Şah - 16. Bölüm

 URAZ

Acı, bedenimde egemenlik kurmuştu. Normalde olsa hoşuma giderdi ama şu anda havanın bile tenime değmesini istemiyordum. Daha önceki hiçbir dövüş gecesi böyle olmamıştım. Bedenime değen yatak çarşafı bile inlememe neden oluyordu.

Bütün gece gözüme uyku girmemişti. Tam uykuya daldığım an kirpiklerimden sızan güneş ışığıyla küfürleri ardı ardına sıraladım. Yastığı yüzüme bastırdım. Kaşımdaki yarık, yerini hatırlatınca acıyla inledim. Boşu boşuna dayak yemiş gibi hissediyordum. Her ne kadar Patron’a dersini versem de dövüş sonlanmadan polis baskını olmuştu. Bu da dövüşün tekrarlanacağı anlamına geliyordu. İşte o zaman yüzüme yumruk atmak neymiş ona gösterecektim. Bir süre hareketsizce yatakta uzandım. Ağrılarım hafifleyeceğine daha çok artıyordu. Bugün uykunun bana haramdı. Yastığı yüzümden çektim. Kaşımın zonklaması üstündeki baskıyı çekince hafifledi. 

Bir süre gözlerimi tavana diktim. Başımın ağrısı tüm yıkıcılığıyla devam ediyor vücudum alev alev yanıyordu. Çok güçsüzdüm. Öyle güçsüzdüm ki gözlerimi kırpmak bile yanımı yakıyordu.

 Ezildiğini düşündüğüm kaburgam derin nefes almamı engelliyor kısa kısa aldığım nefesler içimi rahatlatmıyordu. Elimi darbe aldığım yerlerde belli belirsiz gezdirdim. Bu his bile dişlerimi sıkmama neden oldu.

‘Bir daha kimsenin bana vurmasına izin vermeyeceğim.’

Üzerimdeki pikeyi çekmek bile işkence gibi geldi. Yavaşça yatakta doğrulduktan sonra, çıplak ayaklarımı zemine bastırdım. Onlar da dün gecenin acısını çıkarmak istercesine sızlamaya başladılar. Cesur bir yüz ifadesi takınıp kendimi ayağa kalkmaya zorladım. Gözümün bir anlık kararmasıyla sendeleyince tekrar yatağa oturdum. Lanet olsun, resmen ayağa kalkmaktan acizdim. Tek elimi şakağıma bastırarak ovmaya başladım. Beynim kafatasımdan çıkmak istercesine zonkluyordu. Allahtan Patron bir süre ortalarda gözükmemem gerektiğini söylemişti. Bu halde okula gitmek benim gibi biri için bile fazlaydı.

Soğuk bir duşun iyi geleceğini düşünerek ayağa kalkıp banyoya doğru yürümeye başladım, fakat ayaklarım hareket ettiğinde tabanıma bıçaklar saplanır gibi acıtıyordu. Acılara umursamadan yürümeye devam ettim. Midem de berbat durumdaydı, sanki içimde bir volkan patlayacakmış hissiyle sık sık kusmaktan kıl payı kurtuluyordum, dişlerimi sıkarak kendimi kontrol etmeye çalıştım. Tüm bu fiziksel ıstıraplar gözümü karartıyordu, başım dönüyordu, acıdan iki büklüm yere çökmek istiyordum. Yine de pes etmeyip duvardan destek alarak banyoya gittim.

Üzerimdekileri çıkartırken acı gerçek aynadan bana göz kırpıyordu; beredeyse morarmadık yerim kalmamıştı, kaşımdan boynuma süzülen yer yer kurumuş kan lekeleri hâlâ oldukları yerde duruyorlardı, daha fazla berbat halime bakmadan duşa girdim. Su bedenime ilk temas ettiğinde canımı yakarken soğuk su moraran bölgenin uyuşmasına neden oluyordu.

Bir süre duşta oyalandım. Salonda çalan telefon sesiyle apar topar dıştan çıkarken elime geçen ilk havluyu belime dolayarak salona yürüdüm. Telefonun ekranında kobranın numarası gözüküyordu, zaten çalan zil sesinden de bunu anlamalıydım diye kızdım kendime. Uzun süredir çalmaya devam eden telefona cevap verdim. 

“Kobra?”

“Uraz müsait misin?”

Kobra kısık sesle konuşuyordu, belli ki bir şeyler yolunda gitmemişti. Ağrılarımdan inleyerek yatağa oturdum.

“Hayırdır?” 

“Patron’la dünkü kamera kayıtlarını izliyoruz” dedi. Bu tahmin edilebilecek bir şeydi. Patron ne zaman bir terslik olsa tüm kamera kayıtlarını gözden geçirip sorumlu kişiyi bulmaya çalışırdı. Peki sesi neden bu kadar tedirgindi?

“Evet?”

Kobra’nın telefonu kulağından çektiğini, gelen hışırtı seslerinden anladım. Birilerinin konuştuğunu duysam da ses su altındanmış gibi geliyordu. Sessizlik olduğu an tereddütle “Kobra?” diye seslendim. Birkaç saniye sonra tekrar hışırtı sesleri duyuldu. 

“Buradayım, beni dinle, Patron, polis baskınından Ayşin’i sorumlu tutuyor.”

“Ne?”

Ayağa kalktım, Ayşin’i görmüş olabileceği ve bunun sonucunda yapacakları dün geceden beri aklımı kurcalıyordu ama böyle bir saçmalığı düşünmesi aklımın ucuna gelmezdi. O kızın polislerle ne alakası olabilirdi ki? Bunu düşünebilmesi için aklını kaçırması gerekirdi.

“Ne alaka?”

Kobra “Dövüşe, operasyonu yöneten baş komiserle gelmiş. İçeri birlikte girdikleri kamera kayıtlarından ayan beyan ortada.” Duyduklarıma inanamıyordum. İnanmak istemiyordum. Ayşin’in içeri nasıl girdiği şimdi açıklığa kavuşsa da neden böyle bir şey yaptığı tam anlamıyla muammaydı.

“Uraz?”

“Öğreneceğim Kobra.”

“Tamam… Uraz.”

 “Efendim?”

“Eğer gördüğümüz şeyler düşündüğümüz gibi değilse, Ayşin’i korusan iyi olur. Patron’un öfkesi bizi bile yakıyorsa, o kızı kül eder.”

Telefon kapandı. Ne yapacağımı bilmeden bir süre telefonun ekranına dalıp gittim,  gözümün önüne dün geceyi ve Ayşin’i getirdim. Korkusu gerçekti, bunu gözlerinde görmüştüm. Benim dövüşçü olduğumu bile yeni öğrenmişti. O kadar soru sorması, öğrenmek için çabalaması, polisleri gördüğü anki paniği…

Yok, hayır. Ayşin’in onlarla iş yapması imkânsız. O zaman o adamla neden yan yanaydı? İçeri girdiğinde, karşıma çıkarken korkusuz olması o adama güvenmesinden dolayı mıydı?

