Şah - 20. Bölüm
AYŞİN
Hazellerin gitmesiyle Uraz ortadan kayboldu. Bond’un onun köpeği olduğuna inanamıyordum. Ayrılırken ki halleri gözümün önüne geldiğinde içim sızladı. Öyle bir acıyı daha önce Uraz’ın gözlerinde görmemiştim. Sanki canından can koparıyorlarmış gibi bakıyordu. Acaba neden köpeğini Hazel’e verdi?
Kafam bu düşüncelerle doluyken adam akıllı denizin tadını çıkaramadım. Havanın kararmaya başlamasıyla toparlanıp kamp alanına döndük. Duşunu alan akşamki parti için hazırlanmaya gidiyordu. Herkesin heyecanlı olduğunu görüyordum.
Hızla soğuk duşun altına girdim. Denizin tuzlu suyundan arınana kadar kendimi çitiledim. Daha sonra havluma sarılıp çadırıma dönerken ne giyeceğimi düşündüm. Böyle bir yere katılacağımızı tahmin etmediğim için çok az eşya getirmiştim. Partiye giyecek adam akıllı hiçbir şeyim yoktu. Hoş diğerlerinin de yanında parti için kıyafet getirdiğini sanmıyordum. Çadıra girdim. Vücut kremimi sürerken bir süre hangisi partiye daha uygun olur diye kıyafetlerimi inceledim. Hiç birinin uygun olmadığını anladığımda elime ilk geçen siyah bir basic tişörtü ve şortu üzerime geçirdim. Saçlarımı taradım. Islakken vücuduma değmesini sevmediğim için dağınık bir şeklinde topladım. Çantamdan gereksiz şeyleri çıkardıktan sonra saate baktım. Partiye çok az kaldığını gördüğümde çadırdan çıktım. Oksijen yerine parfüm kokusu solurken etrafa bakındım. Herkes o kadar şık gözüküyordu ki bir an çadırın içine dönüp bütün gece orada kalmak istedim. Özelliklede kızlar. Sanki gelmeden önce parti olacağının haberi almışlar, ona göre yanlarında eşya getirmişlerdi. Bir de bana bak. Kül kedisi Ayşin…
Didem’in çadırdan çıkmasıyla kenara çekildim. Üzerine giydiği altın sarısı daracık elbiseyle nasıl hareket edeceğini düşünürken göz göze geldik. Baştan aşağı hoşnutsuz bir şekilde beni süzdü. Arkadaşının da dışarı çıkmasıyla daha fazla ezici bakışları kaldıramayacağım için yürümeye başladım.
“Ne oldu Ayşin?”
Emirhan’ın yanıma geldiğini fark etmemiştim “Ne olmuş?” diye sordum. Kızgın ifadesi olan çocuk “Canın sıkkın gibi.” dedi. O kadar belli mi ediyorum diye düşünürken başımı hayır anlamında salladım. Partiye gidecek süslü kızları kıskandım ya da Didem’in beni eleştirir gibi süzmesine gıcık oldum diyemeyeceğim için “Biraz böbreğim ağrıyor ama sorun yok.” dedim.
Kaşları daha çok çatıldı. Sanırım yanlış bir tercih yaptım. “Doktora gitmek ister misin?” diye sorduğunda başımı hayır anlamında salladım. “Partiye gitmeyelim istersen.” dediğinde ‘Keşke’ demek istesem de onunla yalnız kalmak istemiyordum. “Hayır. İyiyim ben. Gidelim.”.
“Hadi çocuklar. Toparlanın artık.”
Ablamın bağırışıyla millet apar topar yanımıza geldi. “Herkes tamam mı?” diyerek kalabalığı sayan ablamla arkama doğru baktım. Didem’in yanında her zamanki yakışıklılığıyla duran Uraz’ın, her zamanki gibi olmadığını fark ettim. Bir köpek onu alt üst etmişti. Üzgündü ve ne kadar ifadesiz bir surata sahip olsa da bunu gözlerinden belli ediyordu. Tabi anlayana…
Göz göze geldiğimiz an önüme döndüm. Her ne kadar şu anda ona sarılıp teselli etmek istesem de hâlâ kırgındım. Bana söylediklerini unutamıyordum. O bana bir adım atmadan ben ona bir adım atmayacaktım.
“Bizi takip edin.” diyerek öncülük yapan hocaların peşinden ilerledik. Kimseyle göz teması kurmamaya çalışıyordum. Çünkü kurduğum an kınayan bakışlarla beni süzdüklerini görüyordum. Alt tarafı bir kıyafet için bu bakışları çekmek istemiyordum.
Parti alanına geldiğimizde ablam bize doğru dönerken “Verdiğiniz sözü unutmayın.” dedi. Onaylayan sesler “İçki içmenizi istemiyorum.” diye uyarmasıyla itirazlara dönüştü. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Birazda olsa ablamın intikamımı aldığını düşünüyordum.
“Tamam. Tamam. Çok abartmayın o zaman.” Etrafta sevinç nidaları yükseldi. “O zaman saat iki de burada buluşuyoruz. Dikkatli olun.”
Herkes belli gruplar halinde etrafa dağıldı. Emirhan’la birbirimize bakıp partiye doğru ilerledik. Daha erken olmasına rağmen birçok kişi locamsı yerlere kurulmuş içkilerini yudumluyordu. Gözlerimi etrafta dolaştırarak Hazel’i aradım. Nedense o kızdan Uraz’la ilgili çok şey öğrenecekmişim gibi hissediyordum. Tabi gururumu çiğneyip merak ettiklerimi sorabilirsem. Emirhan müziğe başıyla ritim tutarak eşlik ederken “Bir şey içmek ister misin?” diye sordu.
“Aslında su iyi olur.” dediğimde başını tamam anlamında sallayarak yanımdan ayrıldı. Tekrar Hazel’i aramak için etrafa bakarken bir anda soğuk bir çift elin gözümü kapattı.
“Bil bakalım ben kimim?”
“Hazel.”
Gülümseyerek ellerini çeken kız “Hoş geldin.” diyerek bana sarıldı. Yavaşça sarılışına karşılık verdim. “Hoş bulduk.” Benden ayrıldığında üzerindeki asker yeşili tulumun saçlarıyla ne kadar uyumlu olduğunu ve ona ne kadar yakıştığını fark ettim. “Çok güzel görünüyorsun.” dediğimde Uraz’ın da onu görüp beğenme ihtimali içimi kemirirken “Teşekkür ederim.” dedi. Beni baştan aşağı süzerken “Neden hazırlanmadın?” diye sorunca üzerindeki kıyafetlere baktım. Gündelik giyindiğimi daha güzel vurgulayamazdı sanırım. “Gelirken yanıma pek bir şey almadım.”
“Hallederiz.” diyerek elimi tutan Hazel cevap bile vermemi beklemeden beni çekiştirmeye başladı. Panikle etrafıma baktım. Tanıdık kimseyi göremezken “Ben halimden memnunum. Ayrıca partiden ayrılmam yasak. Hazel beni duymuyor musun?” dedim.
“Seni duyuyorum. Teorik olarak partiden ayrılmış sayılmayacaksın ve lütfen halinden memnunmuş gibi rol yapmayı bırak.” Bütün sorularıma tek seferde cevap verince dudaklarım aralandı. Ondan kurtulamayacağımı anladığım için ayaklarımı sürümeyi bıraktım ve yanında yürümeye başladım. Parti alanına yakın bir yerdeki müstakil evin bahçesine girdik.
“Senin evin mi?” diye sorduğumda “Hı hı” diyerek cevap veren Hazel cebinden anahtarları çıkardı. Bahçede gözlerimi gezdirirken Bond’un havlamasını duydum. Aklıma gelen fikirle Hazel’e baktım. En azından köpeğini neden ona verdiğini sorabilirdim.
İçeri girmemizle Bond’un etrafımda dolanması bir oldu. Bu köpeğin gösterdiği ilgiyi birazcık sahibi gösterse ne olurdu sanki diye düşünerek içeri girdim. Gözlerimi etrafta dolaştırdım. “Eviniz çok güzelmiş.” dediğimde teşekkür eden kız “Hadi gel. Odam üst katta” dedi. Hızla yukarı çıktık. Büyük bir odaya girdiğimizde dudaklarımı aralamamak için kendimi zor tuttum. Benim bildiğim yazlıklara eski eşyalar getirilirdi ama burası hiç de yazlık gibi dekore edilmemişti.
Hazel arkasını dönüp beni baştan aşağı tekrar süzdü. “Bakalım sana göre bir şey bulabilecek miyiz?” diyerek giysi dolabının kapaklarını açtı. Benden daha uzun ve daha yapılıydı. Büyük ihtimal onun kıyafetleri bana büyük olacaktı ama hevesini kırmamak için ona doğru yürümeye başladım.
“Annem eski kıyafetlerimi buraya getiriyor. Eminim sana göre bir şeyler buluruz.”
Birkaç kıyafetin üzerinde elini gezdirdikten sonra bir elbiseyi eline aldı. Kırmızı, derin sırt dekoltesi olan elbiseye dudaklarını büzerek baktıktan sonra “Bunu denesene.” diyerek bana uzattı. Belimdeki ameliyat izleri aklıma geldiğinde başımı hayır anlamında salladım. Ona söyleyip söylememek arasında kalırken “Beğenmedin mi?” diye sordu. “Çok güzel ama kırmızıdan pek hoşlanmam.” diyerek konuyu kapatmaya çalışırken “Pekala.” dedi ve elbiseyi yerine koyup diğerlerine bakmaya başladı. “Peki ya bu?” diyerek askıdan çıkardığı siyah uçuş uçuş elbiseye baktım. Sırtı kapalıydı ama bu seferde derin bir göğüs dekoltesi vardı. Çaktırmadan Hazel’in göğüslerine baktım. Benimkinin iki katı kadardılar. Eminim bu elbise onu seksi gösterirken beni gülünç duruma düşürecekti. Olan var olmayan var kıskanırlar şarkısı kulaklarımda yankılanırken “Bu da çok açık sanki.” dedim. Gözlerini deviren Hazel yanıma gelerek elbiseyi elime tutuşturdu.
“Sen dene. Ben geliyorum.”
Hazel odadan çıkıp kapıyı kapattı. Aynanın karşısına geçip elbiseyi üzerime tuttum. Denemekle bir şey kaybetmem diye düşünerek hızla üzerime geçirdim. Aynanın karşısında üzerimi düzeltirken kapıyı tıklatan Hazel “Gelebilir miyim?” diye sordu.
“Gel.” dediğimde kapıyı yavaşça açtı. Beni görmesiyle gözleri fal taşı gibi açılırken “Bir zamanlar senin kadarmışım.” demesi gülmekle ağlamak arasında bıraktı. Acaba bir zamanlardan kastı kaç yaşında olduğu haliydi? “Çok yakışmış.”
“Biraz açık değil mi?” diyerek göğüs kısmımı çekiştirmeye çalışırken “Hiçte bile!” dedi. Ve yanıma gelip üzerimi düzeltti. “Tamamdır elbiseyi bulduk.” diyerek beni makyaj masasının önüne oturtan Hazel saçlarımı açtı. “Düzleştirsek mi diye düşünmüştüm ama denizin suyundan sanırım, dalgaların çok güzel gözüküyor. Biraz köpükle ıslak bir görüntü verdik mi, tamamdır.”
