Şah - 18. Bölüm

 URAZ

“Senin gibi biri hayatımda olduğu için çok şanslıyım. İyi ki varsın.”

İlk kez biri hayatında olduğum için şanslı olduğunu düşünüyordu. İyi ki varsın. Ne yapmıştım ki varlığım iyi olmuştu. 

Ayşin’in eline gözüm takıldı. Aynanın bıraktığı yara izi, dövüşle daha da derinleşmişti sanki. Parmaklarımı yara izinin üzerinde gezdirdim, ikinci kez. Kimse ben izin vermediğim sürece bana dokunamazdı. Yer Fıstığı ise buna ikinci kez cesaret etmişti. Bana dokunduğu elini o an kırmam gerekiyordu. Ben ise sadece elimi çekmekle yetinmiştim. Yine! Bu kıza karşı neden bu kadar toleranslıydım? Bana gerek kalmadan acı çektiğini bilmek mi beni bu hale getirmişti?

Derin bir iç çekerek ayağa kalktım. Her saat başı yaptığım gibi Ayşin’i kontrol etmek için odaya gittim. İlk saatlere göre biraz daha düzenli nefes alıyordu. Yavaşça yanına yaklaştım. Odanın penceresinden içeri süzen ışık bembeyaz tenine hafifçe vurmuştu. Eğildiğim an burnuma dolan hanımeli kokusuyla yavaşça dudaklarımı alnına bastırdım. Ateşi, bir saat öncesine göre daha azdı. Dudaklarımı alnından ayırdım. Birkaç santim uzaklaşıp hanımeli kokusuyla ciğerlerimi doldurmak istercesine nefes aldım. Bu kız kesinlikle efsunluydu. Benim gibi psikopat birine bile normal hissettirecek kadar efsunlu…

“İyiyim.”

Hızla doğruldum. Aldığım nefes sanki boğazımda kalmış gibi birkaç kere öksürdüm. Buna rağmen kalbim son sürat atmaya devam etti. Ayşin’in yarım yamalak açtığı mavi gözlerine bakıp ne söyleyeceğimi düşündüm. “Her saat başı beni kontrol etmene gerek yok.” dediği an beynimden vurulmuşa döndüm. Uyuduğunu düşündüğüm an uyanık mıydı yani. Dudaklarımla ateşini ölçtüğümü hissediyor muydu? Daha sonra kokusunu içime çektiğimi duyuyor muydu?

“Meraklısı değilim.”

Geri dönüp yürümeye başladım; sinirlenmiştim, resmen geri zekâlı yerine konmuştum. Madem uyanıksın neden yanına geldiğimde bir tepki vermiyorsun?! Salona girip kendimi koltuğa atıp kolunda parmaklarımla ritim tutmaya başladım. Her ritimde içimdeki öfke biraz daha artıyordu. Ben nasıl onun uyanık olduğunu fark etmedim. Kendimi nasıl komik durumuna düşürebildim!

“Neden sinirlendin?”

Parmaklarım hareketi kesti. Ayşin’e doğru bakmak istesem de kas katı kesilmiştim. Ağır adımlarla yanıma geldi. “Ben sadece uykundan olmanı istemedim.” diyerek yanıma oturdu.

 “Karnım acıktı.”

Pencereyi kapatırken bir an hareketsiz kaldım. Bu kız hasta değil miydi? Şu anda canının bir şey istememesi, yemek gördü mü kusması gerekirdi. Daha tüm gün yediği şeyleri hazmetmişken bir de acıkmış mıydı yani?

“Makarna yapalım mı?” diye sorduğunda tek kaşım havaya kalktı.

“Bu saatte mi?”

“Hani saat erkendi ya?”

“Uyumak için erken, yemek için geç.” dediğimde gözlerini kıstı. 

“Uyumadığım her an yemek yeme yeteneğine sahibim.”

“Ağzımın boş durmasını sevmiyorum diyorsun yani.”

“Sadece karnım aç diyorum.”

Ayşin’in bozulduğunu sesinden anlamıştım, “Makarnayla uğraşma, dışarıdan söyleriz.” dedim.

“Bu saatte mi?” Sesini benim gibi kullanmasını bir an gülmek istememe neden olsa da ciddiyetimi bozmadım. “Hani saat erkendi ya?” diyerek bende onu taklit ettim. O benim aksime kahkahalarla gülmeye başladı. Gülümsemesi gök kuşağının sonunda olduğuna inanılan altınlar gibiydi. O kadar nadide…

“Tamam, şimdi ciddi olalım. Makarna yiyor muyuz yemiyor muyuz?” 

“Hay senin makarnana. Aşeriyorsun herhâlde kızım.” diye söylendim. Ben kız hasta yorulmasın diye dışarıdan söyleyelim diyorum. O inatla makarna diyor. Allah’ım sen bana sabır ver.

“Ne aşermesi be, Sadece teşekkür yemeği hazırlamak istiyorum.”

“Sen önce tam anlamıyla iyileş, sonra teşekkür edersin.” 

Bir süre sessiz kalan Ayşin “İyiyim ben.” dedi. Ne söylersem söyleyeyim o makarnayı yemeden pes etmeyecekti. Birden sevinç nidası atan Yer Fıstığı “Yaşasın!” diye bağırdı. “Makarna yiyeceğiz.” Alt tarafı makarna için fazla yaygara koparıyordu. Hem de hasta hasta…

“Önce şu pantuflayı ayağına geçir. Sonra üzerine hırkanı giy. Mutfağa gel.”

Ayşin’i beklemeden mutfağa gittim. Evdeki en büyük tencerenin içine su koyup ocağı yaktım. Bu sırada mutfağa gelen Yer Fıstığı “Ya. Ben gelmeden başlamışsın.” dedi.

“Alt tarafı suyu kaynamaya koydum.” Tezgâhın önünden beni iterek uzaklaştırırken “Zaten en önemli iş o, tamam sen otur artık. Gerisini ben hallederim.” dediğinde şaşkınlıkla alnımı kırıştırdım. Emir vermeye başladığına göre iyileşmişti belli.

Buzdolabını açan Ayşin makarna için gerekli malzemeleri tek tek tezgâha koydu. Tavayı ocağa yerleştirdi. Altını yakmadan önce soğanları rendeledi. Bir an elini kesecek korkusu sandalyeden kalkmama neden olsa da ustalıkla bu işi halletmişti. Tavaya yağ koyup soğanları eklerken pür dikkat Yer Fıstığını izledim. Sabah öğrendiği şekilde aspiratörü çalıştırdı. Domatesleri yıkarken “Uraz.” diye seslenince boş bulunup irkildim. Suyu kapatıp kesme tahtasını alırken bana baktı. 

“Sana bir şey sorabilir miyim?”

“Soru sormak için izin mi aldın sen benden?” derken ki şaşkınlığım Yer Fıstığının gülümsemesine neden oldu. 

“Evet.”

“Hayır desem sormayacak mısın?” Soğanları karıştırdıktan sonra domatesleri küçük küçük doğramaya başlayan Ayşin “Şimdilik evet.” dedi, en azından dürüsttü. “Yani elbet bu soruyla karşılaşacağım.”

“Hı hı!”

“Sor bakalım?” 

“Ailen nerede?”

Bıçak kesiği gibi gülümsemem yüzümden silindi. Bu soruyu öyle beklemediğim bir anda sormuştu ki…

“Yok…” cevabı kendiliğinden dudaklarımın arasından çıktı. Kaşlarını çatarak bana dönen Yer Fıstığı yok kelimesini açmamı belli eden bir tonda “Yok?” dedi. Artık kıvırmaya çalışmanın bir anlamı yoktu.

“Basbayağı yok.”

“Herkesin bir ailesi vardır.”

Omuz silktim, “Benim yok.”

Ayşin iyice sinirlenmişti, yaptığı işi bıraktı. “Uraz dalga mı geçiyorsun?”

“Böyle bir konuda dalga geçecek biri miyim?” dediğimde ciddi olup olmadığımı anlamak istercesine gözlerimin içine baktı. Soğanların kokusuyla hızla yanmak üzere olan soğanları karıştırdı. Salçayı ekleyip karıştırmaya devam etti.

“İlk günden beri böyle bir evde yaşaman aileni merak etmeme neden olmuştu ama hiçbir zaman bir ailen olmadığını düşünmedim.” dedi, daha sonra bir şey hatırladığını belli eden Ayşin bana döndü, elindeki tahta kaşığı bana doğru sallayarak “O zaman sen yetimhane de büyüdün.” dedi. Başımı evet anlamında salladığımda tekrar önüne döndü. 

“Demek o yüzden yetimhane isminin geçtiği her an dünyadan kopuyorsun.”

Tavanın içine kalan sıcak sudan ekleyip karıştıran Ayşin’e cevap vermedim. Çünkü verecek bir cevabım yoktu. Geçmişim beni ilgilendirirdi. Doğradığı domatesleri de tavanın içine attı. Üzerini bir kapakla kapattı. Ellerini yıkayıp kâğıt havluyla kurularken bana doğru döndü.

“Sana orada bir şey mi yaptılar?” dediği an içimde öfke fırtınası harekete geçmeye başlamıştı.

“Hemen kaşlarını çatma. Sadece o gün olanları anlamaya çalışıyorum.”

“Seni ilgilendirmeye şeylere burnunu sokmaman konusunda anlaşmıştık.” dedi ve ardından ayağa kalktı.

“Özür dilerim…”

 Ayşin’in daha fazla sinirlerimi zorlamaması için ondan uzaklaşmam gerekiyordu, yoksa kalbini kıracaktım. Salona gittim, sehpadaki paketten bir sigara alıp dudaklarımın arasına yerleştirdim.

“Uraz?”

Yer Fıstığına bakarken sigarayı yaktım. Derin bir nefes alıp kötü anılara bulanmış beynimi rahatlatmaya çalışırken tekrar “Özür dilerim.” dedi. Cevap vermeden sigaramı içmeye devam ettim.

“Sadece o adama saldırmanı gerektirecek haklı bir neden bul-”

Dumanı dışarı üflerken “Bulma Ayşin.” diyerek sözünü kestim. “Benim hayatımda olanlara, yaptıklarıma bir neden bulma. Ben buyum. Geçmişim geleceğim kimseyi ilgilendirmez.”

