Şah - 10. Bölüm
URAZ
Saatler geçiyordu. Yetimhanenin boğucu duvarları arasında geçen her saniye, kalbime işleyen bir işkence gibiydi. Çocuklara yapılan her sevgi dolu hareket, o anki ruh halimle birleşince, hayatın adaletini sorgulamama neden oluyordu. Gergin, yorgun, huzursuz ve en önemlisi acı içindeydim. Bu lanet olasıca odanın dışında bir yerde olmak istiyordum ama Ayşin'i burada, o adamın nefes aldığı, zehirli mekanda tek başına bırakamazdım.
Odanın boğucu havasından kurtulmak için kısa süreliğine kendimi dışarı attım. Dışarıda hava kararmaya başlamıştı; alacakaranlık beni rahatlatıyordu. Yetimhanedeki işimiz bitmek üzereydi ve buradan uzaklaşmadan çocukluğuma ait o kabuslardan kurtulamayacağımı biliyordum.
Sessizce binanın girişindeki taş merdivenlere oturdum. Cebimden çıkardığım sigara paketini elime aldığımda, içinde sadece bir tane kaldığını gördüm. Bu durum, gerilen sinirlerime rağmen suratımda istemsiz bir gülümseme yarattı; bu gün, hayatın beni sınadığı saçma sınavlardan bir diğeri olmalıydı.
Son sigaramı dudaklarımın arasına kıstırdım. Tam cebimde çakmağı arıyordum ki, arkadan heyecanlı, ince bir ses bana seslendi.
"Uraz?"
Kafamı kaldırır kaldırmaz, bahçenin diğer tarafındaki, belli ki yetimhanenin daha büyük kızlarından oluşan bir grubun arasından bir tanesi öne doğru atıldı. Gözlerimi kısıp kızın yüzünü görmeye çalışırken sigarayı dudaklarımdan çektim.
"Sensin. Gerçekten sensin!"
Hafifçe ayağa kalktım. Kız tam önümde durdu ve hayranlıkla beni baştan aşağı süzdü. "Çok... Çok değişmişsin," dedi. Bir süre kızın yüzünü inceledim. Tanıdık gelen yüz hatlarını, o eski, tozlu hatıraların arasından bir türlü çıkarıp hatırlayamıyordum. Kız tekrar, Z'leri değişik bir şekilde vurgulayarak, "Urazz" dedi.
Birden zihnimde bir ampul yandı. "Aleyna?"
Aleyna, benden ufak olmasına rağmen eski yetimhanedeki benimle anlaşabilen tek kızdı. Ben o hapishaneden, yani yetimhaneden kaçmadan üç sene önce evlat edinilmişti ve bir daha yüzünü görmemiştim. Peki, şimdi, reşit bir kız olarak tekrar bu duvarların arasında ne işi vardı?
Kızın gülümsemesi tüm yüzüne yayılırken, tereddüt etmeden boynuma atladı. Bana o kadar sıkı sarılmıştı ki, biraz daha devam ederse nefes alamayacaktım. Bu beklenmedik ve samimi fiziksel temas karşısında, refleks olarak yumruğumu sıktım. Avucumun içindeki o son sigaranın paramparça olduğunu hissediyordum. İçimdeki ani öfkeyi zorlukla dizginlemeye çalıştım. Arkadaki kızların hayran ve meraklı bakışları üzerimizde dolaşıyordu.
"Ne işin var burada?"
Aleyna benden ayrıldığında odaklandığım tek şey öfkemi kontrol altında tutmam gerektiğiydi. “Asıl senin ne işin var?" diye sorarken sesim fazla sert çıkmış olacak ki bir anlık suratı düştü. "Uzun hikâye. Lanetim hâlâ devam ediyor anlayacağın," dedikten sonra tekrar beni sorgulamaya devam etti.
"Asıl senin burada ne işin var? Reşit olduğuna göre evlat edinmeye mi geldin?"