Koşturarak yanımdan ayrılan kız elinde bir şişeyle yanıma geldi. Saçlarıma ıslak bir görünüm kazandırdıktan sonra önüme getirirken “Şimdi de makyaj yapalım.” deyip beni kendine doğru çevirdi.
“Makyajdan hoşlanmıyorum. Yapmasak olur mu?”
Beni umursamayan Hazel makyaj çantasını kurcalarken “Hayır yapacağız. Çok abartmayacağım söz. İnce bir eyeliner, biraz rimel ve kırmızı bir ruj. O kadar.” Ne kadar istemiyorum desem de Hazel beni dinlemeden söylediği gibi makyajı yaptı. Saçlarımı önüme getirirken elleriyle hafifçe kabarttı. Beğeni dolu gözleri parladığında “Çok güzelsin Ayşin.” dedi. Biraz panik bolca heyecanla aynaya döndüğümde çığlık atmamak için kendimi zor tuttum. Bu bendim ama değildim de. Makyaj var gibiydi ama yok gibiydi de. Güzel olmuştum. Tıpkı Uraz’ın beğendiği kızlar gibi alımlı…
Ellerini omuzlarıma koyan Hazel beğeniyle aynadan beni izlerken “Sanırım seni yanımdan ayırmasam iyi olacak.” dedi. Aklıma gelen kişiyle saate baktım. Emirhan çoktan ortalığı telaşa vermiştir diye düşünürken ayağa kalktım.
“Dur dur!” diyen Hazel parfümünü üzerime boca ederken elimi sallayıp öksürmeye başladım. “Tamam, yeterli.” dediğimde son kez bana bakan kız “Bu gece kimse gözlerini senden alamayacak.” dedi. “Hadi gidip şu partiyi sallayalım.”
Bond’la vedalaşıp evden çıktık. Müzik sesi yükselmişti. Kalabalığın arttığını enerjinin titreştiğini hissediyordum. Sahile inmemizle “Seni arkadaşlarımla tanıştırayım.” diyen Hazel’e “Önce Emirhan’ı bulmam gerekiyor.” dedim. “Erkek arkadaşın mı?” diye sorduğunda panikle başımı hayır anlamında sallarken “Hayır” dedim. Hazel ufak bir kahkaha attı. “Allahtan allık sürmedik.”
Utanmış bir şekilde gülümserken “Gelmemi ister misin?” diye sordu.
Gerek yok.”
“Tamam o zaman, sen erkek arkadaşın olmayan arkadaşını bul. Ben şuradaki locada olacağım.” dediğinde sesindeki imayı anlasam da cevap vermeden eliyle gösterdiği tarafa baktım. “Tamam. Görüşürüz.”
Sormak istediğim hiçbir şeyi soramadan Hazel’in yanından ayrıldım. Sanki partideki herkesin bana baktığını hissediyordum. Elimle çaktırmadan göğüs dekoltemi düzeltirken etrafa bakmaya devam ettim. Emirhan’ı hiçbir yerde göremiyordum. Hoş okuldan kimseyi göremiyordum. Yer yarıldı da hepsi içine mi girdi?
Bar kısmına doğru dans edenlerin arasından geçerek yürüdüm. Tek başına oturmuş içkisini yudumlayan Emirhan’ı gördüğümde birazda olsa rahatlarken insanları iterek kendime yol açmaya çalıştım. Yanına gittiğimde Emirhan kısa bir an gözlerini bana çevirip tekrar dans edenlere döndürdü. Daha sonra ağır çekimde bana doğru dönerken gözlerini fal taşı gibi açtı ve ağzına doldurduğu bütün içkiyi dışarı püskürttü. Yüzüm buruşurken “Ayşin!” dedi. Şok olmuş bir ifadeyle beni baştan aşağı süzerek “Bu sen misin?” diye sorduğunda sanki çırılçıplak karşısında duruyormuşum gibi hissettim. Utançtan alev alev yanıyordum. Ellerimle göğüslerimi kapatmaya çalışırken “Harika görünüyorsun.” demesi belli belirsiz gülümsememe neden oldu.
“Ben senin tuvalete gittiğini düşündüm ama sen-”
“Seni beklerken Hazel geldi. Kıyafetimin uygun olmadığını söyledi. Sonra da zorla beni bu hale soktu.” dediğimde “İyi ki sokmuş.” diyen Emirhan kırdığı potu fark ederken “Yani şey.” dedi utanmış bir ifadeyle. “Seni daha önce böyle görmediğim için şey yani-”
Ikına sıkına konuşmasını tamamlayamayacağını anladığımda “Sorun değil.” deyip bar taburesine oturdum. Kısa eteğimi düzeltirken Emirhan hâlâ hayranlıkla beni izliyordu. “Ya şöyle bakmayı kes.” diyerek koluna vurduğumda “Daha önce senin gibi birini görmedim.” dedi.
“Abartma.” diyerek okşanan gururumla gülümsedim. “Gerçekten. Çok doğalsın, o makyajla… Of… İçimden geçenleri dile dökebilsem.” derken birden barmene dönüp “Bana buzlu bir viski versene.” dedi.
“Emirhan, içki içmemiz yasak.”
Barmene doğru bakıp “İki olsun.” dedikten sonra bana döndü. “Abartmadığımız sürece değil.”
“Haklısın. İki bardak viski abartmak sayılmaz.”
Bardakları önümüze koyan barmene teşekkür eden Emirhan “Biri senin için.” dedi. Dehşetle gözlerim açılırken “Yok. Ben içmek istemiyorum.” dedim. “Gerginliğini alır.” “Emirhan, farkındaysan ben daha önce hiç içki içmedim.”
“Tamam, bir taneden bir şey olmaz.” diyerek bardağı önüme koydu. Elimin tersiyle ona doğru iterken “Hadi ama Ayşin.” dedi. Yüzünden sıkıldığı belli oluyordu. “Alt tarafı bir bardak viski. Ne kadar gergin oturduğunun farkında değil misin? Buraya eğlenmeye geldik sen, bu göz alıcı haline rağmen, işkence görüyormuş gibi duruyorsun. Biraz da olsa rahatlamana yardım eder. Yanında ben vardım. Bana güvenmiyorsan ablan var. Merak etme gecenin sonunu tek başına çadırında geçireceksin.”
Emirhan’ın ısrarcı bakışlarıyla buzlarla dolu viski bardağına baktım. Tereddüt ederek bardağı elime alırken “İşte böyle.” diyen çocuk içkisinden bir yudum aldı. Bardağı dudaklarıma doğru yaklaştırdım. Kokusu o kadar keskindi ki, burun damarlarımın yandığını hissettim. Ufak bir yudum almamla yüzümü buruşturdum. Anında dilim uyuştu, yutmamla içki boğazımı yaka yaka mideme doğru ilerledi.
“Çok acı.”
“Alışırsın. İç iç…”
Bir yudum aldım. Tüm tüylerim diken diken oldu. Bu şeyi içmekten nasıl zevk alıyorlardı. Emirhan su içermiş gibi keyifle viskisini içerken zar zır bir yudum daha aldım. Uraz haklıydı. Bu sevilecek bir şey değildi. Acaba neredeydi? Bakışlarımı etrafta dolaştırdım. Karanlıktan hiçbir yüzü tam olarak seçemiyordum. Tekrar bir yudum aldım.
Alkolün vücudumda dolaşmaya başladığını hissediyordum. Beni ısıtıyor, gevşetiyor, gerginliğimi yatıştırıyordu. Hatırlayamayacağım kadar uzun bir süreden beri ilk kez kendimi güzel hissediyordum. Güzel ve seksi… Bu his daha da rahatlamama neden oluyordu. Bu halimi keşke Uraz da görseydi.
Parti, Black Eyed Peas şarkılarıyla inliyordu. Bardağımdaki son yudumu kafama diktim ve sesli bir şekilde bardağı yerine koydum. Ben bir viskiyi bitirene kadar Emirhan üç tanesini mideye indirmişti. Dünya hafif hafif sallanmaya başladı. Görüşüm bulanıklaştı. Yine de içimde anlam veremediğim bir enerji patlak verdi. Müziğin temposuna uygun bir şekilde kalçamı sallamaya başladım. Emirhan bu halimi görünce kahkaha atmaya başladı. Dans konusunda iyi değildim, hatta berbat bile sayılabilirdim ama nedense içtiğim şey bana anlamsız bir özgüven vermişti. İçimdeki enerjiyi pistte atmam gerektiğini düşünerek bar taburesinden indim.
Bir an gözlerim karardı. Sendeleyince Emirhan kollarımı kavradı. Yüzündeki tedirgin ifadeyle “İyi misin?” diye sorduğunda gözlerimi hızlı hızlı kırparak kendime gelmeye çalıştım. “Ayşin” dediğindeki endişesi kahkaha atmama neden olurken “Daha önce hiç bu kadar iyi olmamıştım.” dedim.
Aniden elini tutup Emirhan’ı dans pistine doğru sürükledim. Yüzündeki şaşkın ifade beni güldürüyordu. Dans pistine geldiğimizde ona doğru dönüp elini bıraktım. Hem şarkıyı söyleyip hem dans etmeye başladım. Kimse umurumda değildi. Daha önce kendimi bu kadar özgür hissetmemiştim, zamanın bu anda durmasını diledim. Bir daha bu kadar rahat olamayacağımı biliyordum. Bu anı hafızama kazımak istiyordum ama beynim o kadar uyuşmuştu ki sadece anın tadını çıkarabiliyordum. Emirhan’la birlikte müziğe eşlik ediyor, şarkılarla dans ediyorduk. Bir süre sonra Hazel ve arkadaşları da aramıza katıldı. Kendime olan güvenim her şarkı da biraz daha artıyor, pistte gittikçe daha akıcı dans ediyordum.
Pump it çalmaya başlayınca çığlık atıp kollarımı başımın üstüne kaldırdım, bileklerimi birbirine doladım, tempoya uyarak kalçamı kıvırmaya başladım. Alkol artık bütün bedenimi ele geçirmişti. Fergie’nin girdiği kısım yaklaştığında Emirhan’a doğru yürüdüm ve flört eder gibi dans etmeye başladım. Ellerinin yana izlerimin üzerinde dolaşmasını bile umursamıyordum.
Sırtımda bir ürperti hissettim. Dans pistindeki kalabalığın senkronize uyumuna rağmen durup arkama döndüm, donakaldım. Uraz’ı görmüştüm. Locaların birinde otururken yanındaki endamlı sarışının omzuna kolunu atmıştı. Didem ona doğru dönmüş, gömleğinin açık yakasından elini sokmuştu. Başını Uraz’a doğru eğmişti. Bu kafadayken bile ona hayranlıkla baktığını görebiliyordum ama Uraz onu kaale almıyor yanındaki Cankut’la kalabalığı süzüyordu.
Uraz, Cankut’un söylediği şeye birden gülümsedi, o kadar doğal ve savunmasızdı ki, bu çekici görüntüsüne bir an hayran kaldım. Didem bir şey söyleyince Uraz ona doğru döndü. Didem elini onun yanağına götürdü. Başını kaldırıp yavaşça, baştan çıkarıcı ve sahiplenir bir şekilde Uraz’a doğru yaklaştı. Öpüşecekler miydi? Ama Uraz kimseyi öpmeyeceğini söylememiş miydi?