“Sadece seni tanımaya-”

“Tanıma.” Tekrar sözünü kesmemle derin bir nefes aldı. Sigarayı kül tablasına bastırdım. “Pişman olacağın şeyleri yapmaktan vazgeç.” diyerek Yer Fıstığına doğru yürüdüm. “Başına neler gelebileceğiyle ilgili en ufak bir fikrin yokken yılanın deliğine çomağını sokma.”

Şu an ayaklarımızın ucu birbirine değecek mesafedeydik. Korkusuz duruşu gözlerinin titreyişine kadar sürebilmişti,     “Yoksa seni o tatlı dilin bile kurtaramaz.”

Bir an nefesini tutan Yer Fıstığının omzuna çarparak mutfağa döndüm. Bu sefer akıllılık yapıp ocağın altını kısmıştı. Makarnaları kaynayan suyun içine attım. Tavadaki kaynayan sosu karıştırıp tekrar kapağını kapattım.

Az sonra Ayşin kapıda belirdi. Benim yaptığım  gibi tencereyi kontrol ettikten sonra soya kıymasını sosun içine attı ve karıştırdı. Ağzını bıçak açmıyordu. Sucuğu ufak ufak doğramaya başladı. Onun bu hali daha da sinirlenmeme neden oluyordu. Neden burnunu olmayacak şeylere sokuyordu ki? Sana ne benim ailemden, geçmişimden. O adama neden öyle davrandığımı öğrensen eline ne geçecek? Mutlu mu olacaksın yaşadığım zulmü öğrendiğinde!

“Ah!”

Düşüncelerimi Ayşin’in sızlanması böldü. Ayşin şimdi kopardığı peçeteyi parmağına bastırıyor bir yandan da olduğu yerde zıplıyordu.

“Çok acıyor.”

Elini tutup peçeteyi araladım, kesik derin değildi. Dikişe gerek yoktu ama yüzündeki ifadeden canını yaktığı açıkça belli oluyordu. Tekrar peçeteyi parmağına bastırarak Ayşin’i salona doğru çektim. Dövüşten kalan pansuman malzemelerini dolaptan çıkarırken Yer Fıstığı sessizce ne yaptığıma bakıyordu.

“Pansuman yapacağım. Bakma öyle kan kaybından ölürsün falan. Şahit yazarlar.”

Hiçbir şeyi unutmayacağımı bir kez daha hatırlattım. Ayşin bu sözü nereden hatırladığını bulmak ister gibi alnını kırıştırdı ve daha sonra bir anda kahkaha atmaya başladı. Az önce dokunsan ağlayacak gibi duran kız şimdi katıla katıla gülüyordu. 

Tentürdiyot pamuğa döküp Yer Fıstığına doğru salladım, anında kahkahasını durdurdu. Parmağına bakarak yüzünü buruşturdu. “Acıyacak.” diyerek elini saklamak istiyordu ki elini yakaladım. Birden dejavu yaşadığımı hissettim. Tek farkla. Bu sefer acı çeken Ayşin, pansuman yapan bendim.

Peçeteyi parmağından çektim. Yarık ve üzerinde hemen toplanan kan gerilmeme neden oldu, bundan önce birçok kez bundan daha derin yaralara gözümü kırpmadan pansuman yapmıştım ama şu anda elimdeki pamuğu Yer Fıstığının parmağına bastırmaktan çekiniyordum. Az da olsa canının yanma ihtimalini göze alamıyordum. Yine de başka çarem yoktu.

Pamuğu basmamla tuttuğum elinin kasılması bir oldu, dudaklarının arasından kaçan ufak bir çığlık dudaklarını birbirine bastırmasıyla dinmişti. Pamuğu kaldırıp onun yaptığı gibi parmağına doğru üfledim, elinin gevşemesiyle tekrar pamuğu bastırdım. İlkine kıyasla daha az kasıldı, pamuğu çekip üfledikten sonra yara bandını parmağına doladım, daha sonra aklıma gelen bir şeyle az da olsa iyi hisseder diye düşünürken parmağını öptüm. O sırada Ayşin’le göz göze geldim. Ona iyi hissettirmeye çalışırken şaşkın bakışları yüzünden kendimi bok gibi hissediyordum.

“Bir şeyi doğramaktan aciz misin?”

Ayşin’in bakışları altında mutfağa geri döndüm ve tavadaki sosu karıştırdım. Makarnaların piştiğini görünce suyunu süzdüm. Ayşin bıçağı tekrar eline aldığında “Bırak.” diyerek tencereyi yerine koydum. “Ne yapılacaksa söyle ben yaparım.”

“Yok ben yaparım.”

“Sucuklar mı doğranacak?”

“Uraz beni duymuyor musun?”

“Duyuyorum.”

“O zaman takmıyorsun.”

Bıçağı elinden almaya çalışırken hızla geriye doğru çekti.

“Kazaydı. Bütün parmaklarımı doğrayacak değilim. Senin aksine o kadar sakar olmadığımı biliyorum.” Hayal kırıklığı dolu sesi nefesimi sesli bir şekilde dışarı üflememe neden oldu. “Ben işimi şansa bırakmayayım da.”

Pes eden Ayşin “Ne yaparsan yap.” diyerek bıçağı tezgâha fırlattı. Sabır dileyerek bıçağı elime aldım. Kestiğim sucukları tavanın içine atıp karıştırdı; aldığı baharatları da yaptığı sosa ekledi. O makarnayla uğraşırken dolaptan meyveleri çıkardım. Daha sonra masayı kuran Ayşin buzdolabından yoğurdu çıkarırken meyve tabağını masaya yerleştirdim. 

“Oturabiliriz.”

Ocağı kapatan Yer Fıstığı masadan bir tabağı eline aldı. Makarnayla doldurduğu tabağı yoğurtla kapladıktan sonra sosla süsledi. Tabağın tam ortasına bir nane yaprağı koyup tabağı önüme koydu. Gerçekten iştah açıcı duran tabağa bakarken Ayşin kendi tabağını hazırlıyordu.

Tabağımı koklarken Yer Fıstığı karşıma oturdu. Heyecanla ilk lokmamı almamı beklemeye başladı. Bu kız hiç kin tutmaz mıydı? Nasıl hiçbir şey olmamış gibi gülümseyebiliyordu? Çatalın ucuyla makarnadan alıp ağzıma götürdüm. Salçanın ve kıymanın enfes tadı ağzıma yayılırken yoğurt ve makarna onlara eşlik ediyordu.

“Ee nasıl?”

Ayşin’e baktım. O kadar heyecanlıydı ki bunu gözlerinden anlayabiliyordum. Ağzımdaki lokmayı bitirdikten sonra “Güzel.” dedim. Daha dolu bir çatalı ağzıma götürdüm.

“Annemin tarifi” 

Ağzımdaki lokmayı çiğnemeye devam ederken “Tabi benim eklediğim şeyler de var.” diye devam etti.

“Konuşma da yemeğini ye.”

Sanki daha anlayacağı çok şey varmış gibi birden suratı düştü. Çatalını eline alırken “Afiyet olsun.” diye fısıldadı. Başımı sana da der gibi salladım. Bir süre konuşmadan makarnanın tadını çıkardık. Gerçekten çoğu gittiğim pahalı yerden daha lezzetli yapmıştı.

“Babam sabah geleceğini söylemişti.”

Bir an tüm iştahımın kaçtığını hissettim. Ağzımdaki lokmayı zar zor yuttuktan sonra “Yani?” dedim. Mutsuz bir ifadeyle çatalını bırakan Yer Fıstığı “Yemek bittikten sonra beni eve bırakır mısın?”

Sustum. Başımı tekrar bitmek üzere olan tabağıma çevirdim.

“Tek mi kalacaksın?” 

“Ablam gelmiştir sanırım.”

“Ya gelmemişse?”

“Başımın çaresine bakarım.” dediğinde başımı tamam anlamında salladım. Çatalımı bırakıp peçeteyle ağzımı sildikten sonra “Yemeğini bitir. Gideriz.” diyerek masadan kalktım. Ayşin’in arkamdan baktığını hissederken salona doğru yürüdüm, içimi anlam veremediğim bir huzursuzluk duygusu kaplamıştı. Birkaç gün boyunca yaşadıklarım gözlerimin önüne geliyor ve nefesimi daraltıyordu, karanlığa sokağa açılan pencereyi araladım. Dışarısının ayazı evin içine dolarken derin nefesler almaya çalışıyordum. Bir süre kıpırdamadan gözümü karanlıktaki bir noktaya sabitledim, ve bundan sonra neler yaşayacağımızı düşündüm çünkü hâlâ Ayşin’i kurtaracak bir plan bulamadığım aklıma gelmişti. Patron’un onun başına açabileceği belalar ürpermeme neden oluyordu, her zaman onun yanında olamayacağımı düşündüm. Yanında olduğumda başına daha çok bela gelme ihtimali içimin daha da daralmasına neden oldu. Ben hangi ara bu kıza bu kadar alışmıştım? Utanmasam gitmesine izin vermeyecektim.

“Ben hazırım.” cümlesini duyduktan sonra düşüncelerimden ayrılırken Ayşin’e doğru döndüm. Kirli eşyalarını tekrar üzerine giymişti. Bu bile içimdeki sıkıntıya tuz biber olmaya yetti. Derin bir nefes alıp Ayşin’e doğru yürüdüm.

“Çıkalım o zaman.”


**-**


Sessiz bir yolculuktan sonra Ayşinlerin sokağına geldik. Saatin geç olmasından dolayı sadece sokak lambalarının ışıkları yanıyordu, apartmanın önünde durduğumda derin bir nefes alan Yer Fıstığı emniyet kemerini çözdü. Ona doğru bakmak istemiyordum, çünkü vedalara alışık değildim, tabi ya… Daha önce hiç veda etmemiştim ki… Çantasından anahtarını çıkardığını duydum.

“Her şey için teşekkür ederim.”

“Sorun yok.” derken direksiyondaki elimi sıktım.

“Bu iyiliğini hiçbir zaman unutmayacağım-”

“Unutmayacağın tek şey benden uzak durman gerektiği olsun.” diyerek sözünü kestim. Bir süre beni izleyen Ayşin binanın kapısını açarken “Kendine iyi bak.” dedi. Başımı dikleştirdim. Sende kendine iyi bak Yer Fıstığı.