Odanın içinde volta atarken Cankut’un numarasını tuşladım. Birkaç çalıştan sonra beni meşgule atması öfkelenmeme neden olurken bir daha aradım, tekrar meşgule düşünce kükreyerek telefonu yatağa fırlattım,  şimdi iki elimle saçlarımı kavrayıp çekiştirdim. Yeni yeni geçmeye başlayan baş ağrım tekrar eski yerini aldı, deli danalar gibi odanın içinde yürürken telefonum çalmaya başladı. Bir an durdum ve ekrandaki kişiye baktım. Cankut’u görmemle telefonu elime aldım. 

“O telefonu meşgule attığın parmağını kıracağım lan!”

“Derste telefonu açmamı nasıl bekliyorsun Uraz?”

Derste miydi? Nasıl olur? Patron bir tek bana mı evden çıkmama mı tembihlemişti?

“Okulda mısın?” diye sorduğumda alaycı bir gülüş duydum. 

“Yok. Dün geceden sonra evde eğitime başladım. Tövbe ya rabbim, tabi ki okuldayım. Asıl sen neredesin?” dediğinde kaşlarım daha çok çatılırken yatağa oturdum. Boştaki elimle saçlarımı karıştırırken “Patron bir süre ortalarda görünmememi söyledi. Açıkçası bu halde pek görünmek istediğim de söylenemez.” dedim.

Bir süre sessiz kalan Cankut “Kim dedi sana Patron’a ders ver diye. Al işte insan içine çıkacak halin kalmadı.” deyince derin bir nefes aldım.

“Siktir et. Ayşin okulda mı?”

“Gibi gibi.” dediğinde ‘Ne saçmalıyor bu?’ diye düşünerek yüzümü buruşturdum.

“Yani fiziken burada ama ruhen bambaşka yerlerde.”

“Dünkü yaşadıklarından dolayıdır.”

“Bende öyle düşündüm.”

Şüphelenmiştim, “Sen dün onu gördün mü?”

“Son anda ezilmekten kurtardım. Kimseye göstermeden dışarı çıkarmaya çalıştım. Sonra elimden kurtulup kendini ringe attı zaten. O sırada telefonum çaldı. Rahat konuşmak için dışarı çık-”

“Kiminle geldiğini gördün mü?” diyerek sözünü kestiğimde bir süre sessiz kalan Sarı “Hayır.” dedi. “Kiminle gelmiş ki?” diye sorduğunda yüzümü ovuştururken tekrar ayağa kalktım. 

“Dünkü operasyonu yöneten baş komiserle.”

“Ne?!”

Cankut’un sesinin koridorda yankılandığını duydum. Dişlerimi sıkarak aldığım nefesi yavaşça dışarı verdim. “Ayşin’in polislerle ne işi olur?” diye fısıldadığında başımı iki yana salladım.

“Bilmiyorum ama öğreneceğim. Ben gelene kadar Ayşin’i yalnız bırakma. Bir şey olursa da hemen bana haber ver.”

“Tamam.”

Telefonu kapatıp hızla üzerimi değiştirdim. Yüzümdeki morlukları ve yaraları saklamak için beysbol şapkalarımdan birini başıma geçirdim. Telefon ve arabanın anahtarını alarak ışık hızıyla evden ayrıldım, temkinli bir şekilde arabaya bindim. Birilerinin beni izlediği hissi ilk kez benden çok uzaktı. Belli ki polisler benden şüphelenmemişti. Patron’da adamlarını bir süreliğine peşimden çekmişti. Bu demek oluyor ki birkaç gün rahattım.

Yola çıktım ve var gücümle gaza basıp ışık hızıyla okula geldikten sonra arabayı otoparka park ettim. Öğrencilerin teneffüste olmaması işime gelmişti, arabadan indim ve koşar adım sınıfa doğru yürümeye başladım.

Kapının önüne gelmemle teneffüs zilinin çalması bir oldu. Şapkayı biraz daha suratıma doğru çektim ve Hoca sınıftan çıkana kadar koridorda bekledim. Şaşkın bakışları üzerimde hissedebiliyordum. Hocanın gittiğini görür görmez sınıfa daldım. Koridordakine benzer bakışlar sınıfta da kendini gösterirken başımı öne eğdim ve yüzümü göstermemeye çalışarak Ayşin’e doğru yürüdüm. Hâlâ sırasında oturan Yer Fıstığı benim yanına gelmemle başını kitabından kaldırdı, nefesini tutuyordu, yüzümün berbat hali gözlerimin önüne geldiğinde bayılmamış olmasına şükretmem gerekirdi.

“Uraz?”

Cankut’un sesini duyunca kafamı kaldırdım. Yüzü anında acı dolu bir ifadeye bürününce bakışlarımı tekrar Ayşin’e çevirdim. 

“Konuşmamız lazım.”

Ayşin, başını tamam anlamında salladı ve ayağa kalktı. Yürümek için hamle yaptığı anda kolunu tuttum. Okulda konuşamazdım. Dışarıda görünmemeliydim. Önce koluna sonra yüzüme baktı.

“Okuldan çıksak iyi olur.”

Ayşin bir şey söylemek ister gibi dudaklarını araladı, daha sonra vazgeçip dudaklarını birbirine bastırdı ve sorgulamadan eşyalarını toplamaya başladı.

“Nereye gidiyorsunuz?” diye soran Cankut’a “Haberleşiriz.” diye cevap verdim. 

Ayşin çantasını koluna taktı ve yürümeye başladık. Şapkamın ucunu tutup yüzümü gizleyerek sınıftan çıktım, öğrencilerin bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyordum. Apar topar okuldan çıktım. Arabaya doğru yürürken omzumun üstünden Ayşin’e baktım. Belini tutarak koşması adımlarımı yavaşlattı. Sessizce arabaya bindik. Yer Fıstığı kemerini takarken imalı bir şekilde bana bakmaya başladı. Enerjimi baş komiserle arasındaki ilişkiyi sorgulamak için harcayacağımdan ikiletmeden kemerimi taktım. Yüzünde ufak bir tebessüm belirse de tedirginliği her yanından akıyordu. Okuldan ayrılıp rotamı eve çevirdim.

**-**


Eve girmemle şapkamı bir köşeye fırlattım. Saçlarımı karıştırırken kafamdakileri toparlamaya çalışıyordum, temkinli adımlarla beni takip eden Ayşin’e olduğu yerde kalakalmıştı, eli belinde birkaç adım geriledi. Yüzü korkusunu açığa vuruyordu. Ona bir şans vermek için “Dün içeri nasıl girdin?” diye sordum.

“Saatlerdir üç buçuk atmama neden olan şey, içeri nasıl girdiğimi merak etmen mi Uraz?”

“Hayat lafı dolandırıp gerçekleri gizleyecek kadar uzun değildir Yer Fıstığı” diyerek derin bir nefes aldım. Bugün sakin kalmak için fazladan çaba sarf etmem gerekiyordu.