Bir anda gözlerim bulanıklaştı. Öpüşüyorlar mıydı yoksa Uraz onu durdurmuş muydu dikkat edemedim. Şu anda yoğun ve gereksiz bir kırgınlık hissediyordum. Sanki aldatılmışım gibi… Oysa birlikte bile değildik. Hatta arkadaş bile değildik. Yine de o kızla yakınlaşmasını istemiyordum. Benimle olmuyorsa kimseyle olmamalıydı.
Dans edenler bana çarpıyordu. Duygularıma yenik düşmeden ve ağlamaya başlamadan önce pistten inmem gerektiğini biliyordum ama olduğum yere çakılıp kalmıştım. Gözlerimi Urazlardan ayıramazken neden ben değil de o kız diye düşünüyordum. Saniyeler içinde bu hisler içimde çalkalanırken, kırgınlığım birden öfkeye dönüştü. Ben nasıl böyle bir şey düşünürdüm? Didem’le kendimi nasıl kıyaslardım? Uraz’ın kiminle yakınlaştığından bana neydi! Geceni onları izleyerek neden berbat ediyorsun Ayşin diye düşünürken birden Uraz’la gözlerimiz buluştu. Kalbim öyle bir atmaya başladı ki, boğazımdan çıkacak sandım.
**-**
URAZ
Didem’in içkiyle laçkalaşan hareketlerini durdurmak her geçen saniye daha da zorlaşırken mümkün olduğunca ona bakmamaya çalıştım. Çünkü her başımı çevirdiğim de dudaklarımı öpmeye çalışıyordu ve ben onu durdurmaya çalışmaktan bıkmıştım. Bakışlarımı tekrar dans eden kalabalıkta gezdirirken sarışın bir kız gördüm. Ayşin’e hem benzeyen hem benzemeyen bir kız dans edenlerin arasında hareketsiz bir şekilde bize doğru bakıyordu. Ayşin buraya gelirken böyle mi giyinmişti?
“Ne oldu Kurt?”
Cankut’un sorusuna cevap vermeden gözlerimi kıstım ve kızın yüzünü daha net görmeye çalıştım. Birden arkasını döndü. Bakışlarımı dans ettiği çevresinde dolaştırdığımda Emirhan’ı gördüm. Bond’un sahibi kızla fazla samimi bir şekilde dans ediyordu. Sarışın kızın onlara yakın olduğunu fark ettiğimde “Ayşin” diye fısıldadım ve ayağa kalktım.
“Nereye?”
“Dans mı edeceğiz hayatım?”
Cankut’a da Didem’e de cevap vermeden dans pistine doğru yürüdüm. Dans eden insanları iterek Yer Fıstığının yanına gittim. Kolunu kavrayıp kendime doğru çevirdiğimde şaşkınlığımı gizlemekte zorlandım. Şu anda o kadar seksiydi ki, bu şekilde bakmasa ondan etkilenebilirdim. Çevredeki erkeklerin onu neden yiyecek gibi baktığını şimdi daha iyi anlıyordum ama bu o değildi. Kendi gibi bile kokmuyordu. O da bu halinden rahatsızdı, her hareketi bunu belli ediyordu. Açılan göğüslerini boştaki eliyle kapatmaya çalışırken “Bırak!” dedi. Viski kokan nefesi yüzüme çarptı. İçki mi içmişti? Neden adam akıllı ayakta duramadığını anlıyordum. Çevresindekilere baktım. Herkes birbirinden bi haber dans ediyordu. Alkol kokusu fazlasıyla baskındı. Emirhan’ın kafasının bir milyon olduğunu gördüğümde gözlerimi kıstım. Böbreklerini umursamadan belli ki bu it Ayşin’e içki içirmişti.
O kadar sinirliydim ki, o zibidinin ağzını burnunu dağıtmamak için buradan uzaklaşmam istiyordum. Kolundan tutarak sertçe Yer Fıstığını çekerken boştaki eliyle bana vurmaya çalıştı. “Ne yapıyorsun?!” dediğinde umursamadan onu çekmeye devam ettim. Ne yaptığımı söyleyecektim ama kafası yerindeyken.
“Canımı acıtıyorsun!”
Müzik sesinin daha katlanılabilir bir seviye gelmesiyle “Uraz!” diye bağıran Yer Fıstığını daha net duydum. “Nereye gidiyoruz diyorum sana!” diye bağırırken ayakkabılarımı çıkarıp denize doğru yürüdüm. Ayaklarının soğuk suya girmesiyle çığlık atan Ayşin geriye doğru gitmeye çalıştı.
“Çok soğuk!” diyen ağlamaklı sesini umursamadan onu biraz daha derine çektim. Kalçalarına gelen yerde dururken ayağa kaydı. Vücudu tamamen suya gömülürken çığlık attı. Belinden tutarak onu kendi vücuduma sabitledim. Diğer elimin avucuna doldurduğum soğuk suyu Yer Fıstığının yüzüne çarptım. Çığlık çığlığa bağıran Ayşin çırpınmaya başladı. Belinden onu daha sıkı tuttum ve ayılana kadar yüzünü yıkadım.
“Acımasız!”
Kendine gelmeye başladığını ağzını yayarak konuşmamasından anladım. Titremeye başlayınca denizden çıktım. Ayaklarının yere basmasıyla onu serbest bıraktım. Kaşlarını çatarak hızla bana doğru döndü ve sendeleyerek üzerime doğru yürümeye başladı.
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye bağırarak tam önümde dururken “Asıl sen ne yapıyorsun?” dedim. Sesim onun aksine sinirimi maskelemek ister gibi sakin çıkmıştı. Sorusuna soruyla karşılık verdiğim için kaşlarını daha çok çatan Yer Fıstığı “Sana ne!” diyerek beni itekledi. Boş bulunup birkaç adım gerileyince tekrar aramızdaki boşluğu kapattı.
“Sen kim oluyorsun da bana hesap soruyorsun?”
Derin bir nefes aldım. Hâlâ damarlarında dolaşan içkinin etkisiyle bana bağırmasına göz yummaya çalıştım. Belli ki bir karın ağrısı vardı. Önce onu öğrenmeliydim. Nasılsa sonra bu yaptıklarıyla beraber az önce olanları fitil fitil burnundan getirecektim.
“Kimsin sen?”
Şaşkınlıkla alnını kırıştıran Ayşin “Ne?!” diye bağırdı. Ayakta zor duruyordu. Bakışlarımla yüzünü ve üzerindekileri işaret ederken “Bu halin ne?” diye sordum. Sanki ana avrat küfür etmişim gibi bakarak “Sana ne” dedi heceleri tek tek vurgularken.
“Sen bu musun?” Ufak bir kahkaha atan Ayşin “Ne o? Beğenemedin mi? Oysa ben bu tarz kızları beğendiğini sanıyordum Kurt Uraz!” dedi. Kaşlarım çatıldı. Bütün bu maskaralığı sadece benim onu beğenmem için yapmış olamazdı.
“Yüzüne iki gram boya sürüp, oranı buranı açtığın için seni beğenecek değilim Yer Fıstığı.”
Ayşin’in gülümsemesi silindi. Yüzü öfkeyle kasıldı. Mavi gözlerinin karardığını hissederken beni tekrar itti. “Senden nefret ediyorum!” diye bağırıp tekrar itti. Ben bir adım gerilerken o bana bir adım geliyordu.
“Hayatıma girdiğin güne lanet olsun! Seni tanıdığım güne lanet olsun! Seni sevdiğim güne lanet olsun!”
Duyduğum şeyle olduğum yerde durdum. Beni itmeye çalışan ellerini yakaladığımda öfkeyle inledi. Şaşkınlıkla alnımı kırıştırarak “Ne dedin sen?” dedim. Elimden kurtulmaya çalışarak “Bırak beni Uraz.” dedi.
“Ayşin!”
“Git Didem’le öpüşüyor musun sevişiyorsun musun, ne yapıyorsan artık, git ve kaldığın yerden devam et!”
“Ayşin!” Bağırışımla çırpınmayı kesen başını öne eğdi. Bir süre hareketsiz kaldıktan sonra titremeye başladı. Önce üşüdüğünü düşündüm ama burnunu çekmesiyle ağladığını anladım. Ellerini serbest bırakmamla yüzünü kapatması bir oldu. Omuzlarını titrete titrete ağlarken ne yapacağımı bilemedim. Şimdi neden ağlıyordu? Alkolün bu etkilerinden nefret ediyordum; insanı dengesizleştiriyordu.
“Neden?” diyerek ellerini yüzünden çekmesiyle gözlerinin kızardığını fark ettim. Az önceki yüz yıkama olayından dolayı makyajının bir bölümü akmıştı. Şimdi de ağlayarak geri kalanını akıtmaya çalışıyordu. Gözyaşlarını silme gereği duymadan tam gözlerimin içine bakarak titrek bir sesle konuşmaya devam etti.
“Madem benim gibi biriyle işin olmazdı, neden hayatıma girdin? Hadi bir şekilde girmek zorundaydın, neden yakın davrandın? Onca yaşadığımız şeyden sonra sonra neden çıktın? Bana git derken neden geldin? Hayatında olmama izin vermezken neden benim hayatımda varmışsın gibi davranıyorsun? Bir varmış bir yokmuş, sadece masallarda olur Uraz. Biz şu anda gerçeğin ta kendisini yaşıyoruz. Ne sen prenssin, ne ben prenses. Biliyorum, birbirimiz için de yaratılmadık. Bunu göremeyecek kadar kör değilim ama ne zamandan beri arkadaş olabilmek için bu gerekli oldu ki? Arkadaşlığını hak etmeyecek kadar kötü biri miyim ben?”
“Saçmalama.”
“Neden benden nefret ediyorsun Uraz?”
“Nefret etmiyorum.”
“O zaman neden kalbimi delik deşik etmek için uğraşıyorsun. Neden canımı yakıyorsun Uraz? Neden her şeyi kırıp döktüğün gibi beni de parçalara ayırıyorsun? Bunun bir nedeni olmalı. Bir insan durup dururken biriyle oynamaz. Ne yaptım sana?”
“Hiçbir şey.” dediğimde burukça gülümseyen Ayşin alt dudağını ısırarak bana baktı. Sanki bu şekilde söyleyeceklerini durdurabileceğine inanıyordu. Dayanamayıp “Hastasın sen.” dediğinde “Beni sevdiğine göre senin de benden kalır yanın yok.” diye cevap verdim. Bir süre sessizce suratıma baktı.
“Ben seni seviyorum da sen bunu hak ediyor musun, işte onu bilmiyorum.”
Bu ana kadar benden daha da nefret etmesi için elimden geleni yapmıştım ama şu anda ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Hak etmiyordum ama bunu söylemek istemiyordum. Bana doğru bir adım attığında derin bir nefes aldım. Hâlâ viskinin ağır kokusunu alabiliyordum. Büyük ihtimalle uyandığında çoğu şeyi hatırlamayacaktı. Yaşlı gözlerle bana bakarken “Ama bildiğim bir şey var.” dedi. Kaşlarım çatılırken ‘Neymiş o ‘ der gibi baktım. Elini havaya kaldırdığında ablası gibi tokat atacağını düşünürken yumruklarımı sıktım ama o elini nazikçe yanağıma koydu. Afalladım. O kadar çekingendi ki dokunuşu elini çekmekle çekmemek arasında kaldım. Diğer elini de kalbimin üzerine yerleştirince ürperdim. Kimse daha önce bana bu şekilde dokunmamıştı.