“Pazartesi görüşürüz.”

Tepki vermemek için direksiyonu biraz daha sıktım. Görüşürüz Yer Fıstığı diye içimden geçiriyordum ki yanağımda sıcaklık hissettim. Refleks olarak başımı ona çevirmemle burun buruna geldiğim Ayşin’in nefesini tutarak benden uzaklaştı ve arabadan inip koşar adım apartmana girdi. Elim Yer Fıstığının öptüğü yere giderken kalbim bambaşka bir şekilde çarpmaya başladı.

Sanırım görüşmesek daha iyi olur be Yer Fıstığı...


**-**


URAZ

Ölümle yaşam arasındaki köprüde, her zamankinden daha net bir şekilde ölüme yakın olan tarafta durduğumu hissediyordum. Sanki altımdan geçen o görünmez nehir, beni adım attıkça biraz daha dibe çekiyordu. Yaşamak için verdiğim her çaba, her nefes, her ileri hamle… ironik bir şekilde beni sona biraz daha yaklaştırıyordu.

Bunu geç fark ettim, hem de çok geç.

Ama artık geriye dönmek diye bir şey yoktu.

Olduğum yerde de duramıyordum artık. Durmak bile acıtıyordu. Belki de en kötüsü buydu: yaşamanın nasıl hissettirdiğini öğrendikten sonra hiçbir yerde huzur bulamamak.

İnsan bilmiyorsa, özlemezdi. Ben öğrendim. Çok kısa, çok kırılgan bir süreliğine de olsa gördüm yaşamanın neye benzediğini. Ve o an bitince, içimdeki her şey bir daha yerine oturmaz hâle geldi.

Son iki gündür, kendimi en rahat hissettiğim—ya da bir zamanlar öyle sandığım—yerde bir hayalet gibi dolaşıyordum. Ayak izlerim bile bu evde yabancı duruyordu sanki. Sanki duvarlar beni tanımıyordu, ben de duvarları tanımıyordum. Bir yabancının evinde dolaşıyormuşum gibi bir his… ellerim her şeye değiyor ama hiçbir şey bana ait değil. Her şeyin içinde varım ama hiçbir yerde tam olarak yokum.

Evin neredeyse her köşesine sinmiş olan hanımeli kokusu… İşte o koku beni en çok yıkan şeydi.

O koku Ayşin’in varlığını hâlâ buradaymış gibi diri tutuyordu. Onun saçlarından, boynundan, ince bileklerinden yayılan o yumuşak, tanıdık koku… Evin içindeki her boşluğu doldurmuştu. Karanlık bir odanın ortasında duran tek ışık gibiydi; dokunamıyordum ama orada olduğunu biliyordum.

Bir an için gözlerimi kapattığımda onun hâlâ buralarda dolaştığını hayal etmek bile içimi ısıtıyordu. Ama bu ısınma uzun sürmüyordu çünkü mutluluğun ucuna bile yaklaşmama izin yoktu artık. O an zihnim hemen Patron’un görüntüsünü getiriyordu.

İsmi bile göğsüme bir çivi gibi saplanıyordu.

Endişe…

O boğucu, görünmeyen parmaklarıyla kalbimi saran, sıkıp bırakan, sonra tekrar sıkılan o lanet his… Bir kere yerleşti mi çıkmıyordu. Patron’u düşündüğüm her saniye, hayat damarlarım biraz daha daralıyordu sanki.

Ne zaman bu hâle geldim ben?

Ne zaman hayatım, nefes alıp verme eyleminden bile ağır bir yük hâline dönüştü?

Ne zaman yaşamaya çalışmak, ölüme daha yakın hissettirdi?

Kendime dönüp bakınca cevabı bulamıyordum.

Belki de en korkuncu buydu.

Ders 4: Yumuşama. Acımasız ol. Can yak. Can al ama asla yumuşama.

Ayşin’le geçirdiğim o birkaç gün…

Kısa değildi aslında; zamanın kendisi bükülmüş gibiydi. Onun yanındayken dakika, saat gibi akıyor; saatler ise yıllara bedel ağırlık taşıyordu. Sanki yıllardır üzerime çökmüş olan sis bir anda dağılmış, nefes almayı ilk kez hatırlamıştım.

Ve bu, olmaması gereken bir şeydi.

Senelerdir Patron’un iliklerime kadar işlediği o dersler—acımasızlık, duygusuzluk, bağ kurmamak, zayıf yan bırakmamak…- Hepsi, onun yanında geçirdiğim birkaç günle yerle bir olmuştu.

Bu kadar kolay dağılmamalıydı.

Bu kadar hızlı kırılmamalıydım.

Şimdi, Patron’un neden hayatına kadın sokmadığını daha net anlıyordum. Ne kadar acımasız ve duygusuz görünürse görünsün onun bile kırılabileceği bir yer varmış; o da kadınlar. Çünkü kadınlar, zayıflıktı.

En tehlikeli zayıflık.

Ne kadar güçlü olduğun önemli değildi. Kalbin bir kez devreye girdi mi akıl sahneden çekiliyordu. Ve Patron’un yıllarca anlattığı, örnekleriyle beynime kazıdığı o gerçek… Sonunda anlam buluyordu:

Bir kadın, insanın ruhuna sevgi denen o tehlikeli duyguyu işleyince, tüm acımasızlığın bir anda buhar olup uçuyordu.

Sevgi.

Ağzımın içinde bile yabancı duran bir kelime.

Peki Ayşin’e karşı hissettiğim şey gerçekten sevgi miydi? Yoksa acıma mı ağır basıyordu? Onun yaşadıklarını, yalnızlığını, kırılganlığını gördükçe içimde bir şeylerin sızlaması… Bu sevgi miydi yoksa olmaması gereken bir merhamet kırıntısı mı?

Ya da…

O benim zayıf noktam olmayı başarmış mıydı?

Bu sorular zihnimde dönüp duruyordu ve herhangi birine cevap verecek cesaretim yoktu. Çünkü cevabın hangisi olduğunu öğrendiğim an, geri dönüşün olmadığını biliyordum.

Derin bir nefes çektim. İçimde dolaşan ağırlığın boğazımda düğümlendiğini hissettim.

Ayağa kalktım.

Bu ev—Ayşin’in kokusuyla, varlığıyla, sessizliğiyle dolu bu ev—artık bana iyi gelmiyordu. Her köşede bir gölgesi vardı sanki. Gözlerimi kapatsam yüzü beliriyordu, açsam kokusu duvarlarda dolaşıyordu.

Kaçmalıydım.

Bir an önce eskiye dönmeliydim.

Nasıl yapacağımı bilmiyordum ama denemek zorundaydım.

Saatime baktım. Günün aydınlanmasına daha saatler vardı ama bu evde bir dakika daha kalırsam aklımı kaybedecektim.

Duşa girdim. Soğuk suyun cildime çarpmasıyla bir anlığına gerçekliğe geri döner gibi oldum. Belki de bedenimle hissettiğim acı, zihnimdeki karmaşadan daha tanıdık geldiği içindi. Saçlarımı kurutup odaya geçtiğimde yatağın üstünde katlanmış şekilde duran kıyafetler gözümü takıldı.

Ayşin’in elleri geldi aklıma.

Sessiz, özenli, ince dokunuşlar...

Sanki hâlâ buradaymış gibi bir iz bırakmıştı.

Boğazım kurudu. Bir an duraksadım. Gözümün önünde onun siluetini görür gibi oldum: yatağın ucunda oturmuş, saçlarını kulak arkasına atarken bana dalgın bir bakışla gülümseyen hâli…

Başımı iki yana salladım. Kafamın içine çöreklenen bu görüntüyü, bu hissi, bu zayıflığı kovmaya çalıştım.

Sen bu değilsin, Uraz. Silkelen. Kendine gel.

Ama içimde küçük bir ses fısıldıyordu:

Ya artık böyleysen?

Neyse ki bugün temizlikçi kadın gelecekti. Belki gerçekten bir evi temizlediği gibi hatıraları da süpürüp atamazdı ama… yine de içimde tuhaf bir umut vardı. Sanki hanımeli kokusuyla duvarlara işlemiş o anılar, onun sert el hareketleriyle yok olup gidecekmiş gibi.

Yanılsamaydı elbette.

Ama insan bazen yalanlara bile tutunmak zorunda kalıyordu.

Hızla kurulanıp okul için hazırlanmaya başladım. Aynanın karşısında yüzümü gördüğüm her saniye daha çok sıkılıyordum kendimden. İlk kez kendi evimden kaçarcasına uzaklaşmak istiyordum.

İlk kez nefes almak için bir yerden gitmem gerekiyordu.

Asansöre bindiğimde, o dar, soğuk kabinin içinde bir an gerçekten onu yanımda sandım;Yer Fıstığını. Sanki omzuma yaslanmış, sessizce beni izliyormuş gibi…

Bir anlığına nefesim kesildi. Gözlerimi sıkıca yumdum, başımı salladım. Bu halim iyi değildi.

Kesinlikle iyi değildi.

Asansörden çıkar çıkmaz hızlı adımlarla arabaya yöneldim. Merdiven boşluğunda yankılanan ayak seslerim bile zihnimden kaçmamı engelleyemiyordu. Çünkü insan, dışarıdaki herkesten kaçabilirdi ama kendi beyninin içindekinden kaçacak bir yol yoktu. Bu gerçekle yüzleşmek, karanlık bir tünelin ortasında kalmak gibiydi.

Arabaya binip kapıyı sertçe kapadım.

Derin bir nefes…

Bir tane daha.

Belki nefes alışverişlerim düzenlenirse, beynimin karmaşası da biraz toparlanırdı. Havanın karanlığı camın ardında yoğun bir sis gibi duruyordu ama içimdeki karanlık, dışarıdaki gökyüzünden çok daha boğucuydu.

Aracı çalıştırdım.

Yola çıktım…

İstanbul’un sokakları ilk kez bu kadar boş, bu kadar sessizdi. Normalde sevdiğim bu tenha sabah manzarası, bugün gözüme batıyordu. Direksiyonun başında avare avare ilerlerken yalnızlık, ilk kez rahatsız etti beni.

Yalnızlık benim doğal hâlimdi oysa.

