Şah - 12. Bölüm
URAZ
Burnumdaki gıdıklanma hissini geçirmek için yüzümü şekilden şekle sokarken derinlerden kıkırdama sesleri duyuyordum. Burnumdaki his geçmeyince elimle ovalamaya başladım. Kıkırdamalar kahkahaya dönüştüğünde panikle gözlerimi açtım. İçerideki gün ışığı gözlerimin kısılmasına neden oldu. Kirpiklerimi hızlı hızlı kırptırarak görüşümü netleştirmeye çalıştım. Gözümü her açtığımda aynı görüntü beni tekrar tekrar selamlayınca kaşlarımı çatarak dirseğimin üzerinde doğruldum. Ayşin parmaklarının ucunda saçını tutarken eğlendiğini saklamakta zorlanıyordu.
“Günaydın.”
Yüksek sesle iç çekerek sırt üstü uzandım. Aynı pozisyonda yatmamdan dolayı her tarafım tutulmuştu. Ne kadar zamandır uyuduğuma bakmak için duvardaki saate gözlerimi diktim, daha sabahın körü olduğunu gördüğümde Ayşin’e döndüm. Yüzünü kocaman bir sırıtış kaplarken “Hayırdır? Cennetteki yerini mi gördün?” dememle kıkırdamasına engel olamadı.
“Ayşin” diye uyardığımda dudaklarını birbirine bastıran kızın gözleri içten içe güldüğünü belli ediyordu. Ben uyurken bu kadar komik olan şey neydi? Horlamış mıydım yoksa?
Gözlerimi kısarak yataktan kalktım. Tüm vücudum gerilmişti. Birkaç esneme hareketi yaparken Ayşin’in kolundaki kabloların çıkmış olduğunu gördüm. Kaşlarımı çatarak diyaliz makinasını gösterip “Ne zaman çıkardılar?” diye sordum. Dikkatli bir şekilde yataktan doğrulan Yer Fıstığı “Az önce doktor gelip çıkardı.” dedi.
Bizi o halde mi görmüştü yani? Bu yüzden mi gülüyordu?
Bir elimi belime koyarken diğeriyle saçlarımı karıştırdım. “Neden uyandırmadın?”
“Uyandırdım ya” dediğinde az önce burnumu gıdıkladığı aklıma geldi.
“Daha önce neden uyandırmadın?” diye sorduğumda omuz silken Yer Fıstığı ayaklarını yataktan sarkıttı. Eli beline yerleştirerek dikkatlice yataktan kalktı. Hâlâ ağrısı olabilir miydi?
Düşüncelerimi anlamış gibi “İyiyim ben” diyen Yer Fıstığı çantasını toplarken “Her zaman ağrım olur ama katlanılacak düzeydedir. Alışkınım yani.” diye devam etti. Nedense içimden bir ses yalan söylediğini düşünüyordu. Ayşin bunu da anlamış gibi “Valla yalan söylemiyorum.” diye cevap verince kaşlarımı çattım. Bu kız benim düşüncelerimi nasıl okuyabiliyordu.
“Çok iyiyim. Hatta zıplarım bile!”
İtiraz etmeme fırsat vermeden zıplamaya başladı, fakat birden yüzünün buruşmasıyla kollarını sıkıca tuttum. Neredeyse tüm yükünü bana vererek olduğu yerde durdu.
“Bana bir şey kanıtlamak zorunda değilsin.”
Gözlerimin içine bakan Ayşin ellerimden kurtuldu. Üzerine bastığı ayakkabılarını giymek için eğilirken ondan önce diz çöktüm. Ah ulan vicdan sen nelere kadirsin. Converse botlarını ayaklarına geçirirken “Yapmamız gereken bir şey var mı? Almamız gereken ilaç falan?” diye sordum. Bağcıklarını bağlarken ses gelmeyince başımı kaldırdım. Ayşin gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde bana bakıyordu.
“Yer Fıstığı!”
Ayşin daldığı yerden çıkarak, “Ha-hayır” diye cevap verdi. Bağcıklarını bağlayıp ayağa kalktım.
“O zaman gidebiliriz”
Yatağın üzerindeki telefonu cebime soktum. Montumu elime alırken Ayşin kulaklıkları çantasına tıkıyordu. Bir şey kalmış mı diye etrafı kontrol ettikten sonra odadan çıktık.
Arabaya bindiğimizde kemerini takan Yer Fıstığı imalı bir şekilde suratıma baktı. Kemerimi takmazsam yol boyunca susmayacağının sinyallerini aldığımda bıkkın bir şekilde iç geçirdim. Kemere uzanmamla zafer kazanmış bir şekilde gülümseyen Ayşin “Çok acıktım.” dedi.
“Seni okula bırakmadan önce bir şeyler yeriz.” dedim ve arabayı çalıştırdım.
“Beni okula bırakmadan önce mi?”
Yola çıkarken başımı evet anlamında sallayınca “Sen gelmiyorsun yani?” diye devam etti.
“Çok zekisin.”
“Neden gelmiyorsun?”
“Sana hesap mı vereceğim?”
Gözleri bir an kısılan Yer Fıstığı “İyi” diyerek önüne döndü. “Beni eve bırakırsan sevinirim.” dediğinde ona doğru kaçamak bir bakış attım. Üzerindeki formayı değiştirmek istemesi normaldi. Kan lekeleri kuruyunca daha da belirginleşmişti sanki.
Sessiz bir yolculuktan sonra Ayşin’in apartmanın önünde durdum.
“Teşekkür ederim.”
“Önemsiz.”
“Önemli. Her ne kadar sen neden olsan da beni hastaneye götürmek zorunda değildin ama götürdün. Arkadaşını ekip tüm gece başımda bekledin. Şimdi de evime kadar bıraktın.”
“Okula da bırakırım.” dediğimde gözlerimin içine bakan Yer Fıstığı “Bugün okula gitmeyeceğim” dedi. İlk anda aklıma ağrısı olup olmadığı sorusu geldi, “Neden?” diye sordum. Ayşin cevap vermeden önce tek kaşını havaya dikti ve bir saniye bekledi.
“Sana hesap mı vereceğim?”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Başımı tamam anlamında sallarken kapıyı açan Yer Fıstığı “Yarın görüşürüz.” dedi. Bir şey söylememi bekliyor gibiydi. Cevap vermeyeceğimi anlayınca, burnundan soluyarak arabadan indi. Apartmana girene kadar bekledim. Görüş alanımdan çıkmasıyla ufak bir kahkaha atarken başımı iki yana sallayarak gaza bastım.
Yola çıktığımda yüzümdeki mutluluğa dair izler yavaşça silindi. Birazdan başıma gelecekleri kestirebilecek kadar tecrübeli değildim, Patron’un öfkeden deliye döndüğüne emindim ama kafamı kurcalayan bir şey vardı.
Dün nerede olduğumu bildiği halde neden gelmemişti? Sadece izletmesindeki amaç neydi? Olanları olduğu gibi anlatıp anlatmayacağımı öğrenmek için beni mi deniyordu?
Mekâna vardıktan sonra arabayı uzak bir yere park ettim. Başımı direksiyona dayadım. Kafamda söyleyeceklerimi toparlamaya çalışıyordum. Dövüşe çıkmamamın nasıl geçerli bir sebebi olabilirdi? Yalan söylemek gibi bir seçeneğim yoktu ama gerçeği çarpıtmazsam bir kız yüzünden Patron’a sırt çevirmiş gibi olacaktım.