“Ayşin.”
Sesim şaşkınlığımı açığa vuruyordu. Parmak ucunda yükseldiğinde ellerinin titrediğini hissettim. Daha ne olduğunu anlayamadan gözlerini kapattı ve dudaklarımın üzerindeki yabancı hisle kalbim deli gibi çarpmaya başladı. İlk kez birinin dudaklarını dudaklarımda hissediyordum. O kadar sıcaktı ki bir o kadar yumuşak. Beynim karıncalanıyor, mantıklı düşünemiyordum. Ne tepki vereceğimi şaşırdım. Nefes alamadığımı hissediyordum, aynı zamanda da Yer Fıstığının nefesinin nefesim olduğunu. Onu hem uzaklaştırmak istiyordum hem de bu şekilde kalmayı.
Yavaşça benden ayrılan Ayşin’le zar zor yutkundum. “ve artık eminim.” dediğinde hâlâ az önceki olayın şokunu üzerimden atmaya çalışıyordum.
“Bir kalbin var ve sadece kendin için atmıyor Uraz Kurt.”
* * *
AYŞİN
Bilincim, zifiri bir karanlığın dibinden ağır bir yükü yukarı çekmeye çalışır gibi sancıyla yüzeye çıkıyordu. İlk duyduğum şey, burnumun direğini sızlatan o kaotik koku oldu: Nemli toprağın çiğliği, geniz yakan keskin alkol ve midemi bulandıran o ekşimsi, metalik koku... Bu koku sadece havada asılı değildi; sanki genzime yerleşmiş, tenime sinmiş, ruhumun gözeneklerine sızmıştı.
Göz kapaklarımın üzerinde tonlarca ağırlık vardı. Kirpiklerim, uykunun o yapışkan tortusuyla mı bilinmez, sanki bir mühür gibi birbirine kenetlenmişti. Aralamaya çalıştıkça canım yanıyordu.
Ama asıl cehennem, kafatasımın içindeydi.
Başım ağrımıyordu; başım infaz ediliyordu. Her bir saniye, milyonlarca görünmez bıçak ucu kafatasımın iç çeperine vuruyor, oradan beynimin kıvrımlarına saplanıyor ve her defasında daha derine, daha acımasızca giriyordu. Hiç bitmeyen, ritmik bir katliam gibi… Nabzımın her atışı, kafamın içinde patlayan küçük birer bomba gibiydi. Zaman kavramı bu ağrının içinde eriyip gitti; sadece o keskin bıçaklar ve ben kalmıştık.
Bilinçsizliğin o güvenli karanlığı ile bilincin bu sancılı aydınlığı arasındaki o dar koridorda, gözlerimi nihayet aralayabildim. Başımın hemen üzerinde, yeşil renkli çadırın naylon tavanı vardı. Dışarıdaki güneşin sıcaklığı kumaşın içinden süzülüyor, çadırın içini tuhaf, hastalıklı bir yeşil ışığa boğuyordu. Titreyen ellerimi naylonun üzerinde gezdirdim. Parmak uçlarımda hissettiğim o vıcık vıcık nem, çadırın da tıpkı benim gibi soğuk terler döktüğünü fısıldıyordu.
Gözlerimi ağır bir mekanizmayla hareket ettirir gibi çadırın girişine çevirdim. Fermuar aralıktı. Dışarıdan süzülen serin rüzgâr, içerdeki o ağır kokuyu dağıtmak istercesine ara ara yüzüme çarpıyordu. O rüzgârın tenime her değen dokunuşu, neden bir mumya gibi o pikeye sımsıkı sarıldığımı hatırlatıyordu bana. Korunmak için miydi bu sarmalanış, yoksa parçalarımı bir arada tutmak için mi?
Dışarıdaki dünya akıp gidiyordu ama ben bu pikeye, bu ağrıya ve bu kokuya zincirlenmiştim.
Yavaşça yattığım yerden doğrulmaya çalıştım. Başım bedenime ağır geliyordu. Onu taşıyabilmek için bağdaş kurup dirseklerimi bacaklarıma bastırdım, başımı ellerimin arasına aldım. Hâlâ ara ara başımın döndüğünü, görüşümün bulanıklaştığını hissediyordum. Ne olmuştu bana böyle? Dün geceyi hatırlamaya çalıştım. Başımın ağrısı daha da artsa da ara ara görüntüler aklıma geliyordu. Partiye gidişimiz, Hazel’in beni süslemesi, Emirhan’ın zoruyla içtiğim ilk viski deneyimi, genzimi yakan acı tadı…
Yüzümü ovuştururken dün geceki elbisenin üzerimde olmadığını fark ettim. Ne zaman üzerimi değiştirmiştim? Gözlerimi çadırda dolaştırdım. Elbiseyi hiçbir yerde göremeyince kaşlarım çatıldı. O kafayla gidip birde Hazel’e elbisesini mi teslim etmiştim? Gözlerimi kapatıp düşünmeye çalıştım. Viski tadından sonra film bitiyormuş gibi hiçbir şey hatırlayamıyordum. Biraz daha kendimi zorladım. Gözümün önüne gelen Uraz’la kaşlarım çatıldı. Bu nereden çıkmıştı şimdi? Birden üşüdüğümü hissedip pikeye daha çok sarıldım. Kahretsin. Beni denize sokmuştu. Peki ya neden?
Beynim zorlanmaktan patlayacak kıvama geldi. Uraz’ın yüzümü yıkadığını ve sonra beni dışarı çıkardığını hatırladım. Kavga ettik. Ne demiştim ona? O bana ne cevap vermişti? ‘Allah’ım neden önemli yerleri hatırlayamıyorum.’ diye düşünerek iki elimle kafama vururken aniden durdum. Sanki beynimi, araba vurdurarak çalıştırmak gibi çalıştırmış, dün gece yaptığım bir salaklığı hatırlamıştım. Can havliyle nefes alarak gözlerimi açtım. Bunu yapmış olamazdım. Elim kurumuş dudaklarımın üzerinde gezindi. Uraz’ı öpmüş olamazdım değil mi? Bu beynimin bir oyunuydu. Onu çok zorladığım için benden intikam alıyordu. Yok yok, yürek yememiştim ki, viski içmiştim sadece ben. İlk öpücüğümü kendi ellerimle o oduna verecek kadar şuurumu kaybetmiş olamam!
Hatırla, hatırla, hatırla!
Öptüm mü gerçekten?!
Gözlerimi kapattım. Gözümün önündeki anı daha da canlı hale geldi. Gerçekten öpmüştüm. Peki, o ne tepki vermişti? Öpüşmekten nefret ettiğine göre iteklemiş miydi? Ya da tokat mı atmıştı? Bağırıp çağırıp rezil mi etmişti beni cümle aleme?
Kafatasımdan hayali kıvılcımlar çıktığını hissediyordum. Kendini imha edecek dereceye getirsem de bir türlü Uraz’ın ne tepki verdiğini hatırlayamadım. Utanarak ellerimi yüzüme kapattım. Alkol kesinlikle bütün kötülüklerin anasıydı. Allah’ım resmen Uraz’ı öpmüştüm. Kim bilir kavga ederken neler söyledim. Öptüğüme göre ilanı aşk etmiş olabilir miydim?
Olduğum yerde sinirle debelenirken ağlamak istiyordum. Ben Uraz’ın yüzüne, ne tepki verdiğini bilmeden nasıl bakacaktım? ‘Hay o viskiyi içmez olaydım.’ diye düşünürken kırmızı görmüş boğa gibi gözlerimi açtım. Dişlerimi sıkarak “Emirhan!” diye tısladım. Emekleyerek çadırdan çıktım. Temiz havanın yüzüme çarpmasıyla kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Ayakkabılarımı giyerken gözlerimi etrafta dolaştırdım. Uyanık kimseyi göremediğim gibi neredeyse bütün çadırlardan da horultu sesleri yükseliyordu. Belli ki herkes geceden kalmaydı. Ablam ile…
Yavaşça ayağa kalkmamla gözlerim kararır gibi oldu. Dengemi sağlamaya çalışıp bu hissin geçmesini bekledim. Pes etmeye niyetim yoktu. Hatta ölmek var Emirhan’ın ağzına sıçmadan dönmek yoktu. Kendimi iyi hissettiğimde yürümeye başladım. Dışarı kadar uzanmış bacakların üzerinden atlayarak Emirhan’ın çadırının önünde durdum. İçeride nasıl bir manzarayla karşılaşacağımı bilmediğim için önce fısıltıyla seslendim.
“Emirhan.”
Hiçbir hareket olmayınca biraz daha sesimi yükselttim. Hafif bir kıpırdanma olunca dışarı kadar çıkan ayağını sarstım. “Emirhan uyan.” Derinlerden gelen inlemeye benzer sesler duyduğumda bacağını çimdirip “Emirhan!” diye bağırdım. Panikle ayağını içeri çeken çocuk acıyla inledi. Ayağa kalkarken gözlerimi etrafta dolaştırdım. ‘Umarım kimseyi uyandırmamışımdır.’ diye düşünürken Emirhan başını çadırdan çıkardı.
“Kimsin lan sen?!”
Gözlerini tam anlamıyla açamamış çocuk beni görünce kaşlarını çattı. “Ayşin” dediğinde ki sorgulayıcı ses tonunu umursamadan “Günaydın Emirhan!” dedim ve kollarımı göğsümde bağladım. Ayağımı belli bir ritimde yere vurduğumu gördüğünde “Bir sorun mu var?” diye sorarak yüzüme baktı. Hâlâ tek gözünün kapalı olması afyonunun patlamadığını gösterirken “Yok mu?!” dedim.
“Bekle bir dakika.”
Sendeleyerek dışarı çıkan çocuk ayakkabılarını zar zor ayağına geçirdi. Yüzünü ovuşturarak kendine gelmeye çalıştı. Daha sonra elleriyle saçlarını karıştırdı. Gözleri hâlâ yarım yamalak açıktı.
“Ne oldu?” diye sorarken ki rahatlığı sinirimi bozarken “Bir de soruyor musun?!” dedim. Sesimin yüksek çıkmasıyla yakındaki çadırda hareketlenme olunca Emirhan’ı kolundan tutup sürüklemeye çalıştım. Okuduğum kitaplarda bu olay kolay gibi gözüküyordu. Hoş orada kaslı kuslu erkekler minicik kızları sürüklüyordu. Benim gibi ufak tefek kızlar, hızman dut gibi oğlanları değil. Zar zor çadırlardan uzaklaştırdıktan sonra Emirhan’ı bıraktım. Ellerimi belimin iki yanına bastırıp ayağımı sinirle yere vurmaya başladım. Birde elime terlik alsam tam bir anne modun da olacaktım. Ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bakan çocuk daha fazla dayanamayıp
“Ne oluyor Ayşin?” diye sordu.
“Senin yüzünden dün gece rezil oldum. Şimdi ben Uraz’ın yüzüne nasıl bakacağım?!”
