Şah - 19. Bölüm
URAZ
Mavi…
Belki de beni griden daha çok etkileyen tek renk buydu. Gri, benim için bir durumdu; karmaşanın, belirsizliğin, hesapların ve tehlikenin rengiydi. Benim şu anki yaşantım. Mavi ise… Mavi, karmaşa yok olduğunda, hesaplar kapandığında gerçekleşen o saf huzurdu. Benim için, ulaşılamaz bir vaatti. Tıpkı şu an zihnimdeki her düşüncenin başlangıç noktası olan küçük bir kızın rengi gibi.
İki haftadır, içten içe büyüyen, ısrarcı, yakamı bir türlü bırakmayan bir huzursuzlukla yaşıyordum. Bu, sadece vicdan azabı değildi; bu, sürekli tırmalanan bir yara gibiydi. Hayatımın kilit cümlesi, hayatımın tüm odak noktası Ayşin olmuştu. Onu görmezden gelmeye çalıştıkça, nefes aldığım her an, zihnimde ona daha çok boğuluyordum.
Vicdanımın attığı her tekme, ruhumda yeni bir yarık açıyordu. Her 'hayır' bakışım, her soğuk sözüm, onu benden uzak tutma çabam, beni kendimden biraz daha uzaklaştırıyordu.
Planım tıkır tıkır işliyordu. Didem'le yakınlaşmış, Patrona bir adım daha yaklaşmıştım. Dışarıdan bakıldığında, hedeflerime doğru ilerleyen, soğukkanlı Uraz bendim. Ama içimde, her şey durmuştu. Sanki bir bataklığa saplanmış, başlangıç noktasına demirlenmiş kalmış gibi hissediyordum.
Bitiş noktasını göremiyordum. Patron’u alt etmek, Ayşin’i o tehlikeden kurtarmak… Bu nihai hedefler, anlamsız bir sis perdesinin arkasında kalmıştı. Tek gördüğüm şey ise, kendi ellerimle kazdığım bu lanet kuyuda boğulmamak için çaresizce çırpınan bedenimdi.
Maviyi ararken, grinin en dibine batmıştım. Ve biliyordum ki, bu kısır döngü, Bozcaada'daki kampa kadar, belki de daha sonrasına kadar devam edecekti.
“Herkes yanındaki arkadaşını kontrol etsin.”
Merve’nin uyarısıyla dışarı bakmayı sürdürdüm. Didem yanımda olduğunu zaten ağır parfüm kokusuyla belli ediyordu. Hava bile aydınlanmamıştı. Daha karga bokunu yemeden yollara düşecek ne vardı? Bozcaada kaçmıyordu ya!
“Herkes tamam mı?”
Evet sesleri yükselirken camın yansımasından Yer Fıstığının ön çaprazımda oturduğunu fark ettim. Kulağında kulaklığı elindeki kitabı okuyordu. Kendini tüm dünyadan soyutlamış gibi duruyordu ya da sadece yanındaki zibididen kaçmak istiyordu. Hoş, son iki haftadır aralarından su sızmıyordu ama…
“O zaman Bozcaada tatilimiz başlasın. Herkese iyi yolculuklar.”
Otobüsün içinde heyecanlı bir uğultu vardı. Herkes kamp alanına gittiğinde neler yapacağından bahsediyordu. Didem telefonundan aldığı yeni bikinilerin fotoğraflarını gösterirken gözüm Yer Fıstığına takıldı, farklı görünüyordu. Kendiyle savaşıyor gibi. Her zamankinden daha yorgundu. Eskisi gibi ifadesizleşmişti bakışları, sanki soyutlamıştı kendini dünyadan. Zayıflamıştı. Bu köprücük kemiklerinin daha da belirgin olmasından anlaşılıyordu. Beyaz teni canlılığını kaybetmiş gibi duruyordu ama dudakları hâlâ rengini koruyordu.
“Uraz.” dediğinde irkilip Didem’e baktım. “Beni dinlemiyorsun.”
“Hayır dinliyorum.”
Meydan okur gibi gözlerimin içine bakan kız “En son hangi bikinimi gösterdim peki?” diye sordu. Düşünmeye bile gerek duymadan “Bilmem.” dedim. Tam cevap vermek için ağzını açıyordu ki “Ufak kumaş parçalarından daha çok vücudunla ilgilendiğim için dikkatimi çekmedi.” diye atladım. Dudağını ısırarak işveli bir şekilde bana bakan kızın yanağından makas alırken Cankut’un sıkıntılı sesi duyuldu.
“Sığmıyor lan bacaklarım benim buraya!”
Hepimizde aynı sorun vardı. Bu yüzden oldum olası otobüs yolculuklarını sevmezdim. “Gezi ruhunu hissediyor musun Sarı?” diye sorduğumda yaptığım imayı anlayıp sinirle bakan Cankut “Vur abi. Düşene bir de sen tekme at.” dedi.
“Allah’ın sopası yok.”
Cankut oflayarak koltuktan değişik pozisyonlar denerken içimin yağları erimişti. Merve’nin ‘Herkes otobüsle gelecek.’ emrinden sonra ‘Gezi ruhu’ temalı konuşması dün gibi aklımdaydı. Buradan gezi ruhu götüne kaçmış gibi duran Sarı’yı izlerken belli belirsiz gülümsedim.
“Müzik mi dinlesek?”
Didem’in sorusuyla ona dönerken “Sen dinle, ben uyuyacağım.” dedim. Sen bilirsin der gibi omzunu silken kız karmakarışık çantasında kulaklığını aramaya koyuldu. Başımı koltuğa yaslayıp camın yansımasından Yer Fıstığını izlemeye başladım. O sırada otobüsün içinde hafif bir müzik yankılandı.
Vurmuyor yüzüne eskisi gibi,
Güneşin ısıtmıyor içimi,
Gelmiyor içinden uzatmak ellerini
Ellerin tutamıyor bir kalbi…
Arabanın sarsıntısı beşikteymişim gibi hissettirirken göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim. Birkaç kere kirpiklerimi kırpıp uyanık kalmaya çalışırken daha fazla dayanamayacağımı anladım ve Ayşin’in yansımasına bakarak gözlerimi ağır çekimde kapattım.
**-**
AYŞİN
Biri vardı, sever gibi yapıp kandırdı,
Biri vardı, ateşi yüreğimde yangındı,
Biri vardı, kalbinde güzü bahar sandırdı,
Ona sorsan ben yokum ama bende biri vardı…
Elimdeki kitabı kapatıp başımı koltuğa yasladım. İncinmiş ve acıyla harmanlanmış kabuğumu kulaklığımdan çıkan şarkılar daha da kalınlaştırıyordu. İçimdeki sıkıntıyı atmak istercesine derin bir nefes aldım. İki haftadır olduğu gibi yine başaramamıştım, günden güne katlanarak artan kırgınlığım beni yorgun düşürmüştü.
Birine güvenmek zaman isterdi. Bu yüzden bu yaşıma kadar kimseyi hayatıma sokmak istememiştim; ne sevgili, ne arkadaş… Bunca zamandır tanıdığım Emirhan’a bile güvenmiyorken Uraz’a nasıl güvenmiştim? Neden güvenmiştim? İstisna… Bu hayatta benim istisnam olmuştu Uraz. Lanet olasıca kocaman bir istisnam!
Başımı birazdan aydınlanmaya başlayacak gibi olan gökyüzüne çevirdim. Ne kadar hızlı hareket edersek edelim o sabit duruyordu. Tıpkı benim gibi… Başımı cama yasladım. Asfaltın kayıp gitmesine bakarken gözümden tek bir damla yaş kucağıma düştü. Artık gözyaşlarımın olur olmadık zamanlarda akıp gitmesinden sıkılmıştım. Günlerdir gözyaşlarımı gören tek kişiye ‘Ağlamayacağım.’ diye verdiğim sözü çiğnemek istemiyordum. ‘Umarım akan yaşı görmemiştir’ diye dua ederek Emirhan’a döndüm. Gözlerinin kapalı olması birazda olsa rahatlatmıştı.
Tekrar başımı cama çevirmeden önce gözüm Uraz’a takıldı. Başı yana düşmüş yine rahatsız bir şekilde uykuya dalmıştı. Omzunda yatan Didem’e bakışlarım kaydığında başımı iki yana salladım. Uraz’la samimi bir foto çekebilmek için elinden geleni yapıyordu. Bu sırada kulağımda çalan şarkının sözlerini şimdi fark ediyordum. Yaşadığımız ufak tefek anılar gözlerimin önüne gelirken şarkıyı fısıldayarak Uraz’a bakmaya devam ettim.
Şimdi çok uzak bir hatıra gibi, o yaşadığımız,
Boynumda bilmece gibi bir düğüm
Dört kısa günden bana, bir garip sızı kaldı,
Bir de deli özlemin…
**-**
URAZ
Ayağımın altında gıcırdayan döşemeyle kendime geldim. Zifiri karanlıktaydım. Beni saran hava buz gibiydi, belki de bir cam açıktı, rüzgâr ölümcül bir fısıltıyla üzerime esiyordu. Ölümcül bir sessizlik vardı; herkes uyumuş muydu?
Üzerimde ellerimi gezdirdim. Telefonum yoktu. Ellerimi bu sefer öne doğru uzatarak tutunacak, dokunacak bir yer aradım. Parmak uçlarıma değen soğuklukla duvarı bulduğumu anladım. El yordamıyla duvarın üzerinde herhangi bir ışık düğmesi aradım.
Elimin bir şeye değmesiyle, dışarıdan pencereden süzülen soluk bir ışık demeti, bulunduğum yeri yalnızca birkaç saniyeliğine aydınlattı. Ardından, arkasından gelen sağır edici bir gürültü, camları yerinden titretti. Bir kapı mı kapandı? Yoksa beynimin içindeki bir şey mi patladı?
Hızla ışığı açmamla, gözlerimi acıyla kısmam bir oldu. Gözüm ışığa alışınca, içinde bulunduğum odayı inceledim. Tanıdık gelen ama bir türlü çıkaramadığım eşyaların üzerinde ellerimi gezdirdim. Burası annemin eski eviydi. O karmaşa, o kasvet...
“Bırak!”
Duyduğum ses, beynimin en derininden gelen korku dolu bir çığlıktı. Bir duvarın arkasından, nefes almamı engelleyen, kemiklerimi takırdatan bir ses yükseliyordu.
Duvarın arkasına ilerlediğimde dar karanlık bir koridor karşıma çıkınca ışık hızıyla gözümün önünden bir şeyler geçti. Koridorun ucundaki ışığa doğru temkinli adımlarla yürüdüm, hırıltı gibi bir ses kulaklarımdaki yerini alırken başıma bir ağrı girdi. Görüşüm bulanıklaştı. Ellerimi başıma bastırdım. Ayakta durmakta zorlanıyordum. Sendeleyerek yürümeye çalıştım. Kendimi sarhoş gibi hissediyordum.
Işığa ulaştığımda olduğum yere çakıldım. Tüm bedenim yay gibi gerildi. Tıpkı yerdeki kadın gibi…
“Anne.”
Sesim fısıltıdan farksız çıkmıştı. Hayal meyal hatırladığım yüz acıyla buruşurken gücünün son damlasını üzerine abanmış adama kullanıyordu. “Anne!” Sesim daha yüksek çıkarken bir an ikisi de hareket etmeyi kesti. Babam olduğunu düşündüğüm adamın yüzünü göremesem de annem başını bana çevirdi.
“Uraz!”
Adım sağır edici bir haykırışla annemin dudaklarının arasından döküldü. Babam yarım bıraktığı işe devam edip annemin boğazını sıkarken annem gözlerini benden ayırmadı. Yüzündeki acı dolu gülümsemeyi gördüğümde “Anne!” diye haykırdım. Babam omzunun arkasından bana baktığında kaşlarım çatıldı. Bu nasıl olabilir?
“Uraz.”
Tekrar anneme baktığımda gördüğüm kişi nefesimi keserken “Ayşin…” diye fısıldadım. Bir eli Patron’un boğazını sıktığı ellerinin üzerinde diğeri bana uzanmış bir şekilde ağlarken haykırdı.
“Uraz!”
İrkilerek gözlerimi açtım, her yerim uyuşmuştu. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarparken hızlanan nefesim kulaklarımda uğulduyordu. Soğuk bir terin sırtımdan süzüldüğünü hissettim. Yanıma baktığımda Didem’in endişeyle beni izlediğini gördüm. “Uraz” diyerek ellerini yüzüme yerleştirdiğinde oturuşumu dikleştirdim.
“Ne oldu? Ter içinde kalmışsın.”
“İyi-” derken sesimin boğuk çıkmasından dolayı boğazımı temizledim. “İyiyim.”
“Kabus mu gördün?” diye sorduğunda başımı evet anlamında salladım. Hâlâ bedenimin karıncalı olduğunu hissediyordum. “Anlatmak ister misin?” Başımı hayır anlamında sallarken Ayşin’e baktım. Emirhan’ın omzuna başını yaslamış derin bir uykuya dalmıştı. Huzurlu görünüyordu.
Didem’in elini yüzümden çektim. Alnımdaki teri avuç içimle silerken nefesimi kontrol etmeye çalışıyordum. Otobüsün yavaşlamasıyla etrafa bakındım. Şahane bir manzara bizi selamlarken Merve’nin ayağa kalktığını gördüm.
“Bozcaada’ya geldik çocuklar. Birazdan kamp yapacağımız yere ulaşmış olacağız.”
**-**
AYŞİN
Ablamın sesini çok uzaklardan duyarken yanağımda bir sıcaklık hissettim. Yavaşça gözlerimi araladığımda Emirhan’ın hava gibi sıcak bir gülümsemeyle bana baktığını gördüm.
“Geldik.”
Suratımı acıyla buruşturup bir elimi boynuma diğerini belime koydum. Resmen her yerim tutulmuştu. Boynumu ovarak Emirhan’dan uzaklaşırken gözüm yeniden Uraz’a takıldı. Yüzünün renginin kireç gibi olduğunu görmem canımın sıkılmasına neden oldu. Ben uyurken bir şey mi olmuştu? Göz göze geldiğimizde ne kadar bakışlarımı başka yöne çekmek istesem de büyülenmiş gibi Uraz’a bakmayı sürdürdüm. Beni gördüğünde gergin olan yüz hatlarının gevşediğine yemin edebilirdim.
