Şah - 15. Bölüm

 URAZ

“Kurt! Kurt! Kurt! Kurt!”

Kalabalığın uğultusu, ritmik ve şiddetli bir davul sesi gibi kulaklarıma vuruyordu. Demir bariyerlerin arasından, bu kapana kısılmış mahşer yerine, yani çembere adım atarken çıkan gürültü, sağır edici bir senfoniydi. Uzun zamandır, belki de ilk kez, kalabalık adımı bu kadar güçlü, bu kadar açlıkla haykırıyordu. Derin bir nefes aldım; sigara dumanının, terin ve temizlenmemiş adrenalinin keskin, enfes kokusu ciğerlerime doldu. Bu, benim doğal ortamımdı.

 

Gözlerim, mekanın tepesinde, loş ışığın zorlukla ulaştığı locasında beni izleyen Patron’a takıldı. Yüzünü net seçemesem de, oturuşundaki rehavet ve hemen yanında yer alan, yanına aldığı kızı yaşındaki iki kadından keyifli olduğu belliydi. Keyfi yoksa kadın da yoktu.

Bakışlarımı, ringin köşesinde gergin görünen rakibime çevirdim. Demek geçen sefer çekilmek istemişti. Neden? Korku mu? Yoksa onun da patronundan aldığı yeni bir emir mi? Gözlerimi kısıp rakibimi tepeden tırnağa incelemeye başladım. Isınırken elbet bir açık verecek, bir anlık refleksle zayıf noktasını belli edecekti. Ben ise o anı, bir avcı sabrıyla bekleyecektim.

Uzatılan plastik bir şişe suyu aldım ve boynumdan başlayarak başımdan aşağı döktüm. Buz gibi suyun şoku, ortamın kavurucu sıcaklığını bir anlığına bastırdı. Elimi saçlarımda gezdirdim. Su damlaları, sanki anında buharlaşmış, vücudumun ısısı her şeyi kurutmuştu.

Kobra’nın uyarısıyla ağır, kendinden emin adımlarla çemberin ortasına doğru yürümeye başladım. O sırada, omuzlarımı yavaşça döndürerek kaslarımı rahatlatmaya çalışıyordum. Okuldan sonra tüm gün, vücudumun sınırlarını zorlayarak antrenman yapmıştım. Kaslarım, bir sonraki hamleyi, rakibin darbelerini, hatta acıyı bile aç bir şekilde bekliyordu.

Bu dövüşü kazanmaktan başka çarem yoktu ama bana attığı son kazıktan sonra, Patron’un gözünü biraz korkutsam fena olmazdı. Ona her zaman kontrolün kendisinde olmadığını hatırlatmalıydım.

Kobra’yla göz göze geldik. O, belki de bu hayatta sırtımı güvenerek dayayabileceğim tek insandı. Bazen bir yoldaş, bazen bir mentor, bazen de bir ağabey olmuştu bana. Hazır olup olmadığımı sessizce, gözleriyle sordu. Başımı belli belirsiz, neredeyse fark edilmeyecek bir şekilde salladım ve gardımı aldım. Yüzündeki kısa süreli endişeli ifade, benim bu kararlılığımla birlikte, milimetrik bir tebessüme dönüştü. 

“Bugün çok kan dökülecek.”

Kalabalık arasındaki yerini aldı ve çelik düdüğü ağzına götürdü. Göz göze geldiğimiz o son anda, başını hafifçe sallayarak düdüğü çaldı. GONG.

Mekânda sesler bir anda zirveye tırmandı. Rakibimle göz göze kilitlenip, birer heykel gibi birbirimizin hamlelerini bekledik. Bu, dövüşten önceki sessiz fırtınaydı. Bir süre sonra, gerilime dayanamayan adam, kontrolsüz bir güçle yumruğunu savurdu. Ustaca, bir milimetreyle elinden kurtulup, bütün gücümü toplayarak sağlam bir yumruğu karnına indirdim. İlk yumruğu her zaman ben atardım. Tıpkı son yumruğu attığım gibi…

Yumruğumun şiddetiyle kasları hafifçe sallanan adam, nefesi kesilmiş gibi birkaç adım geriledi. Beklemeden üzerime gelmeye başladığında, Patron’u korkutma zamanımın geldiğini anladım.