Başımı direksiyona vurarak ritim tutarken derin bir iç çektim. Burada oturmaya devam ederek Azrail’imle konuşmayı erteleyemezdim. Arabadan inip sigaramı yaktım, yavaş adımlarla mekâna doğru yürürken ardı ardına nefesler aldım. Beynim dumanla bulandıkça bir şeyleri daha rahat gizleyebileceğimi hissediyordum. Kapının önüne geldiğimde sigaramdan son bir nefes aldım ve izmariti yere atıp ayağımla ezdim. Kapıdakiler beni gördüğü gibi fısıldaşmaya başladılar.
“Patron içeride mi?”
İçlerinden biri öne atılıp “Evet.” dedi. Daha sonraki söylediklerini umursamadan içeri girdim. İçerideki bazı kişilerin selamına karşılık verirken kulaklarımda uğursuz bir uğuldama vardı. Nabzım hızlanmaya başladı; ellerim uyuşuyordu. Silkeleyerek bu histen kurtulmaya çalıştım. Bu adam neden beni bu kadar geriyordu? Patron’un odasına giden yol her zamankinden daha kısa sürmüştü, kapısının önüne geldiğimde odanın önünde bekleyen iki adam birbirine baktılar. Yüzlerindeki acı ifade birazdan karşılaşacağım şeyin özeti gibiydi.
Her zamanki gibi duruşumu dikleştirdim. Kapıyı çalmamla “Gel” sesini duymam bir oldu. Güçlü durmaya çalışarak kapıyı açtım. Puronun ağır kokusuyla karışmış duman etrafımı sararken kapıyı kapattım.
“Kurt Uraz.”
Patron’a doğru ilerlerken “Çemberin efendisi,” diye devam etti. Onu rahat görebileceğim bir yerde durdum. Sandalyesine yaslanmış, kolçaklarında parmaklarıyla ritim tutuyordu. Sakin duruşu bile içimi titretmeye yetti.
“…dün gece çemberi terk etti.”
“Açıklayabilirim.”
“Biliyorum.”
Yüzü ne kadar ifadesiz olsa da gözleri beni kül etmek istercesine alev saçıyordu. Güçlü durmak için yumruklarımı sıktım. Purosundan tek gözünü kısarak nefes alan Patron dumanını bu kez yüzüme doğru üfledi ve ardından purosunu dikkatlice milyon dolarlık kül tablasına yerleştirdi. Masadan destek alarak ayağa kalktı.
Patron konuşmasını yapmak için ayağa kalktıktan sonra aramızda duran masaya doğru yürüdü, “Beni yarı yolda bırakmana neden olan kızla yaşadığın hastane serüvenini-” dedikten sonra ellerini sertçe masaya vurarak “Bilmek istemiyorum!” diye bağırdı. Masadaki eşyalar kısa bir an havalandı, masaya vurulan yumruğun şiddeti ve patron’un sesiyle odadaki duman kütlesi dağılmıştı. Tepkimi göstermemek için mümkün olduğunca hareketsiz durmaya çalıştım.
“Bana yanlış yaptın Uraz.”
İşaret parmağını bana doğru sallıyordu, “Bil ki sana da bir yanlış olursa benim yüzümden.”
“Patron-” aklıma bir fikir gelmişti.
“Kes!”
Söylediklerimi bu kükreyişten sonra yutmak zorunda kaldım.
“Ne zamandır tanışıyoruz biz Uraz.” diyerek purosunu eline alan Patron yürümeye başladı. Masasının etrafından dolaşıp yanıma gelmesini izlerken “Yıllardır.” diye cevap verdim. Başıyla beni sakince onaylarken birden yükseldi.
“Yıllardır tanıdığın birini, iki gündür tanıdığın bir orospuya mı tercih ettin?”
Bastırmaya çalıştığım öfkem Ayşin’e taktığı lakapla birden parladı. Kendimi frenleyebilmek için dilimi ısırdım. Onun verdiği acıya odaklanıp sakinlemeye çalışırken
“Ha Uraz?”
Patron’un ensemi kavramasıyla öne doğru sendeledim. “Asla Patron” diyerek duruşumu dikleştirmeye çalıştım.
Purosunu parmaklarıyla ovalayan Patron “Sana ne demiştim?” dedi. Ses tonunu çok iyi kullanıyordu. Bir an sakin çıkarken birden yükselip patlama derecesine gelmesi tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Sesi sakin çıksa da elleri tüm öfkesini çıkarmak istercesine ensemi sıkıyordu.
“Emirlerime karşı gelip bana kazık atarsan, bedeline katlanırsın dememiş miydim?”
“Evet efendim.”
“Peki bu yaptığının bedeli sence ne olmalı?”
Ensemi koparmak istercesine sıkıp bıraktı ve etrafımda dolaşmaya başladı. Başımı dikleştirdim. Tam karşımdaki noktaya odaklanırken derin bir nefes aldım. Ne yapsa ne söylese sesimi çıkarmamalıydım.
“Sakat bir Uraz işime yaramaz, ölün para etmez.”
Tekrar karşımda durduğunda gözlerinin içine baktım. Saf nefreti iliklerime kadar hissetmiştim.
“Hiçbir şey yapmazsam sinirim geçmez.” dediğinde ödeyeceğim bedelin yaklaştığını anlıyordum.
“Ha Uraz? Sence senin bedelin ne olmalı?”
Cevap vermeme bile izin vermeden ensemi tekrar kavrayıp yüzümü yüzüne yaklaştırdı. Puro kokan nefesi yüzüme çarpınca nefesimi tuttum. Parmaklarını o kadar sıkıyordu ki zorlasa kafamı bedenimden ayırabilirdi.
“Konuşsana lan!” diye bağırırken sinirden titremeye başladı ve tekrar konuşmama fırsat vermedi. Elindeki puroyu boynuma bastırdı.
Tüm benliğim gerilen damarlarımın arasındaki bir noktaya toplandı. Düşündüğüm her şey toz bulutu gibi dağıldı. Daha sonra beynimdeki sinir uçları birbirine çarpmış gibi gözlerim karardı. Tepki vermemek için kendimi kastım. Bağırmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Patron psikopat bir gülümsemeyle puroyu boynumda sağa sola döndürmeye başladı. Acıyı sevsem de bu benim gibi biri için bile fazlaydı. Gözlerim yanmaya başladı. Gözyaşlarımla kazanamayacağımı bildiğim bir savaşa girdim.
“Bundan sonra aynaya her baktığında beni hatırlayacaksın.”
Puronun olduğu yer uluşmaya başladı. Eskisi gibi acı vermediğini anladığında purosunu çekti. Elimi yanan yere götürmek istedim ama Patron’un bakışları eserinin üzerindeydi.
“…ve bir daha kazık atmaman gerektiğini…” diyerek arkasını döndüğünde elimi boynuma götürdüm. Parmak uçlarımın yara yere değdiğini hissetmiyordum. Su toplayacağına emin olduğum yaraya dokunmayı bıraktım. Yerine oturan Patron arkasına yaslandı. Dirseklerini kolçaklara koyarak parmaklarına ağzına yakın bir yerde kenetledi.
