Şah - 14. Bölüm
AYŞİN
Sırtımda hissettiğim o ürperti yine oradaydı; soğuk, keskin bir bıçak gibi omuriliğimden yukarı tırmanıyordu. Son zamanlarda bu çok fazla oluyordu, sürekli birinin beni izlediği hissi... Bir paranoya mıydı, yoksa bastırılmış bir gerçeğin fısıltısı mı, ayırt edemiyordum.
Emirhan her zamanki gibi günün en yeni dedikodularını büyük bir coşkuyla anlatırken, bakışlarımı usulca, belli etmemeye çalışarak bahçede dolaştırdım. Çardağın altında hararetli bir şekilde konuşan Uraz’ı gördüm. Ardından kalbim, göğüs kafesimden fırlayıp onun yanına gitmek istercesine delicesine atmaya başladı.
Neden üzerimde böyle bir etki bırakıyordu? O kimdi ki? Okulun en bilinen, en ulaşılmaz figürlerinden biriydi, evet, ama sadece bu muydu? Kalbimi bu derece hızlı çarptırırken, bir bakışıyla nasıl durdurabiliyordu? Bu his, tanıdığım hiçbir duyguya benzemiyordu. Korku değildi; çünkü ondan kaçmak yerine, gözlerinin beni bulmasını istiyordum. Öfke değildi; çünkü beni terslemesine, sert konuşmasına rağmen ona kırılamıyordum, aksine o anlarda bile tuhaf bir hayranlık duyuyordum. Daha farklı, daha karmaşık bir histi: çekimle karışık bir tekinsizlik.
Uraz, bir an için başını telefondan kaldırdı ve gözleri, oturduğumuz bankı süpürür gibi geçti. Nefesim boğazımda düğümlendi. Sanki sadece bana bakmış gibi, bütün sesi ve ışığı emen, yoğun ve koyu bir bakıştı bu.
“Ayşin?”
Emirhan’ın sıcak eli, koluma dokunduğunda bütün vücudum havaya fırlamışçasına irkildi. Panikle "E-efendim?" diye cevap verince, Emirhan’ın her zamanki neşeli ifadesi, yerini endişeli bir şaşkınlığa bıraktı. Kaşlarını yavaşça çattı.
“Beni dinlemiyor musun?”
Sesi, hafifçe sitem doluydu. Yutkundum. Ne cevap vereceğimi bilemiyordum. Yüzümün kızardığını hissediyordum. "Dinliyorum, dinliyorum tabii ki," dedim, sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak. Hâlâ yüzüme, her zamankinden daha sorgulayıcı bir ifadeyle bakıyordu. Şimdi "En son ne dedim?" dese, yalanım ortaya çıkacaktı.
Gözlerim istemsizce tekrar bahçeyi tarıyordu, Uraz hâlâ orada mıydı? O nereye baktığımı bilmese de, bu dikkati dağılmış halimi anlaması için çok uğraşması gerekmezdi ama yine de anlasın istemiyordum. Uraz’la aramızdaki o görünmez gerilim, kimsenin bilmemesi gereken bir sırdı.
“Emin misin?” diye sorduğunda, başımı tereddütle evet anlamında salladım. Dudaklarımdan yarım yamalak bir açıklama döküldü.
“Gözüm dalmış, sende o sırada beni yakaladın.”
“Bir şey mi düşünüyorsun?”
“Boş ver şimdi, ne diyorduk?”
Emirhan çok fazla kafasına takmak istemediğini belli eder şekilde gülümsedi ve yarım bıraktığı neyse onu anlatmaya devam etti.
Bir süre gözlerinin içine bakarak onu dinlemeye çalıştım ama gözlerim sürekli omzunun üstünden çardakta olanlara takılıyordu. Uraz, her zamanki gibi sinirliydi. Bunun onun doğal hali olduğunu bildiğim için Cankut’a baktım. Onun da benzer bir ifadeye sahip yüz hatları, konuştukları konunun iyi bir şey olmadığını belli ediyordu. İkisini de bu derece sinirlendirecek ne olmuş olabilirdi?
Sanki ona baktığımı hissediyor gibi konuşma arasında bakışlarını bana çeviren Uraz’a yakalanınca panik halinde Emirhan’a döndüm. Emirhan ne anlatıyordu takip etmemiştim fakat içimde sanki bir ateş yanıyordu, ellerimle kendimi yellemeye çalıştım. Nabzım o kadar hızlı atıyordu ki birazdan bayılabilirdim.
Emirhan’ın ses tonu ve havası değişmişti. Gözlerindeki endişeye odaklanamıyordum. “Ayşin, iyi misin?” diyerek koluma tekrar dokundu. Başımı evet anlamında sallarken “Çok sıcak” deyip yellenmeye devam ettim.
“Saçların rüzgârdan karmakarışık oldu Ayşin. Nasıl terleyebiliyorsun?”
“Ha, bilmiyorum. Sanırım hasta olacağım”
Emirhan elleriyle alnımı kontrol etti. “Ateşin yok” dedi. Ben o sırada içimdeki merak duygusuna yenik düşüp, tekrar Uraz’a baktım. Hâlâ bize doğru bakıyordu. Bir an nedensizce mutlu olurken gülümsememi engelleyen tek şey bize olan bakışlarıydı. Şu anda kafamızı bedenimizden ayırmak istediğine yemin edebilirdim. Neden bu kadar sinirlenmişti?
“Böbreklerinle mi alakalı acaba? Revire gözükmek ister misin?”
Başımı hayır anlamında salladım. Emirhan’ın ellerini nazik bir şekilde yüzümden çekti.
“Sınıfa çıkalım mı?”
“Olur.”
Emirhan’la ayaklanırken göz ucuyla Uraz’a baktım. Tekrar Cankut’la konuşmaya başlamıştı. Bize bakmıyor olması nedense rahatsız etmişti. Sınıfa doğru yürürken Emirhan’ın ara ara bana baktığını hissettim. Sanki dilinin ucundaki şeyi bir türlü kelimelere dökemiyordu. Umarım yine içindeki duygulardan bahsetmezdi. Onu çok seviyordum ama bu sevginin arkadaşlıktan öteye gitmeyeceğinin de farkındaydım. Bunu her seferinde kırmak pahasına ona söylüyordum. O da inatla umurunda olmadığını dile getiriyordu. Ona göre aşk tek kişilikti. Karşılıklı olduğunda hissettiğimiz duygu aşktan çok sevgiydi ve onun aşktan da güzel olduğunu söylüyordu.