“Haydi geçmiş olsun çocuklar.”
Otobüsten inmemle serin havanın yüzüme çarpması bir oldu. Elimdeki hırkayı üzerime geçirirken Emirhan bavullarımızı almaya gitti. Deniz kokan havayı içime çekip ciğerlerime bayram ettirirken Uraz’ın otobüsten indi. Yine göz göze geldiğimizde bu sefer içimdeki dürtüye yenik düşmedim ve kolumdaki çantayı düzeltirken bakışlarımı başka yöne çevirdim. Hâlâ bana baktığını hissediyordum. Elimden geldiğince ifadesiz durmaya çalıştım.
Ablam ve birkaç hoca bizi etraflarına toplarken elimden geldiğince Uraz’ın olduğu tarafa bakmamaya çalıştım.
“Evet gezimizin ilk adımını atmış bulunmaktayız.” Birden alkışlar ve ıslıklar yükselince başımı öne eğdim, “Gerekli olan her şey hazır. Çadırlar iki kişilik. Herkes eşleşti mi?” diye sorduğunda herkes başını evet anlamında salladı. Bakışlarımı Uraz’a çevirdim. İfadesiz gözlerle Ablama bakıyordu. Ne bana baktı ne de varlığımı fark etti. Bir kızla erkeğin birlikte kalmasına izin verilmediğine göre belli ki Cankut’la kalacaktı. Peki ya ben?
“Eşleri yan yana görebilir miyim?”
Herkes çiftinin yanına heyecanla giderken etrafıma bakındım. Ablamın en yakın arkadaşıyla kalacağını bildiğim için tek başına kalan bir kız aradım ama bulamadım. Hoca’ya bile razıydım ama hepsi çok önceden planını yapmıştı. Herkes eşinin yanına gittiğinde tek eşleşmeyen kişi ben kalmıştım. Emirhan’ın boğazını temizlemesiyle başımı ona doğru çevirdim. Onun da mı eşi yoktu?
Ablam “Ayşin, sen kimle kalacaksın?” diye sordu. Gözleri bir an Emirhan’a gitse de bakışlarını benden ayırmıyordu. Bilmiyorum der gibi omzumu silktim.
“Emirhan sen kimle kalacaksın?”
Emirhan’da beni taklit eder gibi omzunu silkti. Kaşları çatılan Ablam arkadaki kalabalığa döndü.
Kalabalık yavaşça dağılırken tekrar bize dönen Ablam “Burada bekleyin. Bir çare bulacağım.” dedi ve hızla kalabalığın aksi yönde bir yere doğru yürümeye başladı. Emirhan’la birbirimize bakıp aynı anda omuz silkince kahkaha atmaya başladık. Bu sırada Uraz’ın yerinden kıpırdamamış olduğunu gördüğümde yüzümdeki gülümseme yavaşça azalmaya başlamıştı, bakışları beni geriyordu. Normalde ne düşündüğünü şıp diye anlayabilirken şu anda aramızdaki duvarların yükseldiğini hissediyordum.
“Ayşin, Emirhan,”
Arkamızı döndüğümüzde koşar adım bize doğru gelen Ablamın yüzündeki ifade hiç hoşuma gitmedi. “Çadırlar sayılıymış ve hepsi dolmuş. Yakındaki yerlere bakacaklarını söylediler ama pek ümitleri yok.”
“Yani?”
“Sanırım birlikte kalmanız gerekecek.”
**-**
URAZ
“Sanırım birlikte kalmanız gerekecek.”
Üzerimdeki gerginliği atmak için yaktığım sigarayla donakaldım, doğru duyup duymadığımı anlamaya çalıştım. Ciğerlerimi doldurmak için içime çektiğim duman o bir saniye boyunca ağzımda dolandı ve boğazıma kaçarak öksürmeme neden oldu. Ne saçmalıyordu bu kız!
“Abla Emirhan’la nasıl kalmamı bekliyorsun? Sizinle kalayım.”
Yüzümde rahatlamış bir gülümseme belirdi. O zibidiyle kalmak istemiyordu. Emirhan’ın bozulan yüzünü hayal edebiliyordum. “Bizimle nasıl kalacaksın Ayşin? Çadırlar iki kişilik diyorum. O kadar eşyayla biz bile nasıl sığacağız onu düşünüyorum. Bende kalacağım diyorsun.”
“Allah aşkına abla, bir erkek ve bir kızın nasıl kalacağını düşünmek mi önemli yoksa gereksiz yere doldurduğun bavullarla nasıl kalacağını düşünmek mi?”
“Ne yapmamı bekliyorsun Ayşin?” diye sorduğunda gülümsedim. Her zamanki Merve; tek önemli şeyin kendi rahatı olduğunu savunan orospu!
“Buraya gelmek istemedim!” diye bağıran Ayşin’e baktım, garip… Gerçekten gelmek istememiş miydi? Neden? Yüzünü Merve’den göremesem de sinirlendiğini sesinden anlayabiliyordum. “Beni zorla getirdin ve şimdi sorunumu çözmek zorundasın. Öğretmenim olarak!”
“Ayşin sen bana bağıramazsın!”
“Bağırmıyorum!”.
“Ayşin seni getirdiğime beni pişman etme. Yeni bir çadır bulunmazsa beraber kalacaksınız. Konu burada kapandı.”
Merve arkasını dönerken beni görüp durakladı, belli ki gittiğimi düşünüyordu. Yüzündeki panik, her zamanki iç çatışmasının gölgesinde yok oldu. Bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladı ama yüzümdeki ifade onları yutmasına neden oldu. Gözlerim Merve’den Yer Fıstığına kaydı, sanki söylemek istediklerini zar zor bastırıyor ve sadece rahatsızlığını belli ediyormuşçasına hafif ve gırtlaktan gelen bir homurtu çıkarıyordu. Merve bu sesle başını hafifçe ona doğru döndürse de Yer Fıstığına bakmadan çadırlara doğru yürümeye başladı.
Ayşin şaşkın ve sinir olmuş bir ifadeyle arkasından bakarken Emirhan “Tamam Ayşin.” diyerek elini sırtına koydu. Bu çocuk Yer Fıstığına temas etmeye ne kadar meraklıydı. Kim bilir kız uyurken neler yapacaktı o ufacık çadırda.
“Benimle kalmak istemiyorsan dönüşümlü uyuruz.”
Yer Fıstığı ablasının ardından bakarken “Saçmalama Emirhan.” dedi. Kollarını göğsünde bağlarken bir yandan da belli bir ritimle ayağını yere vuruyordu. “Sorun seninle kalıp kalmamak değil, Ablamın bu kadar umursamaz olması. Buraya gelmem için ne kadar dil döktüğünü biliyorsun. Şimdi ise sanki gelmek için onu ben zorlamışım gibi davranıyor.”
“Yani beraber kalmamızda sorun yok?”
Koyun can derdinde kasap et buna denirdi işte. Emirhan’ın heyecanlı bekleyişine kafamı takmamaya çalışarak Ayşin’in cevabını bekledim. Tam Emirhan’a dönerken gözlerimiz buluşunca suratı gevşedi. Belli ki öfkeden gözü o kadar kör olmuştu ki oradaki varlığımı bile unutmuştu. “Ayşin,” diyerek Yer Fıstığının kolunu okşayan Emirhan’a saldırmamak için kendimi zor tutuyordum. Her fırsatta kıza dokunmak zorunda mıydı bu çocuk?!
Bakışlarını benden kaçıran Ayşin “Efendim?” dedi. Sanırım vereceği cevabın olumlu olma ihtimalini göze alamazdım. Bu yüzden Emirhan sorusunu sormadan onlara doğru yürümeye başladım. Tam ağzını açmıştı ki “Arkadaşlar!” diye seslendim. İkisi de bana doğru dönerken Yer Fıstığının bu tepkimi beklemediğini yüzünden anlayabiliyordum.
“Ben sorununuza çözüm buldum.” dediğimde zibidi rahatsız olmuş bir şekilde alnını kırıştırırken “Sorunumuz olduğunu nereden çıkardın?” dedi. Derin bir nefes alıp sakin kalmam gerektiğini kendime hatırlatırken Yer Fıstığına baktım. Onunda bakışları ‘Ne sorunu?’ der gibiydi.
“Emirhan Cankut’la kalsın. Sende-”
“Hayır.”
Sorumun ortasında kalakaldım.“Cevap vermeden önce en azından sorumu bitirmemi bekleyemez misin?”
“Seninle aynı çadırda kalmam.”
Sanki ben onunla aynı çadırda kalmayı çok istiyorum!
“Seninle aynı çadırda kalmak isteyen yok zaten.” Sesimi yükseltirken gözlerini kıstı. Aramıza giren Emirhan “Ne bağırıyorsun kıza?” dedi. Resmen şu ortamda kendine prim yapmak istiyordu. “Seninle işim yok. Kaşınma.” diyerek elimin tersiyle çocuğu ittirirken “Ayşin” dedim.
“Sende çadırında tek kalırsın.”
“Sen?”
“Ben kalacak bir yer bulurum.”
Ayşin sorgulayan bir şekilde kaşlarını kaldırdı. Kabul etmekten başka çaresinin olmadığının o da farkındaydı. “Tamam mı?” dediğimde Emirhan’a baktı. Çocuğun küçük Emrah gibi baktığını görünce gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Cankut’la kalır mısın?” diye sorduğunda bozulduğunu belli etmemeye çalışan çocuk “Kalırım. Yeter ki sen rahat ol.” dedi. Bununla bile kızın gözünü boyamaya çalışıyordu ya, pes…
**-**
AYŞİN
Uraz’ın ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Kiminle kalacağım onu neden ilgilendiriyordu ki? Kiminle kalacaksam kalacaktım işte… Neden dışarıda kalmayı göze alacak kadar rahatsız olmuştu bu durumdan? Uraz’a baktım. Onu tanımasam benim için çabaladığına inanabilirdim ama onu tanıyordum. Bu durumdan bir çıkarı olduğuna emindim. Belki de Didem’le geceyi birlikte geçirmek için zemin hazırlıyordu. Gecenin ilerleyen saatlerinde yanıma Didem’in arkadaşını gönderecekti. Böylece tüm gece… Of sana ne kiminle kalacağından Ayşin. Ne yaparsa yapsın. Sen teklifini kabul etsene!
“Tamam.”
Uraz’ın yüzündeki ifade rahatlarken ya da bana öyle gelirken “Sorun ortadan kalktığına göre çadırlarımıza gidebiliriz.” dedim. Uraz alaylı bir ifadeyle Emirhan’a baktı. Emirhan ise gözlerini kısarak bakışlarına karşılık veriyordu. Aralarındaki soğuk savaşı bölmek istercesine “Hadi!” diyerek bavulumu elime aldım ve aralarındaki boşluktan geçip yürümeye başladım.
Biz nerede kalacağımızın derdindeyken millet çoktan çadırlarına yerleşmişti. Kendi çadırımın nerede olduğunu gördükten sonra çadırların arasından yürümeye başladım. Herkes, keyfi yerinde gibi görünüyordu. Boş çadıra yaklaştığımda acı gerçek soğuk su gibi yüzüme çarptı. Didem ve hayatımda gördüğüm en dedikoducu insan olan kankası benim çadırımın önünde duruyorlardı. Belli ki bana yakın bir çadırda kalacaklardı.
Derin bir nefes alıp eğildim, çadırın önüne geldiğimde iki çift gözün üzerimde dolaştığını hissediyordum. Yavaşça çadırın fermuarını açıp ayakkabılarımı çıkardım, dizlerimin üzerinde çadıra emeklerken ‘İyi ki Uraz böyle bir teklifte bulunmuş’ diye düşünmeden edemedim. Gerçekten çadır çok ufaktı ve eşyalarla beraber iki kişinin sığması çok zordu. Bir yanım ablama hak vermişti ama diğer yanım Emirhan’la bu ufacık çadırda uyumama nasıl izin verdi diye kızıyordu.
Eşyalarımı çadırın içine koyarken Didem’in “Hayatım” diyen sesi elimin kolumun boşalmasına neden oldu. Didem’in Uraz’a sarıldığını babetli ayaklarının parmak ucuna çıkmasından anlıyordum.
“Yerleştiniz mi?”
Uraz’ın mesafeli ses tonu biraz olsun içimi rahatlatmıştı, hoş, herkese karşı bu tonda konuşuyordu ama olsun. Didem “Evet. Sizin çadır nerede?” diye sorduğunda Uraz’ın vereceği cevabı beklerken kulağımda gerilim müzikleri çalıyordu. Uraz’ın “Arkada.” diyerek kaçamak bir cevap vermesiyle gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Herkes buraya gelebilir mi?”
Ablamın sesini duyduğumda Urazların çadırdan uzaklaşmasını bekledim. Kalabalığa doğru ilerlerken ablamın bana sahte gelen gülümsemesiyle öğrencilerine baktığını gördüm.
“Çadırlarınıza yerleştiniz mi?”
Evet sesleri kamp alanında yankılanırken “Güzel.” diyen ablam ellerini birbirine sürttü. “Ben diyorum ki hep beraber bir keşif turuna çıkalım. Döndüğümüzde de sahilde ateş yakarız.” Sevinç nidaları havada uçuşurken arkamı dönüp çadırıma doğru yürüdüm. Keşif turuna falan çıkmak istemiyordum. Tek istediğim sakin bir yerde kafamı dinlemekti. Ne bileyim kitap okumak ya da müzik dinlemek…
“O zaman beş dakika içinde sizi burada bekliyorum.”
“Ayşin!”
Emirhan bana doğru koşarken “Yerleştin mi?” diye sordu. Başımı evet anlamında sallayıp “Sen?” diye onun ne yaptığını sordum, “Cankut’tan kalan yere yerleştim, evet.” Belli ki şikâyetçiydi ama başka çaremiz yoktu.
“Hazır mısın?”
Yürüyüşü kastediyordu. “A, şey.” deyip ellerimi şortumun arka cebine soktum. “Ben keşif turuna katılmayacağım.”
Şaşıran Emirhan, “Neden?” diye sordu. Canım istemiyor der gibi omzumu silktim.
