanmışken ondan da bir darbe yedim. Yaşamın pek de anlamı kalmamaya başlamıştı.”

“Sonra sen geldin Balerin. İlk kez biri benimle toparlanmak için değil de beni toplamak için girdi hayatıma. Biri yanımdayken belki de ilk kez kendim olma şansım oldu. Her şeyin kusursuz olması için çabalarken asıl kusursuz olan seni kırdım bu gece.”

“Korktum Doğa.”

“Uzun zaman sonra elimde kalan tek güzel şeye, ben sevmeye bile kıyamazken birinin ona zarar verme düşüncesiyle haddini aştım. Farkındayım ama ben böyle bir adamım. Korktuğum da hırçınlaşırım. Sevdiğimde paylaşamam, onun her şeyi olmaya çalışırım. Yetemezsem de usulca çeker giderim. O yüzden can yoldaşı olduk ya zaten😊

“Hani sana hiç tanımadığın, hak etmeyen insanlara söyleme dediğim iki kelime var ya... Onları bu dünyada hak eden tek insan sensin. Benim dilim lal ama kalbim çığlık çığlığa haykırıyor. Bunu sakın unutma olur mu?”

“Sen bu hayatta kendi adıma yaptığım tek bencilliksin. Sen o elimde tutmaktan eksilttiğim bileti kullandığım en doğru zamansın. Tek gidişlik... Dönüşü yok. Varması imkânsız ama manzarasına değecek kadar güzel...”

Göz korkutacak kadar uzun olan mesajın onu hala uyandırmamış olmasına minnettardım. Şansımı daha fazla zorlamamak için yazacaklarımı burada bitirmeye karar verdim.

“İyi geceler dünüm, bugünüm ve uzun yıllar yarınlarım...”


**-**


DOĞA

Acıyan kirpiklerim alışkanlığın getirdiği bir merhabayla aralandı. Baş ucumdaki saat henüz sekiz bile olmadığını gösteriyordu. Tekrar gözlerimi kapattığımda uykunun çoktan bedenimi tek ettiğini fark ettim. Etmemeliydi aslında. Çok yorgundum, çok kırgındım ve çok geç saatte yatmıştım. Yataktan çıkmayıp en azından iki saat daha uyumak için sağlam bahanelerim vardı. Fakat uyanmıştım bir kere. 

Telefonumu elime aldığımda Doğukan’dan mesajlar geldiğini gördüm. Hepsi de ekrandan göremeyeceğim uzunlukta olan cümlelerdi. İtiraz etmeliydim ki sadece giriş cümlelerini okumak bile heyecan ve panik hissiyle yataktan doğrulmamı sağlamıştı. Mesajlara tıkladım. Uzun, çok uzun ama içinde gizli olan anlamların uzunluğunu vurgulayamayan kelimelerde gözlerim dolaştı. Doldu, taştı. Doğukan’ın son cümleleriyle bu taşkın yüreğime sele dönüştü. Sanki bir anda içimdeki kızgınlığı da kırgınlığı da içine katıp sürüklemişti ve yerine bıraktığı şey sadece hüzündü. 

Bu mesajı yazdıktan sonra bir daha çevrimiçi olmamıştı ama ben sabırsızca telefonun başında beklediğini bilecek kadar tanımıştım onu. 

‘Uyandığında yüzünde biraz olsun gülümseme yaratmak istediğim için buradayım.’

Ellerimin tersiyle gözlerimi sildim. Ağladığıma dair tüm ibareleri yok etmek istemiştim o an. Kızarmış ve şişmiş gözlerimden anlasa bile dün geceye suçu atabilirdim ama şu ana değil. Şimdi bana iyi hissettirmek için kalbini açmış can yoldaşıma daha iyi hissettirmeliydim. Telefonun kamerasını açtım. Burukta olsa birkaç gülümseme çalışması yaptım. Ardından en sahici geleni yolladım. 

“Günaydın  Bak bakalım başarılı olmuş musun?”

Birkaç dakika geçmişti ki çevrimiçi oldu. Fotoğrafıma baktığını düşündüğüm birkaç saniye daha geçti. Ardından gecikmiş bir “Günaydın…” mesajı ekranıma düştü.

“Tam olarak attığın emoji gibi duruyorsun şu anda. Gözü yaşlı bir gülümseme… 

Yarı yarıya başarmışım. Ağlaman planlarım arasına dahil değildi.”

“Yazdıkların çok özeldi. Benimle paylaştığın için çok teşekkür ederim. 

Ne diyeceğimi bilemiyorum ama çok mutluyum. Ağlak bir mutlu

“Gözlerinden akacaksa o yaşlar, mutluluk için aksın.”

“Senin hiç akmasın sadece hep mutlu ol 

“Sen varken çok zorlanmam sanırım bu dilekte.”

“Ah kalbim…”

Elimi göğsümün üzerine doğru koydum. Sadece birkaç kelime nasıl bu denli seri kalp atışlarına neden olabiliyordu. “Yine erken kalkmışsın. Okula mı gideceksin?” diye sordu. Tamamen unuttuğum iki sınav da bu mesajla zihnime doldu. Kahretsin. İkisi de çerezlik derslerdi. Kolay geçecekti ama ben evden çıkıp okula gitmek istemiyordum.

“Of sorma. Bugün iki sınavım daha var.”

“Öyle mi? Hiç bahsetmedin. Gece de uyutmadım. Çalışmış mıydın bari?”

“Sorun değil. Bu dönemin en kolay iki sınavı… Hallederim. 

Neyse ki bugün bitiyor tüm sınavlarım. Şükürler olsun.”

“O zaman gözün aydın. Kutlanması gerekiyor sanırım.”

“Yok ya. Ben kutlamaları sevmem ve inanmayacaksın ama bunda ciddiyim.”

“İnanmadım değil de şaşırdım diyelim. Bir nedeni var mı?”

“Travmatik dediğim elle tutulur bir nedeni yok. Utanıyorum sanırım. 

Tüm ilgi benim üzerimdeyken rahat olamıyorum ve o kutlamanın bir anlamı olmuyor.”

“Hiçbir özel kutlamayı da mı sevmiyorsun? Yılbaşı, doğum günü vs.”

“Doğum günlerini severim orası ayrı. 

Hediye almak için yaratılmış bir günü kim sevmez 

Yılbaşları benim için pek bir şey ifade etmiyor ama. 

Dün ile bugün arasında hiçbir fark yok. Sen sever misin?”

“Doğum günlerini mi?”

“Herhangi bir kutlamayı? 

“Tecrübe etmediğim için bilemiyorum. 

Yani ettiysem de babam hayatta olduğu zamandır. 

Yani üzerinden çok yıllar geçti.”

Mesajı doğru anlayıp anlamadığıma bakmak için bir kere daha okudum. Tecrübe etmediğim için… Yani Doğum günü kutlamalarının ne demek olduğunu bilmiyordu. Sevmiyor değil…

“Nasıl ya? Doğum günün kutlanmadı mı hiç?”