Sınıfa girip sırama oturmamla kapıda Uraz’ın belirmesi bir oldu. Biz mi yavaş yürümüştük yoksa o mu hızlıydı? Bana doğru yürürken nefesimi tuttum. Vahşi kokusunu duymak istemiyordum. Yine de sırasına otururken, kokusu beni sarıp sarmaladı. Tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Arkama yaslandım. Kokusunda kesinlikle insanı esir eden bir şey vardı, daha derinden hissedebilmek için gözlerimi kapatarak nefes aldım. Aklımda beliren anı buruk bir gülümsemeyi yüzüme yerleştirdi.
Böyle bir insanın uyurken nasıl savunmasız bir çocuğa benzerdi? En huzurlu olduğumuz yerler rüyalarımız değil miydi? Hayatın ağır yükünü birazda olsa bu zamanlarda azaltmaz mıyız? Peki, neden Uraz acı çekmişti; dikenlerini kendine batırır gibi…
Yetimhanede gördüğüm Uraz aklıma gelince ürperdim. Farklıydı. O adama karşı katıksız bir nefret besliyordu ama neden?
Derin bir nefes aldım. İçim daralıyordu. Özellikle evine gittiğimde gözlerinde gördüğüm nefreti hatırladıkça… Ne yapmıştım ki ona? Neden merak etmemi bu kadar sorgulamıştı? İnsanlar arkadaşlarını merak ederdi. Peki, biz arkadaş mıydık? Sanmıyorum…
Ablamın sesiyle kendime geldim. Uraz’ı tuvalette yakaladığımdan beri gerekmedikçe konuşmuyorduk. Eşyalarını masasına koyarken Uraz’ın onda ne bulduğunu düşündüm. Dışı onu içi beni yakan bir kızdı ablam. Güzeldi, hatta Allah benden almış ona vermişti ama bu içinin güzelliğinin dışına yansıması değildi. İçi aksine çirkindi. Benden nefret ettiğini iliklerime kadar hissediyordum. Belki de sadece bana karşıydı kötülüğü. Çevresinde birçok insan olması, tüm öğrencilerin onu sevmesi bu düşüncemi kanıtlayabilirdi, fakat belki de onlar sadece davulu uzaktan dinliyorlardı.
Bize doğru baktığını gördüğümde de onun Uraz’da ne bulduğunu düşündüm. Bizim sınıfta okumasına rağmen lise öğrencisine benzemiyordu. Yaşının daha büyük olması gerekiyordu ya da fazla vücut geliştirmişti, baya fazla. Bu kadar kısa zamanda birbirlerini tanıyamayacaklarına göre ikisi de sadece dış görünüşlerinden etkilenmişlerdi. Demek ki gizemli havası olan çocuklar sadece kitaplarda dikkat çekmiyordu. Acaba Uraz’da şu anda ona bakıyor muydu?
“Evet çocuklar. Bugün Osmanlı Devleti’nin-”
Ablam konuşurken odaklandığım şey Uraz’ın nefesiydi. Ensemde hissettiğim içimin ürpermeme neden olan nefesi… Neden bu kadar hızlı soluk alıp veriyordu? Ablamı gördüğü için heyecanlanmış mıydı? Gerçi elini parçalamasına göre sinirlenmiş de olabilirdi.
“345. sayfayı açalım.”
Üç tarafımda sayfa sesleri yükselirken arkamda en ufak bir çıt çıkmıyordu. Çantamdan kitabımı almak için yanıma döndüm. Göz ucuyla Uraz’a baktığımda telefonuyla oynadığını gördüm. Bir yandan çantamı kurcalarken diğer yandan masasını kontrol ediyordum, kitabı yoktu. Hoş, onun gibi birinin kitap taşıyacağını düşünmek kadar saçma bir şeyde yoktu.
“Açtınız mı çocuklar?”
Kitabımı alıp önüme döndüm. Ablamın gözleri sınıfta gezinirken sürekli Uraz’ın üstünde takılı kalıyordu. Söylediği sayfayı açtım.
“Biriniz bize yazılanları sesli bir şekilde okusun. Sonra bu konu hakkında beraber konuşalım.”
Sınıfta parmaklar yükselse de Ablam inatla Uraz’a bakıyordu. Dersi konusundaki disiplini, hocalar tarafından takdire şayandı. Öğrenciler için ise tam bir kâbustu. Sırf kitabını taşımayı sevmediğini söylediği için bir çocuğu dersten bırakmışlığı bile vardı. Şimdi de gözleri sadece Uraz’ın üzerindeydi. İçinde ona karşı atamadığı bir öfke var gibiydi ve sanırım kitabının olmaması bunun için vesile olacaktı. Omzumun üstünden Uraz’a baktım. Göz göze gelmemizi beklemiyormuş gibi bir anlık afalladı.
“Uraz?”
Ablamın uyarısıyla bakışlarını tahtaya yöneltince önümde döndüm. Ablam, yüzünde ufak bir hainlik sezdiğim gülümsemesiyle “Söylediğim sayfayı sesli bir şekilde okur musun?” diye sordu. Uraz burnundan soluyordu, anlayamadığım şekilde bir şeyler geveliyordu.
“Hadi Uraz.”
“Benim kitabım-” derken panik halinde arkama döndüm. Bir elimle kitabımı yere atarken diğer elimle sanki Uraz’ın masasını dağıtmışım gibi yaptım.
“Ay!”
Uraz ne olduğunu anlamaya çalışan bir bakışla bana bakıyordu. Onun ve sınıfın bakışları arasında ayağa kalktım ve hemen yere düşen kitabı elime aldım.
“Çok özür dilerim. Yanlışlıkla oldu.”
“Ne oluyor çocuklar orada?”
Uraz tam ağzını açıyordu ki “Çantamdan kalem alacaktım. Yanlışlıkla kolum masaya çarptı. Arkadaşın kitabı da yere düştü öğretmenim,” dedim ve kitabımı Uraz’ın masasına koydum. Sorgulayan bakışları altında yerime oturdum. Ablamın sinirlendiğini gözlerinden okuyabiliyordum.
“Sayfa 345’di değil mi öğretmenim?”
Ablamın az önceki gülümsemesinden eser kalmamıştı. Başını belli belirsiz ‘Görürsün sen’ gibi sallayınca başımı önüme eğdim.
“Hadi Uraz, bütün ders seni bekleyemeyiz.”