“Dün gece içeri nasıl girdin?”

“Bir adam yardım etti.”

“Kim?”

“Çetelesini tutmadım herhalde. Arkamdaki biri. Parolayı sorduklarında yaka paça atılmamı engelledi sağ olsun. Hoş daha sonra kendisi beni yaka paça dışarı atmak istedi ama konumuz bu değil sanırım.”

Şu anda kaburgamın sızlamasını bile umursamıyordum. Saatlerdir içimde olan baskı birazda olsa azaldı. Biliyordum, Ayşin’in polislerle işi olmadığını biliyordum. Bu cevap benim için yeterliydi ama Patron için yeterli olacak mıydı? Şu anda Yer Fıstığıyla ilgili komplo planları kurduğuna emindim. Ona bu işle alakası olmadığını nasıl kanıtlayacaktım.

“Ne oluyor Uraz?” 

“Dün gece evden çıktığın andan itibaren yaşadığın her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatmanı istiyorum.”

“Neden?” diye sordu. Sormasa şaşardım.

Kemiklerim acıyla inlememe neden olurken “Bir kere de sorgulama ve dediğimi yap!” diye bağırdım. Elimi kaburgalarıma bastırırken acıyla yüzümü buruşturdum ve derin bir iç çektim.

Ayşin endişeli bir ifadeyle karşıma oturdu. Bir süre hareketsiz kalıp acılarımın hafiflemesini diledim, kendimi biraz daha iyi hissedince “Dinliyorum.” dedim. Sesim benden beklenmeyecek sakinlikte çıktı. Yer Fıstığı derin bir nefes aldı ve dün başından geçen her şeyi anlattı. Gözlerini gözlerimden ayırmıyordu, bu söylediği her şeyin doğru olduğunu bir kez daha kanıtladı. Kollarındaki iğne izlerine bakışını anlatırken “Normal.” dedim.

“Normal mi? Resmen bana uyuşturucu kullandığımı ima etti. Hoş o mekanı ve içindekileri gördükten sonra böyle düşünmesi normal. Dövüşmek için orada bulunacak halim yok ya.”

Kendi kendine gülümseyen Ayşin’e “O içeri girdiğin adam kimdi biliyor musun?’’ Gülümsemesi yüzüne donarken başını hayır anlamında salladı.

“Dünkü baskını yöneten baş komiser.” 

“Ne?!”

“O yüzden neden orada olduğunu sorguladı. Kollarına baktı. Uyuşturucuyla yargıladı.”

“İnanmıyorum, aklı sıra seni içeri sokup uyuşturucuyu nereden aldığını gözlemleyecekti. İşini kolaylaştıracağını düşünüyordu belli ki.”

“Beni kullandı mı yani?’’
“Bir baş komisere bunu yakıştıramadım. Eve gittiğim gibi teessüflerimi şahsına ileteceğim.”

Hafifçe bir kahkaha attım, bu kız resmen sinirlerimi bozuyordu. Güldüğümü gördüğünde çatık kaşları gevşerken dudakları aralandı. Sonra da dert ettiği şeyin saçmalığını fark etmiş olacak ki utançla başını öne eğdi. 

“Teessüflerini yazarken özel koruma istediğini de söylemeyi unutma.”

Aniden başını kaldırdı, gözlerindeki paniği hissediyordum.

“Sanırım dert etmen gereken daha ciddi bir konu var ha?” dedim.

Nefes alışverişi hızlanan Yer Fıstığı “Neden korumaya ihtiyacım olsun ki? Sonuçta baskını yapan değil baskından kaçandım.” gibi bir şeyleri ağzında geveledi.

“Onu o adamla içeri girmeden önce düşünecektin.”

 Ayşin panikle ayağa kalktı. Belli belirsiz gülümsedim. En azından bundan sonra benden uzak durmaya çalışırdı, odanın içinde volta atarken “Ben nereden bilebilirdim baş komiser olduğunu. Baskın olacağını bilsem içeri girer miydim ya!” diye bağırdı. Birden telefonu çalınca ufak bir çığlık attı, ardından başparmağını damağına koyup üç kere ittirdikten sonra elini göğsüne bastırdı, kim arıyorsa hoşuna gitmediği belliydi.

“Efendim Abla, …Nerede miyim?”

Saate bakan Yer Fıstığı “Öğle arasındayız Abla. Nerede olabilirim? Yemek yiyorum dışarıda. Ne oldu?” dedi ve bir süre ablasını dinledi. “Neden?” diye sordu. Ablası ne söylüyorsa canını sıkıyordu.

“Tamam.” diyerek telefonu kapatan Ayşin’in yüzünden düşen bin parçaydı. Tekrar koltuğa oturdu ve parmaklarını telefonun üzerinde gezdirdi. Ne olduğunu sormak istedim ama onun gibi meraklı görünmemeliydim.

“Babamın acilen Ankara’ya gitmesi gerekiyormuş. Bakanlıkla alakalı bir şey miymiş neymiş.” 

Aklıma nedense Patron geldi. Planının bir parçası olabilir miydi?

“Ablamda fırsattan istifade arkadaşlarıyla kaçamak yapacakmış.”

Bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerindeki hayal kırıklığını görebiliyordum.

“Anlayacağın tek başıma kaldım.”

Hiçbir şey söylemedim. Ne diyecektim ki? Ayşin bir süre kumru gibi sağa sola düşünceli bir şekilde baktı, üzgün olduğu her yerinden belli oluyordu. Birden dehşetle iç çekti, gözlerini gözlerimle buluşturdu.

“Şey.”

Nedense söyleyeceği şey hoşuma gitmeyecekmiş gibi hissetmiştim.

“Ben şimdi eve gidip baş komisere teessüflerimi ileterek özel koruma talebinde bulunacağım ya.”

“Ee?”

“O koruma gelene kadar, beni korur musun?”

**-**


AYŞİN

“Korumadan kastın, baban gelene kadar beraber kalmak mı?”

Uraz’ın şaşırmakla kızmak arasında kalmış ifadesine bir süre tepki vermeden baktım. Daha dün akşam benden uzak dur diyen adama 24 saat geçmeden yan yana olmayı teklif etmiştim. Bazen kendime hayret ediyordum, ama ne yapabilirdim? Başımı bunları açan O’ydu. Aslında baş komiserdi… ya da şöyle etraflıca düşününce bunları başıma açan şey kesinlikle vicdanımdı. Allah onu kahretsin, şimdi ne yapacaktım ben?

Uraz’ın hafifçe başını sallamasıyla düşüncelerimden ayrıldım. Ne söyleyeceğini az çok bilsem de ‘Evet’ demekten başka çarem yoktu. Başımı evet anlamında salladığımda gözleri pinpon topu büyüklüğünde açıldı. Kabul etmeyeceğini biliyordum.

“Ooo… Orada dur bakalım Yer Fıstığı.”