“Hadi ama Ayşin. Bir daha ne zaman geleceksin buralara? Etrafı keşfetmek istemiyor musun gerçekten?”
“Gerçekten istemiyorum Emirhan.”
“O zaman bende gitmiyorum.”
Panikle, “Hayır.” dedim. Benim yüzümden hevesle geldiği geziden kalmasını istemiyordum. “Seni burada yalnız mı bırakayım Ayşin?” diye sorduğunda ne cevap vereceğimi düşündüm. Zor zamanımda benimle ilgilenmesi hoşuma gitse de artık bunaldığımı hissediyordum.
“Belki yalnız kalmak istiyorumdur.”
Emirhan’ın dudakları aralanırken kırıldığını belli eden bir ses çıkardı. Onu üzmekten nefret ediyordum.
“Sadece bir süre kendimle baş başa kalmaya ihtiyacım var.” Başını tamam anlamında salladı. Minnet dolu bir gülümsemeyle karşılık verirken elini yanağıma koydu. “Telefonun açık olsun. Bir şey oldu mu da ara.” deyince başımı tamam anlamında salladım.
“O zaman gidiyorum ben.”
Sesindeki hâlâ ‘Gitme’ dememi isteyen tını gülümsememi buruklaştırırken “Tamam.” dedim. Arkasına baka baka yanımdan ayrılırken yine izlendiğimi hissediyordum. Etrafıma göz gezdirdiğimde kalabalığın önünde gözlerini bana diken Uraz’ı gördüm. Yüzü ne kadar ifadesiz olsa da gözleri ateş saçıyordu, daha fazla bakışların altında kalmak istemiyordum. Uraz neyse de Didem cadalozuyla uğraşamazdım.
Çadırımdan çıkıp ağır adımlarla sahile doğru yürüdüm. Yüzüme çarpan rüzgâr denizden selam getirmiş gibi yosun kokusuyla beni sararken ayaklarımın altındaki zeminin yumuşadığını fark ettim. Kumsala geldiğimi anladığımda ayakkabılarımı çıkardım ve geri kalan yolu yalın ayak yürümeye başladım.
Öğlen güneşiyle kavrulan kumla, havanın kararmasıyla soğumuştu, bu ferahlatıcı his unuttuğum bir anıyı hatırlattı. Annemle her yaz yaptığımız uzun yürüyüşler aklıma gelmişti, buruk bir gülümseme belirdi yüzümde, ölümünden sonra ilk kez bu hissi yaşıyordum. Onu kaybettiğimden beri hiçbir şeye hakkım olmadığını düşünüyordum. Benim yüzümden hayata gözlerini yummuştu. Nasıl bir şey olmamış gibi davranabilirdim?
Kumsal boyunca denizin ayaklarımı gıdıklamasına izin vererek yürüdüm. Ardımda bıraktığım ayak izlerini dalgaların sildiği gibi kafamı boşaltmaya çalıştım. Yorulduğumu hissettiğimde kumlara oturdum ve güneşin yavaş batışını dalga seslerinin eşliğinde izledim, bu manzaranın verdiği huzuru içime doldurmak ister gibi derin bir nefes aldı, bu kokuyu hiçbir şeye değişmezdim. Gözlerimi kapattım. Rüzgârın saçlarımı yalayıp geçmesine izin verdim.
“Bond!”
Yanımda giderek yaklaşan sesler biraz huzurumu bozsa da gözlerimi açtığımda yanımda biten sarı tüylü koca köpek-bir golden retreiverdı-ufak bir çığlık atmama ve hafifçe gülümsememe neden oldu.
“Bond!”
Sahibinin tasmasını yakalamasıyla kucağıma gelmeyi kıl payı kaçıran köpek birkaç kez havladı ve tam karşıma oturdu.
“Çok özür dilerim. Uslu dur oğlum.”
Yanına gelen sahibi köpeği okşayarak sakinleştirmeye çalışıyordu, “Gerçekten çok özür dilerim, normalde asla sözümden çıkmaz ama…”
“Önemli değil.” deyip ayağa kalktım. Üzerimdeki kumları temizlerken “Normalde köpekleri severim ama sanırım boş bir anıma denk geldi.” dedim. Bond tekrar havladığında barış imzalamak adına yanına gidip tüylerini okşamaya başladım. Tekrar hareketlenen köpek etrafımda dönerken sahibi “Seni sevdi.” dedi. Önüme uzanan elle gün batımını andıran kısa saçları ve gri gözleri olan kıza baktım.
“Ben Hazel.”
Gülümseyerek elini sıkarken “Ayşin.” dedim, “Memnun oldum.” Bond’un bacaklarımın arasından geçme çabası kahkahalarla gülmeme neden olurken “Tatile mi geldin?” diye soran kıza “Okul gezisi.” diye cevap verdim. “Ne güzel okulmuş o ya. Çok şanslısın.”
“Buralı mısın?”
“Aslen Balıkesirliyim. İstanbul da okuyorum. Burada yazlığımız var, yazın son günlerinin tadını çıkarmak istedik, arkadaşlarla kaçamak yaptık.”
“Bence sen daha şanslısın. Kendi kararlarını verebiliyorsun.”
“Ya sorma.” diyerek kendini kumlara atan kız “O kadar şanslıyım ki kaçamağımı yaz aşkımın düzenlediği, yaz sonu partisinin olduğu güne denk getirmişim.” dedi.
“Senin adına üzüldüm.”
Dizimin üstüne çöküp Bond’u sevmeye devam ettim. “Aman boş ver. Ee… Öğrencilerini Bozcaada’ya tatile getiren okulun adını öğrenebilir miyim?” diye soran kıza “Beykent Koleji” dedim. “Daha önceden tahmin etmeliydim. Ancak bir özel okul öğrencilerine böyle imkânlar sunabilir.” Başımı evet anlamında sallarken Hazel ayak parmaklarını kumda oynatmaya başladı. Gülümsemesine eşlik ederken bir süre daha Bond’u sevdim. Nedense onunla aramızda bir bağ oluştuğunu hissediyordum ama bu bağı güneşin iyice batmasıyla koparmanın zamanı geldiğini de anlıyordum. Hava kararmadan kamp alanına dönmezsem olacakları tahmin bile edemiyordum. Ayağa kalkıp dizimdeki kumu temizledim.
“Geç oldu. Sanırım dönsem iyi olur.” dediğimde ayaklanan Hazel “Haklısın. Biraz daha gitmezsem bizimkiler de beni aramaya çıkarlar.” deyip elini tekrar tokalaşmak için uzattı.
“Kısa da olsa seninle konuşmak güzeldi.”
“Benim içinde.”
Bond tekrar havlayınca eğilip kafasını sevdim. “Seninle de tanıştığıma memnun oldum yakışıklı.” Havlayarak yerinde kıpırdanan köpekle tekrar kahkaha atarken kafasını öpüp doğruldum.
“O zaman bir gün tekrar karşılaşmak dileğiyle.” diyen Hazel’e gülümserken “İyi akşamlar.” dedim ve kamp alanına doğru yürümeye başladım. Kumlar iyice soğumuştu. Telefonumun çaldığını duyduğumda duraksadım ve çantamı açıp telefonumu çıkardım.
“Efendim Emirhan.”
“Ayşin neredesin?”
“Sahilde yürüyüş yaptım. Dönüyordum. Ne oldu?”
“Merak ettim, sahilde ateş yakmaya gideceğiz. Dönersin de bizi bulamazsan diye haber vermek istedim.” dedi. Keşke senin yerine ablam arasaydı be Emirhan. Bir kere bile olsa ablam merak etseydi nerede olduğumu…
“Teşekkür ederim. Siz sahile geçin ben de birazdan yanınızda olurum.”
**-**
URAZ
“Neredeymiş Emirhan?”
Merve’nin sorusunun cevabını bende merak ediyordum. “Sahilde yürüyüş yapmış. Dönüyormuş. Siz geçin ben yanınıza gelirim dedi.”
İçimdeki sıkıntının anlamsız olduğunu anlamıştım, derin bir nefes aldım. Didem’in zoruyla keşif gezisine katılmış, Ayşin’in olmadığını gördüğüm ilk dakikadan sonra dönmenin yollarını aramıştım, her ne kadar Patron haftalar önceki baskının sorumlusunu garipsenecek bir hızla bulmuş olsa da gözünün hâlâ Yer Fıstığının üzerinde olduğunu biliyordum. Aklıma gelen türlü komplo planları Ayşin’i çadırda bulamadığımız an boyut atlarken Merve’nin merakıyla aldığım cevap rahatlamamı sağladı.
“Üzerinize kalın bir şeyler alın, gecesi ayazdır. Ne kadar ateş başında oturacak olsak da üşümenizi istemeyiz.”
Merve bağıra çağıra yanımızdan ayrılırken Emirhan’la göz göze geldim. Gözlerindeki hoşnutsuzluğu fazlasıyla hissediyordum. Cankut çadırdan dışarı çıkarken “İki kişinin yaşaması için yeterli hava yok içerde.” dedi. Belli belirsiz gülümseyerek ellerimi cebime soktum.
“Resmen oksijensiz hava sahası, Allahtan ayakları kokmuyor. Acaba bende mi seninle kumsalda yatsam?” diye sorduğunda daha fazla saçmalaması ile uğraşamayacağımı belli edercesine arkamı döndüm ve Didem’e doğru yürümeye başladım. Yanındaki -gözümün hiç tutmadığı- kızla hararetli bir şekilde konuşuyordu. Beni görmesiyle kızı sustururken “Hayatım” diyerek yanıma geldi.
“Hayırdır?”
“Ya,” diyerek alt dudağını büken kız “Sucuk ekmek yiyecekmişiz.” dedi. ‘Ne var bunda?’ der gibi başımı salladığımda yüzünü buruşturan Didem “Ekmek yemiyoruz, sucuğu da sevmem.” dedi. Dert ettiği şeye bak…
**-**
“Herkes hazır mı?”
Merve’nin bağırmasıyla Didem’in verdiği cevabı duyamamıştım, ama yine de elini tuttum. Hep birlikte sahile doğru yürüdük, kumsala geldiğimizde ayakkabılarımı çıkarıp kot pantolonumun paçalarını kıvırmak için dizimin üstüne çöktüm. Didem de arkasını dönüp seksi bir şekilde önümde eğildi. Minik eteğinin altından gördüğüm manzara iştah açıcıydı, minik bikinisi fotoğraftakilerden çok daha güzel görünüyordu.
Ayağa kalkarken kalçalarını bacağıma sürterek doğruldu. Bu kız iki haftadır beni fazla zorluyordu. Ardından cilveli bir gülümsemeyle dudaklarını yaladıktan sonra alt dudağını ısırarak saçıyla oynamaya başladı. Biraz daha bana böyle bakmaya devam ederse onu burada saatlerce becerebilirdim.
“Kızlar poşetleri alın. Yiyecekleri hazırlayalım. Erkekler sizde ateş yakmak için çalı çırpı toplayın.”
Merve’nin verdiği emirle herkes bir köşeye dağıldı. Cankut imalı bir şekilde yanıma gelirken “Tahrik olmuş duruyorsun.” dedi. Ne saçmaladığını anlamaya çalışırken bakışlarıyla gösterdiği yere bakmak için başımı öne eğdim. Gördüğüm manzarayla pantolonumun ağ kısmını aşağı çekerken “Allahtan hava karardı da kimse görmedi.” dedi. Hâlâ piçliğini vurgulayacak şekilde gülümsüyordu.
“O şekilde gülmeye devam edersen morluklarının gece bile görünmesini sağlarım.” diyerek eğildim ve birkaç çalıyı üst üste koyup kucakladım. Ateşi yakacağımız yere çalıları bırakırken uzaktan bize doğru gelen Ayşin’i fark ettim. Sarı saçları rüzgârla etrafa saçılıyordu. Hanımeli kokusunu bir an burnumda hisseder gibi oldum. Üşümüştü belli ki, kollarını vücuduna dolamasından anladım. Merve koşturarak ona doğru ilerlerken ondan daha hızlı davranan biri vardı. Emirhan!
“Âşık Veysel bu gece de şu kızın gönlünü çalamazsa, başka hiçbir gün çalamaz.”
Yanımızdan geçen iki çocuğun konuştuğu konu canımı daha çok sıkarken yumruğumu sıktım. Avucumun içindeki su toplamış yanık bir an vücuduma elektrik verilmiş gibi bedenimi titretti, bize doğru yürüyen Yer Fıstığıyla gözlerimiz buluşunca kız bir an duraksadı.
“Oo ateşi yakmışsınız.”
Kaşlarımı çatarak arkamı döndüm. Çocukların ateşi yaktıklarını fark edemeyecek kadar sinirliydim. Emirhan’ın pişmiş kelle gibi sırıtan yüzünü dağıtmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Tut şunun ucunu döşeyelim abi,”
Cankut’un ne saçmaladığına bakmak için yanına gittim ve uzun bir kütüğü kaldırmaya çalıştığını gördüm.
“Ne yapıyorsun lan!”
“Nereye oturacağız?”
Allah’ım sen bana sabır ver!
“Kuma” dedim. Sanki küfür etmişim gibi yüzüme bakan Cankut “Bu kıyafetlerle?” deyip üzerini gösterdi, “Her yanımıza kum dolar.”
“Gece benimle kumsalda yatmayı planladığını sanıyordum.”
“Kıyafetlerimle yatacağımı kim söyledi.”
Gözümün önünde canlanan görüntüyle yüzümü buruşturup “Siktir git Cankut.” diyerek bizimkilere doğru yürümeye başladım. Herkes kendi payını almış sucuklarını sopaya takıp ateşe tutmaya başlamıştı, “Hayatım,” diye seslenen Didem’i fark ettim ve ağır adımlarla yanına ilerledim.
“Senin için sucuk yapıyorum.”
“Eyvallah.”
Soğuk kumların üzerine otururken yüzündeki gülümseme yavaşça silinen kız ateşe doğru bakmaya başladı. Ne cevap vermemi bekliyordu ki? Alt tarafı sucuğu ateşe tutan birine evimin kadını çocuklarımın anası muamelesi mi yapmamı istiyordu? Oradan kurtulup gözlerimi etrafta dolaştırarak asıl aradığım kişiyi buldum. Ayşin, Emirhan’ın anlattığı şeye gülerek sucuğunu pişirmeye çalışıyordu, içimi bir huzursuzluk kaplamıştı. Aklıma iki çocuğun söylediği cümle gelince derin bir nefes aldım. Açık havada olmamıza rağmen tüm oksijenin ortadan kalktığını hissediyordum. Yer Fıstığının biriyle olma ihtimali üzerimde neden böyle bir etki bırakıyordu ki.