“Sen sen ol. Sakın bir daha sözümden çıkma. Yoksa o boynundaki ateş, yüreğindekinin yanında hiçbir şey kalır.”
**-**
Ben garantici bir adamdım, bu zamana kadar her adımım bir sonrakinin gölgesi olmuştu. Kontrol elimde olduğunda kendimi rahat hissederdim ama son yirmi dört saat yaşadıklarım kontrolümden çıkmıştı, planlarımın hiçbiri bir diğerine uymuyordu. Yaşadıklarım ruhuma ağır gelirken bedenim ayakta duramaz hale gelmişti. Yine de içimdeki öfke sayesinde kendimi rezidansın otoparkına atabilmiştim.
Boynundaki ateş, yüreğindekinin yanında hiçbir şey kalır.
Basit bir adam değildim. Bunu o da biliyordu ama tek bir hatamda beni bu hale de getirebiliyordu. Aklıma geldikçe öfkemi dizginlemekte zorlanıyordum. Beni neyle tehdit ediyordu, kimle!
Hızla arabadan indim. Rezidansa girip tüm sinirimi asansörün düğmesinden çıkarmak istercesine basmaya başladım. Bu asansör ne zamandan beri kadar yavaş hareket ediyordu. İçimdeki adrenalinin beni boğmak üzere olduğunu hissettiğimde merdivenleri tırmanmaya başladım.
Kata geldiğimde ter içinde kalmıştım. Nefes nefese daireme doğru yürürken yan komşumun evden çıktığını gördüm. Başıyla bana selam verirken zoraki bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdim. Ceplerimde aradığım anahtarı bulduktan sonra kapıyı açtım.
Kendimi güvende hissettiğim tek yer bile beni rahatlatamıyordu. Kapıyı kırmak istercesine kapatıp anahtarı cam kâseye fırlattım. Kırılma sesi eşliğinde deri montumu çıkardım ve salonun bir köşesine fırlattım, boynumdaki yanık sızlamaya devam ediyordu, ellerimi üzerinde gezdirirken içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Ne halde olduğunu daha yakından görmek için banyoya doğru yürüdüm. Soyundum. Boxerımla aynanın karşısında dururken gözlerim geçmişin izlerini taşıyan vücudumda gezindi. Her ne kadar en belirgin olanlarını dövmelerle kapatsam da hâlâ gözüme çarpan yara izleri vardı. Tıpkı onları da kapatmamamın bir nedeninin olması gibi…
Aynaya doğru yaklaştım. Başımı hafif sağa yatırırken gerilen derim canımı acıtmıştı, yanık berbat haldeydi ve su topluyordu. Artık vücudumda unutmamı engelleyecek bir iz daha bulunuyordu. Elimdeki kurumuş kan lekelerine sahip fulara gözüm takıldığında aklıma gelen gözlerle kaşlarım çatıldı. Her şey onun yüzündendi. Yırtmak istercesine fuları elimden çıkardım ve arkamdaki sepete attım.
Üzerimdeki kalan son parçayı da çıkartıp duşa girdim. Suyu açmamla soğuğun tenime işlemesi bir oldu. İçimdeki yangın başka türlü geçmeyeceği için bir süre soğuk suyun altında hareketsiz durdum; su damlaları puro yanığının olduğu yere değdikçe irkiliyordum, belki birkaç gün sonra bu his hoşuma gidecekti ama şu anda canımı acıtmaktan başka işe yaramıyordu. Sinirle yumruğumu duvara geçirdim. Elimdeki yaralarımın tekrar açılmasıyla yıkandığım su kırmızıya boyandı. Bir süre sırtımı soğuk seramiklere dayayıp bekledim.
Sinirimin yatışmaya başlamıştı. Fakat bu sefer de ayaklarımın daha fazla beni taşıyamayacağını hissediyordum. Hızla duşumu alıp havluya sarılarak salona döndüm. Telefonum çalıyordu. Bir süre salonda çılgınlar gibi dolandıktan sonra montumun cebinde yanıp sönen ışığı gördüm. Telefonu elime almamla şarjının bitmesi bir oldu.
“Kahretsin.”
Gözlerimle salonu taradım. Şarjı en son nerede bıraktığımı hatırlamaya çalıştım. Yatak odasında olmalıydı. Salondan ayrılıp yatak odasına geçtim. Odaya girdiğimde üzerime çöken rehavet hissiyle, yatağın beni çağırmaya başlaması bir oldu. Telefonu şarja taktım. Hızla kurulanıp üzerime en rahat eşofmanlarımı geçirdim. Telefonu açma gereği duymadan yatağa uzanıp derin bir nefes aldım. Şu birkaç gün içinde yaşadıklarım gözlerimin önünden geçmeye başladığında daha fazla uykuyla savaşamayacağımı anladım.
**-**
“Günaydın.”
Yüksek sesle iç çekerek sırt üstü uzandım. Aynı pozisyonda yatmamdan dolayı her tarafım tutulmuştu. Ne kadar zamandır uyuduğuma bakmak için duvardaki saate gözlerimi diktim, daha sabahın körü olduğunu gördüğümde Ayşin’e döndüm. Yüzünü kocaman bir sırıtış kaplarken “Hayırdır? Cennetteki yerini mi gördün?” dememle kıkırdamasına engel olamadı.
“Ayşin” diye uyardığımda dudaklarını birbirine bastıran kızın gözleri içten içe güldüğünü belli ediyordu. Ben uyurken bu kadar komik olan şey neydi? Horlamış mıydım yoksa?
Gözlerimi kısarak yataktan kalktım. Tüm vücudum gerilmişti. Birkaç esneme hareketi yaparken Ayşin’in kolundaki kabloların çıkmış olduğunu gördüm. Kaşlarımı çatarak diyaliz makinasını gösterip “Ne zaman çıkardılar?” diye sordum. Dikkatli bir şekilde yataktan doğrulan Yer Fıstığı “Az önce doktor gelip çıkardı.” dedi.
Bizi o halde mi görmüştü yani? Bu yüzden mi gülüyordu?
Bir elimi belime koyarken diğeriyle saçlarımı karıştırdım. “Neden uyandırmadın?”
“Uyandırdım ya” dediğinde az önce burnumu gıdıkladığı aklıma geldi.
“Daha önce neden uyandırmadın?” diye sorduğumda omuz silken Yer Fıstığı ayaklarını yataktan sarkıttı. Eli beline yerleştirerek dikkatlice yataktan kalktı. Hâlâ ağrısı olabilir miydi?
Düşüncelerimi anlamış gibi “İyiyim ben” diyen Yer Fıstığı çantasını toplarken “Her zaman ağrım olur ama katlanılacak düzeydedir. Alışkınım yani.” diye devam etti. Nedense içimden bir ses yalan söylediğini düşünüyordu. Ayşin bunu da anlamış gibi “Valla yalan söylemiyorum.” diye cevap verince kaşlarımı çattım. Bu kız benim düşüncelerimi nasıl okuyabiliyordu.
“Çok iyiyim. Hatta zıplarım bile!”
İtiraz etmeme fırsat vermeden zıplamaya başladı, fakat birden yüzünün buruşmasıyla kollarını sıkıca tuttum. Neredeyse tüm yükünü bana vererek olduğu yerde durdu.
“Bana bir şey kanıtlamak zorunda değilsin.”