“Beni senden kim koruyacak?”

Verdiği cevap aklımın ucundan geçmezdi. Bozulmuş bir ifadeyle “O ne demek?” diye sordum. Uraz başını olmaz der gibi sallarken “Seninle birkaç saat geçirmeye tahammül edemiyorum. Sen bana birkaç günden bahsediyorsun.” diye cevap verdi. Sinirlenmeye başlamıştım. Benim ona ne zararım vardı ki benimle böyle konuşuyordu.

“Sana bana tahammül et diyen olmadı bu zamana kadar. İstediğin zaman gidebileceğini söylemiştim Kurt Uraz.”

Kollarımı göğsümde bağladım; tek ayağımı yere vururken başımı onun tersi yere çevirdim.

“Hah.”

Uraz’a kaçamak bir bakış attım. Yüzündeki alaycı gülümseme sinirimi daha çok bozunca bu sefer koltukta sırtımı ona verecek şekilde döndüm.

Gıcık! Korkmasam sana öyle bir soru sorar mıydım ben? Odun. Hatta su katılmamış odun. O kadar gurursuz mu sandın beni? Uyuz. Hem ben neden buna inanıyorum ki? Belki sırf gözümü korkutup bir daha peşinden gitmemem için bunu söyledi. Adam ondan uzak durmam için yalanlar uyduruyor, sende seninle kalmıyor diye trip atıyorsun. Aferin kızım sana. Sahi ben burada hâlâ neden oturuyorum? Kalk Ayşin kalk. Kokmadığını göster.

Ayağa kalktım. Eşyalarımı alırken “Biri doğru yolu sonunda buldu.” cümlesi gözlerimi kısarak Uraz’a bakmama neden oldu. O ise hâlâ yüzünde belli belirsiz gülümsemeyle bana bakıyordu. Yüzü berbat ve acınası bir durumda olmasa bir yumrukta ben atardım ama ‘düşene vurulmaz’ diyen atalarımı üzmek istemiyordum.

“Çok meraklıyım sana!” diyerek çantamı koluma taktım. Sinirle arkamı dönüp ayaklarımı vura vura yürümeye başladım. Bu çocuk yüzünden resmen erken yaşta yaşlanacaktım. Böbrek ağrımı bile kısa bir an unutmama sağlayan gıcıklığına bir adet Oscar verirdim ama neyse… Kendini beğenmiş, egoist.

Ayakkabılarımı giyerken gördüğüm karartıyla kısa bir an başımı kaldırdım. Uraz salonun kapısına omzunu dayamış, kollarını göğsünde rahat bir tavırla kavuşturmuştu. Hâlâ sinir bir şekilde gülümsüyordu. Bu çocukta gülmeye bir başladı pir başladı. Ota boka da gülmez ki insan!

Başımı çevirirken gözüm üzerindeki tişörtü yırtacakmış gibi görünen kaslarına takıldı. Okuduğum kitaplardaki adamlardan esinlenilerek yaratılmış gibi gözüküyordu. Romanlardaki kızların neden ağızlarının suyu aktığını şu anda anlayabiliyordum. Gerçekten etkileyici bir görüntüye sahip diye düşünürken başımı iki yana sallayıp aklıma gelen düşünceleri uzaklaştırmaya çalıştım. Fiziğin güzel olabilir Uraz Kurt ama ruhun çirkin olduğu için beş para etmezsin.

Ayakkabılarımı giydim. Çantamı kolumda düzeltirken Uraz’a bakmamaya çalışıyordum. Saçlarımı savurarak tam kapıyı açtığım an “Kapını iyi kilitle.” dedi. Ses tonu bir an kaskatı kesilmeme neden oldu. Söylediklerinde doğrulup payı olup olmadığını tekrar düşündüm. Gerçekten baş komiserle içeri girmem başıma bir bela açar mıydı?

Saçmalama Ayşin. Hâlâ gözünü korkutmaya çalışıyor. Kanma sakın!

Uraz’a cevap verme gereği duymadan dışarı çıkıp kapıyı sert bir şekilde arkamdan kapattım. Hızla rezidanstan çıktım, otobüs durağına doğru yürürken yine sırtımda bir ürperti hissettim. Sanki birileri hâlâ beni izliyordu, çaktırmadan etrafıma bakındım. Kimseyi göremeyince adımlarımı hızlandırdım. Otobüs durağına geldiğimde birkaç kişinin etrafta olduğunu görmek rahatlamama neden oldu. Hoş, biri bana kötülük yapmak istese bir gözü toprağa bakan iki kadın nasıl yardım edebilirdi? Arabayla atıp kaçırsalar plakayı okuyana kadar iş işten geçerdi. Yine de bu iki tontonun varlıkları üzerimdeki gerginliği birazda olsa azaltıyordu. 

Neden dağ başında oturmayı tercih etmişti ki bu çocuk! Al işte otobüs falan da geçmiyor. Ne vardı şöyle işlek bir caddede otursan. Bakına bakına eve giderken sana olan sinirimi unutsam. Bari aldığın gibi okula bıraksaydın. Düşüncesiz. 

Bir süre otobüs bekledim ve ardından okulun önünden geçen ilk araca bindim. Canım ilk kez kitap okumak istemiyordu. O yüzden kulaklığımı çıkarıp müzik dinlemeye başladım.

“Olmayacak bir hayale kaptırdım kendimi…”

Çalan şarkı anıların beynime hücum etmesine neden oldu. Uraz’ın hastanedeki hali gözlerimin önüne gelirken başımı cama dayadım. Beni yalnız bırakmadığı için ne kadar mutlu olmuştum. Onu ben zorlamamıştım ki hatta gitmesini söylemiştim, o gitmek istememişti. Şimdi bu yaptığı neydi?

“Evim evim güzel evim.”

Eve geldikten sonra odama gidip eşyalarımı bıraktım. Soyunmadan önce karnımın gurultusunu gidermek için mutfağa gittim. Ne yani? Ablam arkadaşlarına gitmeden önce bana yemek mi yapmıştı? Bu bir barış çubuğu muydu? Yoksa babama bir şey söylemeyeyim diye rüşvet mi?

Patates yemeğinin ve şehriyeli pilavın enfes kokularını sırayla içime çektim. Ağzım sulanıyordu, hızla ellerimi yıkadım. Kendime bir tepsi hazırlayıp salona geçtim. Salona oturduktan sonra sırf arkada gürültü yapması için televizyonu açtım. ‘Kısmetse olur’ adındaki programa bakarak tepsiyi silip süpürdüm doyurdum. Yemeğim bitmesine rağmen hipnotize olmuş gibi televizyona bakıyordum. Bu program ve içinde yaşananların gerçek olmadığını bile bile insanların neden izlediğini şimdi anlamıştım. Merak.

Program bittiğinde televizyonu kapattım, mutfağa döndüm. Yemekleri buzdolabına koyarken telefonun çaldığını duydum. Koşarak odaya gidip telefonumu elime aldım.