Emirhan’ın şaşkınlıkla alnı kırışırken “Dün geceyi hatırlıyor musun?” diye sordu. Bir an Uraz’ı öperken onunda yanımızda olup olmadığını düşündüm. Hafızamın karanlık kısımlarını aydınlatabilecek şeyler anlatır umuduyla “Birazını.” dedim. Sorgulayıcı bir şekilde tek kaşı havaya kalkan Emirhan “Hatırladığın kısımda Uraz’la ilgili ha?” deyince sertçe koluna vurdum.
“Hoş, bende olsam midemdeki her şeyi üzerine çıkardığım anı unutmazdım.”
“Ne?!” diye bağırarak ellerimi ağzıma bastırdım. Uraz’ın üzerine mi kusmuştum? Ne zaman? Demek ağzımdaki iğrenç tat ve sabah aldığım ekşi koku bu yüzdendi. Allah’ım önce çocuğu öpmüştüm, sonra da ne zaman olduğunu hatırlamadığım bir ara üzerine kusmuştum.
“Hatırlamıyor musun?”
Dehşetle Emirhan’a bakarken başımı hayır anlamında salladım. “Oho” diyerek ellerini beline yerleştiren çocuk “Onu hatırlamıyorsan-” diyordu ki gözlerim fal taşı gibi açıldı. Daha ne yapmış olabilirdim ki…
“En baştan anlat lütfen. Kendimi rezil edecek başka neler yaptım?”
Emirhan saçlarını karıştırırken “Aslında bende çok hatırlamıyorum. Çakır keyfiydim.” deyince “Olsun, hatırladığın kadarını anlat.” dedim. Midemde bir şeyler hareket ediyor, heyecandan kusacakmışım gibi hissettiriyordu. Umarım Emirhan’ın üstüne de kusmazdım.
“Şuraya oturalım mı? Beni ayakta tutabilecek bir sinir yok çünkü.”
Başımı tamam anlamında salladım ve yakındaki piknik masasına doğru yürüdüm. Oturduğunda tekrar yüzünü ovuşturan Emirhan “Başım çatlıyor.” diye söylendi. Biraz daha ne olduğunu anlatmazsa söylenecek bir şeyi kalmayacaktı. Çünkü ben kafasını bedeninden ayıracaktım.
“Dinliyorum!” dediğimde nefesini dışarı üfleyen Emirhan “Çok güzeldin. Yanıma geldin. Beraber içtik.” dedi. ‘Hadi canım’ demek istesem de konsantrasyonunun bozulmaması için sesimi çıkarmadım.
“Olduğun yerde dans etmeye başladın. Sonra hızını alamayıp kendini dans pistine attın. Beni de çekerek… Bu kadar iyi dans ettiğini bilmiyordum açıkçası. Neyse, sonra şu bizi partiye çağıran kız geldi. Adı neydi, hah Hazel. Hep birlikte saatlerce dans ettik. Bir ara sen ortadan yok oldun. Hazel’le fark ettiğimizde seni aramaya başladık. Partide olmadığını anladığımızda çevreye bakalım dedik. Bağırışlarını duyduk sanırım. Çünkü bir yere doğru yürümeye başladık. Hatta Didem o yönden geliyordu ve öfkeyle omzuma çarptı.”
Duyduklarım karşısında ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Resmen anlattıklarının hiçbirini hatırlamıyordum. “Deniz kenarında sizi gördük.” dediği an nefesimi tuttum. Öpüştüğümüzü görmüş müydü? Hoş görse bu kadar sakin karşılamazdı.
“Tam hatırlamıyorum ama Uraz’la birbirinize çok yakın duruyordunuz. Size doğru yürüdük. Daha net gördüğüm an da çocuğun üzerine kustun zaten.” dediğinde çığlık atarak ellerimi yüzüme kapattım. Çok utanıyordum. Resmen çocuğu öpmüş ardından kusmuştum. Neyse ki Emirhan öpüştüğümüzü görmemişti ama sanırım gören biri vardı. O da Didem…
“Çok utanıyorum.”
“Oho… Sen bundan utanıyorsan, devamını anlatmamayım.” dediğinde ellerimi yüzümden çektim. Devamında ne olmuş olabilirdi? Gözlerim korkuyla açılırken “Daha ne Yaptım ki?” diye sordum. Dudakları ince bir çizgi haline gelen Emirhan “Ne yapmadın ki.” dedi. Sanırım devamını duymaya hazır değildim.
“Uraz’ın üzerine kusman yetmemiş gibi Hazellere gidene kadar da gittiğin yolu belli edercesine kusmaya devam ettin. Allah’ı var çocuk gıkını çıkarmadı. Sadece seni tutup saçlarını yüzünden çekmeye çalıştı. Hazel’in evine girdiğimizde de kusmaya devam ettin. Seni kucaklayıp banyoya götürdü. Sadece yüzünü yıkamakla kendine gelmeyeceğini anladığında duşa soktu. Seni yıkadı. Resmen saçındaki kusmuk kalıntılarını tek tek temizledi. Hazel kıyafetlerini getirince Uraz’la biz dışarı çıktık. O kızda sağ olsun seni giydirdi. Odasına götürüp seni yatırdık. Uraz sana kahve içirmeye çalıştı. O kahveyi de çocuğun suratına püskürttün.”
‘Yer yarılsa da bunları duyduktan sonra içine girsem.’ diye düşünürken “Anlamadığım şey, sürekli iki cümle tekrarlıyordun.” diyen Emirhan’a “Hangi iki cümle?” diye sordum.
“Senden nefret ediyorum ve beni sevmiyorsan, kimseyi sevme.”
Ağzım beş karış açıldı. “Şaka yapıyorsun.” dediğimde başını hayır anlamında sallayan çocuk “Sızana kadar bunları tekrarladın.” dedi. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Bunu Emirhan’a nasıl açıklayacaktım? “Başka ne yaptım?” diyerek konuyu değiştirmeye çalışırken “Sızdın.” dedi.
“Zar zor Uraz’ı banyo yapmaya ikna ettik. Nedense seni bırakmak istemedi. Evi falan temizledik. Saat ikiye yaklaştı. Uraz, Merve Hoca’yla sorun yaşamamamız için Hazel’i senin gibi giydirtti ve biz evden ayrıldık. Bizimkilerin arasına karıştık. Allahtan herkesin kafası iyiydi de, kimse bir şey çakmadan kamp alanına döndük. Sözde Hazel sen gibi çadırına girdi, ben kendi çadırıma döndüm. Dışarıdaki sesler kesilene kadar çadırda bekledim. Sonra çıkıp Hazel’in yanına gittim. Muhabbet ettik. Baya kafa kız. Şiir falan yazıyormuş.”
Belli ki kızdan hoşlanmıştı. Kızı anlatırken ki yüzündeki tebessüm bunu belli ediyordu. Emirhan’ın kolunu çimdirdim. Acıyla inlerken kolunu ovaladı. “Sende iyi alıştın buna ha.” diyerek sitemini belli ederken “Hazel’in kim olduğunu merak etmiyorum Emirhan. Sonra ne oldu? Ben buraya nasıl geldim?” diye sordum.
“Sabaha karşı Uraz kucağında getirdi. O seni çadırına yatırırken ben Hazel’i evine bıraktım. O sırada ne dedin, ne yaptın bilmiyorum ama döndüğümde Uraz’ın çadırının girişinde oturduğunu gördüm. ‘Hazel’i bıraktın mı?’ diye sordu. Ben senin nasıl olduğunu sordum. Bir şeye ihtiyacın olur diye orada bekleyeceğini söyledi. Bana da yatmamı emretti. Ne kadar sinir olsam da ayakta zor duruyordum. Çadıra gidip Cankut’un horultularıyla uykuya daldım. Adam akıllı uyuyamadan ayağımdaki çimdikle kaldırıldım.”
Duyduklarım karşısında üzerime bir ağırlık çöktü, Emirhan’ın cümlesinin bittiğini bile fark etmemiştim. Bir süre sessizce oturdum. Kafamı toparlamaya çalıştım. Emirhan anlattığı için mi yoksa hatırladığım için mi bilmiyorum ufak ufak anılar gözümün önünde canlandı. Titrek bir nefes aldım. Ben neler yapmıştım böyle.
“Sen Uraz’ı görmedin mi?”
Başımı hayır anlamında sallayıp parmaklarımı saçlarımın arasına geçirdim. Anladığım kadarıyla Uraz’ın öpücüğüme tepki vermesine fırsat tanımadan üzerine kusmuştum. O zaman daha fazla sinirlenmesi gerekmiyor muydu? Beni orada bırakıp çekip gitmeliydi. Neden benimle ilgilenmişti? Emirhan’ın yapmadığını yapmıştı. Yine… Tüylerim diken diken oldu. İçimden bir ses bunların acısının benden fena çıkaracağını söylüyordu. Bunca olan şeyden sonra onun yüzüne nasıl bakacaktım? Acaba kavga ederken ona neler söylemiştim?
Ayağa kalktım. Emirhan “Nereye?” diye sorunca “Uraz’ı bulacağım.” dedim ve sahile doğru yürümeye başladım. O benim peşimden gelmek yerine çadırına doğru yöneldi; belli ki uykusu daha ağır basmıştı. Bu işime gelirken adımlarımı hızlandırdım. Uraz’la yalnız konuşmalıydım.
Geçen gece yattığı yerde Uraz’ı göremezken etrafa bakındım. Denizde bir hareket gördüğümde gözlerimi kısarak kim olduğunu anlamaya çalışırken kıyıya doğru yürümeye başladım. “Uraz!” diye seslenmemle yüzünü bana çeviren kişi suyun altına daldı. Bir süre gözlerimi suyun yüzeyinde dolaştırdım. Tam önümde sudan çıkan Uraz’la geriye doğru sıçrarken “Ödümü kopardın.” dedim. Başparmağımı damağıma yerleştirip üç kere ittirdim. O sırada ayağa kalkan Uraz’ın vücudunda gözlerimi gezdirirken tepki vermemek için parmağımı ısırdım.
“Ayılmışsın.”
Buraya ne için geldiğimi hatırlarken utançla gözlerimi kaçırdım. Uraz beni umursamayıp daha önce fark etmediğim yerdeki kıyafetlerine doğru yürüdü. Gözlerim kısa bir an uzun bacakları ve siyah boxerından belli olan şahane poposuna takıldı. Tişörtünü alıp bana doğru dönmesiyle irkilirken başımı öne eğdim. Olmayan tırnaklarımı koparmaya çalışarak “Şey.” dedim. Kafamda ne söyleyeceğimi toparlamaya çalışırken “Öncelikle dün gece için özür dilerim.” diye konuşmaya başladım. “Seni baya bir uğraştırmışım.”
“Hatırlamıyorsun yani?”
Sesindeki imayla başımı kaldırınca tişörtle saçını kuruladığını gördüm. Yüzündeki ifadesizlik ilk kez sinirimi bozuyordu. Kızgın mıydı, içten içe dalga mı geçiyordu, anlayamıyordum.”
“Tam olarak hatırlamıyordum ama hepsini öğrendim.”
“Hepsini?” diyerek sorgulayıcı bir şekilde tek kaşını kaldırdı. Neyi kast ettiğini anlarken sessiz kalma hakkımı kullandım. Kurulanmayı bitirdikten sonra tişörtü yere atan Uraz “Akşam daha cesaretliydin.” diye devam etti. Pantolonunu giymesini izlerken konuya nasıl gireceğimi düşündüm.