Uraz derin bir nefes alıp sesli bir şekilde dışarı üfledi. Emirhan’ın kaşlarının çatık olduğunu gördüm. Cankut ise onun aksine keyifle gülümsüyordu. Belli ki ne yapmak istediğimi anlamıştı. Belli belirsiz gülümsememin artmasını engellemek için yanağımın içini ısırdım.
Arkamdan yırtılmak istercesine çevrilen sayfaların sesi geliyordu. Daha sonra da gülümsememi tüm yüzüme yaymayı başaran adamın sesi. Uraz’ın sesi.
**-**
Zilin o can kurtaran, tiz sesi koridorlarda yankılanınca, derin bir nefes aldım. Bir sorun çıkmadan, ablamın gözüne batmadan dersi bitirmiştik.
“Haftaya görüşürüz.”
Eşyalarımı masanın altındaki alana koydum. "Ayşin." Ablamın adımdan sonraki keskin duraksaması, içerideki havayı buz gibi bir fısıltıya çevirdi. Fazla mı erken konuşmuştum acaba? Sıralarından kalkıp hızla kapıya yönelen öğrencilerin arasından ablamın siluetini görmeye çalıştım. Ellerini masasına dayarken "Buraya gel," diye emretti. Sesi, az önceki dersin otoriter öğretmen tonuydu. Kesinlikle, fazla erken konuşmuştum.
Ayağa kalkarken Cankut, Uraz’ın sırasının yanına geldi ve ona bir şeyler söyledi. O an Uraz’la göz göze geldik. Yüzündeki ifade, şu anda ne hissettiğimi, kalbimin göğüs kafesimi nasıl yumrukladığını anlıyor gibiydi; ne tuhaf bir ortaklık! Zorla, dudaklarımı hafifçe yukarı çeken sahte bir gülümsemeye çalışırken, "Çabuk ol Ayşin!" diye uyaran ablam yüzünden sessizce iç çektim.
Korkunun ecele faydası yok Ayşin, hadi gazan mübarek olsun.
Masum bir öğrenci yürüyüşüyle, eşyalarını siyah, deri çantasına yerleştiren ablama doğru yürüdüm. Sınıfın büyük bir kısmı boşalmıştı, sadece birkaç oyalanan kişi kalmıştı. Ablam başını kaldırmadan, çantanın fermuarını sertçe çekerken konuştu.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen?"
Sesi az önceki gibi gür çıkmak yerine, etraftakilerin duymakta zorlanacağı, soğuk bir fısıltı halini almıştı. Bu, bağırmaktan daha tehlikeli bir tonda olduğu anlamına gelirdi. “Ne yapmışım?” Çantasını koluna taktıktan sonra nihayet göz teması kurduk. Gözleri, her zamanki gibi hesaplayıcı ve öfkeliydi.
“Derste arkadaşına kitap vermek için yaptığın saçmalıktan bahsediyorum.”
Bir an salağa yatmanın en güvenli yol olduğunu düşündüm. "Anlamadım," dedim. O ise dudaklarının kenarıyla, öfkeli, zehirli bir şekilde gülümsedi.
"Sen beni salak mı sanıyorsun Ayşin?"
"Hayır." Sesim, beklediğimden daha zayıf çıktı.
"Uraz’a o kitabı, üstelik o şekilde, vermek nereden çıktı?"
Daha fazla dayanamadım. İçimdeki isyan duygusu, ablama karşı duyduğum saygı ve korku duvarını aştı. "İstediğimi istediğim kişiye veririm abla! Senden izin alacak değilim."
Ablam kaşlarını çatmak yerine, daha da tehlikeli bir şekilde, sakinleşti. "Öyle mi?" diye soruduktan sonra, benden aldığı güçle kollarımı göğsümde bağladım.
"Öyle."
Yüzündeki ifade, zaferini ilan etmek üzere olan bir komutanınki gibiydi. "Pekala güzel kardeşim, benim de istediğim kişiye istediğim notu verme yetkim var." Sinirden avuçlarım terledi.
"Bu ne demek şimdi?"
"İlk sınavının açığını ikinci sınavınla toparlaman gerekecek demek. Sıfır!"
"Ne?!"
Bir an, derslikteki tüm gürültü kesildi ve sadece o kelime, Sıfır, beynimde yankılandı. Okul birinciliğim, geleceğim, her şeyim...
Ablamın gözleri bir anlık arkamdaki bir şeye odaklandı; belki bir öğrenciye, belki de... Uraz'a. Sonra bana döndü, gözlerinde en ufak bir pişmanlık yoktu. "Bu da ablandan sana bir hayat dersi olsun. Böylece bir daha başkası için kendini tehlikeye atmazsın."
Saçlarını savurarak yerine döndü. Ne diyeceğimi şaşırmıştım, Sadece topuklularını sertçe yere vurarak sınıftan çıkmasını izledim. Resmen okul birinciliğimi, hırsı uğruna tehlikeye atmıştı. Bu nasıl bir nefretti? Sadece Uraz'dan dolayı olamazdı. Bu kadar kişisel, bu kadar acımasız... Gözlerim yanmaya başlarken, kolumda ani bir elin baskısını hissettim.
“Ne dedi?”
Uraz'ın sesi boğuk, sorgulayıcıydı. Sorgulayıcı bakışlarını umursamadan kolumu elinden kurtardım. “Seni ilgilendirmez.”
"İlgilendirir," dedi, bir adım daha yaklaştı. "Benimle ilgili bir şey konuştunuz." Şaşkın bir ifadeyle, acı bir kahkaha attım. Gözlerimde biriken yaşlar sızlanıyordu. "Seninle alakası yok. Kendini bu kadar önemli görme." Sesim titriyordu.
"Kitap konusu mu? Not mu verdi?"
Yüzündeki gerginlik artmıştı. "Sana ne dedi Ayşin?" diye sorarken sinirlendiğini, kelimeleri dişlerinin arasından kaçırmasından anlayabiliyordum. "Çekilir misin önümden?" diyerek yanından geçmeye çalışırken, Uraz aniden önümü kesti. Güçlü koluyla kapı ve benim aramda bir duvar ördü.
"Neden bu halde olduğunu söylemeden, hayır."
"Benim bu halde olmamdan sana ne Uraz!"
"Ayşin, konu be-"
"Uraz!" Cümlesini yarıda keserek, gözlerimi ona diktim. Yanaklarımdan aşağı süzülmek için bekleyen o son damla yaşa karşı direniyordum. "Beni rahat bırak!" dedim, sesimi o kadar alçak tutmuştum ki, sadece o duyabilirdi. Biraz da olsa nasıl hissettiğimi anlaması için dua ederek çekilmesini istedim ve elimin tersiyle itip yürümeye başladım.