“Baba?”

“Ne yapıyorsun güzel kızım?” Sesini duymamla onu ne kadar özlediğimi anladım. Alt tarafı birkaç saattir görmüyordum ama bana bir asır gibi gelmişti.

“Eve geldim. Yemek falan yedim işte.”

“Ablan evde mi?”

Ablamın tembihleri aklıma geldi, “Evet. Banyoya girdi.” dedim. Yalan söylemekten nefret ediyordum ama sırf enfes yemeklerin hatırına bir kerelik onu idare edebilirdim.

“Ablan söylemiştir. Birkaç gün yokum. Birbirinize göz kulak olun tamam mı?”

Ağzımı tutmayı son anda başardım, yoksa az daha kahkahamla her şeyi mahvedecektim. Derin bir nefes alırken “Biliyorum. Merak etme baba.” dedim. “Birbirimize göz kulak olmaz mıyız hiç?”

“Kapıyı kilitleyin.” dediği an aklıma Uraz, daha sonra da beni korkutmak için söyledikleri geldi. Bir an içim ürperdi. Aklımdaki kötü düşünceleri uzaklaştırmaya çalışırken

“Tamam baba.” dedim. “Sizi şimdiden özledim. Öpüyorum gözlerinizden.”

“Bizde seni.”

Hava kararmaya başlamıştı, içimdeki korku tohumları harekete geçince koşar adım kapıyı kilitledim.

 “Sırf babam dedi diye…” Uraz’ı umursamadığımı evdeki eşyalara belli etmeye çalıştıktan odama döndüm. Daha öncede bu saateler de evde yalnız kalmıştım. Sadece bu seferki biraz daha uzun olacaktı, korkulacak ne var ki? Doğduğun büyüdüğün evde başına ne gelebilir? Işığı yakıp yatağa oturdum, yarım bıraktığım kitabı elime aldım ve kaldığım sayfayı açıp derin bir nefes alarak okumaya başladım. 

Bir süre sonra evdeki en ufak kıpırtı bile dikkatimi dağıtmaya başladı. Yukarıdakilerin adım sesleri, saatin tik tak sesi, buzdolabının ara ara çalışması sesi… Pencereden baktığımda havanın tamamen karardığını görmek huzursuzlanmama neden oldu. Kitabı yatağa bırakıp ayağa kalktım. Ağır adımlarla odadan çıktığımda karanlık koridor tüylerimi diken diken etmişti, hızla ışıkları açtım. Evde kimse yoktu ama yine de birinin beni izlediğini hissediyordum. 

Ah Uraz. Beni bu derece tedirgin ettiğin için senden bunun hesabını sormaz mıyım!



URAZ

Salonu boydan boya kaplayan pencerenin önüne doğru gittim. Hava kararmaya başlamıştı. Otobandan evlerine doğru gittiğini düşündüğüm arabaları seyrettim. Bu yükseklikten art arda yürüyen karıncalar gibi görünüyorlardı. Üzerimdeki baskının havasız kalmaktan olduğunu düşünüp camı açtım, rüzgâr salona dolarken kendimi koltuğa bıraktım.

Çok yorgundum, güçsüzdüm ve enerjimi bir an önce toplamalıydım. Şu anda uyuyor olmam gerekiyordu ama her gözümü kapattığımda beliren mavilikler uykumu kaçırıyorlardı.

Anlamsız bir yükün omuzlarıma yüklendiğini hissediyordum. Benim yüzümden başı belaya girmişti, daha doğrusu kahrolası vicdanı yüzünden! Zaten ne çekiyorsak vicdandan çekmiyor muyduk? Patron’un neler yapabileceği aklıma geldikçe Ayşin’i koruma içgüdüm harekete geçiyordu. Öte yandan Yer Fıstığının polisle bağlantısı olduğunu düşünen Patron’un tüm dikkatler onun üzerindeyken bir hamle yapmayacağını biliyordum. Yine de içimdeki bir his ihtimallerin üzerinde durmayı çok seviyordu. Ya yaparsa?

Sesli bir iç çektim. Acaba şu anda ne yapıyordu? Bir sıkıntısı var mıydı? Neden telefon numarasını almamıştım ki sanki? En azından arar sorardım, üzerimdeki yük birazda olsa azalırdı.
     Gergin sessizlik en aksi düşünceleri ateşlerdi. Olmayacak şeyleri oldurur, başına gelmesi muhtemel bile gözükmeyen olayları tekrar tekrar gözünün önünde canlandırırdı. Evin sessizliği bozulsun diye televizyonu açtım. Kafamı dağıtmak için kanallar arasında gezinirken gözüm saate takıldı. Saatlerdir telefonumun çalmamıştı, bu sessizlik hayra alamet değil diyerek ayağa kalktım. Cankut’u aramak için telefonumu elime aldım. En azından Ayşin’in numarasını öğrenebilirdim. Aradım açmadı. Bir kere daha aradım. Yine cevapsız kaldı. İçim daralmaya başladı. Normalde telefonu elinden düşmeyen adam şimdi aramalarıma cevap vermiyordu.

Bu işte bir iş vardı ve ortaya çıktığında Ayşin’i korumam gerekecekti. Bu süreçte bir şey oldu mu diyerek kafayı yiyeceğime yanımda tutsam daha iyi olacaktı. Hızla fırlattığım şapkamı elime aldım. Deri montumu üzerime geçirirken spor ayakkabılarımı giydim. Anahtarları temizlikçinin yeni koyduğu kâsenin içinden aldım. Kapıyı açmamla olduğum yere çakılmam bir oldu.

“Yer Fıstığı?”

“Bir yere mi gidiyordun?” diye sordu ürkekçe.

Başımı hayır anlamında sallarken “Arabadan bir şey alacaktım. Hayırdır?” dedim. 

“İçeri girebilir miyim?” 

Önünden çekildim. Yavaşça içeri girip ayakkabılarını çıkardı. Salona doğru yürürken üzerimdekileri çıkartıp peşinden gittim. Çantasını dikkatlice koltuğa koydu. Avuç içlerini kaşıyarak bana doğru döndü.

İlk kez gözlerini benden kaçırıyordu. “Bir şey mi oldu?” diye sorduğumda başını iki yana salladı. Bir sorun yoksa neden buradaydı? Sabah ki konuşmasını çiğneyip karşıma çıktığına göre bir şey olmuş olmalıydı. Bir süre konuşmadan zemini izledi. “Ee?” dediğim an bakışlarını bana çevirdi. Ağzını bir şey söyleyecekmiş gibi açtı. Daha sonra söyleyeceklerini yurttu. Sabır diler gibi iç çektim. Sanırım ne sormak istediğini az çok tahmin ediyordum.

“Kalabilirsin.”

Ayşin’in mavi gözleri bir anlık parladı. “Ama.” diye eklediğimde dudaklarını birbirine kenetledi. “Beni sorgular, işime burnunu sokmaya kalkarsan kendini kapının dışında bulursun.”