“Hiç demeyelim de hatırlamıyorum sadece.”

“Bu da çok uzun yıllardır kutlanmıyor demek.”

“Doğum günü dilekleri kutlamadan sayılır mı?”

“Hayır sayılmaz.”

“O zaman kutlanmıyormuş.  Eksikliğini yaşadığımı söyleyemem.”

Bu söylediğiyle üzüntüyle dudaklarım büküldü. “Ama yaşamalısın. ” yazdığımda daha çok üzüleceğim bir cevap almayı beklemiyordum.

“Eksikliğini yaşadığım o kadar çok şey var ki sıra ona bir türlü gelmiyor.”

İçimdeki tüm sesler sustu. Kalbim feryat figan bağırırken yüreğim göğsümü delip çıkmak için çırpınıyordu. Bir şey yapmazsam yine ağlamaya başlamam an meselesiydi. Konuyu birkaç mesaj geriye çekmeye karar verdim.

“Doğum günün ne zaman?”

“4 Temmuz. Senin?”

“Amerika’nın kurtuluşu diyorsun. 1 Mayıs.”

“Türklük damarımı attırma diyorum. 

Sanırım bazen kiminle konuştuğunu unutuyorsun.”

“Emekçilerin yanındasın ha.”

Ups ilk okuduğum mesajla kaşlarım havalandı. Durumu tatlıya bağlamak adına “Unutursam kalbim kurusun,” yazdım. O ise buna ithafen “Allah korusun,” mesajı gönderdi ve ben sıradan bir kelimeye bakarak gülümsedim. Lafın gelişi söylediğim laftan bile korkan bir adamı can yoldaşı seçmiştim. İyi ki de o gün, o mesajı ona atmıştım. Hala çevrimiçi olduğunu görünce bekletmeden diğer mesajına cevap yazdım.

“Her zaman emekçilerin yanındayım ama 

Ağız tadıyla doğrum günümü kutlayamıyorum bu yüzden. 

Annem bugün olaylar olur diye ev hapsi veriyor bu yaşımda bile 

“Haklılık payı var. İstanbul’da çevikken çok olay yaşadım.”

İşte bunu duymayı beklemiyordum. İstanbul’da çevik kuvvet miydi? “Aa ciddi misin? İstanbul’da mı yaşadın sen?” diye sorduğumda “Bir dönem evet,” yazdı. Hangi dönemdi acaba? Birbirimizden haberimiz olmasa da beraber aynı şehirde nefes aldığımız zamanlar olmuş muydu?

“Özel harekata geçince Mardin’e tayin oldum. 3 yıl oradaydım. Şimdi de Ankara.”

“Aslında şu an Şırnak.”

“Ne zaman dönüş? Bir ay kalacağım demiştin sanırım.”

“Son dokuz gün hayırlısıyla.”

Neden bilmiyordum ama dokuz sayısını gördüğüm anda kalbimin kanat çırptığını hissettim. Sanırım aramızdaki mesafeler biraz olsun azalacağı içindi bu heyecanım. Bir yanım Ankara’daki hayatını merak etmeye başlamıştı. Tek mi yaşıyordu, ev arkadaşları mı vardı yoksa orada da Misafirhanede mi kalıyordu?

“Ankara’da tek mi yaşıyorsun?”

“Annemle.”

İşte bunu hiç beklemiyordum. Gerçi annesinin Ankara’lı olduğunu söylemişti. Eğer o da orada yaşıyorsa, ki yaşıyordu. Annesiyle kalması kadar normal bir durum yoktu. Yine de bu sataşmayacağım anlamına gelmezdi.

“Oyyy sen ana kuzusu musun? 

“Baba eksik olunca birine sığınıyorsun maalesef ki.”

 Yine bir şeyler içimde patlamıştı. Sanırım aile konularında yapacağım her şaka beni derin bir pişmanlığa sürükleyecekti. “ Özür dilerim,” yazdıktan sonra uzun uzun yazdığı mesaja hiçbir şey söylemediğim aklıma geldi.

“Başın sağ olsun bu arada 

Tekrar tekrar yaranı deşmemek için yazdıklarına değinmedim ama çok üzüldüm.”

“Vatan sağ olsun. Beni düşündüğün için tekrar teşekkür ederim.”

“Seni düşünmediğim bir an bile yok artık. 

“Dur. Aşk olmasın dedik. 

Sürekli bunu hatırlatıyor olması sinir bozucuydu. Her ne kadar yaptıkların tam tersini gösterse de… Anlamıştım. Sevgili istemiyordu, evlenmek istemiyordu, aşk istemiyordu. Bunu bilerek can yoldaşlığını kabul etmiştim zaten ama en ufak bir takılmamda da önüme çıkarmasına gerek yoktu.

“Olmadı zaten…”

“Kendim için dedim.”

Ekrana bakakaldım. Duygularım karman çorman olmuştu ve ben ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Aşka bu kadar yakın mıydı? Sadece onu düşünmemden bile etkileyip âşık olacak kadar korkuyor muydu hissedeceklerinden? Aslında kabullenemediği şey kendi ve duyguları mıydı? Büyük konuştuğunu da fark etmiş olabilirdi. Belki de sürekli aramıza set çekmesi kendine olan güvenini korumak istemesindendi. Çünkü eminim, o da benim gibi aramızdaki ilişkinin farklı olduğunu hissediyordu. Arkadaştan öte demişti. Gerçekten öyleydi ama neden bilmiyorum bu durum biraz planların dışına çıkmaya başlıyordu ve aşk bu planların arasında olmayan ilk maddeydi. 

“Hadi daha fazla tutmayayım seni. Sınavın kaçta?”

“Pardon sınavların.”

Cevap vermediğimi görünce konuyu değiştirmek istemişti. Bunun için ona minnettardım. “11:15 ve 16:00” yazdığımda saati kontrol ettim. Kahretsin. Doğukan’la olduğumda bu saat nasıl bu kadar hızlı geçebiliyordu. Yataktan kalktım. Hazırlanmak için giysi dolabıma doğru ilerlerken bir mesaj geldi.

“O saatlerde uyuyor olabilirim. Şimdiden başarılar.”

Dün gece çalışıyordu ve ben muhabbete o kadar kendimi kaptırmıştım ki onun mesaiden çıktığını bile düşünmemiştim. Belki de ilk mesajı attığımda uyumak için hazırlanıyordu. Bende muhabbetimle saatlerdir uykusuz olan adama işkence yapıyordum. Harika bir can yoldaşıydım gerçekten. Konuşmayı uzatmadan sonlandırmaya karar verdim.

“Teşekkür ederim. Sana da iyi istirahatler.”

“Sol!”

“Sol mu?”

“Sizde sağ ol diye yazılır, bizde sol diye okunur.”