Kemerini bağlarken gözlerini bana dikti. “Alkolün verdiği cesaretti o.” diye fısıldadığımda “Şişede durduğu gibi durmuyormuş değil mi?” diye sordu. Başımı evet anlamında sallarken başımı tekrar öne eğdim. “Midende durabilseydi keşke.” demesiyle dona kaldım. Utançtan kıpkırmızı olduğumu hissediyordum.
“Her şey için özür dilerim.”
“Her şey için mi?” diye sorduğunda öpücüğü kast ettiğini tahmin ederek başımı evet anlamında salladım. Onu böyle bir duruma sokmaya hakkım yoktu. İğrendiğini söylemesine rağmen zorla onu öpmüştüm. Allah’ım düşündükçe utançtan ağlayasım geliyordu.
“Pişmansın yani?”
Başımı kaldırdığımda kaşlarının çatık olduğunu gördüm. Sanki sadece öpücüğü kast etmiyordu. Kavga sırasında ne söylemiştim? Emirhan’ın söylediği iki cümle aklıma gelince panikle gözlerim açıldı.
‘Senden nefret ediyorum ve beni sevmiyorsan, kimseyi sevme.’
Kavga sırasında bu iki cümleyi içeren bir konuşma yaptıysam kesinlikle pişman olmalıydım. Uraz bana doğru yaklaştı. Yüzü tekrar ifadesizliğine bürünmüştü. Gözlerimi kaçırmak istedim. Bu sefer de kaslı vücudunda takılı kaldım. Derin bir nefes alıp boğazımı temizlerken sağıma soluma bakınmaya çalıştım.
“Ayşin” dediğinde sesi içimi kıpır kıpır eden bir tonda çıkarken “Hı?” dedim. Yanağımda hissettiğim elle bakışlarımı daha fazla kaçıramayacağımı anladım. Gözlerimi Uraz’ınkilere dikerken beni kendine doğru çekti. Tarçın kokan nefesi yüzüme çarparken kalbim yerinde tepinmeye başladı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Gittikçe yaklaşan Uraz’la nefesim kesilirken gözlerimi kapattım. Parmaklarımın üzerine çıktım. Nefesini dudaklarımın üzerinde hissettiğimde içim ürperdi. Beni öpeceği düşüncesi bile heyecandan tir tir titrememe neden oluyordu.
“Asıl bu yaptığına pişman olacaksın.”
Fısıltısı dudaklarıma çarptı, etkisi kalbimde yankılandı. Ayaklarımı yere bastım. Gözlerimi açmak istemiyordum ama başka çarem yoktu. Yavaşça gözlerimi araladım. Uraz’ın söylemek istediği çok şey olduğunu ama kendini frenlediğini gözlerinden anlayabiliyordum. Tıpkı benim gibi.
Aynı anda iç geçirdik. Benim ki kırgınlık onun ki sinir içeriyordu. Yanağımdaki elini kaydırıp çenemi sıktıktan sonra benden uzaklaştı. Sessizce kamp alanına gidişini izlerken bana bakmadan bağırdı.
“Bana borçlusun Yer Fıstığı!”
**-**
URAZ
Kalbim hiç sakinleşmeyecekmiş gibi hızlı atıyor, kaslarım seğiriyordu. Ayaklarımı o kadar sert yere basıyordum ki, her adımım beni biraz daha kuma gömüyordu. Pişmanmış. Bunu dile vurmasa da gözlerinden anlamıştım. Sen yap yap, sonra pişman ol. Yok öyle bir dünya! Öfkeyle kamp alanına dönerken tek istediğim şey, içimdeki yangını söndürecek soğuk bir duştu. Birkaç kişi uyanmış, son saatlerin tadını çıkarmak için denize doğru yürüyorlardı. Yanlarından bir hışımla geçtim. Arkamdan baktıklarını hissediyordum.
Havlumu almak için Cankutların çadırına doğru yürürken Didem yolumu kesti. Onu en son partide bıraktığım aklıma geldi. Bütün gece uyumadığını kızarmış gözlerinden ve moraran gözaltlarından anlıyordum. Sinirliydi. Öfkesini kusacak yer arıyor gibiydi ama şu anda patlayacak biri varsa, o da bendim. Bu yüzden kaşınmasa iyi olurdu. Yoksa bunca zamandır uğraşlarımı yok sayıp Didem’in ağzına sıçar, tüm planı çöpe atardım.
“Sonra Didem.” diyerek yanından geçmeye çalışırken önümü tekrar kesti. Gözlerinin içine bakarak “Didem, sonra dedim.” dedim. Dişlerimi o kadar çok sıkıyordum ki birazdan kırılsa şaşırmazdım. Kollarını göğsünde sinirle bağlayan kız ayağını yere vurarak “Şimdi!” diye bağırdı. Bana bağırmıştı. Öfkemi bastırmaya çalıştım ama sıkıntıyla inlememe engel olamadım.
“Ne var?!” dediğimde bıkkınlığım sesimden belli olurken “Dün gece neredeydin?” diye sordu. Gözlerimi kısarak “Anlamadım?” dedim. Sorusunu yinelemeden önce biraz duraksadı. Sakin kalmaya çalıştığını fazlasıyla belli ediyordu.
“Dün gece neredeydin?”
Tane tane sorduğu soruyla tek kaşım havaya kalkarken “Sen bana hesap mı soruyorsun?” dedim. Alt dudağını kemiren kız “Bu sorumun cevabı değil Uraz.” deyince nabzım hızlandı; içimdeki öfke katlanarak artmaya başladı. Tüm bedenim uyuştu. Özellikle de ellerim. Silkelendim. Yumruklarımı daha çok sıkarak üzerimdeki bu etkiyi yok etmeye çalıştım ama pek işe yaramadı. Burada bir dakika daha durursam her şey alt üst olacaktı.
“Benimle bu üslupta konuşmaya devam edersen-”
“Ne yaparsın?” diyerek söyleyeceklerimi ağzıma tıkmasıyla hızlı bir şekilde burnumdan solumaya başladım. Sesimizi duyan çadırından çıkıyordu. Üzerimizde bu kadar gözün olması daha da sinirlenmeme neden oldu. Bu kadar insanın karşısında beni azarlayabileceğini sanıyorsa yanılıyordu.
“Didem çekil yolumdan yoksa canını yakacağım.” diyerek omuz atıp yürümeye başladım. Ağlamaklı bir sesle “Yakmadığını mı sanıyorsun?” diye sorduğunda olduğum yerde durdum. Ne yapmıştım da canını yakmıştım? Ona doğru dönerken “Sizi gördüm.” dedi. Siz derken kimden bahsettiğini anlamaya çalışarak kaşlarımı çattım.
“Beni öpmemek için elinden geleni yaparken o orospuyu öpüyordun Uraz!”
Ortam birden ölüm sessizliğine bürününce herkes söylediği cümleyi net bir şekilde duydu. Ayşin’e nasıl böyle bir yakıştırma yapardı? ‘Neyse ki kim olduğunu bilmiyorlar’ diye düşünürken Yer Fıstığıyla göz göze geldik. Duydukları karşısında donakalmıştı. Hareketsiz bedeninin altında acı çektiğini hissediyordum. Didem nereye baktığımı görmek için arkasını döndüğünde kuru bir kahkaha attı. İçinde kopan fırtınaları bu kahkahadan anlıyordum. Bana doğru döndüğünde sadece ‘orospu’ kelimesiyle kalmayacağını anladım.
“Bütün gece onunlaydın değil mi? Öpüşmeniz ileri gitti mi bari? Becerebildin mi Ayşin’i, hünerlerini gösterebildi mi sana, zevk aldın mı üstünde inlerken!”
Kan beynime sıçradı. Yaptığı yakıştırma beni delirtti. Etraftan şaşırma sesleri yükseldi; artık herkes kimden bahsettiğini biliyordu. Bazı hatalar dakikalık olurdu, bazıları saatlik, bazıları günlük. Bazıları ise bir ömürlük olur da ne yaparsan yap geri dönüşü olmazdı. Tıpkı ölüm gibi… Yer Fıstığının yanaklarından süzülen birkaç damla yaşı gördüğüm an Didem’in ömürlük bir hata yaptığını ve bunun geri dönüşü olmayacağını anladım.
Hızla üzerine doğru yürüdüm. Öfkenin damarlarımda dolaştırdığı adrenalini daha fazla tutabileceğimi sanmıyordum. Ne etraftakiler, ne disiplin cezası, ne Patron umurumdaydı. Tepki vermesine fırsat vermeden Didem’i sımsıkı yakalayıp çadırların arasında duran direğe yapıştırdım. Çığlıklar yükseldi. Tüm ağırlığımla üzerine abanarak ellerimi boğazına doladım. Yüksek sesle nefes alıyordu; korkmuştu. Gözlerini sıkıca yumdu. Kesik kesik soluması içimi ürpertti. Parmaklarımı gırtlağına koyup sıktım ve bana bakmaya zorladım. Gözlerini açmaya niyeti yok gibi duruyordu. Nabzını hissedebiliyordum. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Hareket etmesine izin vermeyecek şekilde bastırarak başımı eğip ona baktım. Göğsü hızla kalkıp iniyor; kollarımı sımsıkı tutan elleri titriyordu.
“Aç gözünü.”
Etraftaki uğultular kulaklarımı tırmalıyordu. Didem’in gözyaşları yanaklarından süzülürken “Aç gözünü dedim!” diye bağırdım. Zar zor araladığı gözlerinin içine bakarken “Sorularının cevaplarını istiyorsun değil mi?” diye sordum. Ne yutkunabiliyor, ne nefes alabiliyordu. “Vereyim.” diyerek ona nispet yapar gibi ciğerlerimi oksijenle doldurdum.
“Bütün gece onunlaydım. Öpüşmemiz ileri gitmedi çünkü ondan bir çıkarım yok. Bu arada sakın ola kendi lakaplarını Ayşin’e yakıştırmaya çalışma. Bu ortamda bir orospu varsa o da sensin.” Yüzü pancar rengini alan kızın kulağına doğru yaklaşıp “Ha unutmadan, onunla yaşadığım kısacık yakınlaşma bile seninle yaşadığım her şeyden daha zevkliydi. İlerisini düşünemiyorum.” diye fısıldadım.
“Uraz ne oluyor burada?”
Merve’nin sesini duyarken Didem’in gözlerinin içine baktım. “Şimdi ellerimi çekeceğim ve sen bütün bu insanların içinde Ayşin’den özür dileyeceksin. Anlaştık mı?”
“Uraz Kurt! Hemen arkadaşını rahat bırak!”
“Anlaştık mı dedim?” Didem başını tamam anlamında sallayınca üzerindeki baskıyı azaltıp ellerimi çektim. Derin bir nefes almaya çalışırken öksürmeye başladı ve olduğu yere çöktü. Arkadaşı ve Merve yanına giderken “Evet Didem, seni dinliyoruz.” dedim. Nefes alamıyormuş gibi sesler çıkarmaya başladı. Neredeyse tüm kamp onun bu sesleriyle ayaklandı. Böyle kurtulabileceğini sanıyorsa yanılıyordu. “Didem!” diye bağırınca nefret dolu bakışlarını bana çevirdi.