Yer Fıstığı başını onaylarcasına salladı. Her dediğimi kabul ettiğine göre gerçekten onu korkutacak bir şey olmuştu. Fikrini değiştiren şey her neyse onun ayağına gitmekten beni kurtarmıştı. Sırf bu yüzden daha fazla onu zorlamayacaktım.

“Otursana.”

Üçlü koltuğun en ucuna oturan Ayşin diken üstünde gibi duruyordu. Gözlerini salonda gezdirdi.

“Salonun güzelmiş.”

“Bunu daha önce de söylemiştin.” dediğimde bakışlarını uzun zamandan sonra ilk kez bana çevirdi.

“Kendin mi dekore ettin?”

Başımı evet anlamında salladım. Gözlerini tekrar salona gezdirdi.

“O zaman en sevdiğin renk gri değil mi?” 

“Evet.”

“Neden? Yani neden siyah ya da beyaz değil de gri?” diye devam etti. 

“Beni yansıtıyor.”

“Bence böyle biri olmana neden oluyor.”

Kaşlarım, ufak ufak gerilen sinirlerimi belli ediyordu muhtemelen, Yer Fıstığı gözlerini salonda gezdirmeye devam ederken “Belki bu yüzden bu kadar soğuk, karamsar, içe kapanık, arada kalmış gibi duran birisin.” dedi.

“Belki de…”

Sonra yavaşça ayağa kalktı. Neyse ki biraz da olsa rahatlamıştı. Mini barın önüne geldiğinde parmağını tezgâha sürtüp ucuna baktı. “Evin çok temiz.”

“Temizliği severim.”

“Kendin mi yapıyorsun?”

Başımı hayır anlamında sallayınca mini bardaki içkilere döndü. Bir tanesini eline aldı ve “İlginç.” diye fısıldadı. İçkiyi yerine koyarken “Salonunda bir mini bar olmasına rağmen hiçbir içki açılmamış.” dedi.

“Mini barımın olması içkiyi seveceğim anlamına gelmiyor. Onlar misafirlerim için.”

“O zaman ya içkiyi seven çok misafirin geliyor. Şişeler o anda bitip yenisi alınıyor. Ya içkiyi sevmeyen misafirlerin oluyor. Bu mini bar süs gibi duruyor. Ya da hiç misafirin olmuyor.”

“Sence?”

“İlk seçenek. Kesinlikle çok âlemci bir arkadaş grubun vardır.” dedi. Belli belirsiz bir gülümsemeyle başımı hayır anlamında salladım.

“Son seçenek. Evimde insan sevmem.”

“Gerçekten mi? O zaman ilk misafirin benim. Ha?”

“Hemen hemen.” dediğimde kısa bir an mini bara bakan Yer Fıstığı gözlerindeki parıltıyla bana döndü.

“O zaman bunlardan içebilirim.”

“Unut onu.” dedim.

 Yüzü düşen Ayşin “Neden? Hani misafirlerin içindi.” diye sordu.

“Tanrı misafirleri için değil.”

Gözlerini kısan Yer Fıstığı bakışlarını tekrar salonda gezdirdi. “Evindeki neredeyse tek aksesuar, değişik kül tablaları.” deyip havayı kokladı, “Ama etraf hiç sigara kokmuyor.”

“Allah’ın hikmeti işte.” diyerek ellerimi başımın arkasında bağladım ve başımı avuç içlerime yasladım. Belli ki soruları bitmeyecekti. O yüzden biraz rahatlasam iyi olacaktı.

“Sigarayı çok mu seviyorsun?”

Başımı evet anlamında salladım.

“Belli. Hayatından vazgeçtiğine göre.”

“Lüzumsuz sorular konusunda ne demiştim ben?”

Dudağını dişleyerek bana bakan Yer Fıstığı “Hepsi gerekli.” dedi. Benim yaşantımı bilmesi neden gerekli olabilirdi ki? Yoksa o polisle gerçekten bir bağlantısı mı vardı?

“Çatma hemen kaşlarını, sadece seni tanımaya çalışıyorum, normalde insanları gözlemlemeyi severim ama sen o kadar kapalısın ki nereden bakarsam bakayım bir şey göremiyorum. Seni tanımak için merak ettiklerimi sormaktan başka çarem yok.”

“Neden beni tanımak için bu kadar uğraşıyorsun ki?” diye sorduğumda samimi bir gülümseme yüzüne yerleşti.

“Neden tanımak için uğraşmayayım ki?” Şaşkınlığımı gizlemekte zorlanmıştımç

“Evi gezebilir miyim?” diye devam etti Ayşin, sanırım bu kıza karşı biraz daha temkinli olmalıyım. Özellikle de kendimle ilgili konularda…

“Keyfine bak. Bana bulaşma da…”

Kaşları çatılan Ayşin “Ne yani? Eşlik etmeyecek misin?”

“Neden edeyim?”

“Kaybolabilirim?”

“Şatoda oturmuyorum Ayşin.”

“Hırsız olabilirim.”

‘Ah keşke. Vicdanımın sesini kesmem, seni evden atmam için bir bahane olur’ diye düşündüm.

“İstediğin şeyi çalabilirsin. Nasılsa senin yaptığını bilirim.”

“Evine gelen ilk misafire biraz daha kibar davranamaz mısın?” diye sorduğunda öfkeyle iç çektim.

“Evime gelen son misafir olsan da kibar davranmam. Beni tanımak istemiyor muydun? ben buyum işte.”

Ayşin bir süre yüzümü inceledi. “Tamam.” deyip eski yerine oturdu. Yüzünden düşen bininci parçayı gözlerim yakalarken bıkkınca nefes aldım. Her yerim ağrısa da bütün gece onun bu kırgın yüzünü çekmemek için ayağa kalktım.

“Yürü.”

Heyecanla gülümseyen kız ayaklandı. “Teşekkür ederim.”

Salondan çıktığımızda ilk olarak koridora yöneldi. 

“Burası banyo.”

“Yine gri.”

Gözlerimi devirdim, ilerleyip sağdaki odanın ışığını yakarken “Burası spor odam.”

Gözleri faltaşı gibi açılan Ayşin ıslık çaldı.

“Resmen kendine mini bir fitness salonu kurmuşsun.” diyerek kum torbasına doğru ilerledi. Parmağıyla biraz itip bıraktıktan sonra “Evinde insan sevmediğini daha iyi vurgulayamazsın sanırım. Resmen misafir odanı aletlerle doldurmuşsun.” dedi.

Omuz silkmemle odadan çıkıp son kalan kapıya doğru ilerledi.

“Burası da odan sanı-” derken cümlesi yarım kaldı. Beğeni dolu gözleri yatak odamda dolaşırken “Gri ve kahvenin mükemmel uyumu.” dedi. “Resmen yeni gelin odası, hatta yeni gelin evi.”

“Abartma.”