Gözlerimin içine bakan Ayşin ellerimden kurtuldu. Üzerine bastığı ayakkabılarını giymek için eğilirken ondan önce diz çöktüm. Ah ulan vicdan sen nelere kadirsin. Converse botlarını ayaklarına geçirirken “Yapmamız gereken bir şey var mı? Almamız gereken ilaç falan?” diye sordum. Bağcıklarını bağlarken ses gelmeyince başımı kaldırdım. Ayşin gözleri fal taşı gibi açılmış bir şekilde bana bakıyordu.
“Yer Fıstığı!”
Ayşin daldığı yerden çıkarak, “Ha-hayır” diye cevap verdi. Bağcıklarını bağlayıp ayağa kalktım.
“O zaman gidebiliriz”
Yatağın üzerindeki telefonu cebime soktum. Montumu elime alırken Ayşin kulaklıkları çantasına tıkıyordu. Bir şey kalmış mı diye etrafı kontrol ettikten sonra odadan çıktık.
Arabaya bindiğimizde kemerini takan Yer Fıstığı imalı bir şekilde suratıma baktı. Kemerimi takmazsam yol boyunca susmayacağının sinyallerini aldığımda bıkkın bir şekilde iç geçirdim. Kemere uzanmamla zafer kazanmış bir şekilde gülümseyen Ayşin “Çok acıktım.” dedi.
“Seni okula bırakmadan önce bir şeyler yeriz.” dedim ve arabayı çalıştırdım.
“Beni okula bırakmadan önce mi?”
Yola çıkarken başımı evet anlamında sallayınca “Sen gelmiyorsun yani?” diye devam etti.
“Çok zekisin.”
“Neden gelmiyorsun?”
“Sana hesap mı vereceğim?”
Gözleri bir an kısılan Yer Fıstığı “İyi” diyerek önüne döndü. “Beni eve bırakırsan sevinirim.” dediğinde ona doğru kaçamak bir bakış attım. Üzerindeki formayı değiştirmek istemesi normaldi. Kan lekeleri kuruyunca daha da belirginleşmişti sanki.
Sessiz bir yolculuktan sonra Ayşin’in apartmanın önünde durdum.
“Teşekkür ederim.”
“Önemsiz.”
“Önemli. Her ne kadar sen neden olsan da beni hastaneye götürmek zorunda değildin ama götürdün. Arkadaşını ekip tüm gece başımda bekledin. Şimdi de evime kadar bıraktın.”
“Okula da bırakırım.” dediğimde gözlerimin içine bakan Yer Fıstığı “Bugün okula gitmeyeceğim” dedi. İlk anda aklıma ağrısı olup olmadığı sorusu geldi, “Neden?” diye sordum. Ayşin cevap vermeden önce tek kaşını havaya dikti ve bir saniye bekledi.
“Sana hesap mı vereceğim?”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Başımı tamam anlamında sallarken kapıyı açan Yer Fıstığı “Yarın görüşürüz.” dedi. Bir şey söylememi bekliyor gibiydi. Cevap vermeyeceğimi anlayınca, burnundan soluyarak arabadan indi. Apartmana girene kadar bekledim. Görüş alanımdan çıkmasıyla ufak bir kahkaha atarken başımı iki yana sallayarak gaza bastım.
Yola çıktığımda yüzümdeki mutluluğa dair izler yavaşça silindi. Birazdan başıma gelecekleri kestirebilecek kadar tecrübeli değildim, Patron’un öfkeden deliye döndüğüne emindim ama kafamı kurcalayan bir şey vardı.
Dün nerede olduğumu bildiği halde neden gelmemişti? Sadece izletmesindeki amaç neydi? Olanları olduğu gibi anlatıp anlatmayacağımı öğrenmek için beni mi deniyordu?
Mekâna vardıktan sonra arabayı uzak bir yere park ettim. Başımı direksiyona dayadım. Kafamda söyleyeceklerimi toparlamaya çalışıyordum. Dövüşe çıkmamamın nasıl geçerli bir sebebi olabilirdi? Yalan söylemek gibi bir seçeneğim yoktu ama gerçeği çarpıtmazsam bir kız yüzünden Patron’a sırt çevirmiş gibi olacaktım.
Başımı direksiyona vurarak ritim tutarken derin bir iç çektim. Burada oturmaya devam ederek Azrail’imle konuşmayı erteleyemezdim. Arabadan inip sigaramı yaktım, yavaş adımlarla mekâna doğru yürürken ardı ardına nefesler aldım. Beynim dumanla bulandıkça bir şeyleri daha rahat gizleyebileceğimi hissediyordum. Kapının önüne geldiğimde sigaramdan son bir nefes aldım ve izmariti yere atıp ayağımla ezdim. Kapıdakiler beni gördüğü gibi fısıldaşmaya başladılar.
“Patron içeride mi?”
İçlerinden biri öne atılıp “Evet.” dedi. Daha sonraki söylediklerini umursamadan içeri girdim. İçerideki bazı kişilerin selamına karşılık verirken kulaklarımda uğursuz bir uğuldama vardı. Nabzım hızlanmaya başladı; ellerim uyuşuyordu. Silkeleyerek bu histen kurtulmaya çalıştım. Bu adam neden beni bu kadar geriyordu? Patron’un odasına giden yol her zamankinden daha kısa sürmüştü, kapısının önüne geldiğimde odanın önünde bekleyen iki adam birbirine baktılar. Yüzlerindeki acı ifade birazdan karşılaşacağım şeyin özeti gibiydi.
Her zamanki gibi duruşumu dikleştirdim. Kapıyı çalmamla “Gel” sesini duymam bir oldu. Güçlü durmaya çalışarak kapıyı açtım. Puronun ağır kokusuyla karışmış duman etrafımı sararken kapıyı kapattım.
“Kurt Uraz.”
Patron’a doğru ilerlerken “Çemberin efendisi,” diye devam etti. Onu rahat görebileceğim bir yerde durdum. Sandalyesine yaslanmış, kolçaklarında parmaklarıyla ritim tutuyordu. Sakin duruşu bile içimi titretmeye yetti.
“…dün gece çemberi terk etti.”
“Açıklayabilirim.”
“Biliyorum.”
Yüzü ne kadar ifadesiz olsa da gözleri beni kül etmek istercesine alev saçıyordu. Güçlü durmak için yumruklarımı sıktım. Purosundan tek gözünü kısarak nefes alan Patron dumanını bu kez yüzüme doğru üfledi ve ardından purosunu dikkatlice milyon dolarlık kül tablasına yerleştirdi. Masadan destek alarak ayağa kalktı.
Patron konuşmasını yapmak için ayağa kalktıktan sonra aramızda duran masaya doğru yürüdü, “Beni yarı yolda bırakmana neden olan kızla yaşadığın hastane serüvenini-” dedikten sonra ellerini sertçe masaya vurarak “Bilmek istemiyorum!” diye bağırdı. Masadaki eşyalar kısa bir an havalandı, masaya vurulan yumruğun şiddeti ve patron’un sesiyle odadaki duman kütlesi dağılmıştı. Tepkimi göstermemek için mümkün olduğunca hareketsiz durmaya çalıştım.
“Bana yanlış yaptın Uraz.”
İşaret parmağını bana doğru sallıyordu, “Bil ki sana da bir yanlış olursa benim yüzümden.”
“Patron-” aklıma bir fikir gelmişti.