Adam yumruklarını ardı ardına, bir fırtına gibi savururken, karşı koymadım. Geri çekildim, sadece yüzündeki keyifli, kibirli gülümsemeyi izliyordum. Son gülen her zaman ben olurdum. Yazık, diye düşündüm. Bunu öğrendiğin an, gülümseyebileceğin bir yüzün kalmayacaktı.

Karnıma ve omzuma geçirdiği güçlü yumruklarla dengemi kaybettim ve bilerek yere düştüm. Acı hissi, içimdeki adrenalini harekete geçirmiş, uyanmasını sağlamıştı. Kalabalığın hayal kırıklığı dolu, küfür ve homurdanma yüklü gözleriyle o an karşılaştım. Rakibim ise buna rağmen onları coşturmaya çalışan, gururlu hareketler yapıyordu. Bu sadece bir dövüş değildi; aynı zamanda bir şovdu, ama bu şovun tek bir yıldızı vardı. O da bendim.

Yere kapaklanmışken, göz ucuyla Patron’a baktım. Ayaklanmıştı. Bu, paniklediği anlamına geliyordu. Sandalyesinde rahat oturan Patron, şimdi diken üstündeydi. Boynumu kütlettim ve tekrar omuzlarımı döndürerek gergin kaslarımı rahatlatmaya çalıştım. Sanki bedenimdeki acı, şimdi birer enerji kaynağına dönüşmüştü.

Sanırım bu kadar korku sana yeterdi, Patron.

Yavaşça, küllerinden doğan bir güçle ayağa kalktım.

Anka, küllerinden tekrar doğar.

Tekrar pozisyonumu alınca Kobra’yla göz göze geldik. Asıl dövüşün şimdi başladığı işaretini verdikten sonra rakibime döndüm. Adamın keyifli gülümsemesi azaldı. Ağzımdaki kanın enfes tadı tüm hücrelerime işledi. Yenilendiğimi hissediyordum. Yere tükürüp, elimin tersiyle ağzımı silerken yüzümde keyifli bir gülümseme belirdi. Rakibim afallamış bir şekilde bana bakıyordu. Şaşırtmacalı bir şekilde ona doğru koştum ve havalanıp göğsüne tekmemi geçirdim. Bu hareketimle yükselen sesler ‘Kurt’ diye haykırıyordu.

Yere düşen adamın kalkmasına izin vermeden yanına gittim. Adamın yüzünde patronu gördüğümü hayal ederek tekmelerimi savurmaya başladım. Her darbem biraz daha sertleşirken ayağım acıdan uyuşmaya başladı.

Ortamın sıcaklığı, içimdeki hırsla birleşince ter içinde kalmıştım. Darbelerimle çemberin ucuna kadar gelen adam can havliyle ayağımı kavradı. Kurtulmaya çalışırken dengemi kaybettim. Gerisin geri düşerken başımı sert bir şekilde zemine çarptım. Gözlerim bir anlık karardı. Sersemlediğimi hissediyordum. Gözlerimi açtığımda rakibin bana doğru geldiğini görünce rast gele tekmemi savurdum. İnleme sesiyle yer titredi. Kobra saymaya başladı.

“ 1, 2, 3…”

En hızlı şekilde ayağa kalkmaya çalıştım, rakibimin de pes etmeye niyeti yoktu. Sanki o da benim gibi acıdan besleniyordu. Hızla üzerime hamle yaptığı an görüntüm hafif kaydı. Gözüme savurduğu darbe kıl payı kaşıma gelmişti, hafif bir acı hissiyle yanağımdan süzülen sıcaklık beni kendime getirdi. Yüzüme darbe almaktan nefret ediyordum. Bu dövüş çok uzamıştı artık.

Elimin tersiyle süzülen kanı silerken rakibime doğru yürümeye başladım. Her yanımdan öfke aktığını hissediyordum. Adım seslerim de bunu karşı tarafa hissettirmiş olacak ki bana doğru döndü. Tam havalanıp karnına tekme atmak için hızlanmıştım ki Kobra’nın yanında bir şey gördüğümü sandım. Loş ışıklardan yüzleri tam seçemiyordum ama tüm karanlığın içinde güneş gibi parlayan sarı saçlar dikkatimden kaçmamıştı. 