“Ciddiyim. Tek başına yaşayan bir erkek için fazla temiz, düzenli, özenli. Bakalım mutfağın da öyle mi?” dedi ve ardından beni ittirerek mutfağa doğru ilerledi.

Arkasından söylenerek yürürken, “Ayşin beni delirtmeye mi çalışıyorsun?” diye seslendim.

“Sadece seni tanımaya çalışıyorum.” diye bağırıp ışığı yaktı, büyük mutfağımdaki dolapları karıştırırken “Yeni gelin lakabımı geri aldım, mutfakta hiçbir şey yok.”

Omuz silktim.

“Ama benim karnım açıktı.”

“Dışarıdan söyleriz.”

“Yarın için kahvaltılık malzeme de yok.”

Nestle nesquik paketini gösterdim.

“Saçmalama” diyerek yanıma gelen Ayşin “Şimdide sen yürü” diyerek ittirdi. Boş bulunup birkaç adım geriledim. Salona gidip çantasını aldı.

“Yiyecek bir şeyler alalım. Yoksa birkaç gün sonra açlıktan birbirimizi yeriz.” diyerek ayakkabılarını giyerken durup bana baktı. 

“Hadi.”

Bu kız benim ne halde olduğumu görmüyor muydu? Son enerjimi de ona evi gezdirmekle harcamışken dışarı çıkıp alışveriş yapmaktan bahsediyordu.

“Ayşin yorma beni güzelim.”

Yanaklarını şişirerek nefesini dışarı üfleyen Yer Fıstığı “Zaten arabadan bir şey almayacak mıydın? Hazır inmişken alışveriş de yapacağız işte.” dedi. Pes etmeyeceğini anladığımda ‘Çok istiyorsan tek git’ demek istedim ama aklıma gelen kötü düşünceler burnumdan soluyarak üzerimi giyinmeme neden oldu. Şapkamı uzatan Ayşin’le göz göze geldik. Minnettar bir biçimde gözlerimin içine baktı. Şapkamı elinden alıp başıma taktım.

“Yürü hadi. Bitsin şu eziyet.”

Evden çıktık. Arabaya atlayıp en yakındaki Avm’ye gittik. 

“Markete gitsek de olurdu.”

“Yakınlarda market yok.”

“Dağ başında oturursan olacağı o.” dediğinde derin bir nefes aldım. Markete gitsek de olurmuş. Sanki ben bu halde insanların içine çıkmaya çok meraklıyım. Arabayı otoparka çekip hızla marketin olduğu kata çıktık. Elimden geldiğince yüzümü insanlardan saklayarak yürümeye çalışıyordum. Tam marketin önüne geldiğimizde rotasını başka yöne çeviren Yer Fıstığının nereye gittiğine bakmaya çalıştım, kitapçıya girmişti, peşinden ağır adımlarla yürüdüm. Gözleri parlayarak tüm kitaplara elini süren Ayşin bazılarını daha detaylı inceledi. Birkaç insanla göz göze geldiğimiz an şapkayı daha çok yüzüme çekerek Yer Fıstığının yanına gittim.

“Sadece yemeklik bir şeyler alacağımızı sanıyordum.” 

Bana bakma gereği duymadan cevap verdi. “Aceleyle çıkarken kitaplarımı almayı unutmuşum. Günler nasıl geçecek? Hem almak istediğim birkaç kitapta vardı. Hazır gelmişken alayım dedim.”

Sakin kalmak istercesine nefes aldım. Bir süre kitapçıda oyalandıktan sonra satın aldığı üç kitapla markete doğru yürümeye başlayan Ayşin’e “Birkaç gün için fazla değil mi?” diye sordum.

“Her güne bir kitap” dedi. Konu kitap olunca mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Bir insan birkaç yapraktan neden mutlu olur ki?

Markete girmemizle alışveriş arabasını aldı. Heyecanla yürümeye başladığında ilk hedefinin abur cubur kısmı olması kafamı karıştırmıştı. Onun daha sağlıklı beslendiğini düşünürken on paket fıstıklı cipsi arabaya attı. “Bu da her güne bir cips herhalde?” diye sorduğumda kıkırdayarak bana bakan Yer Fıstığı “Yok bu bir güne üç cips.” dedi.

“Kalan bir tanede benim için sanırım.”

Beni duymamazlıktan gelen Ayşin çerez, bisküvi gibi şeyleri arabaya attıktan sonra çikolataların önünde durdu. Yarım metre uzunlukta bir kinder kutusunu eline alırken utanmasa gözlerinden kalpler çıkaracaktı. Bu kızların çikolata aşklarını bir türlü anlayamıyordum. Aleyna’da kahvaltı da nutella çıktığında bambaşka birine dönüşüyordu. Birkaç çikolatayı arabaya attıktan sonra daha fazla şaşkınlığımı gizleyemeyeceğimi anladım. Bu boyutta olan bir kızın bu arabadakileri bitirebilmesi için en azından bir seneye ihtiyacı vardı.

“Ay jelibon unuttum, sever misin?”

“Hiç yemedim.” Sanki ana avrat sövmüşüm gibi bana baktı. Sanırım ben ondan daha sağlıklı besleniyordum.

“Bitti mi?”

Arabayı tekrar eline alan Ayşin “Şimdi kahvaltılık bir şeyler alalım.” dedi ve arabayı kaykay kullanır gibi hızlandırarak üzerine çıktı. Bir yere çarpacağı düşüncesiyle peşinden koşarken ustaca yaptığı hareketler yavaşlamama neden oldu. Sanırım karşımda kaykay kullanmasını bilen biri vardı.

Peynir reyonundan Sütaş süzme peyniri arabaya koyarken “Ben başka peynir sevmem ama istersen sana başka alabiliriz.” dedi. Başımı hayır anlamında sallayınca zeytinlere doğru yürüdü. Zeytin yerine zeytin ezmesi alan Ayşin’le sanırım ilk defa ortak sevdiğimiz bir şey çıkmıştı. Salam, sosis, sucuk, yumurta gibi çeşitli kahvaltılık malzemeleri de arabaya doldurduktan sonra “İçecek bir şeyler de aldık mı alışverişimiz tamam.” dedi. Onları da bana sorma gereği duymadan arabaya koyarken panikle içini çekti.

“Çayı unuttuk!”

Kaşlarım hayretle havaya kalktı.

“Sevmez misin?” 

“Neyse ki çayın demi var, hayatın gamına inat.”

Yüzünde sıcak bir gülümseme oluşurken “İyi ki çay var içersen yol var gidersen demedin.”

Kahkaha attım.

“Alacakların bittiyse gidelim.”

Yürümeye başladığımda arkamdan gelen bir ses duymayınca omzumun üstünden Ayşin’e baktım. Tepeleme yüklü arabayı milim milim itekleyen Yer Fıstığını bir süre izledim. Ara ara patinaj çekmesi gülmemek için dudağımı ısırmama neden oldu.