Espri yapmıştı ama gülmüyordu. Benden bir karşılık beklediğini bildiğim için "Uzun hikâye. Şanssızlığım hâlâ devam ediyor anlayacağın," dedim ve kızın yüzünde saniyesinde muzur bir aydınlanma yaşandı.
"O zaman uzun bir gece olacak.”
Bu ne demekti şimdi? "Bu gece birlikteyiz,” dediği anda alaycı bir kahkaha eşliğinde “Orada dur bakalım,” dedim. “Burada kalacağımı düşünmüyorsun herhalde?" Yüzündeki keyifli ifadeyle bana doğru yaklaştı ve boy farkımızı gidermek için parmak uçlarında yükseldi. Bana dokunmuyor olması mucizeydi ama dudakları kulaklarımı gıdıklayacak kadar yakınımdaydı.
"Burada kalacağımı düşünmüyorum..."
Ardından benden uzaklaştı. Beni hatırlamadığım bir şekilde, fazla cilveli bakıyordu. Kollarımı önümde rahat, kendinden emin bir tavırla bağladım. Bu hareketi her yaptığımda, kolumdaki kaslar iyice belirginleşiyordu. Aleyna, bu manzara karşısında şaşkındı. Onunla ayrıldığımızda sıska bir oğlan çocuğu olduğum düşünülürse bu tepkisi normaldi. Fakat birkaç saniye sonra alt dudağını dişlerinin arasına alması… olmamıştı. Kadınları etkilemek hoşuma gidiyordu, yalan söyleyemezdim. Fakat bu kadınların arasında "arkadaşım" dediğim bir kızın olması… sadece midemi bulandırıyordu.
Parmaklarımı şıklattım. Sanki ben bir sihirbazdım ve Aleyna’yı derin uykusundan uyandırmıştım. İrkilerek bakışları gözlerime kayınca "Buradan kaçabileceğini mi düşünüyorsun?" diye sordum. Başını onaylarcasına salladı ve bunu her zaman yaptığını söyledi. Bu da yetmezmiş gibi arkasındaki kız grubunu göstererek yardım ve yatakçılarını tanıttı.
Kızlar utana sıkıla el salladılar. Aleyna tekrar bana döndüğünde bakışları kararlı bir hal almıştı. "Daha ne kadar buradasın?" diye sordu. Bana kalsa hemen gidecektim ama Ayşin’in ne kadar işi kaldığını bilmiyordum. Kaçamak ve yuvarlak bir cevap vererek "Birazdan gideriz," deyince, sevinç nidası atan kız anında yerinde duramaz hale geldi.
"O zaman hemen hazırlanmalıyım!" dedi ve arkadaşlarına dönüp "Hadi kızlar. Hızlı olmalıyız," diyerek, benim bir şey söylememe izin vermeden koşmaya başladı. Arkasından afallamış bir şekilde bakakaldım. Bu kız, benim "Birazdan gideriz" derken kullandığım çoğul ekini, kendisi için de geçerli sandığımı mı düşünmüştü?
Saate baktım. Dövüş zamanı yaklaşmıştı. Bir an önce Patron’un yanına gitmeliydim ve bu yüzden Aleyna’yla oyalanacak vaktim yoktu. O aşağı inmeden buradan gitmek için hızla oyun odasına doğru yürüdüm. Ayşin’in içeride olmadığını gördüğümde damarlarımdaki kan anında çekildi. Geri dönerek tuvaletlere doğru yürümeye başladım. Fakat sesini duyar gibi oldum ve tuvaletlere varmadan önceki son kapının önünde durdum. Kapının kenarında asılı olan küçük tabelada yazanı okudum.
"Müdür Odası."
Damarlarımdaki çekilen o bütün kan beynime pompalanmaya başladı; ben o adam Ayşin’in yanına yaklaşamasın diye saatlerdir acı çekiyordum. O ise pislik herifin odasına gitmişti... Hem de bensiz!