“O zaman açıklama için SOL!”

**-**


DOĞUKAN

Geceden geldikten sonra en nefret ettiğim şeylerden biri, eğer uyumaya karar veriysem aksinin yaşatan her şeydi. Duymazdan, görmezden gelmeyi seçmek kolay yoldu. Fakat ısrarcı olan kişi, sizden daha inatçıysa, olmayan uykun bile kaçardı. 

Yeterince uyku sorunu çekmiyormuşum gibi yatağa kendimi koyduğum anda telefonum titremeye başlamıştı. Önce mesajla, ardından aramalarla. Mesajlara takılmamak kolaydı. Fakat arama sırasında telefonun komedinde ya da yatakta bıraktığı her darbe beynime işliyordu. Hali hazırda uykusuzluğun ve yorgunluğun yarattığı öfkeyle telefonu kimin aradığına bakmadan açtım. 

“Ne var?”

“Oğlum.”

Annemin tedirgin sesi, beynime gönderilen sakinlik sinyali gibiydi. Anında üzerimdeki öfkeli ruhtan sıyrılırken “Anne,” dedim ve yattığım yerden doğruldum. “Yanlış zamanda mı aradım?” diye sorduğunda sığınacağım en mantıklı bahane gerçeklerdi.

“Geceden geldim anne. Uyumaya çalışıyorum ama sürekli birileri arıyor. Kusura bakma aradığını görmeden açtım telefonu.”

Saate baktım. Yediye gelmek üzereydi. Geceden gelsem bile bu saate kadar uyumadığımı bilirdi. Bilmediği şey dakika başı susmayan telefonumdan dolayı gözüme bir gram uyku girmediğiydi.

Annem, ufak bir izin istedi. Arkasındaki birkaç sese talimatlar verdikten sonra tekrar döndü. “Sorun değil oğlum. Sesini duymak istemiştim. Hadi sen yat, sonra konuşuruz.” Sesindeki bir tını bana “Tamam,” dedirtmiyordu. Ya onu tavrımla son zamanlarda bolca yaptığım gibi kırmıştım ya da bilmediğim bir şeyler olmuştu.

“Sen nasılsın?”

“İyiyim oğlum.”

Neden bilmiyorum ama bu cevap beni tatmin etmemişti. “Bir şey olmadığına emin misin?” diye sorduğumda hafifçe gülümsediğini işittim. “Seni özledim sadece,” dediğinde ifadem biraz olsun yumuşadı. Abimin kaybında kendimi suçlu görüyordum. Çevremdeki herkesin de böyle düşündüğüne emindim. Önce bir patlama noktası yaşamış, herkesi yıkıp geçmiştim. Ardından durulmuş, uzaktan kırdığım insanları izlemiştim. Öfkemden nasibini en çok alan kişi annemdi ve o beni hala ufak çocuğuymuşum gibi sarıp sevebiliyordu. Ne yaşatırsam yaşatayım benden hiçbir zaman umudunu kesmiyordu. Belki bir noktada hala içimde tutunmaya çalışan duygular onun eseriydi.

“Ne zaman dönüş?” 

Derin bir iç çekişle düşüncelerimden sıyrılırken “Şafak 9,” dedim. Onun aldığı nefesin rahatlama içerdiğine emindim. “Doğru hesaplamışım.” Keyfini biraz daha yerine getirmek adına “Ne o Gülsüm Sultan, kavuşacağımız gün için duvara çentik mi atıyorsun?” diye sordum. İstediğimi başarmışım gibi kıkırtıya benzer bir gülümseme işittim.

“Takvimi işaretliyorum. Hangi çağda kaldın sen?”

Lafını sakınmayan annem görmese bile bende gülümsemiştim. “Seni özledim anne,” dediğimde bir anda titrek bir iç çektiğini işittim. “Bende oğlum, bende. Neyse hadi uyu, müsait zamanında konuşuruz. Seni seviyorum oğlum.” 

“Bende seni anne. Görüşürüz.”

Telefonu kapattığım gibi tekrar yatağın içine süzüldüm. Gözlerim uykusuzluktan acıyordu. Arayan numaralara baktığımda Osman ve Musti’nin kafa kafaya yarıştığını gördüm. Musti’yi arsızlığı konusunda anlardım da Osman’ı hiç bu kadar ısrarcı ararken görmemiştim. Aklıma ilk gelen şey işte bir sıkıntı olduğuyla alakalıydı. Fakat öyle bir şey olsa Şef’in de araması gerekirdi. 

Osman’a geri dönüş yapmadan önce mesajları kontrol etmeye karar verdim. Ekipteki birçok kişinin olduğu ‘Halı saha’ başlıklı bir grup oluşturulmuştu. Şimdi o kısa titremelerin neden olduğu anlaşılıyordu. Onun haricinde Osman ve İbrahim’in tonla mesajı vardı. Hepsi de akşam halı sahaya gelmemle alakalıydı. İçim bir nebzede olsa rahatlarken Doğa’nın hiç mesaj atmadığını gördüm. Sınavları bitmiş olmalıydı. Belki şu an okulda bile değildi. Neden ufacık bir tepki bile vermemişti ki?

“Nasılsın?” 

Mesajı henüz göndermiştim ki telefonum çalmaya başladı. Musti yazsını gördüğüm anda oyalanmadan açtım. “Efendim Musti?” dediğimde açmamı beklemiyormuş gibi bir tepki verdi. 

“O neydi o? Gece doğan bir güneş mi?” Yüzümü buruşturarak “Zevzeklik yapmak için uykumun içine sıçtıysan sana doğru bir şey doğacak. O da parlak merak etme,” dedim. Musti’nin güldüğünü işitirken “Karşıdan biri bana gel gel diyecek mi?” diye sordu. Zeki adamdı. Cem Yılmaz’a atıfta bulması bunu gösteriyordu. 

“Neden aradın?”

“Halı sahaya gidiyor musun?”

Kaşlarım çatılırken “Senin nereden haberin oldu amk?” diye sordum. Musti sesine gururlu bir tını taşırken “Statik elektrik bebeğim. Unuttun sanırım,” dedi. Ağzından düşmeyen sözü nasıl unutabilirdim. “Osman sana ulaşamayınca beni ara-”

“Ankara’yı?”

“Aramızdaki mesafeleri hatırlatmana gerek yok Şırnak.”

Ufak bir kahkahayı andıran ses dudaklarımdan kaçtı. Musti birkaç saniye yalandan bir triple sustu. Yalandandı. Çünkü gönlünü alacak bir şeyler söylememe fırsat vermeden konuşmaya devam etti. “Ben uyandıramıyorum. Gelip öpmen gereken konular var dedi.” Bana uyuyan güzel masalından alıntı yapan arkadaşıma “Siktir git Musti,” diye karşılık verdim. Kahkahası telefonun ucundan bile kulağımı çınlattı. “Siktirmeden gitsem,” diye sordu. “Zira düşüncesi bile acı verici.” Bir an kendimi söylediğim şeyi hayal ederken buldum ve yüzüm ciddi anlamda iğrenir gibi buruştu. “Allah belanı versin,” dediğimde sitemli bir sesle cık cıklamaya başladı. 