Bir süre ortama, ateşin çıkardığı çıtırtılar ve dalga sesleri hâkimdi. Belli ki benim dışımda herkes çok acıkmıştı. Didem bile yemem dediği sucuğu iştahla yiyordu. Yemeğini bitirenler ise kendi aralarında konuşmaya başlıyordu. Ara ara gözlerim Yer Fıstığına takılıyordu. Emirhan’la temas halindeki muhabbetlerinden daha çok canımı sıkan şey sürekli ona gülümsemesiydi. Adını bilmediğim bir acının tüm vücudumu kapladığını hissediyordum ve ilk kez bir acıdan hoşlanmıyordum.
“Emirhan yemeğin bitti mi?”
Merve’nin sorusuyla bir saattir gözlerini Yer Fıstığından ayırmayan çocuk başını çevirdi. “Şimdi bitti.” diyerek elindeki son lokmayı ağzına tıktı. Yer Fıstığı bu hareketine bile gülümseyince yumruklarımı sıktım. Bunda gülünecek ne vardı şimdi?
“O zaman dokunsun o parmaklar tellere ne dersin?” dediğinde başını tamam anlamında sallayan çocuk ellerini çırparak ayağa kalktı. Eşyaların orada gitar olduğunu düşündüğüm şeyi eline alıp kılıfından çıkardı. Bingo!
“Hele bir de hele bir de şu ateş yandığı zaman gitar çıkmasın…”
Cankut’un yaptığı Cem yılmaz esprisiyle herkes kahkahaya boğulurken Emirhan, Yer Fıstığının yanına oturdu. Tellere dokunarak akort yaparken “Sakın Akdeniz akşamlarını çalma. Yemin ederim bu ateşi işeyerek söndürürüm.” Bu sırada tellere dokunan zibidi Ayşin’e bakarak şarkıyı söylemeye başladı.
Koyduğum sevinçlerimi önüme,
Baktım hepsi sensin,
Yazdığım şiirlerin her hecesi, üzüldüğüm filmler…
Yıpranmamış hayatlar büyük hüzünler bekler,
Her işte bir hayır, bu işte hepsi sensin,
Şimdi senden vaz mı geçmeli, masal olup yola devam mı etmeli,
Ben kalpten sorumlu, aşka sorumluydum
Anladım her şey sensin.
Sucuktan çıkan çubukla kumun üzerinde şekiller çizerek Yer Fıstığının gülümseyen suratına bakmamaya çalıştım. Alkışlar yükselince şarkının bittiğini anlayıp derin bir nefes aldım, kafamı kaldırdığımda Emirhan’ın Yer Fıstığının kulağına bir şeyler söylediğini gördüm. İçimde yükselen öfkeyle başımı öne eğdim. Çizdiğim şekilleri elimin tersiyle dağıtırken Didem “Uraz,” diye seslendi.
Birkaç saniye hareketsiz durdum. “Ne oldu hayatım?” diye sorduğunda geriye doğru yaslanırken “Sıkıldım.” dedim. Beni anlıyormuş gibi bakan kız “Biraz daha duralım, sonra kalkarız.” dedikten sonra kulağıma doğru fısıldadı. “Sıkıntını alacak şeyler biliyorum.”
Belli belirsiz gülümsedim. Dudağını ısırarak bacağımın iç kısmına elini yerleştirip var gücüyle sıktı. Her zamanki gibi sadece ön sevişme yapacağını bildiğim için elini üzerimden çektim. Emirhan gitarın tellerine tekrar dokunduğunda ‘Allah’ım sen sabır ver’ diye düşünürken tanıdık bir ses ürpermeme neden oldu.
Gölgen düştü üstüme
Kime saklansam hep yağmurların,
Buldu beni ıslandım elbet.
Ne kadar çok istedim yürüyüp gitmek
İyi niyetli bir güne,
Dünü mü, yarını mı emanet etmek.
Ayşin’in gözlerinin içine daha fazla bakamayacağımı anlayıp başımı başka tarafa çevirdim. Sesi ruhumu sarıp sarmalarken yüreğimde bir ağırlığın altında ezildiğimi hissediyordum. Sesinin gittikçe çatallaşması nefes almamı engellerken zar zor yutkundum.
Çık karşıma düşman gibi,
Aç kalbini bak ruhuma.
İyileşmiyor iyileşmiyor,
Hep yara bere senden sonra.
**-**
AYŞİN
Ter içinde gözlerimi araladım. Konfor adına her şeyi düşünen ablamın bunu hesaba katmadığına adım gibi emindim. Yavaşça doğruldum. Naylon çadırın da terlemiş gibi su damlalarıyla kaplı olduğunu gördüğümde çadırın giriş kısmındaki fermuarı açtım. Başımı dışarı çıkarmamla soğuk hava yüzüme çarptı. Dışarısı bu kadar soğukken içerisi havasızlıktan hamama nasıl dönmüştü?
‘Ben tek başıma bu kadar terlediysem diğerleri kim bilir ne durumdadır.’ diye düşünerek gözlerimi etraftaki çadırlarda gezdirdim. Bu saate kadar sadece benim kapımın kapalı olduğunu fark ettim. Belli ki herkes benden önce bu olaydan rahatsız olmuştu ya da akıllılık edip kapılarını hiç kapatmamışlardı.
Çadırın içine girerken gözüm karşımdaki çadıra takıldı. Didem arkadaşının yanına gelmişti. Aklıma Emirhan’ın zorla söylettiği şarkıdan sonra Uraz’la yanımızdan ayrılmaları gelince boğazıma bir yumru oturdu. Sesimin güzel olmadığını biliyordum, tıpkı yanımızdan bu nedenden dolayı ayrılmadıklarını bildiğim gibi. Kim bilir o çadırda neler yapmışlardı…
İçimin daraldığını hissedince daha fazla bu çadırın içinde duramayacağımı anladım. Her yanım terden yapış yapıştı. Hava tam anlamıyla aydınlanmasa da denize girmekten başka çarem yoktu. Üzerimi çıkardım ve terimi sildim. Yüzücü mayomu bir çırpıda üstüme geçirdikten sonra mini kot şortumu ve bol tişörtümü giydim. Çantama gerekli eşyalarımı koyup dışarı çıktım.
Sabah ayazı etrafımı sararken tüylerim diken diken oldu. Olabildiğince sessiz hareket ederek çadırların arasından geçtim. Açık alana çıkmamla rüzgâr daha sert esmeye başladı. Tekrar içim ürperdi. ‘Hava bu kadar soğuksa su kim bilir nasıldır?’ diye düşünürken yürümeye devam ettim. Korkunun ecele faydası yoktu. Ya yapış yapış kalmayı göze alacaktım ya da soğuk suyla terimi atacaktım.
Hızla sahile indim. Hava biraz daha aydınlanmış olsa da etrafta kimse yoktu. Temiz havayı ciğerlerime doldurarak çantamı kumlara bıraktım. Terliklerimi çıkartıp ayaklarımı soğuk kuma bastırdığımda derin bir nefes aldım. Üzerimi çıkarmadan önce suyun soğukluğuna bakmak için denize doğru yürüdüm. Ayağımın suya değmesiyle ufak bir çığlık atarken tekrar kumlara kaçtım. Çok soğuktu ve bu soğukta suya girersem kesinlikle böbrek ağrısından tüm gezim ziyan olurdu. Sanırım denize girmek için güneşin biraz daha yükselmesini beklemeliydim.
Arkamı dönüp çantama doğru yürürken gözüm bir yere takıldı. Gözlerimi kısarak uzaktaki kim olduğunu anlamaya çalışırken kaşlarım çatıldı ve “Uraz?” diye fısıldadım. Tüm gece sahilde mi yatmıştı? Bu soğuk kumlarda?
Çantamı ve terliklerimi elime aldım. Uraz’a doğru yürürken rahat bir tavırla sırt üstü uyuduğunu fark ettim. Belli ki soğuk onu hiç etkilememişti. Eşyalarımı yere bırakırken gözlerimi üzerinde gezdirdim. Kasları iki elini başının altına koymasıyla daha da belirginleşmişti. Siyah tişörtünde yer yer kum vardı ve belinin belli bir kısmı açıktı. Bir dövmesinin kasığına doğru gittiğini gördüğümde yanaklarımın kızardığını hissettim. Gözüm daha sonra akşam Didem’in elini gezdirdiği bacaklarına takıldı. Ben daha bakmaya cesaret edemezken o kız Uraz’ın her yerine dokunmuştu! Kafamı iki yana sallayarak gözümün önüne gelen ateşli hallerini uzaklaştırmaya çalıştım. Uraz haklıydı. Ben diğer kızlar gibi değildim. Bunların hiçbirini ona yapamazdım. Onun istediği Didem gibi kızlardı. O yüzden benimle hiç işi olmaması normaldi.
Derin bir nefes aldım. Belinin açıklığını kapatmak için eğildim. Tişörtünü tutmamla iki kolumda ellerini hissetmem ve daha ne olduğunu anlayamadan sırtımın soğuk kumlarla buluşması bir oldu. Ufak bir çığlık atarken gözlerimi sıkıca yumdum. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. Boğazımın üzerindeki baskı kalksa da yutkunamıyordum. Hâlâ üzerimde bir ağırlık vardı ve nefes almam daha da güçleşiyordu.
“Ayşin?”
Korku dolu ses tüm ruhumu sardı, gözlerimi yavaşça açtığımda Uraz’ın bir nefes kadar uzağımda olduğunu hissettim. Nefesi, sigara kokusunu bastırmak için çiğnediği çubuklar gibi tarçın kokuyordu. Alev alev yandığımı hissediyordum. İçimdeki yangını soğuk kumlar bile söndüremiyordu. Kesinlikle bu işten kurtulduğum an denize girmeliydim.
“Ne yapıyorsun sen!”
Göğsüm hızla inip kalkarken Uraz’ın sert göğsüne sürtüyordu. Ona her temasım içimdeki yangını biraz daha arttırıyordu sanki.
“Be-ben ti-tişörtünü-” derken üzerimden kalkıp yanıma oturdu. Uraz’ın da benim gibi nefes aldığını duyuyordum. Nefesim düzelene kadar kumlarda uzandım. Uraz’a baktığımda başını ellerinin arasına aldığını gördüm. Gözleri kapalıydı ve derin ve yavaş soluklar almaya başlamıştı.
Yavaşça yattığım yerden doğruldum. Bacaklarımı bağdaş kurarken Uraz sesli bir şekilde iç geçirdi. Avucumun içine aldığım kumlarla oynamaya başladım. “Korkuttuğum için özür dilerim.” deyip bakışlarımı Uraz’a çevirdim. Beni izlediğini gördüğümde az önceki halimiz aklıma geldi. Yanaklarım kızararak önüme döndüm.
“Senin çadırında olman gerekmiyor mu?”
“Hava almak istedim, sen üşümedin mi?”
Yüzünü ovuştururken hayır anlamında bir ses çıkarttı, tekrar önüme döndüm. Ayağa kalkıp üzerimdeki kumları silkelerken “Yavaş” diye bağıran Uraz üzerini silkti.
“Özür dilerim.”
Üzerimdeki tişörtü çıkarıp kumlarını silkerken “Ayşin!” dedi. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Altımdaki şortun düğmelerini açarken “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Şortu bacaklarımdan sıyırarak “Deniz’e gireceğim.” diye cevap verdim.
“Bu saatte?”
“Ne varmış saatte?”
“Donarsın.”
Bunun bende farkındaydım ama terden yapış yapıştım. Üstüne birde her yerime kum yapışmıştı. Tüm bunlardan önemli olan şey ise içimdeki yangının bir türlü sönmemesiydi. “Olmaz bir şey.” diyerek denize doğru yürüdüm. Her adımım az önceki cesaretimi biraz daha kırıyordu. Ayağımın suya değmesiyle kas katı kesildim. Az önceye kıyasla daha da mı soğumuştu bu su? Ağır adımlarla suya girerken kollarımı bedenime doladım. İçim ürperirken suya böyle ısınamayacağımı anladım.
Balıklama suyun altına dalmamla ilk andaki şok tüm vücuduma elektrik verilmiş gibi hissettirdi. Oldum olası iyi bir yüzücüydüm ama dalmayı daha çok seviyordum. Denizin en sevdiğim yanı suyun altındaki saçlarımın hareketiydi. Bu yüzden gidebileceğim yere kadar suyun altından ilerleyip saçlarımı izledim. Nefesimin kesildiğini hissettiğimde yukarıya yönelip sudan çıktım. Kıyıya baktığımda Uraz’ın ayaklandığını fark ettim. Bu uzaklıktan yüzünü tam seçemiyordum ama hareketleri endişelendiğini gösteriyordu. Boyumu aşan bir yerde olduğumu fark edince nefes alışımın düzene girmesine izin vermeden gerisin geri yüzmeye başladım. Her hareketim suya biraz daha ısınmama neden oluyordu.
Uraz bana doğru yürüdü. Kıyıya yakın bir yerde durup dizlerimin üzerine çöktüm. “Neden öyle bakıyorsun?” dediğimde sanki kaşlarının çatıklığını fark etmemiş gibi yüzünü gevşeten Uraz “Üşüyeceksin.” dedi.
“Yok. Şu anda su çok güzel.”
Bana inanmıyormuş gibi bakan Uraz’a “Gerçekten. İnanmıyorsan gir bak.” deyince tek kaşı havaya kalktı. Kollarımı iki yanda hareket ettirirken Uraz tedirgin birkaç adım attı. Ayaklarının suya değmesiyle kas katı kesilirken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Ayşin, çık şu sudan.”
“Hayır.” diyerek sırt üstü uzanıp birkaç kulaç attım. Bana doğru birkaç adım atan Uraz “Su buz gibi, böbreklerin zaten nane molla. Çık şu sudan!” diye bağırdı.