Ama bugün… Bugün hiçbir şey doğal değildi.

Elim radyoya gitti. Belki kafamı dağıtır, en azından düşüncelerimi bastırır diye. Ama tam tersine oldu. Bir anda yükselen müzik tonunu yırtarcasına içeri doldu. Hızla sesi kısarken duyduğum ilk cümle, boğazımı bir düğüm gibi sıktı:

“Eşyalar toplanmış seninle birlikte,

Anılar saçılmış odaya her yere…”

Başımı yana çevirip boş yola baktım ama kelimeler yine de zihnime çarpıyordu. Sanki şarkı benim için yazılmıştı. Sanki biri içimdeki savaşı ezbere biliyordu.

“Sevdiğim o koku yok artık bu evde,

Sen…

Kadınım…”

Kokusu. Hanımeli. Ayşin.

Her şey tekrar boğazıma oturdu. Elim hemen arama tuşuna gitti. Şarkıyı kestim; kaçarcasına. Belki anılardan kaçamazdım ama şarkıların üzerime benzin döküp onları daha parlak bir şekilde yakmasına engel olabilirdim.

Yeni kanal…

“Her şeyi unutarak yaşanır sanma…”

Lan.

Yutkundum. Gözlerim yola sabitlendi. Ellerim direksiyonu olduğundan daha sert kavradı.

“Neydi bir arada tutan şey ikimizi…”

Tekrar arama tuşuna bastım. Bu kadar da olmazdı. Tüm radyo kanalları ortak bir karar almış gibi ruhumu didikliyordu. Elbet bir yerde kafama uygun bir şey çıkardı. Çıkmalıydı. Zihnimin bu seslere daha fazla dayanacak hâli kalmamıştı.

Aşkın şarabından bilmeden içtim. Sevda yolundan bilmeden geçtim.”

“Şaka mısınız lan siz!”

“Bırak bana anlatma, imkânsız sevgimizi. Sevmek birçoğu şeyi göze almaktır…”

“Hay senin gözüne!” 

Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Tesadüf Uraz. Birkaç şarkıdan sinir krizi geçirmeyeceksin herhalde değil mi? Bir kere daha arat bak göreceksin. Tam kafana göre bir şarkı çıkacak. Hadi.

Bunca yıl herkesten kaçtın, en sonunda bul-

“Hay sikeyim sizin gibi radyo kanallarını.” diyerek öfkemi direksiyondan çıkardım. Radyoyu kapatırken burnumdan soluyordum. Bu ne amına koyayım! Tüm kanallar mı bana karşıydı. Anlaşmış gibi hepsi bir mesaj vermeye çalışıyordu. Kırk yılın başı bir şarkıyla kafamı boşaltmak istedim. Gaza bastım, beynimi boşaltana kadar son sürat dolaştıktan sonra deniz kenarında bir yere arabayı çektim. Hava aydınlanmaya başlamıştı, arabanın kapısını açmamla denizin kokusu burnuma doldu. Rüzgârın soğuğu bedenimi yalayıp geçerken deri montumun önünü kapattım ve ağır adımlarla banklardan birine doğru yürüdüm. Dalga sesleri içimdeki fırtınaları hissetmiş gibi hırçınlaştı, cebimdeki paketten bir dal sigarayı dudaklarımın arasına sıkıştırdım. Çakmağı ararken biraz ileride duran bir arabanın farlarını sırtımda hissettim. Sigaramı yakarken göz ucuyla arabanın içindekilere baktım. Benim yaşlarımdaki bir çiftin öpüştüğünü gördüğümde derin bir nefes alarak önüme döndüm. Bir sevgi pıtırcığı çiftimiz eksikti.

“Gün gelir rüzgâr, fırtına olur…”

Arkadaki arabadan gelen kısık sesli müzikle gözlerimi kapattım. Sakin ol Uraz. Bunu da değiştiremeyeceğime göre tadını çıkarsan iyi olur.

“Dertleri gönül kendisi arar da bulur,

Her gülüş cevap, her cevap günah,

Olmuyor ne yapsan içinde kopar bir isyan…”


**-**

 

Saat henüz erkendi. Havanın o kendine has sabah serinliği, okulun sessizliğine ince bir örtü gibi serilmişti. Güvenliğin yüzüme diktiği tuhaf bakışlar eşliğinde otoparka arabayı park ederken, içimde garip bir huzur vardı. Belki de kimseler yokken okulun bu bomboş hâline tanık olmak hoşuma gidiyordu. Hocalara ait olduğunu düşündüğüm birkaç araç dışında bahçede resmen in cin top oynuyordu. Bu saatlerde okulun bu kadar sessiz olması, beton binaların arasında yankılanan kendi ayak seslerimi bile belirginleştiriyordu.

Arabadan inip çardağa doğru yürürken adımlarımı gereksiz yere ağırlaştırdım; sanki biraz daha yavaş yürürsem, biraz daha yalnız kalabilecektim. Havanın nemli kokusu, çimenlerin üzerindeki çiğle karışmış bir şekilde burnuma doluyordu. Sabahın köründe gelmiş olmanın tek güzel yanı, kimsenin beni rahatsız edemeyecek olmasıydı.

Dertleri gönül, kendisi arar da bulur,

Sahilde duyduğum o şarkı kafamın içinde sıkışmış gibiydi. Bir türlü çıkmıyordu. Çardağa otururken mırıldandım, sonra sesim istemsizce yükseldi. Kimse olmadığına emin olduğumdan sigaramı çıkarırken “Tanrı unutmuş olsa da vur, durma vur, yüreğime vur!” diye bağırasım geldi—ve bağırdım da.

Sesim bahçede yankılanırken bir anlığına rahatladığımı hissettim. Sigaramı yaktım, ilk dumanı ciğerlerime çekerken kafamın içindeki uğultu biraz olsun dağıldı. Direk Yer Fıstığını düşünmemeye çalışıyordum ve müzik sayesinde zihnimi dolaylı yoldan meşgul etmek hoşuma gidiyordu.

Zaman ilerledikçe okulun o sakin, boş hâli yavaş yavaş kalabalığa karışmaya başladı. Bahçeye yayılan ayak sesleri, konuşmalar, arabaların gelişi… Sessizlik parçalanmıştı artık.

Cankut’un arabasının otoparka girdiğini gördüğümde istemsizce “Nihayet.” dedim.

Her zamanki o havalı, ego taşıyan yürüyüşüyle arabadan indi. Ama bu kez aracımın bulunduğu tarafa bakınca yüzünde beliren şaşkınlık, sıradan bir şaşkınlık değildi. Bir şey daha vardı… Belki endişe, belki sinir, belki “Neden bu saatte geldin?” sorusunun cevabını merak eden bir tedirginlik.

Hızla çardağa doğru yöneldi. Ben de geriye yaslanıp kollarımı bankın üstüne yayarak onu karşılamaya hazırlandım.

“Ooo… Çemberin efendisi, vasat haliyle aramıza katılmaya karar vermiş.”

Alaycı tonu, ilk günkü gibi ağır değildi belki ama morluklarım hâlâ yüzümden silinmediği için laf sokmayı fırsat bilmişti. Cankut’un huyuydu bu. Sokacak yer bulunca kaçırmazdı.

“Sana da günaydın, Sarı.” dedim.

Karşıma otururken “Hayırdır bu saatte?” dedi. Omuzlarımı umursamaz bir şekilde silktim. Konuşacak hâlim yoktu. Zaten derdim Cankut değildi ki…

Gözleri etrafa bakındı.

“Ayşin nerede?”

O anda otoparka giren arabayı görünce içimden derin bir nefes kaçtı. Başımın hafif bir hareketiyle arabayı işaret ettim. Merve’nin aracı. Cankut başını çevirip araca baktı, ardından şaşkınlıkla bana döndü:

“Siz beraber değil miydiniz?”

 

Başımı hayır anlamında salladım ama gözlerim çoktan Ayşin’e kaymıştı. Arabadan inerken yüzündeki bitkin, sıkıntılı ifade yine içime dert olmuştu. Bir an “Yine mi böbreği ağrıyor?” diye düşündüm. O kendine has, sessiz ama derin acı taşıyan yüz hâli hiç değişmiyordu.

Cankut, laf sokmayı ihmal etmedi:

“Demek ki aklını başına getirmek için arada seninle konuşmak gerekiyor.”

Normalde sinirlenirdim ama onun sesi arka planda bir uğultu gibi kalmıştı. Kafam Ayşin’deydi. O an göz göze geldik. Yüzünde, beni görünce beliren o küçük, samimi tebessüm… Bir şeylerin buzunu eritiyordu.

Tam o sırada daha başka birini fark ettim ve içimde bir şey bir anda kasıldı.

“Onun burada ne işi var?”

Bu düşünce beynimin içinde yankılanınca iradem dışımdan hareket ettim, yavaşça ayağa kalktım. “Nereye?” diye soran Cankut’a kısa ama yeterli bir cevap verdim.

“Geleceğim.”

Adımlarım hızlanırken kızın tedirgin bakışlarla etrafı süzdüğünü fark ettim. Beni gördüğünde yüzündeki o gerginlik çözülür gibi oldu. Omuzları düşüp nefesi rahatladı.

Bana doğru yürümeye başladığında, içimde garip bir his kabardı; sanki yaklaşmakta olan bir şey vardı; iyi mi kötü mü emin değildim ama kesinlikle sıradan değildi.

“Günaydın Uraz.”

Gözleri yüzümde dolandı. “Burada ne işin var?” diye sorduğumda zoraki bir gülümsemeyle “Seni görmeye geldim.” dedi. Beni nasıl bulduğunu düşündüm, ardından yetimhaneye gittiğimde üzerimde okul forması olduğu aklıma geldi. “Geçen hafta da geldim ama neden okulda olmadığını şimdi anlıyorum.”

Aleyna yüzüme dokunmak için elini uzattığında bileğini kavradım. İlk şoku atlattığında yüzü buruştu, canı acıyordu ama bu umurumda bile değildi. Bir kişiye izin vermem herkesin istediği zaman bana dokunabileceği anlamına gelmiyordu.

“Ne istiyorsun?” 