“Bela okuma uyuyan güzel. Sana döner.” 

Musti’yi vermişti başıma zaten. Daha fazla nasıl dönebilirdi bela bana? “Neyse sen uyanmayınca Osman’la kimin uyandıracağına dair iddiaya girdik. Belli ki ben kazan-.” 

“Annem kazandı.”

Cümlesini bitirmesine fırsat vermedim. Üzerindeki esprili halden sıyrılmaya çalışırmış gibi sesini ciddi bir tona büründürdü. “Şerefsiz bizim telefonlarımızı açmıyorsun da biricik Gülsüm Sultan’ıma aynı tribi neden atamıyorsun?” Cevap vermedim. Onların telaşlanması umurumda değildi. Fakat annemin bu saatten sonra aklına en ufak bir endişe tohumunun bile düşmesine izin vermek evlatlığa sığmazdı.

“Maça gidecek misin?”

“Neden soruyorsun?”

“Annenden sonra ilk ulaşan benim sonuçta. Osman’a havamı atarken elimi güçlendirmem lazım.”

“Çok yorgunum.”

“Bu senin halı sahayı kaçırmana bir engel değil.”

“Gerçekten Musti. Çok yorgunum, uykusuzluktan başım çatlıyor.”

Başımdaki ağrının nedeni uykusuzluk değildi. Dün gece yaşadığım öfke nöbetinin bana hediyesiydi. Bunu bilecek kadar beni tanıyan Musti “Senin uykusuzluktan başın ağrımaz,” dedi hemen. “Kim ne yaptı yine?” Sorusuna cevap vermek istemiyordum. En azından vereceksem bile bu yüz yüze olmalıydı. 

“Dönünce konuşuruz.”

“Şimdi neden konuşmuyoruz?”

Kulağımda mesaj geldiğini belli eden bir ses belirdi. Hızla telefonun ekranına baktım. Doğa’nın mesajını görür görmez, kalbim hafifçe yerini belli etti. Mesajın tamamını okuyamadığım için Musti’yle döndüm. 

“Halı sahaya git demedin mi oğlum. Hazırlanacağım.”

“Ulan adam ne olduğunu anlatmamak için halı sahaya gitmeye karar verdi.”

Kısmen doğruydu. Gülümsememi ona hissettirerek “Sonra görüşürüz,” dedim ve oyalanmadan telefonu kapattım. Doğa’nın mesajına tıkladığımda artık kalbim yerini hatırlatmıyor, o yerden çıkmak için çabalıyordu. 

“Son sınavı da vermenin haklı gururunu yaşamanın dışında mı? 

İyiyim. Sen nasılsın? Dinlenebildin mi?”

“Uykumun içine eden telefonlar dışında mı?

 Eh… Seninle konuşunca daha iyi oldum.”

“İşle ilgili mi?”

“Arkadaşlar halı sahaya çağırıyor bu akşam. Onun ısrarı…”

“Aa ne güzel. Gidecek misin?”

Yorgunluk, uykusuzluk, baş ağrısı hiçbiri önemli değildi artık. Garip bir özlemle telefonun tuşlarına dokunurken maça gitmeme bahanem belliydi. Üstelik artık aramıza girecek sınavları da kalmamıştı.

“Normal zamanda olsa kaçırmazdım ama 

bu senden bir süreliğine uzak kalmak olunca düşündürüyor.”

“Ama aşk olmasın demedik mi?  Duralım lütfen.”

Berbat bir histi ve ben bu muhabbeti sürekli yapıyordum. “Durdum,” yazdıktan sonra ne diyeceğimi bilemedim. Durumu toparlayacak hiçbir şey aklıma gelmiyordu. İşin kötü yanı, durumu toparlamak isteyip istemediğimi bilmememdi. Neyse ki Doğa çok fazla sessiz kalmama izin vermeyerek mesaj atma sorumluluğunu üzerimden aldı.

“Bence gitmezsen pişman olursun. Futbolu seviyormuşsun. 

Ayrıca ben buradayım, senden giymeye niyetim yok. 

Ah… Bu mesajın üzerine söyleyeceğim o kadar söz vardı ki ama hepsi kendi koyduğum kuralları çiğnemem anlamına geliyordu. Bu yüzden “Bakacağız artık,” dedikten sonra nerede olduğunu sordum. Anında ekranıma bir fotoğraf düştü. Işıklı bir ana cadde kaldırımından çekilmiş, büyük ihtimalle yürüdüğü için bulanık olmuş bir fotoğraf. 

“Dönüş yolu düz gider 

“Bu konuda anlaştığımızı düşünüyordum.”

“Hangi konuda?”

Cevap vermek yerine hızla görüntülü aramaya bastım. Telefon çalarken bende yattığım yerden doğruldum. Uzamaya başlamış saçlarımın üstünü elimle karıştırdım. O sırada görüntüme gelen kızla ellerim saçlarımın arasında kalakalmıştım. Sabahki fotoğrafının aksine saçlarını açmış ve tek omzundan aşağı salmıştı. Bu görüntü sadece evde olduğu zamanlarda, özellikle yeni uyandığında saçlarının toplu olduğunu düşündürüyordu. Her hali çok güzeldi ama ben saçları yüzüne düşmediği ve çehresini bana ay gibi sunduğu zamanları daha çok seveceğim gibi duruyordu. Yine de saçları… Boynuna dolacaksa idam sehpasına bile gönüllü çıkartabilirdi. Dalga dalgaydı. Kendi mi yapıyordu yoksa doğal hali mi böyleydi bilmiyordum ama her teli ayrı güzel görünüyordu sanki.

“Şimdi kızmadan ben söyleyeyim. Hava burada yeni yeni kararıyor ve saat erken. Sen uyuyorsun. Bu yüzden arama-“

“Uyandırsaydın.”

Açıklamasını ağzına tıkınca önce şaşırdı. Ardından hafifçe kaşları çatılarak “Görevde olduğunda da arayayım mı?” diye sordu. “Hatta gerekirse yalnız yürümemek için işe de gelirim seninle.”

“Gerekirse.”

Verdiğim cevapla pembemsi dudakları aralık kaldı. Sanki söylemesi gereken şeyleri düşünürken ağzını kapatmayı unutmuştu ve bu hali fazlasıyla sevimliydi. Yalandan bir sitemle “Seni düşünen de kabahat,” dedi. “Operasyonun ortasında seni arayayım da gör sen.” Ne zamandır gülümsüyordum bilmiyordum ama Doğa’nın son söylediğiyle ciddi anlamda kahkaha atmıştım. Operasyon sırasında kendimi bile unutuyorken, telefona cevap verebileceğimi düşünmesi sadece gülünçtü. Yine de bu halimi görmek ciddi ifadesini gevşetmiş, yerine sıcak bir tebessüm yerleştirmişti ve şu anda da dünyanın en güzel kızıydı.