Gözlerimi kıstım. Başımı hayal görecek kadar sert çarpmış olamazdım. Ufak tefek sarışın bir kızın gözlerini gördüğüm an zaman durmuştu sanki. Onun burada ne işi vardı? Bakışlarımı etrafındaki adamlarda gezdirdim. Hepsi Yer Fıstığına yiyecek gibi bakıyordu. Onunsa derdi bendim. Gözlerindeki korku ve acı tüm bedenimin uyuşmasına neden oldu.

“Ayşin?”

O kırık fısıltı, gürültünün ortasında bile Ayşin’in kulaklarına ulaştığından emindim. O an, tüm gardım düşmüştü. Bir saniyeliğine bile olsa, ringin kurallarını, Patron’u, acıyı… her şeyi unutmuştum. Bu dikkatsizlik, hayatıma mal olabilirdi.

Rakibim, profesyonel bir fırsatçı çevikliğiyle belime sarıldı. Kollarını belime kilitledi ve bütün ağırlığıyla beni çember dışına, demir bariyerlere doğru itmeye başladı. Bu, basit bir kural ihlaliydi ama kuralı koyan Kobra bile şu an gergindi. Tam çizginin ucuna, düşmek üzere olduğum noktaya geldiğimde, son bir refleksle ayağımı yere daha sağlam bastım ve bütün gücümle adamın sırtına dirseğimi geçirdim.

Acıyla bir inleme çıkaran adam, kollarını çözmek zorunda kalıp yere kapaklandı. Ancak pes etmedi. Yere düşer düşmez, yerden uzanarak bacaklarımı yakaladı ve beni de kendi üzerine çekti. Dengesiz bir şekilde adamın üzerine düştüm. Daha ne olduğunu anlamadan, bacaklarını şahin pençesi gibi boynuma dolayan adam, nefesimi kesiyordu. Resmen, yüzüstü yatarak, kavgayı bir boğuşmaya çevirerek kazanmaya çalışıyordu.

Ellerimle onun çelik gibi sıkı bacaklarını ayırmaya çalıştım. Başını bana yaklaştırıp, öfkeyle bağırarak boynumu kırmak istercesine daha da sıkmaya başladı. Gözlerim kararırken, kafamı güçlükle Kobra’ya doğru çevirdim.

Göz göze geldiğimiz an, bakışlarımdaki panik ve talimatı okudu. Gözlerimle Ayşin’i işaret ettim. Kobra, o kasvetli ortamın ortasında, Ayşin’e baktı. Daha sonra bana doğru döndü. Ayşin’le ilgili olan her şeyi biliyordu. Ne demek istediğimi anlarken Yer Fıstığını önüne doğru çekti. Ayşin buna karşı koymamış, donmuş bir şekilde bana bakmaya devam etmişti.

Odaklan Kurt! Ya o, ya sen.

Tekrar rakibime döndüm. Akciğerlerim havayı yalvarırcasına isterken, son gücümle üzerimdeki ağırlığı taşıyarak ayağa kalktım. Hâlâ bacaklarını boynumdan çekmeyen, o zehirli tutuşu sürdüren adam keyifle gülüyordu. Gözlerinde, dövüşü bu kurnazlıkla kazandığına dair bir zafer pırıltısı vardı.

İşte o an, Patron’a olan öfkem, boğulma hissim ve Ayşin’in tehlikede olma ihtimali, tek bir ani kararda birleşti. Hızla dizlerimin üzerine çöktüm. Bu hareketimle, bacakları boynuma kilitli olan adamın sırtı ve başı, müthiş yıkıcı bir darbeyle kaygan betona çarptı. Kafa sesini duyduğumda, irkildim. Boynumdaki bacaklar anında gevşedi. Hava, ciğerlerime dolarken sarsıldım. Gözüm kararmıştı ama durmadım. Bilinci kaybolmak üzere olan adamın üzerine çıktım ve yumruklarımı ardı ardına, kontrolsüz bir öfkeyle hareketsiz yatan adama savurmaya başladım. Her yumruk, Patron’a, zoraki hayatıma ve Ayşin’in buraya gelmesine neden olan o fevriliğe iniyordu.

Ta ki, kulakları sağır eden gürültü bir anda kesilip, mekânın tüm ışıkları bembeyaz bir şiddetle yanana kadar.

Herkes durdu. Herkes dondu.