Hayır…
“Ayşin!” demesiyle ona doğru yüzerken “Çıkmayacağım Uraz.” dedim. Pantolonunun paçalarının ıslandığını fark ettiğimde aklıma hain bir fikir geldi. “Su gerçekten çok güzel.” diyerek önünde hareket etmeye devam ederken “Ayaklar insanı yanıltıyor.” dedim ve beklenmedik bir anda ayağa kalkıp Uraz’ın üstüne suyu fırlattım. Geriye doğru koşsa da her yeri ıslandı.
“Ayşin!”
Uraz tişörtünü tenine değdirmemek için uğraşırken öfke dolu bakışlarını bana gönderiyordu. Tekrar suyun içine girerken “Sıcakmış değil mi?” diye sordum. Yüzümdeki hain gülümseme devam ederken Uraz “Sıcakmış.” dedi. Sesindeki tını ve yüz ifadesi ‘Birazdan intikam alacağım,’ der gibiydi. Gülümsemem olayın ciddiyetiyle soldu.
“Ama dışarısı daha sıcak.”
Bir an gözlerinin parlamasıyla ne yapacağını anlarken “Uraz sakın.” dedim. Bana doğru gelmeye başlamasıyla geri geri yüzmeye çalıştım. Uraz’ın suya atlamasıyla ufak bir çığlık atarken önüme döndüm ve hızla kulaç atmaya başladım. Arkama baktığımda suda hiçbir hareket olmadığını gördüm. Tekrar önüme döndüğümde tam karşımda sudan çıkan Uraz tekrar çığlık atmama neden oldu. Can havliyle geriye yüzmeye çalışırken Uraz ayağımı yakaladı ve beni kendine doğru sertçe çekti. Çığlık atmaya çalışırken bütün su ağzıma doldu. Öksürürken belimi tek koluyla kavradı. Sırtım gövdesine çarparken tepki olarak nefesim kesildi.
Kıyıya doğru yürümeye başladığında bir yandan öksürüyor diğer yandan çırpınarak elinden kurtulmaya çalışıyordum. Suyu yüzüne atmaya, ayaklarımı bacaklarına vurmaya çalıştım. O kadar sıkı tutuyordu ki buradan kurtulmak için ortadan ikiye bölünmem gerekliydi. Sudan çıkmaya başladığımızda ürperdim.
“Çok soğuk.”
Dişlerim takırdarken Uraz’ın hâlâ sıcak olduğunu hissettim. Az önce ondan kurtulmak için uğraşırken şimdi ona muhtaçmış gibi hissediyordum. Sırtımı göğsüne daha çok yaslarken eşyaların olduğu yere kadar beni tek koluyla taşıdı. Ayaklarım kuma değdiğinde apar topar çantamdaki havluyu çıkardım.
“Sıcakmış değil mi?”
Uraz’a cevap veremeyecek kadar üşüyordum. Ben havluya sıkı sıkı sarılırken Uraz üzerindeki ıslak tişörtü çıkardı. Bu hareketiyle dudaklarım aralanırken neye tepki vereceğimi şaşırdım. Bu soğukta çıplak durmasına mı, bu haliyle dergilerden fırlamış gibi durmasına mı, yoksa şu anda vücuduna yakın durmama mı?
Havluyu burnuma kadar çektim. Gözlerimi dövmeli vücudundan ayıramıyordum. Neden bu kadar dövme yaptırmıştı? Anlamları neydi? Bazı yerlerindeki yaralar sanırım dövüşlerden kalmaydı. Elindeki tişörtü sıkarken göz ucuyla bana bakınca, bakışlarımı kaçırdım.
“Bu ortamda çıplak durmam sorun değil sanırım.”
Evindeki olaydan bahsettiğini anlarken “Üşüyeceksin.” dedim
“Olmaz bir şey.”
“Havlumu kullanabilirsin.”
“Gerek yok.” diyerek ıslak saçlarının nemini tişörtüyle almaya çalışırken “Hadi üzerini giyin. Üşüyeceksin.” dedi. Şu anda o kadar etkileyici duruyordu ki kalbim deli gibi çarpıyordu. Zevkten kasıklarımdan tüm vücuduma hızla bir sıcaklık yayılmaya başlamıştı, ağzımı açsam muhtemelen inleyecektim, bu yüzden dudaklarımı birbirine bastırarak çantamın üzerindeki tişörtümü giydim. Şortumu üzerime geçirirken Uraz tişörtü omzuna attı.
Kurunmayla uğraşırken hava iyice kararmıştı, Uraz’ın kafama attığı havlu yüzünden bir an duraksadım. “Saçını kurut.” dediğinde yüzümü görmemesini fırsat bildim ve gülümsememi gizleme gereği duymadan kaldığım işe devam edip düğmelerimi ilikledim. Havluyu başımdan çekerken tekrar ifadesiz bir hale büründüm. Saçlarımın nemini havluyla almaya başlarken iç çamaşırının-bokser-lastik kısmını gösterecek şekilde duran pantolonuna gözüm kaydı.
“Uraz pantolonun ıslak.”
Alaylı bir şekilde iç çekti. “Ciddi olamazsın.” dediğinde gözlerimi kıstım. “Denize kıyafetlerimle girmek zorunda olduğum için olabilir mi acaba?”
“Sana kıyafetlerinle denize gir diyen olmadı.” Yüzünde birden keyifli bir gülümseme belirdi. “Çıplak girmemi mi tercih ederdin?” Kaşlarımı çattım. Elimdeki havluyu kırbaç gibi kullanarak Uraz’a vururken “Ah!” diye inledi. Bir saniye sadece bir saniye canının acıdığını düşündüm ama havluyu kavraması ve yüzündeki keyifli gülümseme bu işten zevk aldığını bana kanıtladı.
“İlk kez beni tahrik ettin Yer Fıstığı.”
“Sapık!”
Havluyu elinden almaya çalışırken beni sertçe kendine çekti. Göğsüm gövdesine çarptığında sessizce inledim. Bedenimin titrediğini hissediyordum. Bu sefer soğuktan değildi…
Çekinerek başımı yukarı kaldırdım. Uraz’ın benle değil de başka bir yerle ilgilendiğini gördüğümde başımı o tarafa doğru çevirdim. Emirhan bozuk surat ifadesiyle bize doğru yürüyordu. Göz göze geldiğimiz an şu anki görüntümüzü hatırladım ve hızla Uraz’dan ayrıldım.
“Ayşin!”
Islak saçımı kulağımın arkasına atarken “Efendim?” dedim. Emirhan’a bana bakmak yerine arkamdaki kişiyi inceliyordu.
“Ne yapıyorsun burada? Seni ne kadar merak ettiğimle ilgili en ufak bir fikrin var mı?”
Merak etmiş olabilirdi ama bu beni sorguya çekip hayatıma karışacağı anlamına gelmiyordu, yine de tatsızlık olmaması için derin bir nefes alıp cevap verdim.
“Denize girmek istedim.”
“Belli oluyor…Uraz’a girmiş gibisin!”
“Ne!”
Duyduğum şeyi gerçekten Emirhan mı söylemişti? Bakışlarını benden Uraz’a kaydırdığında arkama döndüm. Uraz’ın suratı asık, çenesi kenetliydi. Bedenindeki her hücrenin gerildiğine yemin edebilirdim. Ona baktığımı fark ettiğini biliyordum ama o da bana bakmak yerine gözlerini Emirhan’a sabitlemişti.
“Kız arkadaşın seni sorup duruyordu. Gidip baksan iyi olur.”
Emirhan’ın kurduğu cümle Uraz’ı etkilemese de beni parça parça etmişti: kız arkadaşın. Bulutlardan yere çakılmış gibi hissediyordum. Az önce yaşadığımız her şeyin hayal ürününden farksız olduğunu düşündüm. Hepsini kafamda kurmuştu sanki…
Uraz hiçbir şey söylemeden yanımızdan çekip gitti. İçimdekileri hazmetmeden kıpırdamak istemiyordum. İçimdeki yangın şimdi başka bir şekle bürünmüştü. Daha güçlüydü, daha yıkıcı.
“Ayşin” dediğinde Emirhan’ın hâlâ arkamda olduğunu hatırladım. Bana yakıştırdığı şey aklıma geldi. O ne cüretle benimle bu şekilde konuşurdu. Öfkeyle arkamı döndüm. O an Emirhan’ın az önceki öfkesi saman alevi gibi söndü, çünkü şu anda o alevle yanacak kişi bendim.
“Sen ne cüretle benimle bu şekilde konuşursun!”
Bazen okuduğum kitapların bana güç verdiğini hissediyordum. İçimdeki Demir Kara’yı gün yüzüne çıkarma vakti gelirken hızla Emirhan’a doğru yürüyüp göğsünden ittim. Arkaya doğru sendeledi.
“Sen bana nasıl öyle bir şey ima edersin!”
“Nasıl göründüğünüzle ilgili en ufak bir fikrin var mı?”
“Sana ne!” diye bağırarak Emirhan’ı tekrar ittim. “Sen benim neyimsin ki hesap soruyorsun!” Tekrar ittiğimde bu sefer bileklerimi tutan Emirhan “Sen söyle!” dedi. “Ben senin neyinim Ayşin?”
İçimdeki öfkeyle sorduğu soruya cevap vermemeliydim. Onun kırılmayı hak etmeyen biri olduğunu bilecek kadar aklım yerindeydi. “Bırak beni!” diyerek bileklerimi elinden kurtarmaya çalışırken “Söyle!” dedi.
Tek elimi zar zor elinden kurtardım. Bunun sonucunda diğer bileğimi daha çok sıktı. “Söyle Ayşin, ben senin neyinim?” diye sorduğunda “Emirhan sen bu değilsin!” diyerek serbest olan elimle onu itmeye devam ettim. “Bırak lütfen!” Bileğimi var gücümle çekerken birkaç saniye geç bırakmasından dolayı kolum büküldü. Acıyla suratımı buruşturarak bileğimi kavradım. Gözlerim sulanırken bileğimi ovmaya başladım. Az önceki ifadesi bir anda yok oldu. “Özür dilerim.” diyerek bana doğru yürürken “Yaklaşma.” deyip birkaç adım geriledim. Gözlerinde yaşadığı pişmanlığı görebiliyordum.
Pişmanlığı az sonra acıyla harmanlanacaktı, çünkü biz tartışırken Uraz’ın geldiğini fark edememiştim.
Uraz Emirhan’ın ensesini kavrarken acı bir ses çıkartmasına neden oldu ve ses tüm sahilde yankılandı. Elimin ayağımın boşaldığını hissediyordum. Uraz çocuğu dizlerinin üstüne çökmeye zorladı. “Bırak lan!” diyen Emirhan Uraz’ın elinden kurtulmaya çalışsa da dizinin arka kısmına yediği darbeyle kendini yerde buldu. Hâlâ yerde debelenmeye devam ediyordu. Uraz tek dizini kuma bastırırken bana doğru baktı. Yüzüme değil bileğime bakıyor olması benim için geldiğini belli ederken gözlerindeki nefreti fark ettim. İşte o an bir şey yapmam gerektiğini anladım.
Bakışlarını tekrar Emirhan’a döndürmesiyle yerde kıpkırmızı olan çocuğa baktım. Biraz daha üzerinde güç göstermeye devam ederken kafasını bedeninden ayıracaktı. “Uraz” diyerek göz teması kurabileceğim yerde dizlerimin üzerine çöktüm.
“Uraz bana bak!”
**-**
URAZ
Ayşin’in sesi o kadar yakındı ki adımı söylemesi içimdeki alevlere benzin fırlatmak gibiydi. Deli gibi titrediğimi hissederken gözlerimi yerdeki zibididen ayırmadım.
“Şimdi sırası değil Yer Fıstığı.”
Elimin altında çırpınan zibidinin saçlarını kavrayıp başını yukarı doğru kaldırdım. Acıyla inlemesi zerre kadar umurumda değildi, yüzüne yumruk atmamak için kendimi zor tutuyordum.
“Sen nasıl Ayşin’e dokunursun ha?”
“Bırak!” diye bağıran çocuk dişlerini sıkarken tükürüklerini etrafa saçtı. Nabzım hissedemeyeceğim kadar hızlı atmaya başladı. Bedenim karıncalanıyor, ruhum uyuşuyordu. Bana söylediklerine bir şekilde tolerans gösterebilirdim ama Ayşin’in canını acıtması hiçbir affı hak etmiyordu.
“Senin ona dokunduğun ellerini kırmaz mıyım ben şimdi!”
“Uraz lütfen.” diyen Yer Fıstığının ağlamaklı sesiyle kafamın içindeki karanlık düşünceler dağılırken “Cankut!” diye bağırdı ve ardından omzumdan beni birinin geriye çekmesi bir oldu. Eski pozisyonumu almak için birkaç hamle yapsam da Cankut beni bacakları ve kollarıyla sararak yere sabitledi.
“Uraz kendine gel!”
Ayşin’in Emirhan’a yardım etmeye çalışması beni daha da çileden çıkarırken “Bırak Sarı!” diye bağırdım. Kıza bak ya! O halde olduğu için o çocuğu bu hale soktum ben! Beni sakinleştirmek yerine gidip o zibidiye yardım ediyor! “Uraz!” diye bağıran Merve’yle arkamızda toplanan kalabalığı yeni fark ettim.
“Ne oluyor burada? Uraz, Emirhan! Neyi paylaşamıyorsunuz?!”
“Belli değil mi hocam?” diyen bir kızla bakışlarımı kalabalığa doğru döndürdüm. Fısıldaşmalar anında kesildi. Didem’le göz göze geldik, şaşkınlık ve kırgınlık içeren bir bakışla beni inceliyordu. Büyük ihtimal neden bu halde olduğumu düşünüyordu ama bu sefer ona verecek bir cevabım yoktu. Ayşin’in yardımıyla Emirhan ayağa kalkarken “İyi misin?” diye soran Cankut’a bir kez başımı salladım. Beni serbest bırakmasıyla ayağa kalkıp üzerimdeki kumları temizledim.
“Okulda olsaydınız yaptığınız bu terbiyesizlik disiplin cezasıyla sonuçlanırdı.”