“Kes!”
Söylediklerimi bu kükreyişten sonra yutmak zorunda kaldım.
“Ne zamandır tanışıyoruz biz Uraz.” diyerek purosunu eline alan Patron yürümeye başladı. Masasının etrafından dolaşıp yanıma gelmesini izlerken “Yıllardır.” diye cevap verdim. Başıyla beni sakince onaylarken birden yükseldi.
“Yıllardır tanıdığın birini, iki gündür tanıdığın bir orospuya mı tercih ettin?”
Bastırmaya çalıştığım öfkem Ayşin’e taktığı lakapla birden parladı. Kendimi frenleyebilmek için dilimi ısırdım. Onun verdiği acıya odaklanıp sakinlemeye çalışırken
“Ha Uraz?”
Patron’un ensemi kavramasıyla öne doğru sendeledim. “Asla Patron” diyerek duruşumu dikleştirmeye çalıştım.
Purosunu parmaklarıyla ovalayan Patron “Sana ne demiştim?” dedi. Ses tonunu çok iyi kullanıyordu. Bir an sakin çıkarken birden yükselip patlama derecesine gelmesi tüylerimin diken diken olmasına neden oluyordu. Sesi sakin çıksa da elleri tüm öfkesini çıkarmak istercesine ensemi sıkıyordu.
“Emirlerime karşı gelip bana kazık atarsan, bedeline katlanırsın dememiş miydim?”
“Evet efendim.”
“Peki bu yaptığının bedeli sence ne olmalı?”
Ensemi koparmak istercesine sıkıp bıraktı ve etrafımda dolaşmaya başladı. Başımı dikleştirdim. Tam karşımdaki noktaya odaklanırken derin bir nefes aldım. Ne yapsa ne söylese sesimi çıkarmamalıydım.
“Sakat bir Uraz işime yaramaz, ölün para etmez.”
Tekrar karşımda durduğunda gözlerinin içine baktım. Saf nefreti iliklerime kadar hissetmiştim.
“Hiçbir şey yapmazsam sinirim geçmez.” dediğinde ödeyeceğim bedelin yaklaştığını anlıyordum.
“Ha Uraz? Sence senin bedelin ne olmalı?”
Cevap vermeme bile izin vermeden ensemi tekrar kavrayıp yüzümü yüzüne yaklaştırdı. Puro kokan nefesi yüzüme çarpınca nefesimi tuttum. Parmaklarını o kadar sıkıyordu ki zorlasa kafamı bedenimden ayırabilirdi.
“Konuşsana lan!” diye bağırırken sinirden titremeye başladı ve tekrar konuşmama fırsat vermedi. Elindeki puroyu boynuma bastırdı.
Tüm benliğim gerilen damarlarımın arasındaki bir noktaya toplandı. Düşündüğüm her şey toz bulutu gibi dağıldı. Daha sonra beynimdeki sinir uçları birbirine çarpmış gibi gözlerim karardı. Tepki vermemek için kendimi kastım. Bağırmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Patron psikopat bir gülümsemeyle puroyu boynumda sağa sola döndürmeye başladı. Acıyı sevsem de bu benim gibi biri için bile fazlaydı. Gözlerim yanmaya başladı. Gözyaşlarımla kazanamayacağımı bildiğim bir savaşa girdim.
“Bundan sonra aynaya her baktığında beni hatırlayacaksın.”
Puronun olduğu yer uluşmaya başladı. Eskisi gibi acı vermediğini anladığında purosunu çekti. Elimi yanan yere götürmek istedim ama Patron’un bakışları eserinin üzerindeydi.
“…ve bir daha kazık atmaman gerektiğini…” diyerek arkasını döndüğünde elimi boynuma götürdüm. Parmak uçlarımın yara yere değdiğini hissetmiyordum. Su toplayacağına emin olduğum yaraya dokunmayı bıraktım. Yerine oturan Patron arkasına yaslandı. Dirseklerini kolçaklara koyarak parmaklarına ağzına yakın bir yerde kenetledi.
“Sen sen ol. Sakın bir daha sözümden çıkma. Yoksa o boynundaki ateş, yüreğindekinin yanında hiçbir şey kalır.”
**-**
Ben garantici bir adamdım, bu zamana kadar her adımım bir sonrakinin gölgesi olmuştu. Kontrol elimde olduğunda kendimi rahat hissederdim ama son yirmi dört saat yaşadıklarım kontrolümden çıkmıştı, planlarımın hiçbiri bir diğerine uymuyordu. Yaşadıklarım ruhuma ağır gelirken bedenim ayakta duramaz hale gelmişti. Yine de içimdeki öfke sayesinde kendimi rezidansın otoparkına atabilmiştim.
Boynundaki ateş, yüreğindekinin yanında hiçbir şey kalır.
Basit bir adam değildim. Bunu o da biliyordu ama tek bir hatamda beni bu hale de getirebiliyordu. Aklıma geldikçe öfkemi dizginlemekte zorlanıyordum. Beni neyle tehdit ediyordu, kimle!
Hızla arabadan indim. Rezidansa girip tüm sinirimi asansörün düğmesinden çıkarmak istercesine basmaya başladım. Bu asansör ne zamandan beri kadar yavaş hareket ediyordu. İçimdeki adrenalinin beni boğmak üzere olduğunu hissettiğimde merdivenleri tırmanmaya başladım.
Kata geldiğimde ter içinde kalmıştım. Nefes nefese daireme doğru yürürken yan komşumun evden çıktığını gördüm. Başıyla bana selam verirken zoraki bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdim. Ceplerimde aradığım anahtarı bulduktan sonra kapıyı açtım.
Kendimi güvende hissettiğim tek yer bile beni rahatlatamıyordu. Kapıyı kırmak istercesine kapatıp anahtarı cam kâseye fırlattım. Kırılma sesi eşliğinde deri montumu çıkardım ve salonun bir köşesine fırlattım, boynumdaki yanık sızlamaya devam ediyordu, ellerimi üzerinde gezdirirken içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim. Ne halde olduğunu daha yakından görmek için banyoya doğru yürüdüm. Soyundum. Boxerımla aynanın karşısında dururken gözlerim geçmişin izlerini taşıyan vücudumda gezindi. Her ne kadar en belirgin olanlarını dövmelerle kapatsam da hâlâ gözüme çarpan yara izleri vardı. Tıpkı onları da kapatmamamın bir nedeninin olması gibi…
Aynaya doğru yaklaştım. Başımı hafif sağa yatırırken gerilen derim canımı acıtmıştı, yanık berbat haldeydi ve su topluyordu. Artık vücudumda unutmamı engelleyecek bir iz daha bulunuyordu. Elimdeki kurumuş kan lekelerine sahip fulara gözüm takıldığında aklıma gelen gözlerle kaşlarım çatıldı. Her şey onun yüzündendi. Yırtmak istercesine fuları elimden çıkardım ve arkamdaki sepete attım.
Üzerimdeki kalan son parçayı da çıkartıp duşa girdim. Suyu açmamla soğuğun tenime işlemesi bir oldu. İçimdeki yangın başka türlü geçmeyeceği için bir süre soğuk suyun altında hareketsiz durdum; su damlaları puro yanığının olduğu yere değdikçe irkiliyordum, belki birkaç gün sonra bu his hoşuma gidecekti ama şu anda canımı acıtmaktan başka işe yaramıyordu. Sinirle yumruğumu duvara geçirdim. Elimdeki yaralarımın tekrar açılmasıyla yıkandığım su kırmızıya boyandı. Bir süre sırtımı soğuk seramiklere dayayıp bekledim.