Elimi, ani aydınlık karşısında tepki veren gözlerime siper ederek etrafta dolaştırdım. Ringin etrafındaki kalabalık, şimdi birer heykele dönüşmüştü.

Ringin ana girişinden ve acil çıkış kapılarından giren, siyah üniformalı ve coplu figürlerin sesi yankılandı.

“Kimse kıpırdamasın. Polis!”

Etraf asıl şimdi mahşer yerine dönmüştü. Polis anonsunun getirdiği o bir saniyelik şokun ardından, içgüdüsel panik kalabalığı ele geçirdi. Çığlıklar, sert adımlar ve birbiriyle çarpışan vücutların gürültüsü, mekânda kontrol edilemez bir kargaşaya neden olurken, ringin kenarında Ayşin’e baktım. Yüzü, eksiksiz bir dehşet ifadesiyle çarpılmış, gözleri irileşmişti.

Neyse ki, Kobra’nın hâlâ onu koruyor olması ve hızla kaçış yolunu araması, içimi az da olsa rahatlattı. Polisler, mekana hızla dağılıyor, koridorları ve ringin etrafını kesmeye başlıyorlardı. Sendeleyerek, acıyan kaslarıma rağmen ayağa kalktım.

Aramızdaki insan denizinden yol açarak Ayşin’e ulaşmaya çalışıyordum. Kaçışanlar, birbirlerini ezmek, basıp geçmek pahasına polislerden uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Bu kontrolsüz akış, ona ulaşmamı zorlaştırınca, çaresizce Kobra’nın dikkatini çekmeye çalıştım. Göz göze gelmemizle, hemen ringin arkasındaki soyunma odasının loş koridorunu işaret ettim. Kobra, başını 'tamam' anlamında net bir şekilde salladı ve Ayşin’in kolundan sıkıca tutarak onu çekmeye başladı.

 

Ayşin, ilk başta ne olduğunu anlamamış gibi, Kobra’nın elinden kurtulmak için çırpınıyor, neredeyse ona vurmaya çalışıyordu. Neredeyse arka tarafa geçmişlerdi. Panikle etrafa bakarken, gözleri bir an benimkileri buldu. Yüzündeki gergin, şok olmuş ifade, beni gördüğü anda milimetrik de olsa rahatladı. Kobra’ya vurduğu eli şimdi bana doğru uzanıyor, dudaklarından adımı söylediğini aradaki uğultuya rağmen anlayabiliyordum.

Hızla yürürken önüme çıkan ve kaçmaya çalışan birkaç kişiye sertçe yumruğumu indirip, kendime anında bir yol açtım. Kalabalık seyrelmeye başlayınca, merdivenlere doğru yürümem kolaylaştı.

Merdivenleri üçer beşer tırmanırken, çığlıklar, siren sesleri ve bağırışlar kulağımı tırmalıyordu. Işık gittikçe azalmış, loş ve kirli bir sarıya dönmüştü. Yanımdan, terden sırılsıklam olmuş birkaç kişi bana çarparak geçti. Dizlerim titriyordu ama koşmaya devam ettim. Arka koridorun sonundaki soyunma odasının kapısından içeri girdiğim anda, Ayşin’in net bir çığlığını duydum.

“Uraz!”

Sesi titrekti ve ağladığını sesinden anlayabiliyordum. O anda, dövüş, Patron, polis… her şey önemini yitirdi. İkimiz de aynı anda, içgüdüsel bir dürtüyle birbirimize doğru koştuk.

Kollarımın arasında onu hissettiğimde, bütün vücudumdaki gerginlik sanki tek bir anda boşaldı. Derin bir nefes aldım; sigarayla harmanlanmış hanımeli kokusu burnuma doldu, Ayşin’in güvende olduğu hissi, o kısacık an için tüm karmaşayı unutturdu. Bir süre ona sarılarak, titrek bir şekilde soluklandım. Bütün vücudum, kaslarım ve ruhum, bu beklenmedik sığınakta dinleniyordu.

Daha sonra yaptığımın ve bulunduğumuz yerin farkına vararak, hızla ondan ayrıldım. Şefkat yerini anlık bir öfkeye bırakmıştı.

“Senin burada ne işin var?!” 

Sesim, kontrol edemediğim bir otoriteyle çıkmıştı. Ayşin ıslanmış gözlerini silerken ben kapıya ve odaya bakınıp devam ettim. 