Merve’ye baktım. Gerçekten öfkeli olduğunu gözlerinden anlayabiliyordum. Emirhan ile ikimizin arasında mekik dokurken “Bir saygısızlığınızı daha görürsem okula döndüğümüz gibi sizi disipline veririm!” dedi. Aklıma Patron geldiğinde disiplin cezasının benim için yararlı olmayacağını düşündüm. Derin nefesler alarak sakinlemeye çalıştım. Merve bir süre daha bize bakıp arkasını döndü ve kalabalığa kahvaltı için hazırlanmalarını söyledi. Herkes arkasına baka baka yanımızdan ayrılırken Didem, Ayşin, Emirhan, Cankut ve ben sahilde kalmıştık. Yüzünün rengi yeni yeni gelen çocuktan çok Yer Fıstığıyla ilgilenirken içimde kopan fırtınaları durdurmaya çalıştım. Hâlâ o çocuğun yanında olduğuna inanamıyordum
“Hani Ayşin gibi bir kızla hiç işim olmaz demiştim ya.” diyerek kısa bir an Didem’e bakıp tekrar Yer Fıstığına döndüm. Ne yüzündeki kırgınlık ne gözlerindeki ağlamaklı ifade umurumdaydı.
“Hayatımda hiç bu kadar haklı çıkmamıştım!”
**-**
“Ee şimdi ne olacak?”
Masada çatal bıçak sesleri ve hafif hafif fısıldaşmalar hâkimken sessizliğim Cankut konuşana kadardı. “Ne olacak?” dediğimde abartılı bir şekilde gözlerini deviren Sarı bana doğru yaklaştı. “Ayşin’in kalbini kırdın, bari Didem’in kalbini onar. Plan iyice boka sarmaya başladı.”
Gözüm masanın öbür ucunda oturan Yer Fıstığına ilişti. Çenesinin altındaki elinin parmaklarını belli bir ritimle yanağına vururken tabağındakilerle oynuyordu. Bileklerine kan oturmuş gibi duruyordu. Fazlasıyla düşünceli bir o kadar da kırgın görünen yüzü bir an kendimi kötü hissetmeme neden oldu ama üç saat önceki hali aklıma geldiğinde içimdeki boğa tekrar harekete geçti. Elimdeki çatalı var gücümle sıkarken Sarı “Uraz!” diye seslendi.
“Kimsenin kalbini kırdığım yok.” dediğimde alçak sesle söylememe rağmen sanki ona bağırmışım gibi geri çekildi. “Tamam.” derken telaşla, af diler gibi ellerini kaldırdı. Başımı tekrar tabağıma çevirdim. İşkence yaptığım çatalla tabağımdakilerle oynamaya başladım. Ayşin’in kalbini kırmışım ha? Peki ya o…
“Ha sen bu yüzden sinirlisin.” dediğinde başımı tekrar Cankut’a çevirirken Ayşin’in bize doğru baktığını gördüm. Bakışlarını yakalamamla başını tekrar tabağına çevirdi. Göğsünün hızla inip kalktığını görüyordum. Tekrar Cankut’a baktım, “Ne saçmalıyorsun sen?”
“Ayşin yüzünden bu kadar sinirlisin.”
“Saçmalama.” diyerek tekrar önüme döndüm ve Didem’le göz göze geldik. Ne zamandan beri beni izliyordu bilmiyorum ama göz göze geldiğimiz an gülümsedi. Neyse ki onunla olan sorunu “Ayşin’i hırpalıyordu. Arkadaşımız olarak dayanamadım.” diyerek çözmüştüm. Yani çözmüş gibi duruyordum. Zoraki bir tebessümü yüzüme yerleştirip tabağıma döndüm. Şu kahvaltı olayı biran önce bitmezse kafayı da yiyecektim.
“Oğlum, sırf Emirhan’a yardım etti diye bu haldeysen Ayşin’i biliyorsun. Zaten kendinden çok başkalarını düşünen yapısı var, bir de onun yüzünden çocuk o hale geldi. Senin için bile hangi ortama gir-”
“Cankut!” diye bağırarak elimdeki çatalı masaya vurdum. “Kes artık!”
Çıkan sesle uzun masadaki herkes bize doğru döndü. Kimseyle göz teması kurmamak için suratı asık Cankut’a bakmayı sürdürdüm. Bozulduğunu görebiliyordum ama hak etmişti. Ayşin yüzünden neden sinirleneyim? Ayşin kim ki!
Daha fazla bakışlarının altında ezilmemek için sandalyemi sesli bir şekilde geriye iterek ayağa kalktım. Teras kısmına doğru yürürken bakışların hâlâ sırtımda olduğunu hissediyordum. Dışarı çıkıp cebimdeki sigara paketinden bir tane alıp dudaklarımın arasına kıstırdım. Çakmağı ararken önümde bir ateş yandı, çakmağı tutan kişiye doğru döndüm. Gördüğüm kişiden sonra sigarayı dudaklarımdan çektim.
“Yarım bıraktığım işi tamamlamamı istiyorsun sanırım?
Emirhan hafif bir gülümsemeyle bakarken ona doğru bir adım attım. Tedirginliği fazlasıyla belliydi. Bu halde karşıma çıkma cesareti gösterdiğine göre kafayı sıyırmış olmalıydı. Aramızdaki gerilimi fark eden birkaç kişi sesli bir şekilde yerinden kalktı. Bize doğru yürüdüklerini duyduğumda gelmemeleri için elimi havaya kaldırdım. Belli ki bir karın ağrısı vardı ve onu öğrenmeden kimsenin müdahale etmesini istemiyordum. Emirhan’a gözlerimi kısarak bakarken “Ne istiyorsun?” diye sordum.
“Özür dilemek.”
“Hah, Özür mü?” dediğimde tereddütle başını evet anlamında salladı. “Özür için yanlış yerdesin.” Bu sefer hayır anlamında salladığı başını yerinden koparmamak için kendimi zor tutarken “Sana da bir özür borçluyum.” demesi kaşlarımın çatılmasına neden oldu.
“Kıskançlık gözümü kör etti. Senin Didem’le olduğunu bildiğim halde saçma bir yakıştırma yaptım. Az kalsın senin ilişkine de zarar verecektim. Sanırım aranızdaki sorunu halletmişsiniz. Kusura bakma.”
O kadar cümlenin arasından takıldığım tek şey ‘Senin ilişkine de zarar verecektim.’ cümlesi oldu. Benimkine benzettiğine göre onunda Ayşin’le bu tarz bir ilişkisi vardı. Bu durum nedense içimde daha önce tatmadığım bir duyguyu harekete geçirdi. Kıskançlık…
“Bir daha gözünü açık tutmaya özen göster, yoksa seni gerçek bir kör yapmak için elimden geleni yaparım.”
Hiçbir şey söylemeden yüzüme bakan Emirhan başıyla beni onaylarken tekrar çakmağı uzattı. Bir an alıp almamak arasında gidip geldim ama sigara hasreti çeken ciğerlerime daha fazla eziyet edemezdim. Çakmağı kaptığım gibi sigaramı yaktım ve ardından göz ucuyla ayaktaki Merve, Ayşin, Didem ve Cankut’a baktım. Bu özrü kimin için dilediği belli olmuştu. Resmen bu olayı kullanarak Yer Fıstığının gözünde eski yerine kavuşmuştu. Yazık…
Başımı iki yana sallayarak deniz manzarasına doğru döndüm. Sigaramı içerken ılık bir esintinin sarmaladığını hissettim, hava yazdan kalma bir gün gibi sıcaktı. Dalgaların sesini dinleyerek sigaramı içip sakinlemeye çalıştım.
“Hayatım gidiyoruz.”
Didem’in sesiyle arkamı döndüm.
“İyi misin?” diye sorduğunda ağzımdaki dumanı dışarı üfleyerek başımı evet anlamında salladım. Yanıma gelen kız sarılmak için hamle yaptığı an “Hadi gidelim.” diyerek elini tuttum ve yürümeye başladım.
Kamp alanına döndüğümüzde herkes sahile inmek için çadırlarında hazırlanıyordu, Didem önüme geçerek cilveli şekilde bana bakarken “Hangi bikinimi giyeyim?” diye sordu. Otobüste gösterdiği hiçbir fotoğrafa adam gibi bakmadığım için “İçinde sen olduktan sonra fark etmez.” dedim. Dudağını ısıran Didem, “Birazdan hazır olurum.” diyerek yanımdan ayrıldı. Ağır adımlarla Cankutların çadırına doğru yürüdüm. Bütün eşyalarım oradaydı ve mayomu giymek için sabah sabah tartıştığım iki adamın da yüzünü çekmek zorundaydım.
Emirhan’ın çadırın önünde durduğunu gördüğümde dişlerimi sıktım. Keyfine diyecek yok gibi duruyordu. Havlusunu omzuna atan zibidi ıslık çalarak yürümeye başladı ve başıyla bana selam vererek yanımdan geçip gitti. Ayşin’in çadırına doğru gittiğini gördüğümde dişlerimle beraber yumruklarımı da sıkarak yürümeye başladım.
Çadırın önüne geldiğimde mırıltı şeklinde çıkan küfürleri duyar gibiydim. Sanırım Emirhan sadece benim sinirlerimi bozmuyordu. Başımı eğip içeri baktığımda Cankut’un minik çadırda debelendiğini gördüm.
“Hayırdır Sarı?”
Sesimle irkilen Cankut bana görünce birden rahatladı. “Sen miydin?” dediğinde çadırın önüne çökerken bir sırt çantasını fırlatıp attı. “Bütün gece çadırın üçte ikisini kapladığı yetmiyormuş gibi kalan kısmında yarısını çantası kaplıyor.” diye söylenerek kendi çantasından havlusunu çıkarırken “Bu gece bende sahilde yatacağım amına koyayım.” diyerek kendini dışarı attı.
“Ben çadırda kalamıyormuşum abicim. Beni bağa bahçeye salın, doğaya bırakın ama şu çadırın içine sokmayın.”
Didemlerin çadırına yaklaştığımda Emirhan ve Ayşin’in sahile doğru yürüdüğünü gördüm. Aralarındaki mesafe Yer Fıstığının tam anlamıyla çocuğu affetmediğini gösteriyordu. Bir an gülümsediğimi hissederken “Geldin mi hayatım?” diyen kıza doğru döndüm. Beğeniyle beni inceliyordu. Zaten ne zaman üstsüz olsam dudaklarını ısırması alışkanlık olmuştu. Mini şortu ve üstünde sadece göğüslerinin ucunu kapatabilen parlak pembe bikinisiyle bronz tenini sergilemekten çekinmeyen Didem arkadaşını bekleme gereği duymadan “Hadi gidelim.” dedi. Elini tutup sahile doğru yürümeye başladım. Her adımında göğüsleri sallanan kızla içimdeki dürtüleri engellemeye çalışırken omzumun üstünden Cankut’a baktım. Didem’in salak arkadaşıyla güle oynaya peşimizden geliyordu. Akşam onları çadırda bastığımız an aklıma geldiğinde sinsi bir ifadeyle dudaklarımın kenarı kıvrıldı. Bu çocuk kesinlikle bu kızı becermeden bırakmayacaktı.
“Acaba şezlong var mıdır?”
Sıkıntılı bir şekilde etrafı inceleyen kız “Kumdan nefret ediyorum.” dedi. Dün akşam ateşin başına oturduğundaki mızmızlanmaları aklıma gelince derin bir nefes aldım. Bir kere daha, kum ve vücuduna değdiğinde ki hissi dinlemek istemiyordum. Etrafa bakındım. Gerçekten de burada şezlonga yoktu. Sadece birkaç tane gölgelik olması için hasırdan şemsiye koymuşlardı. Hoş burası tatil köyü değildi, zaten gelenler kamp için geliyordu ve birçoğu kumda kalmayı göze alıyordu. Almayanlarda belli ki kendi şezlongunu kendileri getiriyordu.
Nefesini dışarı üfleyerek yürümeye devam eden Didem’e “Havlunu kullanırsın.” dedim. “Neyle kurulanacağım? O kumlu şeyi bir daha üzerime sürmem.” diye cevap verdi.
Ya sabır…
“Benimkine oturur kendininkiyle kurulanırsın. Tamam mı?”
"Peki ya sen?” dediğinde ‘Yeter ki sus ben ıslak kalmaya razıyım’ demek istesem de, “Kurulanmasam da olur.” dedim.
“Olmaz öyle. Aynı havluyla kurulanırız.”
“Tamam” dedim.
Erken gelmemizi fırsat bilip hasır şemsiyelerden birini kaptık. Kızlar havlularını büyük bir dikkatle altına sererken gözlerimi etrafta dolaştırdım. İki şemsiye önümde duran Yer Fıstığını sabahkine göre daha renkli olan yüzücü mayosuyla oturduğunu gördüm. Sanırım ameliyat izlerini kapatmak için bu tarz mayolar tercih ediyordu ya da çıplaklığı fazla sevmiyordu. Hoş çıplak olsa da gösterecek bir şeyi yoktu. Benim baktığımı hissetmiş gibi duruşunu dikleştirdi. Bakışlarımı yakalama riskini göze alamayacağım için başımı şortunu çıkartan Didem’e çevirdim. Parlak pembe kumaş en mahrem yerlerini örtüyor, hayal gücüne çok az yer bırakıyordu. Kıvrımlarını gururla sergiliyordu; her gamzesini, her çukurunu, her kavisini…
Bu günaha davetti. Bu dayanılmazdı. Bu görüntüyle havlunun üzerine oturması yerine benim üzerimde oturmalıydı. Bakışlarımı fark ettiğinde gülümsedi. Çantasından çıkardığı güneş kremini beni tahrik etmek istercesine vücuduna sürmeye başladı. Dudaklarının hafif aralık olması ve ara ara diliyle ıslatması sahip olduğum tüm sabrı son damlasına kadar kullanmam gerektiğini hatırlatıyordu.
“Denize girmeyecek misiniz?”
Cankut’un yönelttiği soruyla kendime gelirken Didem’in arkadaşı “Biraz güneşlenelim diye düşündük.” dedi. “O zaman biz girelim.” diyerek yürüyen Cankut yerinden kıpırdamadığımı görünce “Uraz.” diye seslendi. Didem elini göğsünde gezdirirken gözlerimi zorla ondan uzaklaştırdım ve denize doğru yürüdüm. O sırada Ayşin suya atladı ve anında dibe dalıp gözden kayboldu.