“Maç kaçtaymış?”

“22:00”

“Gidecek misin?” diye sorduğunda Musti’ye verdiğim cevabın tam tersi hareketle başımı salladım. “Neden?” derken karşıdan karşıya geçtiğini gördüm. Gözlerim çevresini taradı. Çok kalabalık değildi, çok ıssız da sayılmazdı. Yine de bir an önce eve gitse iyi olacaktı. 

“Doğukan?”

Düşüncelerimden beni çekip çıkarak seslenişle “Efendim,” dedim. Onun sesinden adımı duymak yalnızca uyanmamı sağlamıyordu. Kabına sığmaz bir şekilde kendime getiriyordu. Bana ilgiyle bakarken “Neden gitmeyeceksin diye sordum,” dedi. Verecek cevabım yoktu. Yani aslında vardı, az önce söylemiştim ama onun üzerinden geçmek sadece aramızdaki ilişkiye zarar verirdi. 

“Yorgunum.”

Doğa’nın yüzündeki ifade dalgalandı sanki. Dudakları hafifçe bükülmüştü ve kahretsin. Hormonlarım olayı çok başka tarafa çekmeye hazırmış gibi hareketlenmişti. “O zaman kapatayım da dinlen,” dediğinde panikle “Hayır!” dedim. Bu telaşıma yalnızca Doğa değil, ben de şaşırmıştım. Gülümsemesini saklamaya çalışarak ekrana bakan kızı izlerken kıvıracak herhangi bir şey düşünemiyordum. Keşke hep gülse diye iç geçirdim ama sadece bana gülse…

“Yani kapatmak zorunda değilsin,” diye bir şeyler geveledim ağzımda. “Yani istiyorsan kapat ama benim için sorun değil. Uyuyamam zaten artık.”

“Neden?”

Uyku sorunlarımı dillendirmek istemiyordum. Aylardır çözemediğim konu için dertlenmesine gerek yoktu. “Maç başlayana kadar telefonum durmayacaktır,” dememe kalmadan Osman aramaya başladı. Hızla aramasını sonlandırdım. Doğa’nın görüntüsü anlık gidip geldi. “Sanırım yine biri aradı.”  

“Bundan bahsediyorum işte.”

“Ee bu kadar rahatsızsan kapat telefonunu öyle yat.”

Şunu söyleyen Musti olsaydı verecek tonla cevabım olurdu ama Doğa’ya herhangi birini şaka yollu bile olsa söylemem kırılmasına neden olabilirdi. Bu yüzden telefonlarımı kapatmamamın asıl nedenini söyledim. “Acil durumlar için telefonumun ulaşılabilir olması gerekiyor. Bu yüzden kolay kolay telefonumu kapalı görmezsin.” Doğa anladım demekle yetindi. Osman tekrar aradı ve ben tekrar aramasını sonlandırdım. Görüşüme gelen Doğa “Baya ısrarcılar ha,” dedi gülümseyerek. “Ben olsam sırf onların bu ısrarı için bile giderdim.” O sırada ekranıma Osman’dan gelen bir mesaj düştü. 

‘Telefonumu açmamana kırıldım ama maça geleceğin haberini aldığım için seni affediyorum rakip takımın kaptanı.’

Siktir. Musti yemeyip içmeyip ciddi anlamda söylediklerimi Osman’a yetiştirmişti. “Mesaj okuyorsun sanırım,” dediğinde bakışlarım Doğa’yı buldu. “Nereden anladın?” diye sorduğumda “Odaklanmış gibi bakıyorsun ve küfrettin,” dedi. Donakaldım. Onu içimden söylememiş miydim?

“Çok özür dilerim.”

“Sorun değil,” derken sahici gülümsemesi biraz olsun içimi rahatlattı. “Kapatalım hadi. Sen arkadaşlarına dön.” Tam o sırada apartmana girdiğini gördüm. “Ve maça gidip benim için bir gol at,” diye eklediğinde beni köşeye sıkıştırmış gibi hissettim. Emrivakilerden hoşlanmazdım ama ondan gelince bu bile rahatsız hissettirmemişti. Zaten bu noktadan sonra maça gitmeme şansım yoktu.

“Tüm gollerim senin için bu saatten sonra.”

Utanmış bir edayla teşekkür etti. Hala apartmanın giriş holünde beklediğini fark edince “Eve çıkmıyor musun?” diye sordum. “Telefon bazen merdivenlerde çekmiyor,” dediğinde istemesem de kapatmayı teklif ettim. 

“Bir şey isteyebilir miyim?”

“Canım dahil ne istersen.”

Gülümserken yanakları bir anda pembeleşmeye başladı. “Bana aramalarında çıkması için yüzünün göründüğü bir fotoğraf atar mısın? İsmine kaydedeceğim.” Böyle bir şey duymayı beklemediğimi yüzümden rahatlıkla okuyabilirdi.

“Güncel mi?”

“Nasıl istersen. Yüzün gözüksün yeter.”

Tamam dercesine başımı salladım. Teşekkür ederken mutlu görünüyordu. Onu mutlu etmek bu kadar kolay mıydı? 

Vedalaşarak telefonu kapattık. Kalkıp hazırlanmam gerekirken telefonumdaki fotoğraf albümünü karıştırmaya başladım. Fotoğraf çektirmekten çok hoşlanan biri değildim. Doğruyu söylemek gerekirse tek olduğum, üstüne bir de yüzümün gözüktüğü fotoğrafım var mıydı, işte ondan da emin değildim. Albümün altını üstüne getirdiğimde çok eski fotoğraflarımın kriterlere uyduğunu fark ettim ama onlarda işime yaramazdı. Son zamanlarda çekilen toplu fotoğraflardan kendimi kessem komik durur muydu acaba? 

Aklıma gelen fikirle toplu fotoğraflara bakmaya başladım. Geçen sonbahara ait bir kareye denk geldiğim anda durdum. Abim ve timinin arasında olduğum, arkamıza İki yaka dağlarını aldığımız, hep birlikte çekildiğimiz ilk değil ama son kez güldüğümüz bir fotoğraftı. Operasyona gitmeden bir gün önceydi. Şehit düşmeden birkaç saat önce. Zaman bir elin beş parmağını geçmişti ama bana asırlar öncesinde çekilmiş gibi tokat atmıştı. 