“Kobra nerede? Hemen buradan çıkmalıyız!” 

“Buradayım.”

Kobra’nın boğuk sesi, pencerenin hemen altından geldi. Hızla, Ayşin’i kolumun altından çekerek pencerenin önüne gittim. Dışarıdaki soğuk gece havası, ciğerlerime doldu. Kobra, aşağıdan başını yukarı kaldırarak bana baktı ve sesini alçaltarak fısıldadı. 

“O inatçı keçi, sen gelmeden atlamayacağını söyledi.” 

Ardından hızla etrafına bakındı. “Hadi. Çabuk olun. Burası yakında temizlenir.”

 

“Ah o keçi yok mu!” Sinirle inlerken içimdeki endişeyle tezat oluşturan bir gülümseme yüzüme yayıldı. “Sağ olasın Kobra.” Başını bir kez ‘önemsiz’ der gibi salladı. 

Arkamı döndüm. Gözlerimi soyunma odasında kısacık dolaştırdıktan sonra kapıya doğru koştum ve üzerindeki anahtarı sonuna kadar çevirdim. Fakat kilitlemenin polisleri durdurmayacağını biliyordum. Bu yüzden odanın ortasında duran ağır, yıpranmış koltuklardan birini kapıya doğru sürükledim. Gıcırdayan ses camları titretecek kadar yüksek çıktı ama bu, polislerin odaya dalmasını bir anlığına da olsa geciktirecek bir barikat oluşturdu. Kazanılan her saniye, hayatiydi.

Dolaplardan aceleyle temiz kıyafetlerimi aldım. Kolumu tekrar Ayşin’in beline dolayarak onu pencerenin önüne çektim.

“Atla.” Sadece bir kelimeydi. Bir emir…

“Yapamam,” diye fısıldadı, sesi bir kuş tüyü gibiydi. 

“Hadi Ayşin,” dedikten sonra tişörtümü üzerime geçirdim. İçerideki çığlıklar ve koşuşturmaca neredeyse tamamen kesilmişti. Bu kötü bir işaretti. Belli ki polisler içerideki kalabalıkla işi bitirmişti ve şimdi sistematik bir şekilde odaları kontrol etmeye başlayacaklardı.

“Hemen aşağı atla.”

Ayşin, ürkekçe karanlık sokağa baktı. Gözleri pencere eşiğinde takılı kalmıştı. “Çok yüksek,” dedi. Pantolonumu üzerime geçirirken onun baktığı şekilde dışarı baktım. Sadece iki metre yükseklik vardı.

“Abartma Ayşin. Polislere yakalanmak mı istiyorsun? Hadi, zamanımız kalmadı!”

Bir süre daha dışarı bakan Ayşin, başını olumsuz anlamda salladı. Sinirle inlerken, ayakkabılarımı değiştirdim ve deri montumu üzerime geçirdim. Siyah deri mont, üzerimdeki kan izlerini saklayacak, geceyle bütünleşecekti. 

“Uraz… Gerçekten yapamam.” Harika… Bir de yükseklik korkusuyla savaşacaktık.

“Kobra sen git. Haberleşiriz.” Kobra, aşağıda bir anlığına tereddüt içinde bana baktı. Gözlerinde bir abi endişesi vardı. “Emin misin, Uraz?”

“Git abi git. Bu inatçı keçi yüzünden sen de riske girme.”

Başını 'tamam' anlamında sallayan Kobra, “Çabuk olun Uraz!” diye fısıldadıktan sonra hızla koşmaya başladı. Tam o sırada, koridorun derinliklerinden ayak sesleri geliyordu. Polislerden saklanmaya çalışan birileri miydi? Yoksa teftişe başlayan polisler mi emin olamadım. Fakat işimizi şansa bırakamazdım. Ayşin’e döndüm. Gözlerinde hala o kaçışsız dehşet ifadesi vardı.

“Yakalanmak mı istiyorsun?”

Titrek gözlerle bana bakan Ayşin başını hayır anlamında salladı. “Aşağı atlamıyorsun da,” dediğimde ise sessiz kaldı. Daha fazla ısrar etmenin anlamı yoktu.  

“Bunu sen istedin.”

Ve tereddütsüz bir hareketle, pencereden dışarı, beton zemine atladım. Yere yumuşakça indim ve hemen pencerenin dibindeki duvara siper oldum.