Beni durdurmadı. Belki de ilk defa durdurmadı. Sınıftan çıktığım an, koridorun kalabalığı arasında kendimi kaybetmeye çalışarak, yanaklarımdan dökülen sıcak gözyaşlarıma teslim oldum. Bunun nedeni şu anda ne ablamdı ne de verdiği nottu. O anki çaresizliğimin tek sebebi… Uraz’dı.
**-**
AYŞİN
Bazen diğer insanlar gibi taş kalpli olmayı istiyordum: öfkemin arkasında bir kaya gibi durmak, sözlerimin yarattığı yıkımı umursamamak… Pişmanlık duygusu denen o lanetli zincirden azade yaşamak. Ama olmuyordu işte. O anlık tatmin edici fevriliğin hemen ardından, vicdanım denen o koca set, sel gibi gelen pişmanlığın önünde biriken her şeyi ruhumun kıyılarına vuruyordu.
Annem, ne zaman Ablamla aramızda bir fırtına kopsa, hep aynı yorgun cümleyi fısıldardı: “Kırmak kolaydır da tamiri zor olur.” Belki de şimdi o yüzden bu haldeydik. Duvarlar örülmüştü aramızda; tuğlaları gurur, harcı ise söyleyemediğimiz özürlerdi. Geçmişin gölgesi, geleceğimizden intikam almak istercesine bugünümüzü harcıyordu ve biz, bu zehirli hıncı başkalarından çıkarıyorduk.
Ah! Ben neden bu konuda Uraz’ı seçmiştim ki... Onun ne suçu vardı ki benim biriken öfkemin boşaltma vanası olmuştu…
Tüm gün okulda ruh gibi oradan oraya dolaştım. Öğretmenlerin sesi boğuk bir uğultu, ders kitaplarının sayfaları anlamsız desenlerdi. Uraz’ın okulda olmamasının sorumluluğu altında eziliyordum. Sınıf arkadaşlarıma baktıkça, onların umursamaz neşesi, benim içimdeki fırtınanın şiddetini artırıyordu. Fevriliğimin özrünü dilememe fırsat vermeden çekip gitmişti. Son ders zili, kulaklarımda bir kurtuluş çığlığı gibi çaldı. Oturduğum tahta sandalyeden, benden beklenmeyecek bir hızda fırladım; biraz daha okulun o boğucu havasında kalırsam, duvarların beni yutacağını hissediyordum. Eşyalarımı çantamın dibine resmen sokuşturdum, fermuarı hırsla çektim ve oyalanmadan önce sınıftan, ardından da okul ve kasvetli bahçesinden dışarı attım kendimi.
Ablamı görmek istemiyordum. Onun yüzündeki o sessiz sitem yüklü ifade, vicdanımın tokadından daha ağırdı. Onu beklememeye karar vererek, hızlı adımlarla otobüs durağına doğru ilerledim.
Ah uzun bir yolum vardı ve ben resmen bu yoldan medet ummuştum. Fakat şehrin karmaşası, içimdeki gürültüyü bastıramıyor sadece ona eşlik ediyordu. Müzik dinlemek bile kar etmemişti… Varsa yoksa aklımda ruhumda Uraz ve bana olan son bakışı vardı.
Birkaç vesait değiştirdikten, nihayet evdeydim.
Bedenimdeki yük öyle ağırdı ki, üzerimdeki birkaç parça kıyafeti de bu ağırlığı azaltır diye kapının önünde çıkarttım. Yine de rahatlayamıyordum. Tek bir çare, tek bir sığınak kalmıştı: banyo. Küvete dolan sıcak suyun buharı, aynayı kaplamaya başladığında, ruhumdaki bu kirli ağırlığı da çözüp atacağını umarak altına girdim.
O sıcak su, yorgun kaslarımı gevşetirken, bir anlığına bile olsa 'halet-i ruhiyemden' uzaklaşabilmeyi diledim. Fakat vicdanım, unutulmaması gereken, yakıcı bir ağırlıktı. Üzerinde durduğu yeri, yani ruhumun tam ortasını, yavaş yavaş oyarak koca delikler açıyordu. O deliklerden sızan soğuk hava, ne kadar sıcak suyun altında kalsam da içimi titretmeye yetiyordu.
Banyodan çıktığımda, nemli havluya sarılmıştım ve evde henüz çıt sesi yoktu. Ona rağmen odama kapandım. Kapının arkasındaki sessizlik, kendi karanlığımı dinlemem için bana verilmiş zorunlu bir hapis gibiydi. Yataktan sarkan ve 'neden' diye bağıran boş bir Uraz hayali vardı ve ben ona söyleyebileceğim tek kelimeyi bile bulamıyordum.
Midem bütün gün boş kaldığı için garip sesler çıkartıyordu, kendi kendini yok etmesi an meselesiydi, onun da verdiği gerilimle hızlıca üzerimi giyip mutfağa gittim ve dünden kalan yemekleri buzdolabından çıkarttım. Canım hâlâ bir şey yemek istemiyordu, tabaklarla bir süre bakıştıktan sonra hepsini aldığım yere, buzdolabına geri koydum. Odama dönerken tezgâhın üzerindeki elmalardan birini kapıp mutfaktan çıktım.
Odama çıkıp yatağa oturduğumda yalnızlığımı gidermek için elime yarım kalan kitaplarından birini aldım ve biraz olsun midemi susturmak için mutfaktan aldığım elmayı yiyerek sayfaları karıştırdım. Algıda seçicilik mi dersin?
Elimi attığım ilk sayfa da “Ona söylediğim sözler kalbimi un ufak parçalara ayırıyor.” gibi bir cümle vardı. Bu cümleyi normalde okusam belki bu kadar iliklerime işleyemezdi ama şimdi kemiklerime dayanan bıçaklar gibi canımı acıtmıştı. Bir süre yazılara boş boş baktım. Affetmek, vicdan, ağlamak kelimelerini gördüğümde iç geçirerek kitabı kapattım. Yarına kadar nasıl vakit geçecekti? Özür dilemezsem normal hayatıma devam edemeyecekmişim gibi hissediyordum. Peki nasıl özür dileyecektim? Ah be… Keşke hastanede telefonu elimdeyken numarasına baksaydım. En azından şimdi bir özür mesajı atıp üzerimdeki yükü kaldırırdım. Cankut’a sorsam… Yok yok. O kadar gurursuz değilim. Daha birkaç gün önce evini-
Ev! Tabi ya…
Aklıma gelen delice bir fikir gelmişti, telefonumu elime alıp, babamı aradım. Saatlerce sürmüş gibi çalan çevir sesinden sonra ahizenin diğer tarafından babamın sesi duyuldu.