Sinirimin yatışmaya başlamıştı. Fakat bu sefer de ayaklarımın daha fazla beni taşıyamayacağını hissediyordum. Hızla duşumu alıp havluya sarılarak salona döndüm. Telefonum çalıyordu. Bir süre salonda çılgınlar gibi dolandıktan sonra montumun cebinde yanıp sönen ışığı gördüm. Telefonu elime almamla şarjının bitmesi bir oldu.
“Kahretsin.”
Gözlerimle salonu taradım. Şarjı en son nerede bıraktığımı hatırlamaya çalıştım. Yatak odasında olmalıydı. Salondan ayrılıp yatak odasına geçtim. Odaya girdiğimde üzerime çöken rehavet hissiyle, yatağın beni çağırmaya başlaması bir oldu. Telefonu şarja taktım. Hızla kurulanıp üzerime en rahat eşofmanlarımı geçirdim. Telefonu açma gereği duymadan yatağa uzanıp derin bir nefes aldım. Şu birkaç gün içinde yaşadıklarım gözlerimin önünden geçmeye başladığında daha fazla uykuyla savaşamayacağımı anladım.
**-**
Kulağımı dolduran sesle gözlerimi açtım. Sanırım güneş batmak üzereydi ya da doğuyordu, emin değildim. Tek bildiğim evin karanlık olduğuydu. Bir süre karanlıkta uzanıp tavana baktım ve hızlı hızlı gözlerimi kırparak ayılmaya çalıştım.
Başım çatlıyor, kapının çalınması buna hiç yardımcı olmuyordu. Henüz kıpırdamaya cesaret edememiştim. Çok yorgundum, o kadar yorgundum ki gözlerimi kırpmak bile işkence gibi geliyordu.
Tüm bu hisler, kapının yumruklanmaya başlamasıyla bir an yok oldu, doğruldum. Üzerimden tır geçmiş gibi hissediyordum. Çıplak ayaklarım soğuk zemine değdiğinde alev alev yandığımı fark ettim. Öfkenin başlattığı yangın uyusam bile sönmemişti. Yavaşça ayağa kalktım. Gerginliğimi atmak istercesine esnerken ayaklarımı sürüyerek kapıya doğru yürüdüm. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum ama zilime ve kapıma tecavüz eden adama ne olacağını çok iyi biliyordum.
“Patlama lan. Geldim.”
Gözlerimi ovuşturarak esnedim, hâlâ uykumu alamamıştım. Kapıyı açar açmaz apartmanın koridorundaki servis ışığının gözüme girmesi bir oldu. Gözlerimi kısıp ışığı elimle engellemeye çalışarak gelen kişiye baktım. Şaşırdım.
“Neredesin lan sen?”
Arkamı döndüm. Işıkları yakarak salona doğru ilerledim. Cankut kapıyı kapatıp peşimden gelmeye başladı.
“Dün bir gittin, pir gittin. Bugün de ortada yoksun.”
Cankut’un söylenmelerine kulak asmadan kendimi koltuğa attım.
Cankut endişe ve öfkeyle karışık bir ifadeyle devam etti:
“Aradım açmıyorsun. Sonra telefonu kapatıyorsun. Mekâna gidiyorum kulağıma bir şeyler geliyor.” diyerek tekli koltuğa oturdu.
Ellerimle saçlarımı karıştırırken bir yandan esnedim.
“Adamdaki rahatlığa bak ya.”
Cankut ellerini birbirine çarpıp arkasına yaslandı.
“Karı gibi dırdır yapman bitti mi?” diye sorarken boynumu iki tarafa doğru kütletmeye çalıştım. Cankut’un gözleri yuvalarından çıkacak gibi açılırken “Doğruymuş.” diye fısıldadı ve yanıma gelip elleriyle kafamı tutmaya çalıştı.
“Ne yapıyorsun lan!”
Kaşları çatılan Sarı “Bir rahat dur oğlum” diye uyararak kafamı tutmaya çalıştı. Sağ tarafa doğru yatırırken gerilen derimle dişlerimi sıktım. Cankut’un yüzündeki acı ifade durumun ne kadar kötü olduğunu gözler önüne seriyordu. “Tamam, bırak!” diyerek ellerinden kurtulduğumda aynı acılı ifadeyle yüzüme bakmaya başladı.
“Ne oldu?”
“Oldu işte bir şeyler…”
“Uraz. Boynun berbat durumda ama sen daha berbat durumdasın. Ne oldu?”
Öfkeyle iç çektim. “Sana ne Cankut?”
Kaşları çatılan Sarı “Bu işte ortağız.” dedi.
Küstah bir gülümsemeyle, “Sende yanık izi göremiyorum.” dedim., “Nerede ve kimle olduğumu Patron’a yetiştirdin değil mi?”
Cankut hiç düşünmeden “Hayır!”cevabını verdi.
“Hı hı. Eminim.” dedim.
“O hatayı bir kere yaptım Uraz. Dün dövüşe gelmeyince Patron beni yanına çağırdı. Nerede olduğunu sordu. Evet. Okuldan sonra görmediğimi söyledim. Biraz zorladı ama sana söz verdiğim için ağzımdan laf alamadı. Bu arada yanık izi görmesen de-” diyerek formasının omuz kısmını açan Cankut “Patron’un elinin yanık izinden pek farkı olduğunu sanmıyorum” dedi. Bir anlık kaşlarım çatıldı. Omzundaki morluk beş parmak izini andırıyordu. Benim yüzümden suçsuz yere başı belaya girmişti.
Omzunu kapatan Cankut “Anlat bakalım şimdi. Dün neredeydin? Ayşin’de bugün okula gelmedi. Neler oluyor?” diye sorgusuna devam etti. Ne yaşarsa yaşasın beni satmamıştı. Ne kadar hesap vermeyi sevmesem de olanları bilmeye hakkı vardı. Bu yüzden olanları anlatmaya başladım. Ardı ardına içtiğim sigaralar salonu duman altında bıraksa da Cankut’un dehşet dolu ifadesini net bir şekilde görebiliyordum.
“Uraz. Ateşle oynuyorsun” dediğinde belli belirsiz gülümsedim. Bir kere yanmam tekrar beni yakmasına izin vereceğim anlamına gelmiyordu. Gerekirse onu kendi ateşiyle yakardım ama yine de buna izin vermezdim.
“Peki şimdi ne olacak?”
“Birkaç gün kafamı dinleyeceğim. Yarın okulda yokum. Sonra da hafta sonu zaten. Dövüş harici evden çıkmayı düşünmüyorum.”
Cankut daha fazla bu konu hakkında konuşmak istemediğimi anladığı için “Tamam. Ben seni idare ederim.” dedi. Başımı tamam anlamında sallarken sigaramdan son bir nefes aldım ve sehpadaki kül tablasına izmariti bastırırken dumanı dışarıya üfledim.
“Peki Ayşin ne olacak?” diye sorduğunda bir anlık hareketsiz kaldım. Bu konuyu es geçmeyeceğini tahmin etmeliydim. Elimin altında, kül tablasında ezilmiş olan izmarite bakarak dalmıştım.