“U-Uraz?”

Onun hayal kırıklığını ve terk edilmişlik korkusunu hissettiğim sesi, arkamdan yankılandı. Yukarı baktığımda, pencere pervazını tutarak eğildiğini gördüm. Biraz daha zorlarsa atlamasına gerek kalmadan düşecekti zaten. Onun görüş alanına girerken ellerimi havaya kaldırdım. 

“Ben seni yakalayacağım. Hiçbir şey olmayacak. Hadi atla, Ayşin.”

 “Korkuyorum.” 

“Ayşin!” diye bağırdıktan sonra etrafıma bakındım. Neyse ki çevredeki siren sesleri sesimi bastırmıştı. Tekrar Yer Fıstığına bakarken “İçeride olmaya korkmuyorsun da buradan atlamaya mı korkuyorsun? Gözünü kapat ve kendini sal. Hadi!” dedim. Tereddüt ederek pencerenin pervazına tutunan Ayşin bir süre gözlerimin içine baktı.

“Hadi!” diyerek ellerimi sabırsızca havada salladım. Dikkatlice ayaklarını aşağı sarkıtarak pencereye oturdu. Bir süre atlamak için hamle yapıp son anda vazgeçti. Sabrım git gide tükeniyordu. Etraftaki sesler yaklaşmaya başlayınca, kapının zorlanma sesiyle Ayşin arkaya doğru baktı. 

“Atla artık!” diye bağırmamla kendini havaya salması bir oldu. Birkaç saniye sonra kucağımda olan kız nefes nefese boynuma tutundu. Korkudan titriyordu, onu kucağımdan indirmem sadece yavaşlamamıza neden olacaktı. Bu yüzden onu kucağıma tamamen yerleştirerek koşmaya başladım.

Kapının kırılma sesini işittiğimde başımı geriye doğru çevirdim. Pencereye doğru koşmuş olan ve çevreyi inceleyen polisin bizi fark etmesi saniyelerini almadı. “Durun. Polis!” diye arkamızdan bağırdı. Bizim gibi pencereden atladığını gördüğüm an önüme döndüm.  Tabanlarımı yakarcasına koşmaya başladım. Allahtan Yer Fıstığı hafifti. Yoksa şu anda enselenmek an meselesiydi.

Hızla arabanın yanına geldiğimde, Ayşin’i kucağımdan indirdim. Vücudumun her yerindeki kesikler ve morluklar, ani hareketten dolayı sızlıyordu. Şoför koltuğuna doğru dolanırken, deri montumun iç cebinden anahtarı çıkardım.

“Bin hemen!” diye tısladım.

Kapıları açtığım anda koltuğa geçen Ayşin, panikle emniyet kemerini takmaya çalıştı. Tam o sırada, arkamızdaki ara sokaktan bir anda polislerin görüş alanıma girmesiyle arabayı çalıştırdım. Farların yanmasıyla dikkatleri bizim tarafa dönen adamlar koşmaya başladı.

“Geliyorlar Uraz!” 

Ayşin'in sesi, ince bir çığlık gibiydi. Hızla geri vitese taktım ve lastikleri gıcırdatarak arabayı geri geri sürmeye başladım. Dar, karanlık sokağın uygun bir yerinde keskin bir U dönüşü yaparken Ayşin, koltuğa yapışarak çığlık attı. Elleriyle gözlerini kapatan Ayşin’i umursamadan, birinci vitese takıp gaza abandım. Motorun kükremesi kulakları doldururken, sırayla vitesleri yükseltiyordum. Birkaç saniye içinde ana yola çıkmıştım bile.

Polislerin takip etmemesini umarak gaza yükleniyordum. Yolun hız limitini çoktan aşmıştım. Araçların arasından sağlı sollu, tehlikeli manevralarla geçerken, bir yandan da dikiz aynasından takip eden olup olmadığını kontrol ediyordum. 

Kimse yoktu.

Göz ucuyla Ayşin’e doğru baktım. Yüzü hâlâ kapalıydı. Kimsenin peşimizden gelmediğine emin olana kadar hızımı kesmedim. 

Hızımızı kontrol altına alıp, otobana girdiğim anda Ayşin ellerini kontrollü bir şekilde yüzünden çekti. Etrafa bakınırken “Bitti mi?” diye sordu.