Öfkeyle kapıyı kırmaktan farksız bir güçle açtım. Kapının çarptığı sesle irkilen öğretmenler ve odadaki diğer görevliler anında bana döndü. Müdür’ün o kötü anıların kafamda canlanmasına neden olan iğrenç gülümsemesiyle, elinin Ayşin’in sırtında olduğunu gördüm.
İşte o an, odadaki hiç kimse umurumda değildi. O an, senelerdir içimde tuttuğum yeminimi tutmamın zamanı gelmişti.
"Dokunma lan ona!"
Müdür’ün elini çekmesine fırsat vermeden, bir yırtıcı gibi yanına gittim ve kalın boğazını avucumun içine aldım. Parmaklarım, bir mengene gibi sıktı. "Uraz, ne yapıyorsun?" diyen Ayşin’i umursamadan, nefret ettiğim adamı sertçe sürükledim. Sırtını gürültülü ve tok bir sesle duvara çarpmamla, adam acıyla inledi.
"Uraz!"
Boğazındaki parmaklarımı biraz daha sıktım. Adam çırpınmaya başladı; gözleri kan çanağına döndü, yüzünün rengi kırmızıdan yavaş yavaş mora dönüşüyordu. Gözlerimden ateş çıksa, şu anda onu kül edebilirdim. Senelerce yaptıkları, içimdeki siniri körüklerken, adamın göz kapakları kapanmaya başladı.
"Gözünü aç!"
Adam, yüksek sesime tepki vererek biraz dirilmeye çalıştı, fakat gücü iyice azalıyordu, göz kapakları tekrar düşüşe geçti.
"Ecelin olacağım lan senin! Son nefesini verirken gördüğün son şey olacağım lan! Aç şu lanet olası gözünü!"
Bağırışım odada yankılandı. Adamın artık bayılacağını hissettiğim an, onu bu kadar kolay bırakmamak için elimi biraz gevşettim. "Bu kadar kolay kurtulamazsın benden," derken, kolumdan birileri tutmaya çalışıyordu.
Arkamı bakma gereği duymadan, kolumu vahşice geriye doğru savurdum. Dirseğimle bir şeyleri devirmiştim. Ardından inlemeler, çığlıklara dönüştü. Arkamda bir şey yere tok bir sesle düştü. Başımı geriye doğru neden çevirdiğimi bilmiyordum ama iç güdüsel bir tepkiydi ve Ayşin masanın önünde yere çökmüş, bir eliyle yüzünü diğer eliyle belini tutuyorken görmeme neden olmuştu.
“Ayşin!”
O an, boğazını sıktığım adama duyduğum öfkenin yerini yavaş yavaş paniğe ve endişeye bıraktı. Ayşin’in yanına hızla çöktüğümde, yere damlayan kanları fark ettim. Gözlerini o kadar sıkı yummuştu ki, canının çok acıdığını görebiliyordum.
Elini yüzünden çektim; neredeyse tüm yüzü kanla kaplanmıştı. Arkamdaki müdür boğulurcasına öksürürken, ben parmaklarımla Yer Fıstığının burun kemerine baskı yaptım. Bu hareketimle gözünden birkaç damla yaş süzülünce, hiç dinmeyecekmiş gibi görünen bir suçluluk duygusu bedenimi ele geçirdi.
"Ayşin, bana bak."
Uzatılan peçeteyi alıp Ayşin’in kanayan burnuna sertçe bastırdım. "Ayşin, gözlerini aç!" Şimdi Ayşin’in nefesi kesik kesik geliyordu. Gözlerini zar zor açtı, yutkunmakta zorlanıyordu. Güçlükle konuşmaya çalıştı.
"Benim de mi ecelim olmak istiyorsun? Son nefesimi verirken gördüğüm son şey sen olmalısın falan filan, değil mi?"
Bu ironik ve acı dolu espri karşısında gülsem mi ağlasam mı bilemedim. "Saçmalama," dedim ve omzumun üstünden, rengi yeni yeni yerine gelen adama baktım. Ayşin'in, o pislik adamı kendisiyle kıyaslaması yanlıştı. İşler ters gitmişti, belki de şanssızlık diyebiliriz, fakat şu anda Ayşin’in yerinde olması gereken oydu; etrafta bir kan akacaksa, bu onun kanı olmalıydı.