“Ne olması gerekiyor?” dedim. Arkama dayandığımda imalı bir şekilde bana bakan Cankut’a ‘Ne var?’ gibisinden bir bakış attım.
“Ciddi olamazsın. Patron resmen seni onunla tehdit etmiş.”
Alaycı bir kahkahayla “Saçmalama” dedim. Gözlerini abartılı bir şekilde deviren Sarı “Boynundaki ateş, yüreğindeki ateşin yanında hiç kalır sözünden ne anlıyorsun sen?” diye sordu. Bıkkın bir şekilde nefes aldım.
“Ayşin’in yüreğimde olduğunu nereden çıkardın?”
Cankut’un dudakları kurnazca kıvrıldı, “Benim tanıdığım Uraz Kurt, kimse için Patron’u karşısına almaz.”
“Borcum vardı.”
“Dövüş gecesi ödemek zorunda mıydın?”
Sinirlenmeye başlıyordum, “Evet. Çünkü benim yüzümden o haldeydi.” dedim. Cankut’un tek kaşı sorgusunu desteklercesine havaya kalktı.
“Ne zamandan beri vicdanının söylediklerine önem verir oldun?” Beni köşeye sıkıştırmaya çalıştığına emindim. Daha fazla saçmalıklarını çekmek istemediğimi belli etmek istercesine ayağa kalktım.
“Kaçıyorsun!”
Peşimden geldiğini anladığımda dış kapıya doğru yöneldim. Kapıyı açıp arkama dönmemle olduğu yerde duran Cankut “Beni kovuyor musun?” diye sordu.
“Sadece kapıya kadar eşlik ediyorum.”
Kaşlarını çatarak, salona dönen Cankut “Kaç bakalım benden.” diye bağırdı, “Kendinden nasıl kaçacaksın Uraz Kurt!” diye devam etti.
Yüzümdeki ifadesizliği korumaya çalışıyordum, “İyi geceler Cankut.” dedim ve kapıdan çıkmasıyla sertçe kapıyı kapattım. Evin camlarının titrerken salona döndüm.
Patron’un yüreğindekinden kastı Ayşin olamazdı. Ayşin benim yüreğimde bile değildi ki Patron bunu fark edip beni onunla tehdit etsin. Hah… Saçmalık.
**-**
Huzursuz, yarı uyur yarı uyanık bir halde yatakta dönüp duruyor; saniyeleri, dakikaları, saatleri sayıyordum. Akrep ve yelkovan benimle alay etmek istercesine işini ağırdan alıyorlardı. Sırt üstü döndüm. Lanet olasıca saate bakmamak için gözlerimi sıkıca yumdum. Bu da yetmezmiş gibi kolumla yüzümü örttüm.
Cankut’u ilk gördüğüm yerde eşek sudan gelene kadar dövecektim. Uykumu böldüğü gibi kalan uykumun da içine etmişti. Daha fazla uyuyamayacağımı anladığımda üzerimdeki yorganı fırlatıp attım. Yatakta doğrulup ayaklarımı aşağı sarkıtıp, derin bir nefes almaya çalıştım. Ayşin, gözümün önünden gitmiyordu… Yatağı bazasına sertçe vurarak ayağa kalktım.
Değil o kız, kimse benim yüreğime giremezdi. Sadece vicdanım ağır basmıştı. Bununla borcumu ödemiştim. O kadar.
Salona gittim. Yeni ağaran günün ilk ışıkları penceremden süzülüp salonumu aydınlatmıştı. Koltuğa oturdum. Başımı geriye eğip koltuğa yasladım. Doğru olabilir miydi? Patron beni Ayşin’le tehdit etmiş olabilir miydi? Plansız ilk hareketim onunda başına iş açar mıydı?
İçim sıkılıyordu, televizyonu açtım, son açtığım müzik kanalında çalan şarkı dilime dolandı:
“Yalnız kendine inkarın. Sadece senden kaçarsın. Halin ele verir anlamazsın.”
Sigaramı uzanıp sehpanın üzerinden aldım, şarkı eşliğinde sigaramı içerken sürekli dalıp gidiyordum. Patron’un aklından geçenlere verecek bir cevabımın olmaması tüm okları Ayşin’e döndürüyordu. Sırf vicdanımı dinleyip onunla kaldığım için... Hastanedeki hali aklıma geldiğinde derin bir nefes aldım. Onu o halde bırakmamam kendi ellerimle ateşe atmama neden olmuştu. Şimdi ne olacaktı? Ufak bir ihtimal yüzünden sürekli tehlikede mi olacaktı? Bir şey yapmalıyım ama ne? Düşün Uraz. Yer Fıstığını bu olaydan nasıl kurtaracaksın?
**-**
Zaman geçmek bilmiyordu. Her dakika bir saat, her saat ise lanet olasıca koca bir gün gibi uzuyordu. Düşündükçe işin içinden çıkamıyordum. İşin içinden çıkamadıkça üzerimdeki gerilim daha da artıyordu. Rahatlamak için saatlerce spor yapsam da beynimi bir türlü boşaltamamıştım.
Duşumu aldıktan sonra salona döndüm. Açık bıraktığım müzik kanalındaki saçma klipe bakmadan kanalı değiştirdim. Saçma bir sabah programını evde gürültü yapması için açık bıraktım. Karnımdan gelen değişik seslerle soluğu mutfakta aldım.
Tezgâhta beni bekleyen Nesquik’i bir kâseye boşalttım. Buzdolabındaki sütü kâsenin içine boca ederken her tarafa sıçrayıp bembeyaz damlalarla kapladı. Nasılsa her pazartesi olduğu gibi evi temizlemek için kadın gelecekti. ‘Temizlememe gerek yok’ diye düşünürken kalan sütü kafama diktim. Bir şeylerin boynumdan süzüldüğünü hissedince hızla üzerime baktım.
“Lanet olsun!” diyerek süt içinde kalan tişörtüme baktım. ‘Ağzını tutturmaktan bile acizsin Uraz’ diye söylenerek boş kutuyu çöpe attım. Üzerimdeki tişörtü çıkartıp boynumu silerek banyoya doğru ilerledim, tişörtü kirli sepetine atarken kapı çaldı. O kadar ısrarla çalınıyordu ki gelen kişiyi tahmin etmek zor değildi.
Yüzsüz müsün? Gurursuz mu Cankut?
“Kapıdan kovsak bacadan mı gireceksin? Adi herif.” diyerek kapıyı açmamla olduğum yere çakılmam bir oldu. Ayşin, mavi gözlerini fal taşı gibi açmış, kıpırdamadan yüzüme bakıyordu. Hatta nefes bile almadığına yemin edebilirdim.
Gözlerinin yavaşça vücuduma kaymasıyla dehşet dolu bir iç çekerken ellerini yüzüne bastırdı.
“Allah’ım ne olur bu bilinçaltımdan çıkan hayal olsun,” dedikten sonra parmaklarını aralayıp tekrar bana baktı.
“Ay hayır ya!” diyerek yüzünü tekrar kaparken “Sapık mısın ya sen?” diye söylendi.
“Bilinçaltının bir oyunu olduğunu düşündüğüne göre sapık olan sensin.”