Onun sorusunu görmezden geldim. “Senin orada ne işin vardı?” Sesim, sorgulayıcı ve sertti.

Başını bana doğru çevirdi. Kısa bir an gözlerine baktım ve hemen tekrar yola döndüm. Gözlerimde gördüğü şeyi okumasını istemiyordum. Bir süre sessizce, yüzümdeki ifadeyi çözmeye çalışırcasına beni izledi.

“Kaşın çok kötü gözüküyor.” 

O da benim sorumu es geçmişti. Sesi, az önceki panikle tezat oluşturacak kadar yumuşaktı. Dikiz aynasından kaşıma baktım. Söylediği gibi berbat haldeydi ama bu konuyu değiştirebileceği anlamına gelmiyordu. 

“İçeri nasıl girdin?”

“Dikiş atılması gerekebilir.”

“Neden oradaydın Ayşin?”

“Diğer yediğin darbelerden dolayı da doktora gözükmelisin bence.”

“Ayşin!” Gözüm yolda olsa da, sesimdeki uyarı netti.

“Çok kötü gözüküyorsun. Her yerin morarmış Uraz ve-”

“Yeter!”

Bağırmamla nefesini tutan Ayşin’e ters ters baktım. Burnumdan soluyarak tekrar önüme döndüm. Vücudumdaki adrenalin, yavaş yavaş öfkeye dönüşüyordu.

“Senin orada ne işin vardı?” Tane tane, tehlikeli bir sakinlikle sordum.

Derin bir nefes alan Ayşin, gözlerini camdan dışarı dikerek “Dövüş izlemeye geldim,” dedi. Hâlâ lafı dolandırıyor, duvarları yükseltiyordu.

Direksiyonu o kadar sıkıyordum ki, eklemlerim bembeyaz olmuştu. Öfkeyle, boğuk bir kahkaha attım. Boynumu kütleterek üzerimdeki gerilimi azaltmaya çalıştım. Dişlerimi o kadar sıkıyordum ki, birazdan hepsini kırabilirdim. Ayşin bunu hissetmiş gibi, tedirginlikle nefesini dışarı üfledi.

“Tamam ya, özür dilemek için gelmiştim.”

Bu cevapla, birden bakışlarımı Ayşin’e çevirdim. Neyin özründen bahsediyordu? Bakışlarımı kaçıran Ayşin, parmaklarını birbirine kenetleyerek “Bugün sana sesimi yükselttiğim için özür dilerim,” dedi. Kaşlarımı çatmamla, yara yerimin sızlaması bir oldu. Gözlerini kenetlediği parmaklarına diken Ayşin, pişmanlıkla konuşmaya devam etti.

“Ablamın sinirini senden çıkardım. Bu zamana kadar hak etmeyen kimseye bağırmamıştım ben ve kalbini kırmak isteme-”

“Kalbimi kırdığını nereden çıkarttın?” 

Sözünü kestim. Bu ifade hem içimdeki öfkeyi bastırdı hem de beklenmedik bir acı noktasına dokunmuştu.Yer Fıstığını göz ucuyla inceledim. O ise şaşırmış ama sinirlenmiş görünüyordu. 

“Çünkü, geçen gün bana suçsuz yere bağırdığında kalbim kırılmıştı.” dediğinde başımı tamamen ona doğru çevirdim. Gözleri titriyordu; duygusallıkla yüzleşmekten çekindiği belliydi.

“Senin de kırılmış olma ihtimali-”

Tekrar sözünü kestim. Sesim bu kez buz gibiydi. “Olmayan bir şey kırılmaz.” Yolu kontrol edip, bir anlığına tekrar Ayşin’e döndüm. 

O yüzden özrünü, kalbi olan birine sakla.”

Dudakları aralanarak şaşkınlıkla bana bakan Ayşin, kaşlarını çattı. Önüme döndüm. Kısa bir sessizlikten sonra, Ayşin’den beklenen karşılık geldi: “Odunların kalbi olmadığını unutmuşum,” diyerek kollarını göğsünde bağladı.

Bir süre sessizce yolu izleyen Ayşin, hızla bana doğru döndü. Gözlerindeki şok yerini hesap sormaya bırakmıştı.

“Sen söyle bakalım. Senin orada ne işin vardı?” Sanki ne işim olduğunu görmemişti.