“Cehenneme git!” diye fısıldadığında küçümser bir tavırla dudaklarımı büktüm. Oradan geliyorum zaten güzelim. Şimdi konuşumuza dönelim. Bir şey diyecektin sanırım.” dediğimde gözleri arkama kaydı. Yer Fıstığının yakınımda olduğunu o sırada anlarken “Özür dilerim.” diye fısıldadı.
“Yakıştırmaları yaptığın ses tonuyla bir daha alalım.”
“Özür dilerim.”
“Hadi ama Didem. Altımdaki inlemelerin bile daha güçlü çıkıyordu.”
“Özür dilerim!”
Var gücüyle bağırıp tekrar nefes almaya çalışırken başımı yavaşça salladım. Kendi yaptıklarını Ayşin’e yakıştırmaması gerektiğini böylelikle anlamıştır diye düşünüyordum. Merve’nin Didem’e destek olurken ki öfkeli halini yeni fark ediyordum. Belli ki geçmişi hatırlamıştı. Etraftaki fısıltılar yön değiştirirken Yer Fıstığına baktım. İlk kez hırpalanan birine acıyarak bakmıyordu. Bana doğru döndüğünde ilk kez birine acıdığımı hissettim. Yanaklarından birkaç damla yaş boncuk gibi dökülürken güçlükle fısıldadı.
“Teşekkür ederim.”
**-**
URAZ
Zihnimin koridorlarında iki devasa ordu karşı karşıya gelmişti: Akıl ve Kalp. Bu, centilmence bir düello değildi; bu, taş taş üstünde bırakmayan, anıları yağmalayan, geleceği ateşe veren bir iç savaştı. İlk kez bu savaşı sadece düşünmüyor, kemiklerimde hissediyordum. Akıl, elinde gerçeklerin o soğuk ve keskin kılıcıyla dikiliyordu karşımda; bana cehennemdeki yerimi, atacağım bir yanlış adımın nelere mal olacağını, bekleyen bedelleri bir bir fısıldıyordu. Kalbim ise, çocuksu bir saflıkla ama devasa bir güçle beni cennetin kapısına sürüklüyordu. Biri beni toprağa, gerçekliğin o sert zeminine çivilemeye çalışırken; diğeri bulutların üzerine, imkânsız bir huzura davet ediyordu.
Ruhum ise tam ortada, araftaydı. Ne cennetin ışığına tam uzanabiliyordu ne de cehennemin ateşinden kaçabiliyordu. Günlerdir bu uçurumun kenarında bir çıkış yolu ararken kendimi yitirmiştim. Bu kararsızlıktan, bu çaresiz bekleyişten nefret ediyordum. Kendimi, rotasını kaybetmiş ve fırtınanın ortasında parçalanmayı bekleyen bir gemi gibi hissediyordum.
Ama ne zaman aklım üstün gelecek olsa, ne zaman o soğuk mantığa teslim olmaya niyetlensem; Ayşin’in sesi yankılanıyordu zihnimde.
O an... Dudaklarından dökülen kelimelerin kalbime bir mühür gibi basıldığı o saniye. Söyledikleri sadece harflerden ibaret değildi; sanki ruhumun en karanlık, en rutubetli mahzenlerine yıllar sonra ilk kez sızan bir gün ışığıydı. Yıllarca güneş görmemiş, buz tutmuş yanlarımın o ışıkla çözülüşünü hissettim. O sıcaklık sadece tenimi değil, iliklerimi, iliklerimdeki o kadim yalnızlığı ısıtmıştı.
Karanlığa alışmış bir adam için güneş, hem bir lütuf hem de bir cezaydı. Işığı bir kez gördükten sonra kör karanlığa geri dönmek artık mümkün değildi. Ona sırtımı dönmek, kendi ellerimle güneşi söndürmek gibiydi. Ama dönmediğim takdirde, o güneşin sadece beni değil, etrafımızdaki her şeyi yakıp kavuracak bir yangına dönüşeceğinin de farkındaydım.
Bile bile yanmak mı, yoksa ebediyen üşümek mi?
Aklım "kaç" diyordu, kalbim ise "yanmaya değer." Ve ben, bu iki devin savaşında ezilen o küçük ruhumla, ilk kez bu kadar çaresiz, bu kadar mağlup ama bir o kadar da diriydim.
Patron her geçen gün sabrından bir damlayı üzerime akıtıyordu. Kampta üstüne kırmızı çizgi çektiğim planımı, tıkır tıkır işliyor gibi göstermek çok güçtü. En ufak bir falsomda tüm hiddetini gösterecekti ve bu işin peşine düşecekti. Biliyordum. Tıpkı Yer Fıstığı yüzünden olduğunu anladığı an yapabileceklerini bildiğim gibi.
Derin bir nefes alıp yüzümü ovuşturdum. Bir an önce yeni bir plan yapıp, ona istediğini vermeliydim ama nasıl? Aklım sürekli Ayşin varken ve sanırım kalbimde, nasıl bir kıza yakınlaşacaktım? Sinirle yumruğumu masaya vurdum. Ayşin’de dâhil olmak üzere bütün sınıf bana doğru döndü. Yüzümü ifadesizleştirmek artık daha güçtü. Duygularımın olması beni zayıflatmıştı. Çünkü duygularımı açığa çıkaran kız benim zayıf noktamdı.
“Uraz?”
Başımı kaldırdım. Hocanın yanıma geldiğini fark etmemiştim. “Bir sorun mu var?” diye sorduğunda Yer Fıstığıyla göz göze geldik. Mavi ile sarıp sarmalandığımda, yaptığım hiçbir şeyden pişman olmamıştım ama o pişmandı. Günlerdir kalbimi kurcalayan öpücüğü için özür dilemişti ve bu günlerde, kelimeler, onun ağzından alınan ender bir armağandı. Beni önce acı dolu bir kelime yağmuruna tutmuştu; o güne kadar ağzından çıkan en acı sözler şu anda bile boğazımı düğümlüyordu. Ardından yağmurunu dindirip dokunuşuyla güneşi açtırmış ve yüreğimi kuraklığa bırakmıştı.
Sırtımdaki çekingen elle kendime gelirken başımı belli belirsiz hayır anlamında salladım. Birkaç kere sırtıma vuran kadınla yumruklarımı sıktım. Olay çıkarmamalıydım. Sakin olmamı kendime hatırlatarak başımı önüme eğdim. Patron’un verdiği tüm dersleri bir kız için çiğniyordum. “Herkes önüne dönsün.” diye uyararak yanımdan ayrılan hocayla üzerimdeki bakışlar azalsa da en ağır olanı hâlâ benimleydi.
Başımı kaldırdım. Tekrar gözlerimiz buluştu. Konuşmasa da gözleri çok şey anlatıyordu. Ama sorun şu ki, ben bu konuda onun kadar iyi değildim ve hiçbir şey anlamıyordum. Derin bir nefes alıp önüne döndü. Saçlarının savrulmasıyla hanımeli kokusu burnuma doldu. Gözlerimi kapatıp kokuyu içime doldurmak istercesine nefes aldım. Kısa bir an bile olsa kuraklığım yerini gökkuşağına bıraktı.
Sanırım böylesi daha iyiydi. Benden uzak durması…
Yakınlaşırsa yakardı, yanardı. O yandığı için de tüm dünyayı ben yakardım.
**-**
AYŞİN
‘Dil savurur kelimeleri vicdan yakalar, dil sussa bile vicdan da yankısı devam eder.’ derdi annem. Haklıymış…
O öpüşmeden sonra Uraz’ın yüzüne nasıl bakacağımı düşünürken, Didem’in söylediği şeyler yüzünden kimsenin yüzüne bakamaz olmuştum. Her ne kadar Uraz, Didem’e okulun önünde haddini bildirse de, olay orada kalmamış, tüm okula yayılmıştı ve hâlâ dedikodusu devam ediyordu. Bu yüzden Uraz’la arama mümkün olduğunca mesafe koymaya çalıştım. O da buna engel olmadı. Aramızdaki duvarların günden güne yükseldiğini hissediyordum; ne o, ne ben buna bir dur diyorduk.
Günler geçiyordu.
Bomboş günler.
Başka bir acı kaplıyordu içimi; günlerdir onunla konuşamamanın acısı iki tarafı keskin bir bıçak gibiydi, daha önce hissetmediğim garip bir duyguydu bu. Kendimi boşlukta hissediyordum. Sanki bunca zamandır Urazsız bir günüm geçmemişti. Bu delilikti biliyorum. Beni delirtiyordu ama bununla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Gözümü kapattığım her an tarçın kokan nefesini dudaklarımda hissediyordum. Elim istemsizce dudaklarımda dolaşırken hafif bir tebessüm yüzümde beliriyordu. Onu çok özlüyordum ama herkes onunla yattığımı düşünürken arkadaşlığımızı devam ettiremezdim. Bu yüzden sahip olduğum tüm iradeyi ondan uzak durmak için kullanmalıydım.
Düşüncelerimin arasında boğulurken zil çaldı. Arkamdaki hareketlenmeyle eşyalarımı toplamaya çalıştım. Uraz ve Cankut yanımdan geçerken içim ürperdi. Sanki benden uzaklaşmaya başladığı an solumdan tutuyordu üşümelerim. Emirhan’la göz göze geldiğim an gülümsedim. Döndüğümüzden beri bana daha farklı davranıyordu. O gece olanları bilmese, onunda dedikodulara inanıp benden uzaklaştığını düşünürdüm ama bana böyle bakmasının altında başka bir neden vardı. Ya da nedenler… Biri Uraz’la yakınlaşması olabilirdi. Çok garipti ama o geceden sonra ikisinin arasında anlam veremediğim bir yakınlık oluşmuştu. Bu yüzden bana ‘Dünya ahiret bacım ol’ bakışları atabilir miydi? Yok artık. Hem Uraz bana karşı bir şey hissetmiyordu ki… Öte yandan elinde telefonunu düşürmüyordu. Hoş her zaman telefonuyla çok fazla oynardı ama artık onun bir uzuvu haline gelmişti. Belli ki biriyle sürekli iletişim halindeydi. Yüzündeki gülümsemeye bakarsak bu biri, kızdı ve aklıma bu kadar kısa zamanda onu bu hale sokacak tek bir isim geliyordu. Hazel.
Yavaşça oturduğum yerden kalktım. Emirhan’da benimle beraber ayaklandı. Konuşmadan sınıftan çıktık. Dışarıda yağmur yağdığı için öğle aramızı kantinde geçirmek zorundaydık. Emirhan yiyecek bir şeyler alırken yer bulma görevi bana kalmıştı. Gözlerimi kalabalık kantinde dolaştırarak oturacak bir yer ararken onu gördüm. Her zamanki gibi Cankut’la hararetli bir konuşmaya dalmıştı. Belki de benim orada durup ona baktığımı bile fark etmemişti.
“Yer bulabildin mi?”
Emirhan elindeki iki tepsiyle yanıma geldiğinde başımı olumsuz anlamda salladım. Oda gözlerini etrafta dolaştırdı. “Urazların yanında boş yer var.” dediğinde kırdığı potu saniyesine anlarken “Özür dilerim.” dedi. Elindeki tepsilerden birini alıp “Yanlarına gidebilirsin.” deyince gözlerini devirdi. “Saçmalama.”