Fotoğrafı yaklaştırıp abime baktım. Bir an ihanet etmişim gibi hissettim. Keskin nişancı dürbünümden izlediğim son hali zihnime acıyla çaktı. Ölürken gülebilir miydi insan? Abim gülüyordu. Onu o kayalıkların arasından çıkardığımızda da musalla taşına yatırdığımızda da yüzünde herkesin sahip olamayacağı bir gülümseme vardı. Rahat, huzurlu, gururlu bir veda ediyormuş gibi. 

Geçmiş anıların içerisinden, derin bir iç çekişle çıktım. Oksijensizlik sanki içimi yakmıştı. Canım acıyordu ama tam olarak neresi olduğunu göstermeme imkân yoktu. İliklerime kadar her zerrem, tıpkı o kanla kaplı kurşun askeri elime aldığım gün gibi titriyordu. İyi gelmemişti fotoğrafa bakmak ama aklıma başka bir hatırayı getirmişti. O aylarda Musti’nin zoruyla birkaç fotoğraf attığımı hatırlıyordum. Hakkari’yi, dağları, kendimi… Mesaj sayfasına girdiğimde gerçekten de iki ya da üç tane elimin yüzümün düzgün olduğu fotoğraf bulmuştum. Aralarından en düzgün duranı Doğa’ya ilettim.

“Bu uygun mudur?”

Mesajım iletildiği gibi çevrimiçi oldu. Onun telefonun başında, benim için bekliyor olması yüreğimdeki acıya su serpmişti sanki. Birkaç saniye sonra önce şaşırmış bir emoji, ardından da “Ne zaman bu?” sorusu içeren bir mesaj gönderdi.

“Kasım ayı.”

“Geçtiğimiz kasım mı?”

“Evet.”

“Neredeydin?”

“Yüksekova.”

“Kaşında iz yok.”

Elim dokusu bozulmuş derimin üzerinde gezdirdim. Fotoğrafımı detaylı incelediği için mi bunu söylemişti yoksa alnımın ortasından şakaklarımda biten yara izim gözüne büyük mü geliyordu? Belki de çirkin görüyordu. Bu fotoğrafı daha çok mu beğenmişti acaba? Dikkatini ilk çeken detayın yara izim olması dışında neden yorum yapmamıştı? Nasıl olduğunu deli gibi merak ettiğini biliyordum. Konuyu açmaya çalışıyordu sanırım ama anlatmaya hazır değildim. Belki de hiçbir zaman olamayacaktım. Çünkü onu anlatmak, o anları tekrar yaşamak anlamına geliyordu. Ölünce bile cehennemi bir kez yaşıyordunuz, bu hayatta ikinci kez cehennemi tadacak kadar günahkâr olduğumu sanmıyordum.

“Henüz yok.”

“Çok sık mı gidiyorsun böyle görevlere?”

“Bu özel talep ettiğim bir görevdi.”

“Hım… Bana söyleyemeyecek kadar özel mi?”

“Senden saklayabileceğim bir özelim olamaz. 

Sahada olan bir başsavcıyı koruma göreviydi.”

“Hım… Özel olan başsavcıydı yani.”

“Hayır. Özel olan abimin yanında olmaktı.”

“Kafam karıştı.”

“Uzun hikâye, boş ver.”

“Anlatırsan dinlerim.”

“Dinleyeceğini biliyorum ama anlatabileceğimi sanmıyorum. Belki bir gün.”

Hala çevrimiçiydi. Bende öyle ama ikimizde birbirimize yazdığımızı belli eden bir şey yapmamıştık. Aramıza birkaç dakikayla sınırlı bir sessizlik sızarken hazırlanmak için ayaklanmıştım. Maçta giyebileceğim kıyafetleri çıkardım. Üzerimdekilerden hızla kurtuldum. Tam şortumu üzerime geçirmiştim ki ekranıma bir mesaj düştü. Ah… İşte buna hiç gerek yoktu.

“Bende sana aramana koyman için fotoğraf atayım mı?”

“Bende var zaten.”

“Nasıl var? Hangisi?”

Neden bilmiyorum ama telaşlanmış gibi hissediyordum. Sinemada gizli çektiğim ve aramasına koyduğum fotoğrafı atıp atmamakta kararsız kaldım. Ondan habersiz yaptığım tek hareketin güvenini sarsmasını istemiyordum. O an yaptığımda da pişman olmuştum ama elim o güzelliği silmeye gitmemişti. Daha sonra sürekli baktığımdan iyi ki silmemişim dedirtmişti ama şu anda bu sırrı paylaşmak, belki de bunun gibi birçok fotoğrafı kaybetmem anlamına gelebilirdi. Ya bir daha görüntülü konuşmak istemezse… Daha da önemlisi ya bir daha benimle konuşmak istemezse?

“Doğukan? Hangi fotoğrafım sende var?”

“Söyleyeceğim ama önce kendimi açıklamama izin ver lütfen.”

“Dinliyorum.”

“Atacağım fotoğraftan başka elimde bir şey yok. 

Onun neden olduğunu söylesem büyük ihtimalle yeterli gelmeyecek.”

“Ona ben karar veririm. Sen nedenini söyle ve fotoğrafı at yeter.” 

Mesaj dilinden miydi bilmiyordum ama yazdıkları çok kızgınmış gibi hissettiriyordu. Hazırlanmayı bırakıp yatağa oturdum ve favorilerime eklediğim fotoğrafı bulup gönderdim. Tam nedenini açıklayacaktım ki ardı ardına iki mesaj geldi.

“Şaka yapıyorsun! Sinemada hangi ara çektin onu?”

“Çok çirkinimmm!”

Kızmamış mıydı? Yani mesaj dilinden bunu mu anlamam gerekiyordu. Hızla fotoğrafı çekerken aklımdan geçenleri mesaja döktüm.

“Sanırım bu düşüncen biraz göreceli. 

Benim görüp görebileceğim en güzel fotoğraf karesi. 

Çünkü sadece bana özel bir an ve bende var.”

Mesajımı atar atmaz ekranıma bir fotoğraf düştü. Işıklı, lüks olduğu belli olan bir kafede oturmuş, bir elini yanağına yaslayarak utangaç bir gülümsemeyle kameraya bakmış bir Doğa karşımda duruyordu. Bu kış çekilmiş olmalıydı. Çünkü yüz hatları hiç değişmemişti. Uzun, dalga dalga saçlarını tıpkı az önceki gibi tek omzuna toplamıştı. Kahverengiliklerini çevreleyen kirpikleri sanki fotoğrafa bakanlara Eros’un oku gibi saplanmaya hazırdı. Dudakları eşit kalınlıkta, pembe, fazlasıyla öpülesiydi. Üzerindeki siyah boğazlı kazak bile boynunun uzunluğunu gizleyememişti ve elleri… Uzun parmaklarına rağmen yanağını tutmuş elleri çok ufak görünüyordu. Sıradan bir fotoğraf karesi nasıl nefes kesen bir sanat eserine dönüşebilirdi, aklım almıyordu.