“Alo?”
“Babacığım.”
“Ne oldu kızım ağrın mı var?”
Vicdanım bir darbe daha almıştı panikle, çünkü hâlâ babama diyalize girdiğimi söylememiştim. Birkaç gün sonra ‘Hadi gidiyoruz’ dediğinde ne cevap verecektim?
“Ayşin?”
“İyiyim baba. Ağrım falan yok.”
Babamın derin bir nefes aldığını duydum. Yine ‘Ödümü patlattın kızım.’ diyecekti. “Ödümü patlattın kızım.” demesi gülümsememe neden oldu. “Ne oldu?”
“Baba, Emirhan’ın dönüşü şerefine arkadaşlar Didemler de toplanıyormuş. Bende gidebilir miyim?”
Bir süre sessizlik oldu. “Hafta içi nereden çıktı bu Ayşin? Yarın okul var.” Yalan söylemeyi yine becerememiştim, iyice açığa çıkmamak için biraz oyalandıktan sonra bir bahane uydurmayı denedim.
“Ben ayarlamadım ki baba, gittiğim de neden bugün toplandık diye sorarım. Gidebilir miyim?”
Babam bir süre sessiz kaldı. “Bu ses tonunu kullandığına göre gerçekten gitmek istiyorsun.”
“Hı hı.”
Normalde diyaliz dışında evden çıkmazdım. Babamın da buna şaşırdığını sesinden anlıyordum.
“Tamam.”
Duyduğumun doğru olup olmadığını teyit etmek istiyordum.
“Nasıl gideceksin?”
Kendi çapımda sevinç dansı yaparken “Saat daha erken baba ya. Otobüsle giderim” dedim.
“Döneceğin zaman da ara. Ben seni gelir alırım.”
“Tamam babacığım.”
“Dikkatli ol.” dediğinde “Olurum.” diye cevap verip telefonu kapattım. Hızla üzerimi değiştirip saçlarımı kuruttum. İki saat nasıl toplasam diye düşündükten sonra açık bırakmaya karar yerdim. Sarı saçlarım doğal haliyle omuzlarımdan dökülürken çok resmi olduğumu fark ettim. Neden renkli bir şeyler yerine baştan aşağı matem rengine bürünmüştüm ki?
‘Acım çok büyük Uraz, sana o söylediklerimden sonra yemeden içmeden kesildim.’
Aynada kendimle dalga geçerken söylediğim son cümleyle elimi ağzıma götürdüm. Avuç içime nefesimi üfleyerek kokup kokmadığını anlamaya çalıştım. İşimi şansa bırakmamak için dişlerimi fırçaladım, ardından dişlerimi çalkalarken bir yandan da yüzüme renk gelmesi için yanaklarıma masaj yapıyordum. Banyoda işim bittikten sonra koşar adım odama döndüm. Ufak çantamın içine gerekli şeyleri koyup evden çıktım.
Daha önce okuldan çıkıp gittiğim evi, evden giderken bulamayıp kaybolma riskini göze almamak için bir taksiye binmeyi tercih ettim. Taksiye bindiğimde söylediğim adres adamın gözlerinin parlamasına neden oldu, ben de o tepkiye karşılık hızla cüzdanımı kontrol ettim. Uraz, özür diledikten sonra evime bırakmayı teklif ederdi. Değil mi?
Tanıdık yerleri görene kadar Uraz’a neler söyleyeceğimi, konuya nasıl geleceğimi düşündüm. Rezidansın gösterişli kapısına vardığımızda taksiciye “Burası.” dedim. Gözüm taksimetredeki rakama takıldığında sessizce yutkundum. Sanırım Uraz beni eve bırakmazsa tabanvayı tercih etmek zorunda kalacaktım. Taksi sağa yanaşırken cüzdandan parayı çıkardım. Tam adama uzatacaktım ki gözüm garajdan çıkan arabaya takıldı.
“Uraz?”
“Anlamadım kardeş.”
Uraz’ın arabası gözden kaybolurken boşu boşuna buraya geldiğimi fark ettim, fakat aklıma bir şey gelmişti, sonuçta buraya kadar özür dilemek için gelmiştim. Ha burada ha gittiği yerde, ne fark eder…
“Devam et abi, öndeki arabayı takip et.”
Uraz’ı gözlerimle takip etmeye çalışırken gittikçe uzaklaşıyordu, taksi hâlâ hareket etmemişti. Bakışlarımı taksiciye çevirdim. Bön bön bakışlarına karşılık kaşlarımı çattım,
“Yürüsene abi, Hiç mi dizi, film izlemiyorsun. Çocuğu kaçıracağız. Bas hadi bas bas bas…”
“Ya sabır” diyerek gaza basan adam kısa bir süre sonra Uraz’ı yakaladı. Arka koltukta kayarak gizlenmeye çalıştım. Şu anda tam anlamıyla bir delilik yapıyordum. Bedenimin adrenalinle dolduğunu hissettim.
Issız bir sokağa geldiğimizde Uraz yavaşladı. Taksiciyi dürterek “Abi çok yaklaşma.” diye fısıldadım. “Tövbe ya rabbim” diyen adam olduğu yerde durdu. Gözlerimi kısarak karanlık sokakta park eden arabaya baktım. Uraz’ın arabadan çıkmasıyla arka koltuğa yatarken “Farları kapat abi.” dedim. Taksici bana deliymişim gibi bakıyordu, eski pozisyonumu aldım. Uraz’a baktığımda bize doğru baktığını görünce koltukta sindim. Taksici bu sefer sinirlenmiş bir şekilde bana döndü. Hafifçe başımı kaldırıp koltuğun arkasından Uraz’a bakmaya devam ettim.
“Tamam abi ben burada ineyim.” Uraz’ı kaçırmamak için gözlerimi ondan ayırmıyordum, “Ne kadar borcum?” diye sordum.
“548 TL”
“Ne?!”
Bağırmamla yüzünü buruşturan adam, taksimetreyi işaret etti. Gerçekten de tam tamına 548 TL yazan kırmızı rakamlar bittiğimin resmiydi, bu bütün paramı vermem gerektiğinin resmi rakamlarla ifade edilişiydi, peki geri nasıl dönecektim?