Belli ki dirseğimi savururken hissettiğim şey Ayşin’in burnu olmuştu. Kız burnuna aldığı darbeyle olduğu yere çöküp kalmış, acıyla inliyordu. Kontrol edemediğim nefretimi, kazara onun burnundan çıkardığımı anladı.
Burnuna yaptığım baskı işe yaramıştı, artık kanamıyordu. Ancak Yer Fıstığının nefes alışverişi hâlâ düzene girmeyince, sorunun sadece burundan kaynaklı olmadığını anladım. Yoksa...
Tekrar Ayşin’e döndüm. Sesim endişeyle çatlak çıktı. "Belini mi çarptın?" Titreyen dudaklarını birbirine kenetlerken, başını evet anlamında salladı. Gözlerindeki acı, suçluluk duygumu katladı.
Allah kahretsin.
"Yürüyebilir misin?" diye sordum, sesimdeki endişeyi gizleyemiyordum. Ayşin tereddütle başını onaylamak ister gibi salladı. Ayağa kalkarken, Ayşin’i kollarından tutarak kaldırmaya çalıştım. Ancak her hareketi, biraz daha acı çektiğini gösteren kesik bir inlemeye neden oluyordu. Hemen yürüyemeyeceğini anladım. Tek hamlede, o ufak ve hassas bedenini kucağıma aldım.
Etraftaki öğretmenlerin yardımıyla odadan çıktıktan sonra, hızlı ve kararlı adımlarla yetimhanenin çıkışına doğru ilerlemeye başladım. Arkamdan gelen Aleyna’nın haykırışlarını duymazdan geldim; şu an önceliğim başkaydı.
Kendimi nihayet dışarı attım. Bizimle birlikte koşan bir öğretmenle arabaya doğru ilerlerken, "Sağ cebimdeki anahtarı al," dedim. Hızla anahtarı cebimden çıkaran hoca, kapıların kilidini açar açmaz arka kapıyı açmasını söyledim. Biz arabaya varana kadar istediğim olmuştu. Ayşin’i büyük bir dikkatle arka koltuğa oturttum, ardından diğer tarafa geçerek rahat bir şekilde uzanmasını sağladım.
Kapıları kapattım ve hızla şoför koltuğuna yöneldim. Tam kapımı açtığım sırada gözüm yetimhanenin ana kapının önünde, elleriyle hala boğazını tutan adama takıldı. Göz temasımızı kesmeden, sert ve tehditkar bir sesle mırıldandım.
"Sadece erteledik. Seninle işim bittiğinde kalbin atmıyor olacak."
Beni duyduğunu biliyordum ama bunca şahidin önünde kendini ifşa edecek bir cevap vermeyeceğinin de farkındaydım. Bu yüzden beklemeden koltuğuma geçtim. Arabayı çalıştırdığım sırada bahçe kapısının önünde duran Aleyna’yı fark ettim. Göz bebekleri karmaşık duygularla dans ediyordu; kızmakla üzülmek arasında kalmıştı, ihanete uğramış gibiydi. Buna hakkı yoktu. Ona söz vermemiştim. Fakat yine de geçmişin hatırına bana kırgın olmasını istemiyordum. Camı indirip ona bir açıklama yapma ihtiyacı güderken arka koltukta acı dolu bir inleme tüm duyularıma nüfuz etti.
Siktir!
Daha fazla oyalanamazdım. İçimden özürler dileyerek gazı kökledim. Araç patinaj çekerek otopark alanından çıktı. Lastiklerden çıkan dumanın aleve dönmesine çok az kalmıştı.
Dikiz aynasından, arka koltukta acıyla kıvranan Ayşin’i gördüğüm an, vicdanımın görünmez parmakları boğazımı kavradı. Nefes almakta zorlandığımı hissettim. Bütün bu kaosun sorumlusu bendim.