“Çok ciddiyim Emirhan. Gitmek istiyorsan gidebilirsin. Benimle kalmak zorunda değilsin.”
“Gitmek istersem giderim.” dediği an buruk bir şekilde gülümsedim. Neden her şey bana Uraz’ı hatırlatmak zorundaydı ki! Emirhan “Şimdi kendimize bir yer bulsak iyi olur. Çünkü çok acıktım.” diyerek yürümeye başladığında peşinden ilerledim.
Nihayet üç kişilik bir grubun kalkmasıyla bir masa boşaldı ve bizde oturup yemeğimizin tadını çıkardık. En azından Emirhan çıkardı. Benim gözüm sürekli Uraz’a takıldığı için iştah namına bir şey kalmamıştı. Hele de göz göze geldiğimiz anlarda zar zor çiğnediğim lokmalar boğazıma diziliyordu.
“Çay alacağım bir şey istiyor musun?” diye soran Emirhan’a başımı hayır anlamında sallarken “Teşekkür ederim. Gel de bende lavaboya gideyim.” dedim. “Zaten iki gram şey yedin. Hemen çıkarmaya mı gidiyorsun?” diyerek alayla dudaklarını kıvırırken gözlerimi kıstım. “Çok komiksin.”
Emirhan burnumu sıkıp “Öyle derler.” diyerek yanımdan ayrıldı. Urazların tarafa bakmamak için, içimde büyük bir savaş verirken telefonumu çıkardım. Böylesi daha kolay olacaktı. Haber sitelerinde dolaşırken gözüm bir habere takıldı. Kalbim heyecanla çarpmaya başladı. Bu akşam yenilenen stadın açılışı vardı. Hem de bunun şerefine Beşiktaş’ın maçı. Bir taşla iki kuş. Allah’ım bunu kaçıramazdım.
“Hayırdır, seni ne heyecanlandırdı böyle?”
Emirhan’a cevap vermeden bilet bulabilir miyim diye bakarken “Şş… Sana diyorum.” dedi. “Ya.” diyerek heyecanımı bastırmaya çalışırken “Bu akşam yeni stadımızın açılışı var. Bunun şerefine de maçımız. İlk maç ilk heyecan!” dediğimde gülmeye başlayan çocuğa kısa bir an baktım. “İçindeki holiganı uzun zamandır görmüyordum.” dediğinde hafifçe gülümseyerek tekrar telefona döndüm.
İnanamıyordum. Resmen Uraz’dan kaçmak için telefona bakmasam en çok istediğim şeyi kaçıracaktım. Hem de ne yüzünden? Yine Uraz! ‘Allah’ım ne olur bilet bulayım.’ diye dua ederken Emirhan “Ee, şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. “Bilet arıyorum.”
“Bulamazsan söyle de elimdeki iki bileti sana vereyim.”
Gözlerim fal taşı gibi açılırken “Ne?!” diye bağırdım. Çığlık gibi çıkan sesim kantinde yankılanırken birkaç göz üzerimize döndü. Emirhan kahkahayla gülerken “Ciddi misin?” diye sordum. Başını evet anlamında sallayan çocuk çayından bir yudum aldı. “Kampa gitmeden önce almıştım. Sana sürpriz yapmayı düşünüyordum ama aklımdan çıkmış.”
Tekrar çığlık atıp ellerimi dudaklarıma bastırdım. İçim kıpır kıpır oldu bir anda, yerimde duramıyordum. Gözlerimden kalp çıkarabilme imkânım olsa eminim ki şu anda başarabilirdim.
“O zaman bu akşam maçtayız.”
Emirhan’ın gülümsemesi biraz azalırken “Maalesef.” dedi. “Aklımdan çıkmış dedim ya, bu akşam başka bir işim var.”
“Beşiktaş’tan daha önemli ne işin olabilir ki?” derken tüm sevincimin kursağımda kalmıştı. Çayını yudumlayan çocuk “Üzgünüm, iptal edebilecek olsam ederdim. O yüzden biletleri sana vereyim. Sen yanına birini bul.” deyince omuzlarım düştü. Bana kalsa tek başıma da giderdim ama babam izin vermezdi. Yanıma kimi bulacaktım ki? “Yanına biri bul demesi kolay. Kimi bulacağımı da söyle bari.”
“Ablanla git.” Dediğinde yüksek sesle bir kahkaha attım. “Ablam ve ben, Beşiktaş maçına gideceğiz ha? Ablamı o kadar erkeğin içinde formayla hayal edebiliyor musun? Allah yazdıysa bozsun.” Emirhan gülümserken “Baban gelmez mi?” diye sordu. Başımı hayır anlamında salladım. “Statta maç izlemeyi sevmiyor.” dediğimde dudakları ince bir çizgi halini aldı.
“Uraz’la git.”
Emirhan’ın böyle bir şeyi teklif etmesini garipserken kaşlarımı çattım. Bunca zamandır ondan uzak durmak için ne kadar çaba gösterdiğimi biliyordu. Şimdi bir maç için tüm bu yaşadıklarımı yok mu sayacaktım? “Saçmalama.” dediğimde “Neden? Onunda fanatik Beşiktaşlı olduğunu duydum.” dedi. O sırada Uraz’la göz göze geldik. Birden aklımda evde yaşadıklarımız belirdi. Onunda benim kadar takımına bağlı olduğunu hatırlarken Emirhan ayağa kalktı.
“Sen kiminle gideceğini düşünedur, ben arabadan biletleri alıp geliyorum.”
Emirhan yanımdan ayrılırken tekrar Uraz’a baktım. Dikkatinin Cankut’un üzerinde olması üzerimdeki baskıyı azaltırken daha rahat düşüneceğimi hissettim. Alkollüyken benimle uğraşmıştı, sırf bana dedikleri yüzünden kız arkadaşıyla arasını açmıştı. Ona borçluydum. Şu ara aramızda soğuk bir savaş vardı ama Beşiktaş için birkaç saatlik ateşkes imzalasak olmaz mıydı? Sadece borcumu ödemek için.
Derin bir nefes alırken Emirhan geri döndü ve elindeki biletleri önüme koydu. Karşıma otururken “Buldun mu kiminle gideceğini?” diye sorunca “İşini sonra yapma ihtimalin hiç mi yok?” dedim. Dudakları ince bir çizgi halini alan çocuk başını olumsuz anlamında salladı. Gözüm tekrar Uraz’a takıldığında dudaklarımı büzdüm. Ne yapacağıma karar veremiyordum. Omuzumdaki melek ‘Borcunu öde’ derken şeytan ‘Sana yaptıklarını unutma’ diye bağırıyordu. ‘En iyisi parmak tutuşmak’ diye düşünürken iki elimin işaret parmağını Emirhan’a doğru uzattım.
“Ne yapıyorsun?”
“Seç birini.”
Emirhan gülümserken “Bunu anaokulunda bırakmamış mıydık?” dese de ‘Uraz’la gideceğim.’ dediğim parmağımı tuttu. Suratımın düşmesiyle “Ne oldu?” diye sorunca “Keşke diğer parmağı seçseydin.” dedim.
“Adaletin kestiği parmak acımaz.” dedikten sonra sinir bir şekilde gülmeye başladı. Ayağa kalktım. “Nereye gidiyorsun?” diye sorduğunda masadaki biletleri elime alırken “Seçtiğin kişiye bileti vermeye gidiyorum.” dedim. Gülümsemesi yüzüne daha çok yayılırken “Uraz’a mı?” diye sordu. Bu çocuk neden Uraz’la benim bu kadar yakın olmamı istiyordu? Başımı evet anlamında sallayıp üzerimi düzelttim ve ağır adımlarla Uraz’a doğru yürümeye başladım. O kadar gergindim ki, biraz daha uğraşırsam elimdeki biletleri yırtacaktım. Uraz ona gittiğimi anladığında duruşunu dikleştirdi. Cankut onun bu halini fark edince başını geriye doğru çevirdi. Beni gördüğü an kaşları çatıldı. Eminim neden yanlarına gittiğimi merak ediyordu. Sorgulayıcı bakışlar eşliğinde masalarının önünde durdum.
“Ayşin.”
Cankut’un ses tonundan da beni sorguladığını anlarken gülümsemeye çalıştım. “Umarım konuşmanızı bölmemişimdir.” dediğimde başını hayır anlamında salladı. “Otursana.” Bende onun gibi başımı hayır anlamında sallayıp Uraz’a döndüm. “Konuşabilir miyiz?” diye sorduğumda tek kaşı havaya kalkarken başını bir kez salladı. Onun bu mesafeli halleri söyleyeceğim her kelimeyi dilimin ucunda tutuyordu.
“Şey.” diyerek elimdeki bir bileti önüne koydum.
“Bu akşam yeni stadın açılışı var, biliyorsundur belki.” Arkasına dayanan Uraz’la “Benim de fazladan bir biletim var ama gidecek kimsem yok.” diye devam ettim. Ortam birden ısındı ve Uraz bana hiç yardımcı olmuyordu. İlla ağzımdan duyacaktı!
“Şey.” diyerek elimdeki biletle yellenmeye çalışırken “Benimle gelmek ister misin?” diye sordum. O kadar hızlı sormuştum ki birkaç saniye hiçbir şey söylemeden yüzüme baktı. Sanki sorduğum şeyi algılamaya çalışıyordu. Daha sonra tekrar masaya döndü. Önüne koyduğum bileti eline alıp inceledi. Yüzündeki ifadeden hiçbir şey anlamazken tüm vücudumun gerildiğini hissediyordum. Resmen nefesimi tutmuş Uraz’ın ağzından dökülecek kelimeleri bekliyordum. Gözlerim dudaklarına kaydığında kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. Aklıma gelen anıları kafamdan uzaklaştırmaya çalışırken gözlerini bana çevirdi. Suç işlemişim gibi bakışlarımı bir an kaçırdım.
“Madem gidecek insanın yok, neden iki bilet alıyorsun?”
Böyle bir soruyu beklemezken “Emirhan almış.” diye cevap verdim. Tek kaşı havaya kalkan çocuk bileti bana uzatırken “O zaman onunla git.” dedi. Bu duruma bozulmuş muydu?
“İşi varmış.” dediğimde tek kaşı havaya kalkarken “Olmasa gidecektiniz yani?” dedi. Gerçekten bozulmuştu. Belki de kıskanmış ama neden? Bahane bulmak için bunun arkasına mı saklanacaktı. “Uraz gelmek istemiyorsan, istemiyorum demen yeterli. Sadece bilet yanmasın diye sana veriyorum. Yoksa tek başıma da gi-”
“Bakarız.”
Duyduğum cümleyle cümlemi yarıda bıraktım. Uraz bileti uzatmaya devam ederken “Madem tek başına da gidebilirsin sende kalsın, eğer gelmezsem oradan birine verirsin.” dedi. Gelmeyecekti. Kesin bir dille reddetmemişti belki ama bileti uzatması büyük ihtimal gelmeyeceğini gösteriyordu. İçimden bir şeyler kopup gitti, kendimi salak gibi hissediyordum. Ellerimin titrediğini hissedince yumruklarımı sıktım. “Gerek yok.” diyerek duruşumu dikleştirirken Uraz’ın gözlerinin içine baktım.
“Gelmezsen, çöpe atarsın!”
Yorumlar
Yorum Gönder