“Sen yine de şunu da bir kenarda tut. Bakarsın lazım olur.”

“Neye lazım olur?”

“Birileri kiminle konuştuğunu sorar falan, beni göstermek istersin belki.”

Okuduğum şeyin gerçek olma ihtimali bile kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Osman başta olmak üzere herkesin biriyle konuştuğumu bildiğinin farkındaydım. Fakat bu, Doğa’yı yabancı gözlere emanet edeceğim anlamına gelmiyordu. Akıllarından geçebilecek en ufak bir kötülüğe bile tahammülüm yoktu. O yüzden ona ait olan her görüntü sadece bende saklı olacaktı.

“İşte orada dur. Soran soruyor zaten ama görmesine gerek yok.”

Yine önden şaşırmış gibi duran bir emoji göndermişti. “Beni soruyorlar mı?” diye sorduğunda “Telefona bakıp salak salak sırıttığım her an,” dedim. Bu kıza karşı kendimi saklamak ya da söyleyeceklerimi tutmak istemiyordum. Hoş, istesem de yapabileceğimi sanmıyordum. Sanki konu ona yazmak olunca kelimeler kendiliğinden oluşuyordu parmaklarımın ucunda.

“Yaııı  Gerçekten benimle konuşurken sırıtıyor musun?”

“Şımardık mı biraz sanki.”

“Birazcık.”

Belki sormamam gerekiyordu ama konusu açılmışken “Beni biliyorlar mı?” diye sordum. İçimde bir yer umutla yeşerdi. Benden fotoğrafını göstermemi istediyse, belki o çevresindekilere beni anlatmıştı. Bunun düşüncesi bile yüreğimi heyecanla sıkıştırmıştı. Sadece ismen bile olsa hayatında olduğumu bilmelerini istediğimi şu anda fark ediyordum. “Seni kendime sakladım la la laaa…” yazdığı anda yüzüm düştü. Hala göğsümün ortasında bir yer şaka yapmış olma ihtimaline tutunuyordu. Benimle uğraşmasını istemek bile acınasıydı ve ben bunun için ciddi anlamda dua ediyordum. 

“Hım. Bilmiyorlar yani.”

“Ben sadece bu konularda biraz ketumum. Özel hayatımdan kimseye bahsetmem ama seni ablam biliyor. Yani kim olduğunu bilmese de elimden telefon düşmediği için biriyle konuştuğumu tahmin ediyor.”

Normal zamanda ya da karşımdaki başka bir kız olsa bu söylediklerinden dolayı onu takdir ederdim. Fakat şu anda yazdığı ufacık kelimeler bile canımı sıkmaya yetiyordu.

“Biriyle… Anladım.”

“Ya lütfen bozulma. Sadece seni nasıl tanıtmam gerektiğini bilemedim. Arkadaşım desem, ben hiçbir arkadaşımla telefonda bu kadar uzun vakit geçirmem. Can yoldaşı olayını da anlayacağını sanmıyorum.”

“Tamam haklısın, sorun değil.”

“Sen beni nasıl tanıttın?”

Susmayayım diye konuyu mu değiştirmeye çalışıyordu yoksa sadece nasıl anlattığımı mı merak ediyordu bilmiyordum. Bildiğim şey, çevremdeki insanların onu tanıyacak kadar şanslı olmadığıydı. Belki Musti… Onun dışında kimsenin Doğa’nın adından başka detay bilmesine gerek yoktu.

“Tanıtmadım.”

“O zaman neden bana bozuk atıyorsun?”

“Tanıtmamak varlığını inkâr etmek anlamına gelmiyor.”

“Ben senin varlığını inkâr mı ediyorum?”

“Bilmem ediyor musun?”

“Anladım.”

Bir anda telefonum çalmaya başladı. Üstüm çıplak bir şekilde ortada kalakaldım. Bu şekilde cevaplamamın saygısızlık olacağını bildiğimden telefonu kenara bıraktım. Maçta giyeceğim tişörtü üzerime geçirirken arama sonlandı ve ekranıma bir mesaj düştü.

“Aç bi konuşacağız.”

“Hazırlanıyorum. Bir dakika.”

**-**


DOĞA 

Dillerde dolaşan her şey, nazara mahkumdu. Bunun iyisi de olurdu kötüsü de ama mutlaka değerdi. Bunu hayatımda birden çok kez tecrübe ettiğim için artık her şeye daha temkinli yaklaşır olmuştum. Doğukan’la aramızdaki şeye değebilecek her türlü nazardan korkuyordum. İyi değse kıskanırdım kötü değse kaybedeceğim diye telaşlanırdım. Bu yüzden ablama dahi ondan bahsetmemiştim. Gerçi sürekli telefonda olmamdan dolayı bende bir haller olduğunun yakın çevrem farkındaydı ama kimseye Doğukan’ı emanet edecek kadar güvenmiyordum.

Fakat şu anda iş değişmişti. 

Doğukan onun varlığından utandığımı düşünüyor olmalıydı. Aksini söylesem bile inanmayacağını bildiğim için ona kanıtlamaya karar vermiştim. Görüntülü ararken odamdan çıktım. Salona teşkilatlanmış, iş yetiştirmeye çalışan ablama doğru yürürken aramam cevapsız kaldı. Daha şimdi konuşuyorduk. Görmemesinin, duymamasının imkânı yoktu. Trip mi atıyordu? Mesaj attım. Hazırlandığını söylediği mesajın üzerinden bir dakika geçmemişti ki o beni aramaya başlamıştı.  

Görüntüme halı sahaya gitmek için hazır olan bir Doğukan geldi. Siyah tişört, siyah şort ve dağınık saçlarıyla fazlasıyla etkileyici görünüyordu. İtiraf etmem gerekiyordu ki polis özel harekat olmayı seçmeseydi, kızların deli olduğu, odalarının duvarlarına posterlerini asıp her gece onu hayal ederek uyudukları karizmatik bir futbolcu olabilirdi. Bir an durdum ve içimdeki zapt edilmez kıskançlığı baskılayabilmek için derin bir nefes aldım. Düşüncesi bile göğsümün ortasına yerleşmiş kıskançlık tohumlarını çiçeklendirme gücüne sahipti. İyi ki futbolcu olmamıştı. PÖH olarak da fazlasıyla dikkat çekiciydi ama kimse görmüyordu. En azından devreleri ve benden başka kimse…

“Dinliyorum.”

Düşüncelerimin yarattığı etkiden sıyrılmaya çalışırcasına gülümsedim. Birazdan emrivaki yapacağım ablamın yanına gittim. “Tanıştırayım,” dememle telefonu bilgisayarla arasına sokmam bir oldu. 

“Ablam Merve, Doğukan. Doğukan. Ablam Merve.”