Araçların arasından hızla ilerlerken, arka koltuktan gelen inleme sesleri yüzünden sürekli arkama dönme ihtiyacı hissediyordum.
"Nefes alamıyorum Uraz. Çok... Çok canım acıyor."
"Dayan, buralarda bir hastane vardır," dedim, sesim kendi kulağıma bile ne kadar çaresiz çıktığını belli ediyordu. Dudaklarını birbirine bastırmış Yer Fıstığı, başını belli belirsiz salladı. Sonra zorlanarak konuştu.
"Benim doktoruma gitmeliyiz." Ardından, ön koltuğu işaret ederek, "Çantamı uzatır mısın?" dedi. Hızla yanımda duran çantayı alıp Ayşin’e verdim. Ona güvenmem gerekiyordu. Onun doktoru, benim kontrolsüz hareketimin sonuçlarını en iyi o toparlayabilirdi.
“Bizim evin o tarafa gideceğiz.” diyerek çantasının içini kurcalamaya başladı. Evin yolunu öğrenmiştim, o yüzden son sürat gaza bastım, Yer Fıstığı telefonla konuşmaya çalışıyordu.
“Alo Özcan Bey? N’olur hastanede olduğunuzu söyleyin, çok kötüyüm. Size doğru geliyorum, yoldayım.”
“Tamam teşek-”
Ayşin son cümlesini tamamlayamadan sessizliğe gömüldü, hareketsiz yattığını gördüğüm an nefesim kesildi.
“Ayşin!”
Telefonu elinden kayıp düştü. Doktorun sesini duyabiliyordum. Panik hızla boğazımdan yukarı tırmanıyordu, bu hissi bastırmakla uğraşırken bir yandan da yola odaklanmaya çalışıyordum. Tek elimi arkaya uzatıp telefona ulaşmaya çalıştım, yetişemedim. Sinirle direksiyonu dövdükten sonra haykırarak tekrar denedim, omzumun çıkması pahasına telefona ulaştım.
“Alo?”
Doktorun telefonu kapatmıştı, hemen geri aradım. Adamın sesindeki panik dinmemişti. “Ayşin?”
“Doktor, hangi hastanedesin?”
Benim kim olduğumu sorguladığı ufak bir sessizlik oldu. Neyse ki boş laf kalabalığı yerine bana istediğim ismi verdi.
“Medikal.”
“5 dakika içinde oradayız.”
Telefonu yan koltuğuma fırlattığım gibi direksiyonu iki elimle sıkıca tuttum ve motorları yakma pahasına gazı kökledim.
**-**
Hastaneye geldiğimizde, aracın farları acil kapısının önünde sabırsızca volta atan bir adamı aydınlattı. Boylu poslu, telaşlı bu adamın, Ayşin'in bahsettiği Doktor Özcan Bey olduğunu tahmin ettim. "Doktor Özcan," diye seslendiğim an, adam hızla arabaya doğru koştu ve bağırarak emir verdi.
"Sedye getirin!"
Kapıyı açtım. Ayşin arka koltukta artık baygın vaziyetteydi. Onu kucağıma aldım. Doktor Özcan, yanıma gelir gelmez Ayşin'in bileğini tutup nabzını ölçmeye çalıştı. "Ne oldu? Bu kan ne?" diye sordu, sesi gergindi. Hemşireler sedyeyi getirmişti bile.
"Burnuna darbe aldı."
Ayşin’i sedyeye olabildiğince güvenli bir şekilde yatırdıktan sonra, sedyeyi içeri doğru iterek koşmaya başladık. Doktor Özcan, koşarken bana doğru döndü: "Asıl önemli olan böbreğini masaya çarptı. Zaten ağrısı vardı!"
Tam bu sırada, hastane güvenliği arkamdan bana yetişerek kolumdan tuttu ve sert bir ifadeyle: "Arabanızı çekmeniz gerekiyor beyefendi," dedi. Uzaklaşan sedyeye bakarken, kafamı çevirdim ve kolumu güvenliğin elinden kurtardım. Bir an bile tereddüt etmeden, geriye doğru koşarak çalışan arabaya oturdum ve uygun bir yere park ettim.