Bileğini serbest bırakmamla diğer elini üzerine bastırdı. “Sadece seninle vakit geçirmek.” dediğinde gözlerimi kıstım. Senelerdir görmediğim kız birden neden benimle vakit geçirme delisi olmuştu ki.

“Neden?”

Hayretle bana bakan Aleyna “Uraz sen iyi misin?” diye sordu.

 “Yetimhanedeki en yakın arkadaşımın hayatında neler olup bittiğini öğrenmek, aynı şekilde başımdan geçenleri eskisi gibi ona anlatıp dertleşmek istiyorum. Başka neden olabilir?” diye devam etti. Aleyna konuşurken bir yandan telefonun titremişti, cebimden çıkarttım, bir mesaj vardı:

 

Gönderen: Patron

Küçük orospundan sonra yetimhane gülüyle vaktimi boşa harcarsan bedelini ağır ödersin evlat. Bir an önce sana verdiğim görevi yerine getirmeye başla!

 

Dehşetle gözlerimi okulun bahçesinde dolaştırdım. Cankut’a baktığımda ‘Ne oluyor?’ gibisinden başını salladı. Bahçenin dışını görmeye çalışsam da yüksek ağaçlar buna engel oluyordu. Ben dışarıyı göremiyordum, peki o içeriyi nasıl görebiliyordu? Yoksa bizim haricimizde Patron’un başka bir adamı daha mı vardı okulda?

“Uraz?”

Cankut’un sesi düşüncelerimin arasına bir kama gibi girdi. Yanıma geldiğinde telefon ekranını ona uzattım; mesajı görür görmez yüzündeki ifade ciddileşti. Sarı, tıpkı benim gibi bahçeyi gözleriyle taramaya başladı—hani sanki mesajı atan kişi çimlerin arasından fırlayıp çıkacakmış gibi.

Aleyna’ya kısa, keskin bir bakış attım. “Gitmen lazım.” dedim. Tonum öyle sertti ki, göz kapakları istemsizce kıpırdadı. Ardından tekrar Cankut’a dönecektim ki…

Gözüm, az ileride durmuş bizi izleyen Yer Fıstığına takıldı.

Ayşin.

Bakışlarımız çarpıştığı anda, onunkilerin paniğe yakın bir hızla sağa kayması bir oldu. O an, bu kaçışı ilk kez işime yarar buldum.

Şu anda benden uzak durman için her şeyi yaparım Yer Fıstığı.

“Sanırım artık harekete geçmenin vakti geldi.” dedi Sarı, sesi neredeyse fısıltı kadar düşük ama kararlılıkla. Başımı hafifçe eğip onayladım. İçimden geçenleri konuşmadan anlamamız kolaydı artık. Tam ağzımı açacakken, Aleyna’nın sesi araya girdi:

“Ne hareketi?”

Kafası karışık bir şekilde bir bana, bir Cankut’a bakıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalıştığı yüzündeki ifade bir anlığına hüzünlü duruyordu ama şefkate ayıracak zamanım yoktu. Tam açıklayacaktım ki gözüm kıvırtarak yürüyen Didem’e takıldı. Adımlarıyla bile dikkat çekmeye çalışan o yapmacık özgüven… Tam Patron’un dediği türdendi.

Ve bu da ancak bir anlama gelirdi:

Gerçekten artık harekete geçmenin zamanı gelmişti.

“Ben seni aramadan bir daha sakın beni arama.” Aleyna’nın dudakları aralandı; ne diyeceğini bulamadan orada öylece kaldı. Cankut’a döndüm. “Aleyna’yı okuluna bırakırsın.”

“Uraz ne demek oluyor bu?” dedi kız, sesi kırılgan ama umursayamayacak kadar doluydum.

“Neden ben bır—”

Devam edemeden Cankut’un omzunu sertçe kavradım. Göz göze geldik. Mesaj açıktı. “Tamam, bırakırım.” dedi Sarı, tereddütsüz.

Didem’in okul girişinden içeri girdiğini görmemle birlikte adımlarım hızlandı. Sırtımda üç çift bakışı da hissediyordum:

Merak eden Aleyna, her şeyi anlayan Cankut ve… uzaklardan endişeyle izleyen Ayşin.

Merdivenlerde Didem’e yetişmek için basamakları üçer beşer çıktım. Tam yanına geldiğimdeyse “Günaydın.” Dedim ve adımlarımı az önceki telaşa kıyasla daha yavaş atmaya başladım. Didem bir anda irkildi, elini kalbinin üstüne koyarken ayakları merdiven basamağına mıhlanmıştı.

“Ödümü patlattın, Uraz!” derken bir anda kaşları çatıldı. “Ne oldu sana?” diye sorarken elini yüzüme doğru uzattı. Refleks olarak geri çekildim. İç sesim anında bastırdı: İşi yokuşa sürme Uraz. Patron hızlanmanı istedi. Dokunmasına izin ver.

Nefesimi düzene sokmaya çalışarak, kızın bakımlı, parfüm kokulu ellerinin yüzüme yaklaşmasına izin verdim. Avuçlarının sıcaklığıyla yumruklarımı istemsizce sıktım.

Nefese odaklan Uraz. Al ver… Al ver…

“Ufak bir kaza.” dedim, sesi normal tutmaya çalışarak. Didem yüzümü incelemeye devam ederken gözleri irileşti.

“Dayak yemiş gibisin.”

Gülmemek için kendimi zor tuttum. Keşke bilse. “Sen bir de karşı tarafın halini gör.” dedim hafifçe gülümseyerek. Klişe bir cevaptı ama Didem’i güldürmeye yetmişti.  “Ne o? Ayşin için dayak mı yedin yoksa?” Kaşlarımın gerildiğini hissediyordum. Neden her konu dönüp dolaşıp Yer Fıstığına bağlanıyordu? Bu kızdan gerçekten kurtulamayacak mıydım?

“Ne alaka?” dedim keskin bir tonda.

“Birlikte değil misiniz?” diye sordu, sanki çok doğal bir şeymiş gibi.

“Yer Fıstığıyla mı?”

Sesimdeki şaşkınlık o kadar açıktı ki Didem kahkahaya boğuldu. Merdivenler bile sesine sabır gösteriyordu. “Yer Fıstığı mı?” diye tekrar edip gülmeye devam etti. Yumruklarım daha da sıkıldı.

Sakin olmalıydım.

Özellikle bu kızla karşı…

Merdivenlerden geçen öğrenciler bile bize bakıyordu artık. Didem gözlerine gülmekten yerleşen yaşları silerek konuşmaya devam etti.

“İlahi Uraz… İnsan sevgilisine böyle lakap takar mı?”

“Sevgilim olsaydı, belki takmazdım.” diye karşılık verdim.

Sözlerimle birlikte yüzümdeki ifadesizlik, Didem’in gülümsemesini yavaşça söndürdü. Bir anda ciddileşti. 

“Bir dakika, bir dakika…”

Gözleri büyüdü. “Gerçekten… birlikte değil misiniz?” En sonunda anlamıştı. Yüzünde belirgin bir rahatlama ve memnuniyet yayıldı.

“Ben de sanmıştım ki—”

“Sanma.” diyerek sözünü kestim. Sesim ton değiştirdi: Soğuk, net, keskin.

“Benim Ayşin gibi bir kızla hiç işim olmaz.”


**-**


AYŞİN

‘Benim Ayşin gibi bir kızla hiç işim olmaz.’

Bu sekiz kelime, hayatımın en büyük kabusunun açılış müziği gibiydi. Sanki binlerce voltluk elektrik akımı, kalbimin tam ortasından geçerek tüm sinir uçlarımı yakıp kavurdu. Bazen, ailemin seslerini duymamak için sağır olmayı ne kadar dilediğimi düşünüyordum. Ama şu anda kulaklarıma ulaşan bu ses, o feryat dolu çocukluk anılarımla bile kıyaslanamazdı. Tarifsiz bir acı, göğsümün ortasında patlamış ve saniyesinde zehirli bir gaz gibi tüm damarlarıma yayılmıştı.

Gözlerim, tutmaya çalıştığım yaşların yakıcı buharıyla kavruluyordu. Kırılmıştım. Öyle derin, öyle paramparça bir kırılmaydı ki, kendimi yapıştıracak bir tutkalın varlığına inanmak imkansızdı. Bir an için, okulun o boğucu kalabalığı ve gürültüsü vakumlanmıştı; nefes alamıyordum. Her ciğerime hava çekme çabam, paramparça olmuş kalbimin keskin kıymıklarının ruhuma daha da derine batmasına neden oluyordu. Hızlanan nefesim, kulaklarımda çınlayan uğultuya dönüşüyordu; bir panik atağın eşiğindeydim.

Yutkunmak istiyordum. Boğazımı görünmez bir el, buz gibi bir hayalet sıkıyordu ve buna izin vermiyordu.

Didem'le göz göze geldiğim o an, zihnimdeki alarm çaldı. Hemen oradan uzaklaşmalıydım. Bu sarsıntıyı, bu aşağılanmayı tek başıma hazmetmeliydim. Uraz'la yüzleşmek için önce kendi parçalarımı toplamam gerekiyordu.

Geri dönerken, aceleyle attığım bir adım beni felakete sürükledi. Bir vücuda sertçe çarpmanın şokuyla, acı bir feryat eşliğinde dengemi kaybettim. Vücudum merdivenlerden kaydı ve kalçam, son basamağın sert, keskin köşesine çarptı. Gözlerim bir an karardı, elektrik çarpmış gibi bir acıyla inledim. Elim hızla acıyan belime giderken, dakikalardır savaştığım gözyaşlarım sonunda teslim oldu ve yanaklarımdan süzüldü. 

“Ayşin!”

Uraz’ın sesi... Her zamanki cool, umursamaz tonundan eser yoktu. Sesi, saf bir korkuyu açığa vuruyordu. Kolumun kavrandığını hissettiğimde zorlukla gözlerimi araladım. Az önceki ifadesi de ses tonu gibi dağılmış, değişmişti. Bana acıyor muydu? Acıması mı gerekiyordu?

Çarptığım kızın rahatsız edici sesi ortamın gerilimini böldü: “Dikkat etsene ya!” Arkadaşlarının yardımıyla homurdanarak ayağa kalktı.

“Özür dilerim,” diye fısıldadım, kendi sesim bile bana yabancıydı.

“İyi misin?”