Ablam gözüne far tutulmuş bir tavşan gibi kalakaldı. Doğukan’sa o farkın kamyonetinin şoförüydü ve o da en az ablam kadar şaşkındı. Ablam “Bu kim?” diye sordu. Sadece dudaklarını bile oynatmış olabilirdi. O kadar sessizdi sorusu.

“Can yoldaşım.”

Üzerindeki şoku benim cümlemle atmış olan kadın hızla bana döndü. Yeşil gözleri olabildiğine açıktı. “Sevgilin mi?” diye sorduğunda biraz utanmıştım. Başımı hayır anlamında sallarken “Daha özel,” dedim. Ablamın kaşları çatıldı. Telefonu yüzünden çekerek masaya doğru indirtti.

“Evlenme teklifi mi aldın?”

Bunu Doğukan’ın karşısında yapması, utancımı bir kat daha arttırmıştı. Neyse ki beni görmüyordu. Gözlerimi devirmenin yeterli gelmeyeceğini bildiğimden “Hayır. Sadece tanışmanı isteyeceğim kadar özel bir arkadaşım,” dedim. Ablam dünyanın en saçma şeyini duymuş gibi bana baktı.

“Bütün arkadaşlarını tanıyorum Doğa.”

Çok fazla arkadaşım vardı ama hayatıma dahil ettiğim kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. “Sadece yakın olanları,” dediğimde ablamın bakışları imalı bir hal aldı. “Yakın arkadaşın yani.” Başımı heyecan ve heves karışımı bir hisle onaylarcasına salladım. 

“Yakın arkadaştan öte ve özel.” 

Kafası karışmış gibi bir süre yüzüme baktı. Ne düşündüğünü bilmeyi isteyip istemediğime karar veremedim. Ardından elimdeki telefonu kapan ablam az öncekine göre daha normal bir şekilde ekrana baktı. 

“Merhaba Doğukan. Nasılsın?”

Doğukan şu anda olanları garipser gibi “İyiyim teşekkür ederim. Siz nasılsınız?” diye sordu. “İyi olmaya çalışıyorum diyelim. Doğa’nın okuldan arkadaşı mısın?” Sorusuyla ikimize de kal geldiğini hissettim. Fakat Doğukan bu etkiden kolaylıkla sıyrıldı.

“Hayır efendim. Okuldan tanışmıyoruz.”

Ablamın tek kaşı havalanırken bana doğru kısa bir bakış attı. Okul ve ev dışında geçirdiğim vakitler sayılı olduğu için nereden tanıştığımızı çözmeye çalışıyor gibiydi. Söyleyip söylememek arasında kararsızdım. Bakışları ‘dökül’ diye bağırınca susmanın işleri kolaylaştırmayacağını anladım.

“İnternet üzerinden tanıştık.”

Ablam şok tanımına fazlasıyla uyan bir ifadeyle dondu. Telefonu yüzünden çekerek “İnternetten biriyle mi konuşuyorsun? Canına susamış olmalısın,” dedi. Tepkiselliği korkusundandı. Onun da bir dönem internet üzerinden konuştuğu insanlar olmuştu. Sonu kötü bittiği için benim de başıma benzer bir olay gelmesinden endişe ediyor olmalıydı.

“Ne iş yapıyorsun sen?” 

Ablam telefonu yüzüne çevirmiş, ondan kolay kolay duymayacağım bir sertlikte sormuştu bu soruyu. Doğukan bir an bile tereddüt etmeden “Polisim,” dedi. Özel harekat kısmını söylememişti. Sanırım bende birilerine tanıtacaksam o kısmı atlamalıydım. Kanıtlamasını isteyen ablama cüzdanından çıkardığı polis kimliğini açık bir şekilde gösterdi. Sanırım söyleyeceği hiçbir şeyden ablamın kafasında soru işareti kalmamasını istiyordu. O bize, bana böyle sorgusuz sualsiz güvenirken şu anda sorguya çekilmesi haksızlıktı. 

“Nerelisin?”

“Edirne.”

“Nerede yaşıyorsun?”

“Ankara.”

“Ailen kimdir nedir necidir?”

Ablam aile konularına girmişti ki telefonu elinden kaptım. Yeterince gerdiğimizi düşündüğüm Doğukan’ın keyfini daha da kaçırmak istemiyordum. 

“Üzerindeki kıyafetlerden de anladığın kadarıyla halı sahaya yetişmesi gerekiyor abla. Bir gün yüz yüze sorarsın nüfus kütüğünü inşallah.”

Ablamın bu konuyu tam anlamıyla öğrenmeden peşini bırakmayacağını bildiğimden koşar adım odama doğru yürüdüm. Ara ara ekrana baktığımda Doğukan’ın yüzünde kahkaha atmamak için kendini zor tuttuğunu hissettiren bir ifade görüyordum ve bu beni fazlasıyla utandırıyordu.

Odama girip kapıyı arkamdan kapattığım anda kamerayı yüzüme tuttum. “O neydi öyle?” diye sorarken keyifli olması içimi rahatlatmıştı. “Artık saçma şeyler düşünmezsin,” derken yatağıma geçip oturdum. Dışarıda duyduğum adım seslerinin yaklaştığını hissediyordum. Patavatsızlıkta sınırları zorlayan ablamın tat kaçıracak bir şey söylemesinden korkunca “Hadi geç kalacaksın,” dedim. Bir terslik olduğunu hissetmemesi için dua ederek gülümsedim. 

“İyi eğlenceler.” 

Ablamın odaya girmesiyle aramayı sonlandırdım. Telefonu yüzüne kapatmış olmamdan rahatsız olsam da duyabileceği herhangi bir ithamın vereceği rahatsızlıktan çok değildi. “Dökül!” diyerek kollarını göğsünün üzerinde bağlayan ablam tek ayağıyla zeminde ritim tutuyordu. 

“Neyi bilmek istiyorsun?”

“Her şeyi. En baştan, noktasını virgülünü atlamadan her şeyi anlatıyorsun.”

Bu konuşmadan kaçma şansım yoktu. Bende bana özel bırakmak istediğim kısımlar haricindeki her şeyi anlattım. İnternetten tanıştığım için oluşan ön yargısı, anlattıklarımla biraz olsun kırılır gibi oldu. Yine de can yoldaşı tanımı kafasına pek yatmamıştı. 

“Senin hayatın, senin kararların ama eğer onun için tek bir damla yaş akıttığını görürsem onu mahvederim.”

Ablam bana karşı her zaman fazla korumacı olmuştu. Belki de birçok şeyi benden önce tecrübe ettiğindendi bu koruma iç güdüsü. Fakat fark etmediği şey, artık ondan daha korumacı biriyle hayatımı paylaştığımdı. Aramızda mesafeler olsa bile bana bir nefes kadar uzak olan can yoldaşımla…

Yorumlar

  1. Diğer bölümleri göremiyorum sadece 5. Bölüm gözüküyor ben mi yanlış bakıyorum acaba

    YanıtlaSil

Yorum Gönder