“Arabanın fiyatını sormadım abi.”
Taksici ağzını bıçak açmadı. “Sen beni dolaştırdın herhalde?” Sabır çekmeye alışan adam bana doğru döndü. “Onu takip ettiğin kişiye sorarsın.” Panikle buraya neden geldiğimi hatırladım ve görüş alanımdan çıkmak üzere olan Uraz’a baktım. Biraz daha takside oyalanırsam, nereye gittiğini kaçıracaktım. “Tamam tamam,” diyerek cüzdanımı açtım. Ceplerimdeki bozukluklarla ücreti tamamlayıp arabadan indim.
Taksi uzaklaşınca karanlık olan sokak gözüme daha da korkutucu görünmeye başladı. Korktuğum başıma geldi. Uraz iki dakikada ortadan kaybolmuştu. Çantamı sıkı sıkı tutarak onu en son gördüğüm yere doğru yürümeye başladım. Her adımımım biraz daha gerilmeme neden oluyordu.
Uraz’ın böyle bir yerde ne işi vardı? Uzaklardan gelen uğultular içimin ürpertirken yürümeye devam ettim. Sesler gittikçe yükseliyordu, tek tük insanların aynı gittiğini görünce adımlarımı hızlandırdım. Karanlık, yavaşça aydınlanırken köşeyi döndüm. Gördüğüm şeyle dudaklarımın aralanmasına engel olamadım.
EXIT yazan kapının önü hınca hınç doluydu. İlk başta herkesin dışarı çıktığını düşünmüştüm, fakat bekleyenlerin kapıya dönük olması içeri girmeye çalıştıklarını gösteriyordu. Birkaç adım gerileyip karanlık sokağa doğru dönünce geldiğim sokağın kalabalıktan daha korkutucu olduğunu fark ettim. Neredeydim ben? Eve nasıl dönecektim?
‘Keşke mekânı görmeden taksiyi göndermeseydim’ diye düşünürken tekrar kalabalığa döndüm. Uraz o kalabalığın içinde bir yerde olmalıydı. Gözlerimle hızlıca kalabalığı taradım. Uraz’ı andıran kimseyi göremiyordum, bu çocuk bu kalabalığı yararak içeri girmeyi nasıl başarmıştı?
Yavaşça kalabalığa doğru yürüdüm. Uraz içeri girebildiyse ben de girebilirdim. Sıranın en sonuna geçtim. İçerideki gürültü kapının açılmasıyla dışarı taşmıştı, her adımımda panik duygusu biraz daha bedenimi ele geçirdi.
Etraftaki konuşmalar kulaklarımı tırmalıyordu. Nedense yine birinin beni izlediğini hissediyordum. Arkama kaçamak bir bakış attım, babam yaşındaki bir adamın arkamda olduğunu gördüm. Diğerlerinin aksine daha temiz pak birine benziyordu ama nedense ona bir kötülük etmişim gibi bana bakıyordu. Kafası mı iyiydi?
“Sıradaki.”
Önüme döndüğümde sıranın bana geldiğini anladım. Siyahlara bürünmüş iki adama bakabilmek için başımı havaya kaldırmam gerekti, hayatımda gördüğüm en korkutucu tiplerdi.
Sessizce yutkundum.
“Parola.”
Tüylerim diken diken oldu. Kendi gibi, adamın sesi de ürkütücüydü. Arkamı dönüp koşarak buradan uzaklaşmak istiyordum ama olduğum yere çakılmıştım, kıpırdamadan sadece korkuyla adamlara bakıyordum. Güç bela geriye doğru birkaç adım atarken birine çarptım ardından boynuma dolanan bir kolla ne yapacağımı şaşırdım.
“Kızgın baykuşun gece söylediği şarkı,”
Duyduğum saçma cümleyle beni tutan kişiye döndüm. Az önce bana kötü kötü bakan düşündüğüm adam tüm ciddiyetiyle kapıdaki adamlara bakıyordu.
“Bu kız reşit mi?”
“Ne zamandan beri reşitlik arıyorsunuz birader?”
Adamın kasıldığını çenesindeki atan damardan ve omzumu tutan elinden anladım. Tekrar önüme döndüğümde iki adamın kendi arasında konuştuğunu gördüm. Daha sonra bir tanesi bize dönerek “Gözünün önünden ayırma.” dedi. Diğeri kapıyı açarken adam yolumuzdan çekildi.
Arkamdaki adamın beni itmesiyle yürümeye başladım. Kapının arkamızdan kapanmasıyla karanlığa gömüldük. Telefonunun flaşını açan adam ışığı yüzüme tutunca gözlerimi kıstım.
“Senin burada ne işin var ufaklık?”
“Şu ışığı biraz daha uzakta tutar mısınız?”
Adam elindeki telefonu uzaklaştırdı ve sorusunu yineledi. “Burada ne işin var?”
“Arkadaşıma bakıp çıkacaktım.”
“Bar mı sandın sen burayı?” diye bağırırken kapı tekrar açıldı. Kolumu kavrayan adam telefonla yolumuzu aydınlatarak yürümeye başladı. Uğultularla birlikte kalp atışlarım da gittikçe artıyordu. Loş ışığın aydınlattığı bir yerde durdu. Bana doğru döndüğünde yüzündeki ifade hiç hoşuma gitmemişti. Telefonu ağzına yerleştirip hızla kollarımı sıyırdı.
“Ne yapıyorsunuz?” dememe kalmadan bileğimi sıkıca kavrayıp telefonun flaşını koluma tuttu.
“Uyuşturucu mu kullanıyorsun?”
“Ne münasebet.”
Elinden kurtulmaya çalıştım ama adam daha sıkı tutarak “Bu iğne izleri ne?” diye sordu, her yanından öfke akıyordu.
“Sizi ilgilendirmez.” diyerek hızla kolumu çektim.
“Buraya uyuşturucu almak için mi geldin?”
“Burada uyuşturucu mu satılıyor?”
Soruya soruyla karşılık vermemin tek nedeni şok halimdi. Uraz’ın uyuşturucu satılan bir yerde ne işi vardı? Yoksa o psikopatlığının nedeni… Adam sıkıntıyla iç çekip burun kemerini sıktı. Yanımızdan geçen adamlar şüpheyle bizi izliyorlardı.
“Buraya dövüş izlemeye gelmedin herhalde.”
“Dövüş mü?”
Sesim şaşkınlığımı açığa vuruyordu. Adam da bunu fark etmiş olacak ki kuşkuyla suratıma baktı.