Yardımına ihtiyacım yoktu. Özellikle de ondan gelen bir yardıma… Sertçe kolumu elinden kurtardım. Yavaşça, sanki her eklemim kırılmış gibi, ayağa kalktım. Üzerimdeki tozu ve görünmez kırıkları silkelerken, Didem’in rahatsız edici, zafer dolu bakışları üzerimde dans ediyordu.

Adım kadar emindim ki, beni görmüştü. O konuyu da sırf benim duymam için açmadıysa ne olaydım. Bu kadar alçak gönüllü olmayı nasıl becerebiliyordu? Mecazi anlamda…

“İyi misin Ayşinciğim?” 

Didem’in sahte şefkati, öfkeyle kasılıp duran kulaklarıma battı. Gözlerini benden ayırmayan Uraz’ın karşısında, son damla gururumu korumak için kendimi zor tutuyordum. Kaçamak, tedirgin bakışlarından anladığım kadarıyla hâlâ benden bir cevap bekliyordu. İyiyim desem inanacak mıydı yani? Değildim işte. İyi falan değilim, man kafa! Hiçbir şey söylemeden arkamı döndüm. Mümkün olduğunca dik durmaya çalışarak yürümeye başladım. Arkamdaki birkaç gözün soğuk baskısıyla sırta iğneler battığını hissediyordum ya da bu böbreklerimden geliyordu… Yine de onların gözünde, sadece merdivenden düşen aptal bir kız olmak ağrıma gitmişti. 

Oysa ben, kırık bir kalple ayakta durmaya çalışan bir enkazdım.

Zilin o keskin, gürültülü sesi çalmıştı ve koridorlar anında boşalmıştı. Sanki tüm okul, benim bu karanlık, mühürlü anıma saygı göstermek için nefesini tutmuştu. Ağır adımlarla, neredeyse sürünerek girdiğim kızlar tuvaletinde, kapıyı ardımdan ittiğim an dünya bir süreliğine durdu. Fayansların soğukluğu, nefesime karışan keskin deterjan kokusu... Burası, gözyaşlarım için ideal bir sığınaktı.

Aynanın karşısına geçtiğimde, yüzümdeki ifadeyi tanımakta zorlandım. Az önce zorla tuttuğum kesik nefesler, bir barajın yıkılışı gibi, sonu yokmuş gibi görünen bir gözyaşı seline dönüştü. Artık etraf o kadar bulanıktı ki, aynadaki kendi suretim bile tanınmaz bir lekeydi. Boğuluyordum. Bağıra bağıra, nefesim kesilene kadar ağlamak isterken, tek yapabildiğim elimi ağzıma bastırıp hıçkırıklarımın duvarlarda yankılanmasını engellemekti. Boğazımdan çıkan her boğuk ses, kalbimin kanayan yarasından yükselen bir feryattı.

Çoğu insan gerçeğin zararsız olduğuna, acıtsa bile tedavi edici olduğuna inanırdı. Ama benim gibiler için gerçek, bir zehirdi. Ufacık, naif dünyamı güzel kılan tek şey, ördüğüm o pembe hayallerdi. Şimdi ise bir cümle... Sadece sekiz kelime... ‘Benim Ayşin gibi bir kızla hiç işim olmaz.’ İşte o sekiz kelime, tüm o hayalleri paramparça etmişti.

Ben nasıl bir kızım ki? Bu kadar aşağılayıcı, adeta küfür eder gibi bir cümle kuruyorsun Uraz Kurt. Senin Didem gibi, o sığ, parlak yüzeyli bir kızla mı işin olurdu? Sende gördüğüm o derinlik, o farklılık... Hepsi, sadece basit bir sığlığın yanıltması mıydı yani? Sen de mi, ruhu olmayan, etiketlere tapan diğer erkekler gibisin ha?

Dayanılmaz bir öfke ve hayal kırıklığıyla “Asıl benim seninle hiç işim olmaz!” diye kapıya doğru, tüm gücümle haykırdım. Sesim titrek ve cılızdı, ama öfkem gerçektir.

O an, bacaklarım beni daha fazla taşıyamadı. Dizlerim büküldü ve olduğum yere, soğuk fayansların üzerine çöktüm. Bacaklarımı kendime doğru çektim. Kollarımı titreyen dizlerime doladım ve başımı oraya gömdüm. Sadece yok olmak istiyordum.

Derken... Kapı yavaşça gıcırdayarak açıldı.

“Ayşin?”

Duyduğum sesle irkildim ve kafamı kaldırdım. Gözümden akan yaşları silmeye fırsat bulamadan, ablamın panikle içeri daldığını gördüm. Yüzündeki ifade, hayatım boyunca ondan görmediğim, yabancı bir karışımdı: Şaşkınlık, dehşet ve korku. Sanırım beni ilk kez bu kadar dağılmış görüyordu. Annemin ölümünde bile, gözyaşlarımı sessizce, içime akıtmıştım.

Onu görmemle birlikte, içimde tuttuğum tüm o bastırılmış hıçkırıklar bir sel gibi patladı. Daha sesli, daha kontrolsüz bir şekilde ağlamaya başladım. Hızla yanıma çöken ablama sıkıca sarılırken, göğsüne yüzümü gömdüm. “Abla!” diye bir haykırış kopardım, tüm acım o tek kelimeye sığmıştı.

“Şşş…” diyerek, bir eliyle başımı şefkatle tuttu. Diğer eli, ritmik ve yatıştırıcı bir şekilde sırtımı sıvazlamaya başladı. Titreye titreye, zar zor nefes alarak fısıldadım: “Abla…”

“Buradayım.”

Hayatımda ilk kez, ablam doğru zamanda, doğru yerdeydi. “Buradayım ablacığım,” dediğinde, ne diyeceğimi bilemedim. Bu kadar yumuşak, bu kadar şefkatli bir ses tonuyla benimle konuşmayalı yıllar olmuştu. “Şşş, geçti fıstığım,” dedi.

Geçti mi? Hayır, geçmedi. Bu şefkatli söz, aklıma Uraz'ın sözlerini daha da güçlü bir şekilde getirdi ve daha güçlü hıçkırmama neden oldu. Hiçbir şeyin geçtiği yoktu; gururum kırılmıştı, en önemlisi de kalbim geri dönülmez şekilde incinmişti.

Ancak, ağlamak, özellikle de ablamın omzunda ağlamak, iyi gelmişti. Senelerdir içimde tuttuğum, birikmiş tüm gözyaşlarım, Uraz sayesinde sonunda gözlerimden akıp gitmişti.

Ablam, yavaşça benden uzaklaştı ve elleriyle yüzümü avuçlarının arasına aldı. Islak gözlerle ona baktığımda, onun da gözlerinin buğulu olduğunu gördüm. Sanki biraz daha ağlasam, o da benimle birlikte ağlayacaktı. O an, o buğulu gözlerde, o şefkatli ifadede... İlk kez annemi gördüm. Bana annem gibi, tüm yargılamalardan arınmış, saf bir sevgi ve şefkatle baktığını hissettim. O, anlık bir sığınaktı. 

“İyi misin?” 

Ablamın sesi artık o ilk panik halinden sıyrılmış, yatıştırıcı bir tona bürünmüştü. Başımı evet anlamında salladım, yalan söylüyordum. "Hadi elini yüzünü yıkayalım," dedi yumuşak bir şekilde. Tıpkı annemin çocukken düştüğümde yaptığı gibi, dikkatli bir nezaketle ayağa kalkmama yardım etti.

Musluğu açarken aynadaki görüntüme baktım. Yüzüm, sanki tüm kanım çekilmiş gibi solgundu, adeta bir kağıt rengindeydi. Gözlerim ise... İki dev kan çanağına dönmüştü; biraz daha devam etsem yaş yerine kor gibi kan akacak gibi duruyordu. Utanç ve yorgunluk karışımı bir halde, yüzüme soğuk suyu çarparak o dayanılmaz yanma hissini bastırmaya ve rahatlamaya çalıştım. Ablamın eli, halen sırtımdaydı; varlığı hem bir destek hem de bir baskı yaratıyordu.

“Dışarı çıkalım mı? Biraz hava al istersen?”

Başımı anında hayır anlamında salladım. Bu halde, bu şiş gözlerle, bu acıyla sızan ruhla dışarı çıkmak istemiyordum. Hele ablamla, her şeyin nedenini anlatan o dehşet verici hikâyeyi dinlemesi için ona fırsat vermek hiç istemiyordum.

Ne olduğunu merak ettiğine adım kadar emindim, gözleri soru işaretleriyle doluydu. Öğrenmeden rahat bırakmayacağını da çok iyi biliyordum. Ne diyecektim ki ona? Zihnimde, ablama anlatacağım senaryoyu alaycı bir dille prova ettim:

"Kırk yılın başında, senin ve babamın bitmek bilmeyen kavgalarından sonra, ailem dışında biri benimle ilgilenip, bana kendimi değerli, önemli hissettirdi. Ama tüm bunlar abla, tamamen sahteymiş. Nedenini bilmesem de bana rol yapmış. Büyük ihtimalle, bir kenarda duran garip kıza acıdığı için. Hem de bu kişi, senin o meşhur, eski flörtün. Nasıl ama abla? Hadi gel, ikimiz de bu trajikomik duruma sarılıp ağlaşalım..."

Bu düşünceler bile boğazımı yakıyordu. Onu bu hikâyenin içine çekemezdim. “Bu halde derse girme Ayşin.” Ablamın sesi endişeliydi. “Ne varmış halimde?” diyerek, elimdeki ıslak peçeteleri hışımla çöpe attım. Tartışmak, hesap vermek istemiyordum. Tüm gücüm, sadece birkaç dakikalık bu sakinleşme anına yetmişti. Aynaya tekrar bakarsam, ablama hak vereceğimi ve direnç gösteremeyeceğimi biliyordum. 

“Yanımda olduğun için teşekkür ederim,” dedim, sesime soğuk bir resmiyet katmaya çalışarak, “ama derse girmeliyim.” Bu, bir veda ve uzaklaştırma cümlesiydi.