“Tamam dövüşçüsün, onu anladık da ne alaka?” Bir de Ayşin’e hesap mı verecektim? Bu absürtlük, yorgunluğumun üzerine binen son damlaydı.

“Seni dövüştürmeleri yasal mı?” diye sorduğu an, kendi kendine cevapladı. “Yasal olsa neden polisler bassın. Bendeki de soru…” Ayşin’in kendi kendine konuşması bir an için işime gelmişti. Gerçek anlamda kendimi fazlasıyla yorgun hissediyordum. 

“Senin bir dövüşçü olduğuna inanamıyorum.” dedi en sonunda. Göz ucuyla ona baktım, gözleri torpidoda bir yere dalmış, başını iki yana sallıyordu. “Tamam, büyük duruyorsun. Vücudun bize göre fazla gelişmiş ama ben hep kickboks falan yaptığını düşünmüştüm. Nereden bilebilirim kum torbası yerine canlı kanlı insanları kullandığını.”

Sanırım bu kızın iç hesaplaşması sabaha kadar sürecekti. Susmak onu durdurmuyordu. Vücudumdaki ağrılara bir yenisi daha eklenmişti. Bir an önce onu evine bırakmazsam, başım çatlayacaktı. Hızımı arttırınca bir an sustu. Ne hissettiğimi anladığını umuyordum.

“Yüzünü gördüm,” dedi, sesi yine yumuşaktı. Yoldan gözlerimi ayırmasam da kaşlarım çatılmıştı. “O adama öyle bakman için, sana daha önceden bir şey yapmış olması gerekir.” Göğsümü şişiren derin bir nefes aldım. 

“Bir şey yapmadı!” 

Sesim bu kez keskin bir kırbaç gibiydi.

“O zaman nasıl o kadar nefret doluydun? Saf nefret. Tıpkı yetimhanedeki gibi.”

O pislik adamın anısı aklıma geldiğinde, direksiyonu sıktım. O anı, onun dilinde duymak beni deli etmişti. 

“Seni ilgilendirmez.”

“Ağzından başka bir şey çıkmaz mı senin?” diye yakındı.  Yolu kontrol ederek uygun, tenha bir yerde dörtlüleri yakarak durdum. Gözlerimi kapatıp başımı koltuğa dayadım. Bir süre sessizce, zonklayan ağrılarıma odaklandım. Geçmeyeceğini anladığımda gözlerimi açtım. Akıp giden trafiğe baktım. Yorulduğumu şu anda daha iyi hissediyordum.

“Ne istiyorsun?”

Başımı Ayşin’e çevirdim. Beni anlamadığı yüzünden belliydi. Sesim benden beklenmeyecek şekilde sakin ve yorgun çıkarken konuşmaya başladım. 

“Benden ne istiyorsun Ayşin? Sana beni rahat bırak demedim mi? Sende bana dedin. Ben senden özür diledim mi ki sen benden özür dilemek için kendini bu kadar tehlikeye atıyorsun? Orada başına gelebileceklerle ilgili en ufak bir fikrin var mı senin? O kadar kitap okuyorsun, hiç mi iyi kızların başına gelen kötü olayları okumadın?”

Suçunu bilen küçük çocuklar gibi başını öne eğen Ayşin anlayamadığım bir şekilde ağzında bir şeyler geveledi. Bir süre onu izledim. O da bunu biliyormuş gibi pozisyonunu bozmadı. Verecek bir cevabı olmadığını anladığımda arabayı çalıştırdım ve tekrar yola çıktım.

Sessiz süren kısa bir yolculuktan sonra Ayşinlerin kapısının önünde durdum. Düşünceli bir ifadeyle kemerini çözen Yer Fıstığının elinin üzerine belli belirsiz elimi yerleştirdim. Bu beklenmedik, küçük hareketimle dakikalardır yüzüme bakmayan kız, gözlerini hızla benimkilerle buluşturdu.

 

Pişmandı, üzgündü, hayal kırıklığı yaşıyordu. O mavilikler, bana çok şey anlatıyordu ama o, benim son sözümü yanlış anlamış olabilirdi. Onu kurtarmıştım, ama onu benden uzak tutmam gerekiyordu. Bunu göze alamazdım. Gözlerine kararlı bir şekilde bakarak son sözümü söyledim.

“Vicdanın ağır bassa da, benden uzak dur Yer Fıstığı.”

Yorumlar