“Sen gerçekten buraya arkadaşın için geldin?”
Başımı yavaşça evet anlamında salladım. Derin bir nefes alan adam elleriyle yüzünü ovaladı. Hiçbir şey anlamadan adama bakmayı sürdürdüm. Neden onunla konuşuyordum onu bile bilmiyordum. Yanımızdan geçen birkaç kişi geçtikten sonra kolumu tutan adam, beni kendine doğru çekti. Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Burunlarımızın birbirine değeceği bir mesafedeydi. “Hemen arkadaşını al ve buradan git.” diye fısıldadı.
“Birazdan burası gerçekten mahşer yerine dönecek.”
Adamın benden uzaklaşmasıyla tuttuğum nefesi bıraktım.
“Hemen!”
Elim ayağım boşalmıştı sanki. Bir süre olduğum yerde kaldım, buradan koşarak çıkmak istiyordum ama artık Uraz’ı almadan buradan gidemezdim. Of Allah’ım of, bir özür beni nerelere getirmişti. Stresten böbreğim sızlamaya başladı. Elimi belime koyarak adamın gittiği yöne doğru yürümeye başladım. İleride yarı açık bir kapı vardı, oraya doğru ilerledim ve kapıyı açtım. Nutkum tutulmuştu, üzerimdeki şoku atamadan arkamdan gelen kişiler yüzünden mekâna girmek zorunda kaldım.
Ağır adımlarla ilerlerken içimden bir ses burada olmamam gerektiğini söylüyordu. Havada ter, kan ve sigara kokuları harmanlanmıştı ve içeri giren kişileri büyük bir heyecanla karşılıyordu. İçerisi o kadar kalabalıktı ki yürümekte zorlanıyordum. Parmak uçlarımda daha ilerisini görmeye çalışırken ufak çantama sarıldım. Etraftaki uğultudan çıkan birkaç sayı ve isim dışında hiçbir şeyi net anlayamıyordum.
Kalabalık heyecanla ellerindeki paraları bir yere doğru uzatıyor ve çılgınlar gibi bağırıyordu. Gözlerimi etrafta dolaştırdığımda tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Kendime güvenli bir yer ararken gördüğüm yüzler kalbimi deli gibi çarptırmaya yetti. Etrafımdaki dövmeli, ürkütücü tipler iğrenç kahkahalar atıp ellerimdeki biraları üzerlerime döke döke içiyorlardı.
Ortam çok sıcaktı. Gözüm parlak bir şekilde aydınlatılmış boş alana takıldı. Adam dövüşten bahsettiğine göre burası ring olmalıydı. Arkama baktığımda girişten baya uzaklaştığımı fark ettim, bir yandan da loca olduğunu düşündüğüm masalarda oturan adamların kucağındaki kızlara iğrenerek bakıyordum, diğer kızlarla sevişmelerini izlemek midemi bulandırıyordu.
Arkamdan birkaç kişinin sertçe çarpmasıyla inleyip dudaklarımı birbirine bastırdım. Elim istemsizce böbreğime gittiğinde derin bir nefes almak istedim. Her çabam sonucu ciğerlerime iğrenç dumanın dolmasıyla arkama döndüm. Daha fazla burada durmak istemiyordum. Uraz kendi başının çaresine bakabilirdi.
Vücutlar, metalik ter ve bayat bira kokusunun ağırlaştırdığı havada birbirine sürtünüyordu. İnsanları iterek ilerlemeye çalıştıkça, kalabalık bir girdap gibi beni daha çok ringe, yani kaosun merkezine doğru itiyordu. Omuzlar, dirsekler ve keskin sözler, bu karanlık yeraltı mekanının duvarlarıydı.
Gözüm, birkaç adım ötemde, kalabalığın arasında kaybolmaya çalışan sarışın bir çocuğa takıldı.
“Cankut?”
Sesim, ortamdaki gürültüde bir fısıltıdan farksız çıkmıştı. Hoş… Bağırsam da, içeriyi inleten bas ve uğultu yüzünden beni duymayacağından emindim. Güçlükle nereye gittiğini incelemeye çalışırken, demirden bir megafondan çıkan ve yeri göğü titreten bir anons, yüreğimi ağzıma getirdi.
“Kaaaaan banyosuna hoş geldiniz!”
Megafondan çıkan o sadist tınılı sesle, ortamdaki uğultu vahşi bir sevinç nidalarına dönüşürken herkesin döndüğü tarafa döndüm. O kadar sıkışıktı ki, bırak ne olduğuna bakmayı, yerimden bir santim bile kıpırdayamıyordum. Vücudum, tanımadığım onlarca insanın arasına sıkışmış, nefes almak dahi zorlaşmıştı.
“Aranızda yolunu şaşıranlar varsa, çıkışlar şu andan itibaren iptal. Üzgünüm beyler bayanlar. Burası mahşer yeri. Burası çember!”
Etrafta haykırışlar, küfürler ve adrenalin yüklü kahkahalar yükselirken yüzümü buruşturdum. Terli vücutlarla, yağlı saçlarla ve bayat sigara dumanıyla temas, midemi bulandırıyordu. Sanki bütün pislik tek bir yere toplanmıştı.
“Ben Kobra. Kuralları ben koyarım, kazananı ben belirlerim. Rakipler ringe çıktığı gibi bahisler biter!”
Arkamdaki kalabalık, paraları ulaştırmak için canla başla uğraşırken, önümdeki adama tamamen yapıştım. İtme kuvveti o kadar şiddetliydi ki, böbreğime isabet eden birkaç darbe yüzünden acıyla bir çığlık dudaklarımdan kaçtı, ancak gürültüde kayboldu.
“Dövüşçülere dokunmak, yardım etmek ve ringe yaklaşmak yasak. Aksi takdirde, sizi iki kızgın boğanın tek hedefi yaparım!”
Mekan, havasızlık ve insan yoğunluğu yüzünden o kadar sıkışıktı ki, görüşüm bulanmaya, gözlerimin karardığını hissettim. Büyük ihtimalle iteklemeyi bıraktığım an, olduğum yere yığılıp kalacaktım. Tam o anda, kolumdan birinin kavradığını, sert ama tanıdık bir elin beni çektiğini hissettim. Yavaşça gözlerimi araladım.
Tanıdık bir yüz, panik ve telaşla bana bakarken, keskin dirsek darbeleriyle etrafımdaki kalabalığı açmaya çalışıyordu.
“Ayşin?”
“Cankut?”