“Ne alakası var?” diyerek ellerini yüzünden çeken Yer Fıstığı panikle gözlerini kaçırırken “Üzerine bir şey giysene sen. Böyle gezilir mi?” dedi. Benimle göz temasından korkmayan kız şimdi yüzüme bakamıyordu. Yanakları kıpkırmızı kesilmişti. Ne yani Gerçekten utanmış mıydı?
“Sana ne kızım? Ev benim değil mi? İstersem donsuz gezerim.”
İğrenir gibi bir yüz ifadesine bürünen Ayşin “İğrençsin.” diye devam etti.
“Valla görenlerin iğrenç düşündüğünü sanmıyorum” dedim. Yüzündeki ifade içimden kahkaha atmak istememe neden olsa da ciddiyetimi bozmamaya çalışıyordum, “Neden geldin?” Yer Fıstığı bakışlarını vücudumda gezdirmemeye gayret ederek, “Okula gelmedin, ayrıca üzerine bir şeyler giyer misin?” dedi.
“Ne o? Konuya odaklanamıyor musun?”
“Uraz!” diye bağırmasıyla sesi apartman holünde yankılanınca kolunu tutup Yer Fıstığını içeri çektim. “Komşuları başımıza mı toplayacaksın. Ne bağırıyorsun?” diyerek kapıyı kapattım.
“Hiç mi denizde erkek görmedin sen?” dedim.
“Orası deniz, öyle bir ortam yani, burası ev; pijama, eşofman falan giymen gerekiyor.”
‘Ya sabır’
“Geç içeri. Üzerime bir şey giyip geliyorum.”
Odadan üzerime salaş bir tişört geçirip salona döndüm. Ayşin köşede özenle dizilmiş film koleksiyonumu incelerken “Evet seni dinliyorum.” dedim.
Ayşin dalmıştı, sesimle irkildi, “Evin güzelmiş.”
“Evimi konuşmaya gelmedin herhalde?”
“Sabah programı mı izliyorsun? Kadınlar gibi.”
“Ayşin!”
“Of tamam yahu.”
Ayşin başını öne eğdi ve elleriyle oynayıp tırnaklarını kurcalamaya başladı. “Dün okula gitmeyeceğini söyledin. Bugünde okula gelmedin. Cankut’un da keyfi yok gibiydi. Ben de-”
“Beni merak ettin.”
Ayşin bana bakmadan başını evet anlamında salladı. “Neden?” Şimdi kaşlarını çatarak başını kaldıran kız elini beline yerleştirdi. Gözlerim ayaklarına kaydı. Soğuk zemine basıyordu.
“Halıya bas.”
“Anlamadım?”
Derin bir nefes alarak halıyı gösterdim. “Halıya bas.”
Yer Fıstığı halıya baktı. Daha sonra neden öyle bir şey söylediğimi anlamışçasına çıplak ayaklarına bakıp hoplar gibi halının üzerine bastı. Minnettar bir gülümsemeyle bana bakarken asıl konumuza döndüm.
“Her okula gelmediğimde evimi mi basacaksın?” yüzündeki gülümseme yavaşça siliniyordu, “Hem evimin nasıl buldun?”
“Cankut-” ile bağlayan cümlesin duyar duymaz dişlerimi sıktım. Bu çocuk hangi akla hizmet bu kıza evimin adresini vermişti. Daha dün Ayşin’e ne olacak geyiği yapmıyor muydu? Resmen ondan uzak dur mesajını vermeye çalışmıştı. Şimdi bu yaptığı ne oluyordu?
“Ona kızma. Ben çok ısrar ettim.” diye devam etti. İkisinin de derdinin ne olduğunu anlamıyordum.
“Neden?”
“Az önce söyledim ya,”
“Neden beni, evime gelecek kadar merak ediyorsun Ayşin.”
Yüzündeki ifadeden bunu hiç düşünmediği anlaşılıyordu. Cevap vermek için birkaç kere dudaklarını araladı, ama hepsi sessizlikle son buldu. Konuşmayacağını anladığımda arkamı dönüyordum ki “Çünkü tüm gece başımda bekledin” dedi. Ağır hareketlerle Yer Fıstığına döndüm. Yine elleriyle oynuyordu. “Bunu öz ablam bile yapmazken, sen yaptın ve-” derken derin bir nefes aldı. “Benim yüzümden başına bir şey geldiğini sandım.”
“Senin yüzünden başıma ne gelebilir ki?”
Sorum karşısında gözlerimin içine baktı ama konuşmadı. Gözlerimin kısılmasına engel olamadım. “Bilmiyorum.” diyerek tekrar başını önüne eğerken “Sadece öyle hissettim.” diye fısıldadı. Duyduklarımı idrak etmek için kendime biraz zaman verdim. Konuşmadan beni anlaması tamamdı da yanında olmadan başıma bir şey geldiğini nasıl hissetmişti? Bu kızın mistik güçleri mi vardı?
“Boşuna endişelenmişsin. Gördüğün gibi iyiyim. Hastanede yanında olmamı da gözünde büyütme. Borcum vardı. Ödedim.”
Başını kaldıran Ayşin’in gözlerindeki ifade mideme yumruk yemiş gibi hissettirdi. Onu daha önce görmediğim şekilde bana bakıyordu. Bana yabancı olan bir duyguyla... Öfkesiyle baş edebilirdim ama bu haliyle baş edebilmem imkânsızdı.
“Söyleyeceğin başka bir şey yoksa okula dönebilirsin.”
Syşin başını tamam anlamında sallarken yürümeye başladı. Onunla daha fazla göz göze gelmemek için başımı çevirdim. Tam yanımdan geçerken duraksayınca ona doğru baktım. Yüzündeki endişeli ifadeyle bana doğru bir adım atınca bir adım geriledim. İlk kez bir kızdan kaçıyordum.
“Uraz, boynun-”
“Seni ilgilendiren bir şey yok.” diyerek söyleyeceklerini ağzına tıktım. Beni umursamadan çantasını karıştırmaya başladı. Ne yaptığına bakarken ufak pembe bir kutuyu eline aldı. ‘O neydi acaba?’ Kaşlarım çatıldı.
Kapağını açıp parmağını içine daldırdı “Biraz da olsa acısını alır.” dedi.
Parmağını boynuma doğru uzatıyordu ki bileğini kavradım.
“Gerek yok,”
“Uraz çok kötü gözüküyor. Daha çabuk iyileşir,”
“İstemiyorum,”
“Uraz-”
“Ayşin! Senden yardım falan istedim mi?” Korkuyla yüzüme bakan Yer Fıstığının bileğini bıraktım. “Beni rahat bırak!”
Bileğini ovalayan Yer Fıstığı nefret dolu bir ifadeyle yüzüme baktı. Pembe kutunun kapağını kapatırken içinden bildiği tüm küfürleri ediyormuş gibi gözüküyordu. Buna rağmen ağzını bıçak açmadı. Sinirle yürüdüğünde rüzgârı tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Ayakkabılarını öfkesini belli edercesine ayağına geçirdi. Kapının kolunu tuttuğunda duraksadı, bana bakacağını düşünürken elindeki pembe kutuyu, kırık kâsemin yanında duran anahtarlarımın yanına koydu. Beklemeden evden çıkıp ardından kapıyı sertçe kapattı. Çarpmanın etkisiyle evin camları titredi, ama asıl titreyen şey nedense benim kalbimdi.
Yorumlar
Yorum Gönder