Gözüm arabanın saatine takıldı: Dövüşe bir saat kalmıştı. Telefonumu elime aldım. Arayan soranın olmaması, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizliği çağrıştırıyordu. Bir an ne yapacağımı bilemez halde, başımı direksiyona dayadım.
Bir an önce Patron’un yanına gitmeliydim ama Ayşin’i bu halde yalnız bırakamazdım. Babasına haber versem, o gelene kadar dövüşe geç kalırdım ve bu, gitmemekle aynı anlama gelirdi. Her türlü Patron’un gazabına uğrayacağımın farkındaydım.
İkilemin verdiği iğrenç duyguyla arkama yaslandım, derin nefeslerle mantıklı düşünmeye çalıştım. Her geçen saniyenin Patron’un sabrını biraz daha zorladığını biliyordum ve bile bile bu hataya düşmemeliydim…
Düşünmeye devam ediyordum; doktoru Ayşin’i yalnız bırakmazdı, en kötü ailesine haber verirlerdi. Bu fikirle biraz daha rahatlayarak arabayı park ettiğim yerden geri hareket ettirirken, gözlerim Ayşin’in kanı bulaşmış fularıyla sargılı olan elime kaydı. O zor anımda bana yardım etmişti, bense sırf kendi başıma bir şey gelmemesi için onu bir başına bırakıyordum; hem de bu hale düşmesine neden olmuşken.
İçim belki kapkaranlıktı, belki duygusuzdum, fakat sık karşılaşmasak da bir vicdanım vardı ve lanet olsun ki, Ayşin’i yalnız bırakmamı engelleyecek kadar güçlüydü.
Arabayı aniden durdurdum ve geri manevrayla çıktığım yere tekrar arabayı park ettim. Yer Fıstığının telefonunu ve çantasını elime aldıktan sonra koşarak hastaneye girdim. Karşıma çıkan hemşirelerden birinden Ayşin’i nereye götürdüklerini öğrendim. Artık kaçış yoktu. Patron bekleyebilirdi.
Diyaliz odası.
Hastanelerden oldum olası nefret etmişimdir. Bu binaların tek güzel yanı içinde birbirinden güzel hemşirelerin olmasıydı belki ama şimdi bu bile umurumda değildi.
Üzerinde ‘Diyaliz Ünitesi’ yazan kapının önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Kapıyı yavaşça açarak on yataklı bir odayla karşılaştım; her yatağın başında garip sesler çıkartan bir makine vardı ve insanlar içinden kan geçtiğini düşündüğüm kablolarla ona bağlanmıştı. Elimdeki çantanın sapını daha sıkı tutarak yürümeye başladım. Sondan bir önceki yatağın başındaki doktorla göz göze geldiğimde olduğum yerde durdum. Nedense yatakta yatan Yer Fıstığına bakmak istemiyordum. Doktor elindeki dosyayı kapatıp Ayşin’in ayakucuna koydu ve bana doğru yürümeye başladı.
“Tam zamanında getirmişsin delikanlı.”
Ayşin’e çekingen bir bakış baktım. Rengi normalden daha da soluktu, bir insan birkaç saat içinde zayıflayabilir miydi? Gözaltları mosmordu; yüzündeki kanı temizleseler de üstü başı kan içindeydi, kolundan etrafına dolanan kablolardan geçen kan, kalbimin düzensiz bir şekilde atmasına neden oldu.
“Bu gece misafirimiz olacak.”
Doktora baktım, o gözlerini ayırmadan Ayşin’i izliyordu.
“İyi ama değil mi?”
Doktor şimdi bana bakıyordu. “Olacak.” dedi.
“Hâlâ baygın mı?”
“Hayır, sadece dinleniyor. Yaklaşabilirsin fakat çok fazla yorma. Geçmiş olsun.”