Cankut, beni göğsüne doğru çekip tek eliyle sıkıca sarıldı; diğer eliyle önümüzdeki insan duvarını yırtarak yolu açmaya çalışırken, herkesin onu gördüğü gibi saygıyla geri çekildiğini hissettim. Nihayet, nefes alabileceğim biraz daha rahat bir alana geldiğimizde, benden hızla uzaklaştı. Yüzünde, beni burada görmenin yarattığı saf bir şok vardı.
“Senin burada ne işin var?” sesi, endişeyle gerilmişti.
“Ben... ben…” Elimdeki titremeyi gizlemek için hızla belime yerleştirip, ciğerlerime derin bir nefes almaya çalıştım.
Tam o sırada, tekrar yükselen haykırışlar ve alkış tufanıyla, kendine Kobra diyen o uzun, kaslı adama döndüm. Etraftakilerin bir ismi hep bir ağızdan, ritmik bir şekilde bağırmaya başlamasıyla dudaklarım aralandı.
“Kurt! Kurt! Kurt! Kurt! Kurt!”
“Karşınızda çemberin efendisi. Kurt Uraz!”
Birden haykırışların yükselmesi, beton zemini bile titretiyordu. İrkildim ve istemsizce Cankut'a yakınlaştım. Yüzündeki ifadeyi çözemesem de, gözlerindeki derin endişeyi görebiliyordum. Çığlık ve alkış sesleri kulakları sağır edecek düzeye geldiğinde, başımı ringe çevirdim.
Uraz… Uraz dövüşçü müydü? O yüzden mi buradaydı?
“Senin burada olmaman lazım, Ayşin. Gitmelisin.”
Cankut'un sesi, emrediciydi ama titriyordu. Başımı hayır anlamında sallayıp, gözlerimi ringden ayıramadan tekrar Uraz'a baktım. Bu saatten sonra hiçbir güç beni buradan çıkaramazdı.
“Ayşin!”
Cankut’un fısıltıdan hallice uyarısını umursamadan Uraz’a odaklanmaya devam ettim. Rakibi köşede kaslarını esneterek ısınıyorken, Uraz bir şişe suyu kafasından aşağı döküyor, sular dövmelerinin üzerinden süzülüyordu. Parmak uçlarıma çıktığımda, suyun ıslattığı vücudundaki tüm kasların gergin olduğunu fark ettim. Dövmeleri, ıslak derisinde hiç olmadığı kadar belirginleşmiş, canlanmış gibiydi. Yüzünü tam göremiyordum ama omuzlarının ve boynunun duruşu bile içimdeki gerilimin artmasına neden oldu.
“Ayşin! Seni görmemeli.”
Cankut, bu kez daha ısrarcıydı. “Kim?” diye sorduğunda “Hadi çıkalım!” dedi. Çantamdan tutup beni zorla döndürmeye çalıştı. Direndim ama o benden daha güçlüydü. En sonunda “Cankut!” diye bağırarak kolumu hızla çektim. Canımın acısıyla yüzümü buruştururken, Cankut tekrar bana döndü.
“Kim beni görmemeli? Kimden bahsediyorsun?”
“Uraz! Uraz’dan bahsediyorum,” derken gözleri ringden başka bir yere kaydı. Kolunu tuttum. Başka bir şey vardı. Başka biri… Cankut’un bakışları, ringin hemen yanındaki karanlık bir koridora odaklanmıştı.
“Bana yalan söylemeyi bırak.”
“Sana yalan söylemiyorum, Uraz seni burada görürse…” dediği anda haykırışların tekrar yükselmesiyle ringe döndüm. Gong çalmıştı. Dövüş başlamıştı ve kalabalık, iki vahşi hayvanı izleyen bir açlık ve heyecanla bağırıyordu.
“O zaman Uraz'ın beni neden görmek istemediğini söyle.”
Sesim, tehditkâr çıkmıştı. Cankut derin bir soluk aldı. “Ayşin. Bunu benim söylemem doğru olmaz. Uraz'ın işine en son karıştığımda ağzım ve burn-”
Cankut’un sözünü kestim ve onu iterek, kalabalığı yarmaya başladım. Odağım ringin demir bariyerleriydi. Madem beni görmemesi gereken kişi oydu ve bunun nedenini sadece ondan öğrenebilirdim, o zaman kendimi hatırlatsam iyi olacaktı.
Arkamdan adımı haykıran Cankut'u umursamadan, aralardan zorla süzülerek ringe doğru yaklaştım. Kobra denen adamın bu kadar uzun boylu olduğunu tahmin etmemiştim; bir kule gibi ringin kenarında duruyordu.
Rakibinin savurduğu kaba yumruklardan bir dansçı çevikliğiyle kurtulan Uraz, anlık bir boşluğu yakalayıp adamın çenesine keskin bir kroşe geçirdi. İri adam sendelerken, o anlık duraksamada Uraz'ın yüzünü net bir şekilde gördüm. Ufak bir çığlık atıp ellerimi dudaklarıma bastırırken, kaşından süzülen kanı elinin tersiyle silip, sersemlemiş adama doğru yürüyen Uraz'ı hipnotize olmuş gibi takip ettim.
Yarı karanlıkta bile parlayan gözlerinde tanıdık bir ateş yanıyordu.
İkinci kez birine bu kadar saf, yakıcı bir öfkeyle baktığına şahit oluyordum. Kalbim deli gibi çarpıyor, göğüs kafesimi zorluyordu. Çemberin ortasındaki bu ilkel gösteriyi izlerken, bir anda arkadan sertçe itildim. Dengesini kaybeden birinin kuvvetli darbesiyle öne doğru, ringin hemen dibine savruldum. Ne yapacağımı bilemedim.
Uraz, tam rakibine son darbeyi indirmek üzere hamle yapıyordu ki, göz göze geldik. Birden yavaşladı. Sanki zaman durdu. Öfkeyle parlayan gözlerinin şaşkınlıkla kısılması ve aynı anda dehşetle açılması bir oldu. Bakışlarını çevremde dolaştırdı; beni buraya kimin getirdiğini arıyor gibiydi. O sırada, rakibi fırsatı yakalamış, ona belinden sarılmış ve hızla onu çember dışına itmeye çalışıyordu. Uraz, tüm gücüne rağmen benden ayırmadığı donuk gözlerle, zorlukla dudaklarını kıpırdattı.
“Ayşin?”
Bu, ringin uğultusunda kaybolan, kırık bir fısıltıydı.
Yorumlar
Yorum Gönder