Su, sabah olduğundan daha sıcaktı. Yavaş yavaş denize girmek yerine balıklama suya atladım ve dipten ilerlemeye başladım. Deniz’i havuzdan daha çok seviyordum, özellikle de berrak suları, çünkü Suyun altındaki yaşamı izlemeye bayılıyordum. Gözlerimin yanmasını umursamadan etrafı inceledim, nefesimin tükendiğini hissetsem de suyun altında kalmaya gayret ettim. Ecelle oyun oynamayı seviyordum.
Suyun yüzeyine çıkarken derin bir nefes aldım. Kalbimin hızını sollayacak soluklarımla etrafa bakındım. Kıyıdaki insanlar karınca gibi gözüküyordu. Birden yanımda beliren kişiyle kaşlarımı çattım. Neden istenmeyen ot gibi sürekli gibimde bitiyordu. Ayrıca onun gibi ufak biri için burası fazla derindi. Ayşin biraz uzağımda soluklanırken bana doğru baktı ve benim olduğumu fark etmesiyle daha derine doğru yüzmeye devam etti. ‘Bu kız ölmek mi istiyor’ diye düşünerek arkamı döndüğümde ileride sığ bir bölge olduğunu gördüm. Şimdi buraya kadar gelmesinin nedenini anlıyordum. Peşinden gidip gitmemek arasında kaldıktan sonra dayanamayıp yüzmeye başladım.
Sığ bölgeye gelmemle su dizlerime kadar geldi. Ayşin sudan çıkmadan nefes nefese bana doğru baktı. Gözlerinin beyazı deniz suyundan dolayı kızarmıştı. Kalın dudakları kiraz gibi kırmızı duruyordu. Saçları geriye doğru yapıştığı için yüzünün güzelliği daha fazla ortaya çıkmıştı. Soluklanırken kıyıya doğru baktım. İnsanlar şu anda nokta gibi gözüküyorlardı.
Yavaşça sırt üstü uzandım. Gözlerimi güneşten açamıyordum. Allahtan tenimin çabuk bronzlaşan bir yapısı yoktu yoksa bu saatte ıstakoza dönmem an meselesiydi.
Suyun içinde yere oturdum ve bağdaş kurmaya çalışırken Ayşin’e baktım, yanaklarının haricinde omuzlarının da kızardığını gördüm. Kaçamak bir bakış attı, kırgınlığını iliklerime kadar hissettim. Konuşmadan yanımda durmaya devam etti. Tıpkı dün ablasının arkasından çıkardığı hırıltılı sesi tekrar çıkarınca gülümsedim. Belli ki bana da söylemek istediği bir şeyler vardı ama söyleyemiyordu ya da benden bir şey söylememi bekliyordu.
**-**
AYŞİN
Her zaman iyi niyetimden kaybettim ben. Kendimden çok başkalarını düşünürken en çok kendime zarar verdim. Bu zamana kadar içimde kopan fırtınaları bir ben bildim bir de Allah. Bana ne yaparsa yapsın, benim yüzümden o hale gelmişken, onu ortada nasıl bırakabilirdim? Bunca seneliğin arkadaşlığı varken tek hatasında onu nasıl silebilirdim? Sırf onun gibi taş kalpli olamadığım için bana söylediği şey çok ağrıma gitmişti. Tüm bunları nasıl hazmedebilirdim? ‘Hayatında hiç bu kadar haklı çıkmamıştım.’ Bunu gözümün içine bakarak, beni kıracağını bile bile nasıl söyleyebildin Uraz? Aramızda bir şey olmayabilir, hadi sevgi de olmasın ama insan insana bunu yapmaz be…
Olayları hazmetmeden onunla göz göze gelmek istemiyordum. Tek bir cümle… Şu içimdeki yangını söndürecek, fırtınamı durduracak tek bir ‘Özür dilerim’ cümle için yanında bekledim ama o her zamanki dik başlılığıyla ağzını bıçak açmadı. Sadece beni izledi. Kırgınlığımı gördü yine de hiçbir şey söylemedi. Daha fazla onun yanında durmanın bir anlamı olmadığını anladığımda kıyıya doğru yüzmeye başladım. Sessizliği kulaklarımda bir çığlıktı sanki. Onu susturabilmek için suya daldım. Dipten ilerlerken kulaklarımdaki uğursuz uğultuyu duymazdan geliyordum. Nefesimin tükendiği an su yüzeyine çıkarken hayata ilk kez merhaba dermişim gibi bir nefes aldım. Arkama bakmak istiyordum. Hâlâ arkamdan baktığını görmek istiyordum ama bakmayacağını bilecek kadar onu tanıyordum.
Kıyıya kadar daha yavaş bir şekilde yüzdüm. Sahil hıncahınç doluydu. Sudan çıktığım an sanki herkes bana bakıyormuş gibi hissettim. Mayom açık değildi. Yine de rahatsız hissetmiştim. Sanki bakmalarını engelleyebilirmişim gibi kollarımı göğsümde kavuşturmuş bir şekilde su damlata damlata yürüdüm. Emirhan’ın ortada olmamasına şükrederek çantamın içinden havlumu çıkardım ve hızla vücudumu örttüm.
O sırada gözüm ufacık bikinileriyle sere serpe yatan Didemlere takıldı. Uraz’ın o tarz bir kızdan hoşlanmasının bir nedeni daha… Vücudu kusursuzdu. Göğüsleri dolgun, beli ince, poposu Jennifer Lopez’inkinden farksızdı. Bronz teni bütün yazı güneşin altında geçirdiğini belli ediyordu. Çikolata tadında olmasına rağmen neden hâlâ güneşleniyordu?
“Bond!”
Duyduğum sesle arkamı dönmem ve kendimi yerde bulmam bir oldu. Bir anlık gözlerim kararsa da yüzümdeki ıslaklık hissi beni kendime getirdi. Gözümü açtığımda Bond’un dışarıdaki diliyle karşılaştım. Yanağımı tekrar yalamasıyla kahkaha attım. Hazel koşturarak yanımıza gelirken yattığım yerden doğruldum ve “Bende seni özledim.” diyerek köpeği sevmeye başladım.
“Ayşin çok özür dilerim. Bu köpeğe seni görünce bir şey oluyor.”
İçten bir gülümsemeyle “Önemli değil.” derken Bond birkaç kez havladı. Etraftaki birkaç çığlığı umursamadan Hazel’e bakmak için elimi güneşe siper ederken “Otursana.” dedim. Bond’un oturmasıyla kahkaha atıp “Aferin sana oğlum.” diyerek başını sevdim. Bundan mı korkuyorlardı yani. Hazel yanıma otururken “Dünya küçük ha?” dedi.
“Bence sahil küçük.” dediğimde kıkırdayan kız “Aslında büyüktür.” dedi. “Ama sahilin yarısını akşamki parti için kullanıyorlar.” Başımı anladığımı belli edercesine sallarken Bond etrafımda dolaşmaya başladı. Ona bakmak için uğraşırken Didemlerin ayaklandığını gördüm. Belli ki Bond’tan korkmuşlardı. ‘Uraz gibi biriyle birlikte olup ufacık bir köpekten korkması çok komik’ diye düşünürken denizden çıkan Uraz’ı fark ettim. Kas yığını vücudundan damlayan sular içimin yağlarını eritirken derin bir nefes aldım. Sabah ki yakınlaşmamız aklımıza geldiğinde yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Daha sonra bana söylediği şeyler aklıma gelince o alevler yüreğime düştü.
“Sizde gelsenize.” dediğinde Hazel’e dönerken “Anlamadım?” dedim. “Akşam ki partiye sizde gelsenize diyorum.”
“Aa...” diyerek zaman kazanmaya çalışırken ne diyeceğimi düşünüyordum. Ablam hayatta bizim partiye gitmemize izin vermezdi. Çünkü o zaman kontrolü elinde tutmak zor olacaktı. Öte yandan eğlenceli de olabilirdi. Geldiğimize değen bir gezi olurdu. “Çok teşekkür ederim ama kabul edeceklerini sanmam. Ayrıca bizi kimse çağırmadı ki.”
“Ben çağırıyorum ya işte.” dediğinde belli belirsiz gülümserken “Hem ben partiyi düzenleyen adamın eski sevgilisiyim. Bir nevi ev sahibi.” diye devam edip göz kırptı. “Öyle ama-” derken olumsuz bir cevap alacağını anlayan Hazel “Ayrıca bu parti Bozcaada ahalisi için. Yani kimsenin kimseyi partiye çağırmasına gerek yok. Buradaysan zaten partiye davetlisin.” diyerek ısrarlarına devam etti. Derin bir nefes aldım. Bu kız kesinlikle ret cevabını kabul etmeyecek gibi duruyordu.
“Hocalara sorarım. Eğer kabul ederlerse-”
Cümlemi bitirmemi bile beklemeden ayağa kalkan Hazel’e “Ne oldu?” derken herkesin görebileceği gibi bir alana geçti. “Arkadaşlar bir dakikanızı buraya ayırabilir misiniz?” diye bağırdığında etrafıma bakındım. Belli ki duyan herkesin dikkatini çekmişti. Bond ona destek olurmuş gibi birkaç kez havladı. Gülümseyerek başını sevmeye devam ederken Hazel’e baktım.
“Bu akşam sahilde bir yaz sonu partisi düzenliyoruz ve hepinizi partiye davet ediyoruz.”
Alkışlar, ıslıklar havada uçuşurken ablama baktım. Hazel’e doğru yürüdüğünü gördüğümde iyi şeyler olmayacağını fark ettim ve bende ona doğru yürümeye başladım. “Abla” diye seslendiğimde beni umursamadan Hazel’e bakarken “Bu ne demek oluyor?” diye sordu. Şimdi bütün dikkatler ikisinin üzerindeydi. Hazel hiçbir şey anlamamış gibi ablama bakarken
“Bana mı dediniz?” dedi.
“Evet. Böyle bir şeyi duyurmak için önce bizden izin almanız gerekirdi. Buradaki öğrencilerin sorumluluğu bize ait.”
“Aksini iddia etmedim.” diyen Hazel’in sakin tavrı afallamama neden olurken “Ama Bozcaada halkı olarak düzenlediğimiz partiye misafirlerimizi çağırmak için kimseden izin alacak değilim. Gelmek ya da gelmemek size kalmış ama ben görevimi yerine getirmek zorundayım.” dedi. Ablam bir süre kızın yüzüne baktı. Kafasındaki soru işaretlerine yüzünden cevap almak istediğine emindim. Hazel’le göz göze geldiğimizde dudaklarım ince bir çizgi haline geldi. Birazdan dananın kuyruğu kopacaktı ama o ‘Karışma ben hallederim’ tarzı bir bakışla rahat olduğunu belli ediyordu.
Ablam etrafında onları izleyen kalabalığı hatırlamış olacak ki “Burada konuşmayalım.” Dedi ve eliyle önden buyurmasını işaret etti. Hazel yürümeye başladığında bana göz kırptı. Belli belirsiz gülümserken ablamla göz göze gelmem gülümsememi yüzümden sildi. Bond havlamaya başladığında Hazel ona doğru dönüp “Bond! Orada bekle!” diye emir verdi. Sanırım artık bu olayın benim başımın altından çıktığını düşünecektim. Hoş geldin zulüm, selam olsun sana…
Ablamla göz göze gelmemek için başımı Bond’a çevirdim. Tekrar havlayan köpek dili dışarda solurken Hazellere doğru kaçamak bir bakış attım. Bizden uzak bir yere doğru yürürken hararetli bir şekilde konuştuklarını görüyordum. Daha doğrusu ablamın konuştuğunu, Hazel’in sadece dinlediğini… Bond’un bacaklarıma sürtünerek etrafımda dolaştığını hissettiğimde gülümsedim.
“Oyun mu oynamak istiyorsun sen?”
Bond birkaç kere havlayınca kahkaha attım. Sanırım hayatımda gördüğüm en akıllı köpekti. Üzerimdeki havluyu atıp şortumu giydim. “Seni neyle oynatabiliriz?” diye kendi kendime konuşurken önüme bir frizbi düştü. Başımı kaldırdığımda Emirhan’ın gülümseyerek bize doğru geldiğini gördüm.
“İkimiz oynarız diye düşündüm ama sanırım üç kişi olacağız.” dediğinde Bond havlamaya başladı. Nedense saldırı pozisyonuna geçtiğini hissediyordum. Başını severken çaktırmadan tasmasını tuttum. Emirhan ellerini havaya kaldırarak “Hey hey” dedi ve Bond’a doğru yürüdü.
“Sakin ol dostum.”
Köpek hâlâ havlamaya devam ediyordu. Sanki tasmasını bıraksam Emirhan’ın üzerine saldıracaktı. “Şş” diyerek dizinin üstüne çöken Emirhan “Sakin ol.” dedi. Ses tonu kadifeden farksız çıkarken Bond havlamayı kesti ama hâlâ hırlayarak saldırı pozisyonunda duruyordu. Ne yapacağımı bilmez halde etrafa bakınırken Uraz’ın bıyık altından güldüğünü gördüm. Kaşlarım çatıldı. Benim zor durumda olmama mı gülüyordu yoksa Bond’un Emirhan’a saldıracak gibi durmasına mı?
Bize doğru yürümesiyle önüme döndüm. Emirhan’ın hâlâ köpeği sakinleştirmeye çalıştığını görürken kalbimin deli gibi çarptığını hissediyordum. Bu çocuk neden her seferinde üzerimde bir panik havası yaratıyordu.
“Bond!”
Uraz’ın sesiyle hırlamayı kesen köpek onun olduğu tarafa doğru baktı. Ağır adımlarla Emirhan’ın yanına geçen Uraz “Otur!” dediğinde bir süre kendiyle çelişir gibi duran köpek birden oturdu. Ağzım beş karış açık bir Bond’a bir Uraz’a baktım. “Ayşin tasmasını bırak.” dediğinde bana da köpek gibi emir vermesi sinirimi bozsa da belki ona saldırır umuduyla tasmasını bıraktım. Umarım aklındaki plan Emirhan’a zarar vermekle alakalı değildir diye dua ederken Uraz gözlerini köpekten ayırmadı. O kadar ciddi duruyordu ki bir an ben bile gerileme isteğiyle yanıp tutuştum. Bond ne havlıyor ne yerinden kıpırdıyordu. Hırlaması bile kesilmişti.