Doktor yanımdan ayrılırken bir süre olduğum yerde kaldım. Yer Fıstığını izlerken kalp atışlarımın beni rahatsız etmeye başladığını hissettim. Ağır adımlarla yürüdüm, elimdeki çantayı ayakucuna koyup yanındaki sandalyeye oturdum. Gözlerim makinadan Ayşin’e uzanan kabloları takip ediyordu, bu kadar büyük kablolar canını acıtıyor muydu?
Yer Fıstığının güneş kadar parlak duran saçları da solmuştu sanki. Yüzüne düşen bir tutamı çekmek için uzandığımda yavaşça gözlerini açtı. Hızla elimi çektim. Yorgun bir şekilde başını bana doğru çevirdi. Hırçın göz bebekleri, dingin denizlere benziyordu.
“Özür dilerim.”
Ayşin’den özür dilerim cümlesini duymak moralimi iyice bozuyordu, sinirle kaşlarımı kaldırdım çünkü özür dilemesi gereken biri varsa o da bendim. O neden özür diliyordu? Ayşin derin bir nefes daha aldı.
“Arkadaşınla planını bozduğum için.” diye devam etti. Kaşlarım daha da çatıldı. Hangi arkadaşımla, hangi plandan bahsediyordu. Bakışlarımdan bir şey anlamadığımı anlamış olacak ki “Şu yetimhanedeki kız.” dedi. Aleyna’dan mı bahsediyordu? O bizi mi dinlemişti?
“Sorun yok, yorma sen kendini.”
“İstersen gidebilirsin.”
Ayşin’e cevap vermeden önce kaşlarımı kaldırdım, “İstersem giderim.” dedim. Ayşin’in yüzünde hafif bir gülümseme belirdi, neden olduğunu merak etsem de sormadım. Gözlerini kapatmasıyla gardımı düşürdüm, kendimi dik durmak için kasmaktan yorulmuştum, dik durabilmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Odanın içindeki hastaların üzerinde gözlerimi gezdirdim. Hepsi yaşını başını almış insanlardı -bir gözü toprağa bakan cinsinden- yani Ayşin aralarındaki en genciydi. Bu acıları çekmesi haksızlıktı.
Ayşin telefonunun çalmasıyla tekrar gözlerini araladı. Çantasının üzerinde duran telefonun ekranına baktım, babası arıyordu. Telefonu Ayşin’e uzattığımda gözlerinde anlık bir korku ifadesi belirir gibi oldu, derin bir nefes aldıktan sonra telefona cevap vermesine fırsat kalmadan çağrı sonlandı. Şimdi telefonu geri veriyordu.
“Babama mesaj atar mısın?” diye sordu.
Telefonu elime aldım, Ayşin devam etti, “Bu gece yetimhanede çocuklarla kalacağımı söyle.” dedi. Son cümlesi, hınzır bir gülümsemeyle birleşmişti.
“Genelde yaptığım şey. Babamı telaşlandırmaya gerek yok.”
“Bilmesi gerekiyor.”
“Hayır.” Ayşin sesini yükselterek sıkıca gözlerini yumdu, canının yandığını yüz ifadesinden anlamak zor değildi, “Bilmesi gerekmiyor.” diye devam ederken gözlerini tekrar açtı, “Bilmesin.”
Başımı tamam anlamında salladım, teşekkür etti. Bana bir şeyler söylemek isteyip te söyleyemiyor gibi bir havası vardı, kendini daha fazla tutamadan, “Burada kalmak zorunda değilsin.” dedi.
“Yani babamı çağırmadım diye başımda durmak zorunda değilsin. İstediğin zaman gidebilirsin.”
“Sabah söylediklerimi unuttum mu?” diye sordum
Yer Fıstığının yüzünde tekrar çok ufak bir gülümseme belirdi, “Sana kimse zorla bir şey yaptıramaz.”
“Ha şunu bileydin” diyerek üzerimdeki montu çıkarıp sandalyeye astım. “Hem sana bir borcum vardı değil mi? Ödeşmiş oluruz.”
Yorumlar
Yorum Gönder