Tuvaletten çıktım. Koridor, zilin çalmasıyla gelen o sessizliğin ardından şimdi yavaş yavaş ders sesleriyle dolmaya başlamıştı. Ayaklarımın, bedenimi taşıyacak gücü kalmadığını hissediyordum; sanki her adımda binlerce tonluk bir ağırlığı kaldırıyordum. Duvara tutunarak, parmak uçlarımın beyazlamasına aldırmadan, sınıfın önüne kadar yürüdüm.

Kapı eşiği, bir uçurum kenarı gibiydi. İçeri girmekle, o acı veren gerçeğe geri dönmekle; arkamı dönüp kaçmak arasında gidip geliyordum. Birkaç saniye, sanki tüm evren nefesini tutmuş, kararımı bekliyordu.

Derin bir nefes aldım. Yapmalıydım. Zayıflığımı göstermemeliydim.

Kapıyı çaldım. Ardından gelen boğuk 'Gel' sesinden sonra son, titrek nefesimi çektim. Omuzlarımı dikleştirmeye, yüzüme o sahte, boş ifadeyi yerleştirmeye çalışırken, kolumu uzatıp kapıyı açtım. Şimdi, performans zamanıydı.                                                      


**-**


URAZ

Hiç dinmeyecekmiş gibi görünen suçluluk duygusu bedenimi yakıp kavuruyordu. Bu his, derimin altında yanan, söndürülemez bir ateşti. Kül olmamı engelleyen tek şey, zihnime kazıdığım o telkin cümlesiydi: Duyduğu o sert cümle, onu bu tehlikeli durumdan uzak tutacak. Bu, bir fedakârlıktı. Acımasız, yıkıcı bir fedakârlık.

Derin ve yavaş soluklar alırken, masanın altındaki yumruklarımı belli bir ritimle sıkıp açtım. Bu hareket, içimdeki kaosu dizginleme çabasıydı. Kalbimdeki sızı, yüzüme, özellikle de Didem'in gözleri üzerimdeyken, yansımamalıydı.

O an, sınıfın kapısı sessizce çaldı. Tüm sınıfla birlikte, bakışlarımı kapıya doğru çevirdim. Tüylerim diken diken olmuştu. Sanki onun o tarifsiz acısını, kapının aralanmasından hemen önce bile iliklerime kadar hissetmiştim.

“Ayşin?” 

Hocanın endişeli sesi, sınıftaki sessizliği bozdu. İçeriye birkaç adım atan, minicik adımlarla ilerleyen Yer Fıstığı, başını hafifçe öne eğmişti. “Geciktiğim için özür dilerim. Girebilir miyim?” diye sordu. Sesi... Sesindeki çatallaşma, gözyaşlarının sadece gözlerine zarar vermediğini, boğazına da düğümlendiğini gösteriyordu. Canı bu kadar mı acımıştı? O an, canavar olduğuma bir kez daha emin oldum.

“İyi misin?” diye soran hocaya karşı başını yavaşça, sanki büyük bir yükü kaldırıyormuş gibi, evet anlamında salladı. Yalan söylüyordu.

“Geç hadi.”

Kimseyle göz teması kurmak istemediğini, başını öne eğerek yürümesinden anladım. O kadar ağır hareket ediyordu ki, yanıma ulaşması sanki benim için sonsuzluk, onun içinse bir utanç koridoru gibiydi. Sırasına geldiğinde, tam yanımda, bir an durdu. Etrafındaki o yoğun hüzün dalgası, beni de içine çekiyordu. Vicdanım, suçluluk duygusunun çıkardığı yangını körüklüyordu; adeta içimde bir siren çalıyordu.

Bana bakacağı düşüncesi bile kalbimi delice çarptırmaya yetti, bir anlığına nefesim kesildi. Ama hayır, benimle de göz teması kurmadan yerine oturmuştu bile. Bu, bir nebze rahatlama verse de, acısını görmemeyi tercih edişi, ihanetimin büyüklüğünü kanıtlıyordu.

Arkasına dayanmasıyla birlikte, hanımeli ve ıslak mendil karışımı o tanıdık koku burnuma doldu. Gözlerimi istemsizce kapattım. Kokusunu içime çekmemek için sahip olduğum tüm iradeyi, o son damlasına kadar kullandım. Gözüme bir şeyin battığını hissediyordum, ara ara aldığı titrek nefeslerini duymak, yumruklarımı kanatacak kadar sıkmama neden oldu. O, kırık bir kuş gibiydi.

Zihnimde yankılanan tek bir cümle vardı, bir fısıltı, bir mazeret:

"Kızma bana, Yer Fıstığı. Her şey, gerçekten, sadece senin için..." 

“Ayşin.”

Fısıltı gibi çıkan bu ses, dikkatimi anında dağıttı. Zibidi Emirhan’ın, Yer Fıstığına doğru eğilerek endişeyle baktığını yüz ifadesinden okuyabiliyordum. O anki ifadesi, o her zamanki şakacı, umursamaz Emirhan’dan çok uzaktı.

“İyi misin?” diye sordu. Gözlerim, Ayşin’e kilitlenmişti.

Başını belli belirsiz, zorlukla 'hayır' anlamında salladı. Sanki konuşmaya gücü yoktu. Emirhan, hemen önündeki kıza seslendiğini duydum: “İki dakika değişelim mi?”

Hafifçe sola doğru eğildim. Kız görüş alanıma girdiğinde, gözlerinde beliren merhametle "Tamam," dediğini ve ayaklanmaya çalıştığını gördüm. Hoca tahtada bir şeyler yazarken, ikisi hızla yer değiştirdi.

Emirhan arkasını döner dönmez gözlerimiz buluştu. Aramızda bir anlık gerilim geçti, ama o hemen bakışlarını o an dünyanın en kırılgan varlığı olan Yer Fıstığına çevirdi.

“Ne oldu?” diye sorarak masadaki elini tuttu. Bu basit temas, tüm vücudumun anında gerilmesine neden oldu. Boğazımı temizledim, bu, içimdeki huzursuzluğu gizleme çabamdı.

Ayşin’in duruşu, Emirhan’ın dokunuşuyla hafifçe dikleşti. Onu izlediğimi fark etti, gözleri bir saniye bile bana değmese de o varlığı hissediyordu. Ama buna rağmen, elini Emirhan’ın elinden çekmedi. İşte o an, tenim karıncalanmaya başladı. İçimde düğüm düğüm olan gerilim, hızla yayılarak her yerimin uyuşmasına neden oluyordu. Bu, vicdan azabından farklı, daha ilkel bir histi.

Bir süre, kendimi onların fısıltılarını dinlemek için zorladım. Anlayamayacağım şekilde fısıldamaları sinirimi bozuyordu. Bacaklarımı hızlı hızlı sallamaya başladım. Bu kontrolsüz hareketimle masayı, hatta sıramızdaki titreyen Ayşin’i bile salladığımı görüyordum. 

Sakin ol, Uraz. Her şey plan dahilinde…

Bakışlarım istemsizce Didem’e kaydı. Bana bakarak, cilveli bir şekilde saçlarıyla oynuyordu. Cilve, kesinlikle bu kızla hayat buluyordu. Yüzündeki o parıltılı gülümsemeye karşılık, belli belirsiz gülümsedim ve başımı öne eğdim.

Şu anda Patron için planımı ince ince işlemem gerekiyordu. Emirhan'ı, Didem'i, her şeyi hesaba katmalıydım. Ama zihnim, adeta bir mıknatıs gibi, sadece ve sadece Yer Fıstığından başka hiçbir şeyi düşünemiyordu. Bu koruma içgüdüsü, tehlikeli bir takıntıya dönüşüyordu.


**-**


Zil çaldığında, sınıftan fırlayan ilk kişi olurdum ama bu sefer farklıydı. Bu sefer planım dahilinde ilerlemem, Didem’i beklemem gerekiyordu. Ayşin ve Emirhan benden önce davranmış sınıftan çıkmışlardı. Bu da bana nerede olduklarını öğrenmek için zaman kaybettiriyordu. 

En sonunda toparlanmasını bitiren Didem’le beraber sınıftan çıktım. Fakat biraz ileride gördüğüm iki kişiyle daha fazla ilerlemeyedim. 

Emirhan, Yer Fıstığına sarmaşık gibi sarılmıştı.

Ayşin, kollarının arasından kurtulmak yerine, onu sıkı sıkı tutuyordu. Yüzünü göremiyordum, ancak ufak bedeninin ritmik titremesi, kontrolsüzce ağladığını işaret ediyordu. Emirhan’ın, Yer Fıstığının sırtında gezinen o teselli edici eli, içimin daralmasına neden oldu. Bu dokunuş, benim hak etmediğim ama deli gibi arzuladığım bir şefkatti.

Sonra, Emirhan alnını Ayşin'in saçlarına bastırarak öptü. O an, yumruklarımı o kadar sıktım ki, tırnaklarım avuç içime battı. Burnunu Ayşin’in saçlarının arasında tutması... Bu, sabrımı zorlayan son damlaydı. Benim gibi, onun da o hanımeli kokusunu içine çektiğini, yüzündeki o keyifli, teselli edici gülümsemeden anladım. O, şu anda benim olmam gereken yerdeydi. Benim onu sarmalamam, onun kokusunu içime çekmem, onu teselli etmem gerekiyordu. Bu kıskançlık, vicdan azabımın ötesinde, saf bir öfkeydi.

“Uraz, burada dikilecek miyiz?”

Didem'in sesi, beni zorla o buzlu dondurucu andan çekip çıkardı. Başımı ona çevirdim, yüzümdeki ifadeyi kontrol etmeliydim. Rol yapmaya devam etmek zorundaydım. Ama Yer Fıstığı... O, başkasının kollarında sığınıyordu. 

Ah! Allahım yardım et!

Didem’in suratının fazlasıyla asık olduğunu görünce yapmam gereken bir şeyi yaptım. Elini tuttum ve parmaklarını parmaklarıma kenetledim. Bu hareketim onun içinde beklenmedik olacak ki şaşkınlığını gizlemeden bana baktı. Hoşuna gittiğini biliyordum. Bense elimi bileğimden kesmek istiyordum. Yine de gülümsemeye çalıştım ve yürümeye başladım. 