“Bond!” diye seslenen Uraz’la havlayan köpek “Gel buraya!” diyerek bacaklarına vurmasıyla koşmaya başladı. Emirhan kenara kaçarken, Uraz Bond’a bakarak geri geri koşuyordu. Kahkaha atan Uraz’ın üstüne atlayan köpekle ikisi de yere yapıştı. Uraz “Aferin oğlum.” diyerek hırçın bir şekilde köpeği sevmeye başladı. Köpek gıkını çıkarmıyor aksine keyifle hareket ediyordu. Uraz’ın ilk kez bu kadar içten kahkaha attığını görüyordum. “Aferin sana Bond!”
Bir süre ikisinin yaşadığı aşkı izledim. Resmen biraz daha bakarsam o köpeği kıskanacaktım. İnsanlardan nefret eden biri hayvanları nasıl bu kadar sevebilirdi? Uraz’ı ilk kez bir şeye karşı duvarlarını indirmiş görüyordum. “Gel bakalım.” diyerek bana doğru yürüyünce ne yapacağımı şaşırdım. Bana saldırtmazdı değil mi?
Bond tüm ilgisini Uraz’a vererek peşinden gelirken derin bir nefes aldım. O sırada Uraz’la göz göze geldik. Nefesimi veremeden öylece kaldım. Yerdeki frizbiyi alana kadar gözlerini benden ayırmayan Uraz’ın arkasını dönmesiyle tuttuğum nefesi sesli bir şekilde verdim. “Gel bakalım.” diyerek Bond’u açıktaki bir alana çekti. Onları rahat görebileceğim şekilde oturdum. Uraz çocukluğuna dönmüş gibi davranıyordu. Kahkaha atarak oynamalarını izlerken nedense bende gülümsüyordum. Bir köpeği bile bu kadar kolay etkisi altına alan bir adamın beni neden etkilediğini çok düşünmemek gerekiyordu.
“Çocuklar!”
Ablamın sesiyle başımı onlara çevirirken Hazel’in Urazları izlediğini fark ettim, yüzündeki gülümseme ablamı razı etmesinden dolayı mıydı yoksa Uraz ve Bond’un samimi hallerinden dolayı mıydı bilmiyorum ama benim suratımın asılmasına neden oldu. Kendimi rahatsız hissettim. Tıpkı yetimhanedeki o kızın bakışlarını fark ettiğimde hissettiğim gibi…
“Duyduğunuz üzere akşama bir parti varmış. Katılmak isteyenlerin ellerini görebilir miyim?”
Bütün herkesin elleri hatta bazılarının iki eli de havaya kalkarken ablam başını tamam anlamında salladı.
“Bana bir söz vermenizi istiyorum. Oraya gittiğimizde taşkınlık yok, dağılmak ve kaybolmak yok ve gidiyoruz dediğimde itiraz etmek yok. Yani anlayacağınız benden izinsiz hiçbir şey yapmak yok.”
“Söz!”
“Eğer sözümden çıkan bir kişi bile olursa büyük gezi ekibini döndüğümüzde Müdür’ün karşısına dikerim. Ona göre arkadaşlarınıza mukayyet olacaksınız. Anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı!”
Ablam Hazel’e doğru döndü. Hazel ancak o zaman gözlerini Uraz’ın üzerinden çekti. Sanki benim üzerimden çekmiş gibi rahatladım. Bir an ablama teşekkür edesim gelirken Ablam konuştu.
“Saat sekizde oradayız.”
**-**
URAZ
Severek ayrılanlar diye bir gerçek vardır ya hani. En çok onlar bilirler ayrılığın acısını, pişmanlığını, özlemini…
Bond’la aramızdaki ilişki de tam anlamıyla buydu. İki sene önce Patron yüzünden yollarımız ayrılmıştı. Yalnızlığımı paylaşan tek kişiyi kendi ellerimle birine vermiştim. İçim yana yana benden kopamayışını izlemiştim. Günlerce benden nefret etmesi için yaptıklarım aklımdan çıkmazken bağrıma taş basmıştım. Onu çok özlemiş, alışana kadar onu her sabah izlemiştim. Sağ olsun bunu yeni sahibi de anlayışla karşılamıştı ama Bond’un o anlarda beni aradığını fark edince buna bir son vermem gerektiğini anlamıştım.
İki senedir onu görmüyordum. Gerçekten çok büyümüştü. Başta sadece benzettiğimi düşündüm ama sahibinin ‘Bond’ diye seslenmesi tüm dengemi alt üst etti. Daha dikkatli bir şekilde baktım. Gerçekten oydu. Sağ bacağının üstündeki kahverengi leke bile olduğu yerde duruyordu.
İçim çocuksu bir heyecanla doldu. Ayşin’in etrafında pır dönerken gözümün önüne yaşadıklarımız geldi. Bir an ona koşup sarılmak istedim ama beni unutmuş olabilme ihtimali kendimi frenlememe neden oldu. Bunu kaldırabileceğimi sanmıyordum. Bu yüzden sadece durup Ayşin’e şımarmasını izledim. Hâlâ aynı Bond’du. Didem’in gözlerini üzerimde hissediyordum. Göz ucuyla baktığımda kaşlarını hafifçe çattığını gördüm. Büyük ihtimal gülümsememin nedenini Ayşin’e bağlıyordu ama şu anda ona açıklama yaparak bu zevkli anı kaçırmak istemiyordum.
Emirhan’ın attığı şey tam önlerine düştüğünde kaşlarımı çattım. Gülümseyerek yürüyen zibidinin köpeğime yaklaşma ihtimali bile beni çileden çıkarırken oyun oynayacaklarını bilmek burnumdan solumama neden oldu. Bond’un havlamasıyla çatılan kaşlarım gevşedi. Saldırı pozisyonuna geçip havlamaya devam etmesiyle ufak bir kahkaha attım. İşte benim köpeğim; kime nasıl davranması gerektiğini çok iyi bilirdi.
Ayşin tasmasını tutmuş korkuyla etrafa bakarken göz göze geldik. Birden kaşları çatıldı. Sanırım o da onunla dalga geçmek için güldüğümü sanıyordu. Bond’u zor tuttuğunu fark ettiğimde bir şey yapmam gerektiğini anladım. Ağır adımlarla onlara doğru yürürken “Bond!” diye seslendim. Köpeğim aniden başını bana doğru çevirdi. Gözlerindeki ifade korkmama neden oldu. Daha önce bana hiç bu şekilde bakmamıştı. Yabancı gibi… Beni unutmuş olabilir miydi gerçekten?
Emirhan’ın yanına gittiğimde içimdeki korkuları bir kenara bırakıp “Otur!” dedim. Bir süre daha yüzüme baktı. Her geçen saniye kalbim bir tık daha güçlü atıyordu. İçimden beni hatırlaması için dua ederken gözlerindeki ifadenin doğru görüp görmediğini düşünen insanlar gibi olduğunu fark ettim. Birden ifadesi yumuşadı. Poposunu kumların üzerine koyduğunda derin bir nefes aldım. Unutmamıştı. Gülmemek için kendimi zor tutarken gözlerimi köpeğime diktim. “Ayşin tasmasını bırak.” dediğimde elimden geldiğince ciddi durmaya çalışıyordum. Bond gözlerini benden ayırmadı. Hayvanlar sahiplerine benzermiş sözünü kanıtlayacak şekilde bana bakmaya başladı. Tereddütle tasmasını bırakan Yer Fıstığının bakışlarının ikimizin üzerinde dolaştığını hissediyordum. Havlamayı kesmişti. Hırlamayı da. Bana kırgındı bunu hissedebiliyordum ama tıpkı benim gibi özlem de doluydu. Sanki bana sarılmak için komutumu bekliyordu. Sabırsızlandığını hissediyordum. ‘Acaba yaptıklarımızı tam anlamıyla hatırlıyor mu?’ diye düşünürken “Bond!” diye seslendim. Birden ayağa kalktı. Arka arkaya üç kere havladı. Bu onun ‘Efendim’ deme şekliydi. Belli belirsiz gülümserken eğildim. Benim gibi hafifçe eğildi. Koşmadan önce her zaman bunu yapardı. Ellerimi havaya kaldırdım. Bu hareketimle bir kere daha havladı. Daha fazla sabrının kalmadığını anladığımda bacaklarıma vurarak “Gel buraya!” dedim. Son sürat bana doğru koşan Bond’la geri geri koşarken birden üzerimde bir ağırlık hissetmem ve sırtımın kumlarla buluşması bir oldu. Beni unutmamıştı. Rahatlamanın verdiği hisle kahkaha attım.
“Aferin oğlum.”
Her zamanki gibi sevdim onu. O da her zamanki gibi karşılık verdi. Gözlerin üzerimizde olduğunu hissediyordum ama bu umurumda bile değildi. Kahkaha atarak kumlarda yuvarlanmaya ve Bond’la özlem gidermeye devam ettim. Mutluydum. Eksik olan parçamı bulmuş hayatımın puzzlenı tamamlamış gibi coşkuluydum. Nefes nefese ayağa kalktığımda Bond silkelendi. Tüm kumlar etrafıma saçılırken tekrar kahkaha attım. “Gel bakalım.” diyerek Yer Fıstığının önündeki frizbiye doğru yürüdüm. O sırada Ayşin’le göz göze geldik. Yüzünde birçok duyguyu barındıran Yer Fıstığı nefesini tutmuş gibi duruyordu. Frizbiyi elime alıp “Gel oğlum” diyerek açık alana doğru koştum.
Heyecandan beni geçen köpeğin arkasından bakarken “Dur Bond!” diye bağırdım. Kumlarda kayarak duran köpek iki kez havladı. Bu onun ‘Tamam’ deme şekliydi. Nefes nefese olduğum yerde beklerken elimdeki frizbiyi gösterip “Oynayalım mı?” diye sordum. Tek bir havlamayla gülümserken “Yakala o zaman.” diyerek fırlattım. Patinaj çekerek koşmaya başlayan Bond frizbiyi havada yakaladı. Koşarak üzerime gelirken diz çöktüm. Önümde kayarak dururken her yanım kum oldu. Ağzındaki frizbiyi önüme bırakıp birkaç kere havladı. Başını öptükten sonra “Aferin sana Bond. Aferin oğlum.” diyerek sevdim.
“Yine yapalım mı?” diyerek ayağa kalktığımda bir kere daha havlayan Bond heyecanla beni beklerken “Yakala!” dedim. Tekrar patinaj çekerek yanımdan ayrılırken Merve’nin bizimkilere bir şey söylediğini gördüm. Gözlerimi onlardan ayırmadan ayağıma bırakılan oyuncağı elime aldım. Bond’un havlamasıyla “Dur oğlum.” diyerek kafasını okşadım. Kalabalığın sevinç nidalarını duyunca o tarafa doğru yürürken “Gel Bond!” dedim. Sesli bir şekilde soluyarak yanımda yürürken Merve’nin yanındaki kızı fark ettim. İki senede bir insan bu kadar değişebilir miydi? Ağır adımlarla bize doğru gelirken “Uraz?” dedi tereddütle.
Başımı bir kez selam verir gibi salladığımda “Ne kadar değişmişsin.” diye devam etti. Beğeniyle beni süzerken belli belirsiz gülümsedim. “Senin de benden kalır yanın yok.” dediğimde utanmış bir şekilde gülümseyen kız, kısa kızılımsı saçlarını kulağının arkasına attı. Bond bir kıza bir bana sürtünürken “Ee… Nasılsın? Neler yapıyorsun?” diye sordu.
“Kimseye bir şey yaptığım yok.” Kahkaha atınca Bond havladı. Bacaklarımın arasından geçmeye çalışırken gülümsedim ve başını okşadım. “Gördüğün gibi işte.” diye devam ettiğimde etrafına bakınan kız kaşlarını çatarak bana döndü. “Benden büyük değil miydin sen? Hâlâ lisede ne işin var?” diye sorduğunda “Uzun hikâye…” diyerek dizimin üstüne çöktüm. Bond’un yüzünü kavradım. Başını yanağıma yasladığında ıslak burnu gıdıklanmama neden oldu. Acı dolu bir şekilde uluyunca derin bir nefes aldım.
“Senden sonra bana alışması çok zor oldu. Bakalım şimdi ne yapacağım?”
Dili dışarıda hızlı hızlı soluyan köpeğimin boynunu okşadım. Onun bana olan sevgisinin azalmadığını gördükten sonra ben ne yapacaktım? Ayağa kalkarken Ayşin’in gözlerinin bizim üzerimizde olduğunu fark ettim. Yüzündeki ifade kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Bizi duymuş muydu? Neden bana acıyormuş gibi bakıyordu?
“Gitseniz iyi olur.”
Kıza doğru döndüğümde başını tamam anlamında salladı. Tasmasının zincirini takarken “Ne zaman istersen görmeye gelebilirsin, biliyorsun.” deyince başımı bir kez salladım. Kız başıyla bir yere doğru selam verdi. Kime verdiğini umursamadan köpeğime son kez baktım.
“Kendine iyi bak evlat. Bir gün tekrar görüşmek üzere.”
Kız “Hadi Bond.” diyerek tasmasından çekmeye çalışırken köpek kıpırdamamak için elinden geleni yapıyordu. Havlayarak bana bakarken “Git Bond.” dedim ama umursamadan hâlâ bana doğru gelmeye çalıştı.
“Bond. Git!”
Havlama sesleri sahili inletirken ileriyi işaret ettim. Gözlerim yanmaya başladı. Biraz daha gitmezse onu bırakamayacağımı anladığımda “Beni anlamıyor musun?!” diye bağırdım. “Defol git!” Acıyla uluyarak bana baktı. Sanki iki sene öncesini hatırlamıştı ve içten içe ağlıyordu. Gözlerine bakmamak için büyük bir savaş verdim. Kızın “Bond” diye seslenmesiyle ayak diremeyi bırakan köpek yavaşça arkasını döndü. Gözümden bir damla yaş süzüldü. Kimsenin görmesine izin vermeden hızla sildim. Başını öne eğip gidişini içim kan ağlayarak izledim.
“Özür dilerim oğlum.”
Yorumlar
Yorum Gönder