“Ben hallederim” dedim ve arabayı sürmeye başladım. Peşimden hoplaya zıplaya gelen kız hâlâ bir şeyleri alma derdindeydi.

“Onlar ne?”

Ayşin birkaç paket makarna ve değişik sosları arabaya koydu. “Hani acıkırsak sana hünerlerimi gösteririm diye düşündüm.”

“Sadece suya attığın bir yiyecekle nasıl hünerlerini göstereceksin merak ediyorum.”

Ayşin abartılı bir şekilde gözünü kırptı. “Karışma. O iş bende.” derken elini kalbine doğru vurmasıyla güldüm. Sanırım bu birkaç günde Ayşin’le ilgili çok şey öğrenecektim.

Aldıklarımızı teker teker kasadan geçirirken kasiyer kıza elimden geldiğince yüzümü göstermemeye çalıştım. Yer Fıstığı aldıklarımızı poşetlere doldurup boş bir arabanın içine koyuyordu. En son 5 paket sigara almamla alışverişimiz son buldu. Arabaya son poşeti koyan Ayşin kasada yazan rakamı görünce “Yuh.” dedi. Kasiyer kız kaşlarını çatarak Yer Fıstığına baktı. “Hayat ne kadar pahalı olmuş.” diyerek çantasını açan Ayşin’i umursamadan kasiyer kıza kartımı uzattım.

“Uraz dur.”

Panik halinde çantasından cüzdanını çıkaran Yer Fıstığı “Uraz lütfen. En azından abur cuburları ben ödeyeyim.” dedi. Şifreyi girdikten sonra kasiyer kızın uzattığı kartı elime aldım. Upuzun alışveriş listesini Ayşin’e uzatırken “Uraz ya.” dedi. Aldığı her şeyden pişman olduğu sesinden belliydi. “Evim için alınan şeyleri sana ödetecek değilim.”

“Olmaz ama böyle. Boğazımdan geçmez. Bari şu parayı al.”

Ayşin’in parayı uzattığı eline elimin tersiyle vurdum, “Sok o parayı cebine.”

“O zaman yemek yiyelim ama bak itiraz istemem hesaplar benden.”

“Bakarız.”

“Bakarız yok. Ben ödeyeceğim.” dedi.

 Bıkkın bir şekilde nefes alıp “Tamam.” dedim. Sevinç nidası atan Yer Fıstığı kolumdan beni çekiştirmeye başlayınca “Nereye?” dedim.

“Ee yemek yemeyecek miyiz?”

“Eve söyleriz.”

“Eve kadar dayanamam ben. Çok acıktım.” diyerek karnını ovaladı.

“Bir şey olmaz.” Bu halde o kadar insanın içine girecek halim yoktu ama Ayşin’de bu fikirden vazgeçecek gibi durmuyordu.

“Ya olursa, ya eve gidene kadar açıktan bayılırsam. Beni taşımayı göze alıyor –” 

“Ayşin!”

“Senin doymuş olman lazım ya. Beynimi yedin resmen.”

“Ha ha ha! Aman ne kadar komiksin.”

Öfkemi bastırmaya çalıştım ama sıkıntıyla inlememe engel olamadım. Yanımızdan geçen insanların bize doğru baktığını gördüğümde pes ederek “Tamam” dedim. İstediğimi yaptırmaya çalışmam sadece vakit kaybettiriyordu, “Gidip ne yiyeceksek yiyelim.”

Poşetleri arabaya bıraktıktan sonra yemek katına çıktık. Bin bir çeşit yiyecekten tercihini hamburgerden yana kullanan Ayşin “Ateş bizi çağırıyor.” dedi. “Ne yersin?”

“Fark etmez.”

“Sen otur, ben alıp gelirim.”

Boş bulduğum bir yere oturup başımı önüme eğdim. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordum.

“Umarım at eti muhabbetine girmezsin.”

“At eti mi?”

“Sakın bana Burger King’le ilk kez tanıştığını söyleme.” yapmacık bir hareketle elini göğsüne koydu.

“Tamam, söylemem.” dediğimde yapmacıklığı gerçeğe dönüşürken dudakları aralandı.

“Gerçekten ilk kez mi yiyeceksin?”

Kolamın pipetini takarken “Birkaç kere yedim, çok uzun zaman önce.” dedim. Ayşin iştahla bir patatesi ağzına attı. Gözlerini kapatıp çeşitli sesler çıkararak patatesi çiğnedi.

“İşte bunu seviyorum.”

Onun kadar iştahla bir şey yiyen bir kıza daha önce rastlamamıştım. Bakışlarımı fark ettiği an duraksayan Ayşin “Ne oldu? Beğenmedin mi?” diye sordu. O kadar acıkmıştı ki daha başlamadığımın bile farkında değildi. Bakışlarımı ondan ayırmadan hamburgerimden bir ısırık aldım.

“Neden öyle bakıyorsun?”

Lokmamı bitirdikten sonra “Yanağında ketçap var.” dedim. Sanki ketçabı görebilecekmiş gibi yanağına bakan Ayşin “Bu muydu yani?” diyerek omuz silkti ve yemeğine devam etti.

“Senin daha sağlıklı şeylerle beslendiğini düşünüyordum.” diyerek patatesimden bir tane ağzıma attım. “Diğer kızlar gibi değilsin.”

“Nasıl yani?”

“Bu kadar rahat olacağın da aklımın ucundan geçmezdi.” dedim. Kötü bir şey demişim gibi çiğnemeyi bırakan Yer Fıstığı ağzındaki lokmayı zar zor yuttu. Kolasından bir yudum aldı ve peçeteyle ağzını sildi. Kirli peçeteyi tepsisine atarken “Ne oldu?” diye sordum.

“Doydum ben.” diyerek üzerini silken Yer Fıstığı gözlerime bakmamak için uğraşıyordu. 

“Ayşin.” dediğimde hafifçe omzunu silkti, “Daha hiçbir şey yemedin.”

“Canım istemiyor.”

“Hani çok açtın?”

Kırgınlığı gözlerinden okunuyordu, “O yemekleri boğazıma dizmeden önceydi.”

“Ben mi dizdim? Nefes almadan yediğin için dizilmiştir onlar.”

“Yeter! Benimle uğraşma.” dedi. Gözlerinin sulanmıştı, saçma bir nedenden ağlayacak mıydı yani?

“Tamam. Uzatma da ye hadi.”

“İstemiyorum.”

“Tamam, daha uğraşmayacağım.”

“Geçti Bolu pazarı, sür eşeği Niğde’ye Uraz efendi.”

“Ayşin çocuklaşmayı bırak.”

Sahip olduğum tüm sabrı son damlasına kadar kullandım.

“İs-te-mi-yo-rum!”

Kelimeyi hecelemesi bardağı taşıran son damlaydı. “Yemezsen yeme be!” diyerek elimdeki hamburgeri bıraktım. Elimi peçeteye sildikten sonra hızla ayağa kalktım.

“Yürü. Eve gidiyoruz.”

Yorumlar