Ayşin’le Emirhan’ın yanından geçerken bir an adımlarım yavaşladı. Benim geldiğimi hissetmiş gibi Yer Fıstığının titreyen bedeni hareketsiz kaldı. Fakat bana doğru dönmedi. Bu adımlarımın tekrar hızlanmasına neden oldu. Merdivenlerden hızla inerken elini tuttuğum kız birkaç kez düşme tehlikesi geçirdi. Yine de gıkını çıkarmadan bana ayak uyduruyordu. Bilmiyordum, belki de düşmesi içimdeki acıyı biraz olsun soğuturdu. 

Okul bahçesine çıkıp her zamanki çardağımıza doğru yöneldiğimizde Didem’in elini bıraktım. Bu da onun için beklenmedik olacak ki eli bir süre havada asılı kaldı. Hatta adımları yavaşlamış, arkamda kalmasına neden olmuştu.

Yapma bunu Uraz. Her şeyi berbat ediyorsun! Yapma!

Çardaktaki her zamanki yerime otururken “Gelsene güzelim,” diye seslendim. Kafası karışmış gibi duran kız, ağır adımlarla bana doğru geldi. “Sen her zaman böyle misin?” diye sorarken yanıma oturdu. Burnuma dolan ağır parfüm kokusu yine midemi bulandırmıştı ama bu sefer katlanmak zorundaydım.

“Nasıl mıyım?” diye sorarken tekrar elini tuttum ve parmaklarımızı birbirine kenetledim. “Böyle işte… dengesiz,” dediğinde ters bir tepki vermemek için elimden geleni yapıyordum. “Bir elimi tutuyorsun, bir şey oluyor bir anda bırakıyorsun. Bir ben yokmuşum gibi davranıyorsun sonra bir bakıyorum güzelim deyip yanında istiyorsun.”

Didem konuşurken gözlerim okul binasından çıkan Yer Fıstığı ve Emirhan’a takıldı. O itin kolları hâlâ onun ufak bedenindeydi. “Ve şu anda elimi acıtıyorsun,” diyen kızın uyarısıyla bakışlarım önce kenetli ellerimize kaydı. Gerçekten de parmaklarımın olduğu yerler teninde kar beyaz bir hal almış, etrafı kızarmıştı. Parmaklarımı gevşettiğim anda elini çekti ve diğer eliyle ovalamaya çalıştı. 

“Benden ne istiyorsun sen?”

Didem kritik bir soru soruyordu ama benim aklımda, gözlerimde Ayşin’deydi ve içimden kendime tonlarca küfür sıralanıyordu. Bankta birbirlerine o kadar yakın oturuyorlardı ki, Yer Fıstığının başı Emirhan’ın omzundaydı. O it, ipek gibi olan saçlarına dokunuyordu. 

“Uraz!”

Didem’in kendini fark ettirme çabasıyla bakışlarımı zorla yanımdaki kıza çevirdim. Sinirlenmiş görünüyordu. “Bir cevap verecek misin artık?” diye sorduğunda sorduğu soruyu bile unutmuştum. 

“Ne duymak istiyorsun?” diye kaçamak bir cevap verdiğimde sıkıntılı bir iç çekti. “Benimle gönül mü eğlendiriyorsun?” diye sorduğunda kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.

“Ne?”

“Yani benim ciddi bir ilişki içerisine girmeyip işine geldiğinde, arada bir takılmak mı istiyorsun?” Evet… “Hayır, ne alakası var?”

“O zaman bu dengesizliğinin nedeni ne?”

“Ooo, Çardağımıza bir çift kumru oturmuş.”

Cankut’un söylediği şey benim şu gerilimden çıkış noktamdı. Zihnim anında Aleyna’ya ışınlanırken “Ne yaptın?” diye sordum. Sarı yanımıza otururken “Okulun önüne kadar bıraktım,” dedi. “İçeri girene kadar da bekledim. Aslında bakarsan çok fazla soru sormasa kafa kız.”  

“Hangi kız?” 

Klasik bir kadın olarak konuşmanın kıskanılacak yanını çeken Didem’e açıklama yapmak istemiyordum. Fakat bu, işleri daha da çıkılmaz bir hale getirirdi. Bu nedenle “Eski bir arkadaşım,” diyerek geçiştirmeye karar verdim. 

“Bugün beni ziyarete gelmişti. Sağ olsun Cankut okuluna bıraktı.” 

Cankut “Oo… Uraz Bey birine açıklama yapıyor,” dediğinde ettiğim küfürleri içimden bir de Sarı için yenilemiştim. Fakat Didem’in yüzündeki gerilimin çözülmesine yaradığı için bu seferlik bu tavrını görmezden gelmeye karar verdim. 

“Ee siz neler yaptınız? Ders nasıldı?”

Didem ve Cankut kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı. Gözüm ister istemez Ayşin’e kaydı. Emirhan ayaklanmıştı ve Ayşin’i kaldırmak için elini uzatıyordu. Siktir! Ayşin buruk bir şekilde gülümserken uzatılan eli tutmuştu. İkisi beraber okul binasına doğru ilerlerken kalkmaya yeltendim. Bir anda çardaktaki gözler üzerime çevrildi. 

“Kalkıyor muyuz?”

Didem’in sorusunun ardından zil çaldı. Evren imdada yetişmek konusunda bugün sınırlarını zorluyordu. Hep birlikte ayaklanırken hızla Didem'in elini tuttum. Parmaklarımın onunkilere kenetlenmesi, bir gösteriden farksızdı. Cankut, bu beklenmedik hareketime karşılık kaşlarını kaldırarak şaşırmıştı. Ona, 'Tek kelime edersen nefesini keserim' manasına gelen en soğuk bakışımı attıktan sonra, elimi bırakmadan yürümeye başladım. Artık bu oyunda bir adım önde olmalıydım.

Sınıfın olduğu kata koşar adım çıkıyorduk. Niyetim Ayşinleri yakalamıştı. Fakat nasıl olduysa gözden kaybolmuşlardı. 

“Uraz, biraz yavaş olur musun?”

Olamazdım… “Yalnız gören de tarih dersi için yanıp tutuştuğunu sanacak.” Cankut’un cümlesiyle adımlarım yavaşladı. Ders tarih miydi? 

“Ne oldu?”

“Nihayet durdun Uraz.”

Cankut ve Didem’e bir açıklama yapmadan, onların hızında yürümeye başladım. Ders tarihti. Merve, kardeşindeki garipliği fark edecekti. Eminim nedenini sorgulayacaktı. Belki Ayşin benimle olan durumları ona söyleyecekti ve ablası bana olan nefretini kardeşine kusacak, Yer Fıstığının benden daha çok uzaklaşmasına neden olacaktı. 

Bu işime gelmez miydi?

Hayır… benim açımdan bakılınca gelmezdi. 

Sınıfın kapısını açıp içeri girdiğimizde, tahtanın önünde eşyalarını masasına koymakla meşgul olan Merve Hoca vardı. "Günaydın çocuklar." Her zamanki neşeli, enerjik tonuyla bizi taradı. “Hadi geçin bakalım yerlerinize…” Kapının önünde bekleme yapmadan herkes yerine doğru ilerledi. Sırama oturduğumda Merve’nin gözlerinin doğrudan bana değil de Ayşin'e sabitlendiğini fark ettim. 

Harika… işte başlıyorduk.

Ardından bakışları benimkilerle buluştuğunda, yüz ifadesi anında değişti; şefkatin veya endişenin yerini o tanıdık, keskin öfke almıştı. Umarım bu öfke bağlantı kurmak için değil tamamen bana karşı dönem başında beri duyduğu histir diye iç geçirmeden edemedim. 

“Evet arkadaşlar, derse başlamadan önce bu afişleri okula asması için aranızdan bir tane gönüllü istiyorum."

Sınıfta bir uğultu oluşurken, birkaç el havaya kalktı. Merve bir öğrenciyi seçerken afişleri eline aldı. "Geçen hafta arkadaşlarla çok güzel bir yerde kamp yaptık," dedi. Bu cümleyi duyduğum an, içimde bir öfke kıvılcımı parladı: Ayşin o kadar acı çekerken, ablası onu yalnız bırakıp kamp yapmıştı. "Çok eğlendik." Kardeşini bir kez bile merak etmiyorken, eğleniyor muydu yani?

"Havalar bozmadan sizi de oraya götürmek istiyorum," dediğinde, sınıftan heyecanlı sesler yükseldi. Cankut hemen sordu: "Neresi orası hocam?"

"Bozcaada'da, sahile 200m uzaklıktaki bir kamp alanı." 

Cankut, afişi alanlardan birine uzanıp çocuğun elinden birini kaptı. "Çadırda mı kalacağız yani?" dediğinde, sınıftan onaylayıcı uğultular yükseldi. "Evet," diyen Merve, bir afişi bize doğru döndürdü. 

"Çadırları, tulumları, gerekli olan her şeyi biz halledeceğiz."

Merve, gidilecek yeri ballandıra ballandıra, tatil köyü tanıtımı yapar gibi anlatırken, önüme gelen afişi incelemeye başladım. Kamp yapacağımız yerin resimlerini hızla es geçtikten sonra, etkinliğin iki hafta sonraya planlandığını gördüm. Kontenjan sınırlıydı; 40 kişi. Benim planım için bu, kontrol edilmesi zor bir kalabalıktı, ama iki gece üç gün...

Cankut’a baktığımda, kaşlarını oynatarak sırıttı. Aklından geçenlerin ne olduğunu bilmesem de -büyük ihtimalle hangi kızın çadırında soluğu alacağını düşünüyordu- az çok tahmin edebiliyordum.

Bakışlarımı Ayşin’e çevirdim. Ablasının bu heyecanlı konuşmasıyla zerre kadar ilgilenmediğini fark ettim. Gözleri boşluğa bakıyordu. Didem ise onun aksine, fazlasıyla ilgili ve heyecanlıydı.

Bakışlarımız buluştuğunda, dudaklarını oynatarak "Gidelim mi?" diye sordu. İşte bu, kaçırılmaması gereken bir fırsattı. Didem'le daha hızlı yakınlaşmak, dolayısıyla Patron'a daha çabuk ulaşmak için mükemmel bir bahaneydi. Ne kadar istemesem de plan dâhilinde her şey mubahtı. Bu, Ayşin'i korumak için attığım yeni bir adımdı. Dudaklarımdan kararlı bir nefesle cevap çıktı:

“Gidelim.”


Yorumlar