Şah - 21. Bölüm
AYŞİN
Ne zaman bir şeyi istemesem o başıma gelirdi. Bu akşam da yalnız olmak istemiyordum ama Uraz’la gitmek için heveslenmesem iyi olurdu. Çünkü öğlen arasından sonra ortadan kaybolmuştu. Okuldan kaçacak kadar yoğun olan adam benimle maça mı gelecekti?
Maç akşam sekizdeydi ve geçen her saatle korktuğum şeyin başıma gelme ihtimali biraz daha artıyordu. Eve girer girmez kendimi banyoya attım. Böbreklerimin ağrısı yine canımdan can alıyordu. Hafta sonu diyalize girecektim. ‘Allah’ım ne olur o zaman kadar idare edebileyim’ diye dua ederek sıcak bir banyo yaptım. Bornozumu giyip odama döndüm. Telefonumun şarjının az olduğunu fark ettim. Onu şarja koyarken bir yandan da çantamı hazırladım.
Dolaptan çıkardığım formamı üzerime geçirdim, altıma da siyah skinny kotumu giydim. Deri montumu çantamın yanına koydum. Saçlarımı kurutup at kuyruğu topladıktan sonra önden birkaç tutamı yüzüme düşürdüm. Sanırım maç için hazırdım. Saatin yaklaştığını fark ettiğimde son kontrollerimi yapıp evden çıktım.
Stadın önü bayram yeri gibiydi. Şarkılar, davullar, zurnalar, hâlây çekenler… Bu görüntüyü o kadar çok özlemiştim ki, yine tek yürek olduğumuzu hissediyordum. Herkesin heyecanı yüzünden okunuyordu. Çarşı grubu sayesinde kısa bir an bile olsa sıkıntılarımı unutacağımı biliyordum. Ağır adımlarla girişe doğru ilerledim ve her yerden görünebilen bir yerde durdum. Eğer gelirse bir de beni aramakla uğraşmasın.
Saat koşarcasına ilerliyor, Uraz hâlâ ortada gözükmüyordu. Dışarıdaki kalabalığın yüzde doksanı artık içerideydi. Dakika başı saat bakıyordum. Geçen her dakika biraz daha umutsuzluğa kapılırken dışarıda satıcılardan başka kimse kalmadı. Birazdan maç başlayacaktı ve daha fazla beklemek anlamsızdı.
Biletimi göstererek içeri girdim. Garip bakışlar eşliğinde yürümeye başladım. İçerideki coşku had safhaya gelmişken tezahüratlara bile eşlik etmek istemiyordum. Resmen beni ekmişti ya. Gerçi gelmeyebilirim demişti ama olsun. Yine de ekmişti. Ağır adımlarla yerime doğru yürüdüm. Çok merak ettiğim stadı bile incelemek istemiyordum. Resmen hevesim kaçmıştı. Sırada olanlardan özür dileyerek koltuğuma doğru ilerlerken gördüğüm kişiyle olduğum yere çakıldım. Uraz tüm yakışıklılığıyla sahaya bakarken ilerlememi söyleyen sesler kulaklarımı tırmaladı ve ayaklarım benden bağımsız Uraz’a doğru hareket etti. Gözlerimi ona açmış gibi her yanında dolaşıyordu. Bir erkeğe forma ancak bu kadar yakışabilirdi.
**-**
“Geç kaldın.”
Gözlerimi sahadan Ayşin’e çevirdim. Şaşkınlığı yüzünden okunurken “Geldin.” dedi. Başımı evet anlamında sallarken “Yaklaşık bir saat olmuştur.” dedim. Yanıma otururken “Beni görmedin mi?” diye sordu. Görmüştüm. Evden çıktığı andan itibaren onu takip etmiş, beni içeride aramayacağını bildiğim için kapılar açıldığı an içeri girmiştim. Beni göremeyeceği bir yerde dururken gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmamıştım ama bunları bilmesine gerek yoktu.
Başımı hayır anlamında sallayarak sahaya döndüm. Hâlâ bana baktığını hissediyordum. Üzerindeki deri montu çıkarırken göz ucuyla onu izledim. Bir kıza forma ancak bu kadar yakışabilirdi.
“Gelmeyeceğini sandım.” dediğinde belli belirsiz gülümserken “Doğum günümde böyle bir fırsatı kaçıramazdım.” dedim. Panikle bana döndüğünü hissettim.
“Bugün doğum günün mü?”
Kulağımın dibinde bağırmasıyla yüzümü buruştururken Ayşin’den uzaklaştım. “İnanmıyorum, neden daha önce söylemedin?” diye sorduğunda kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalkarken “Bilmem acaba neden söylemedim?” dedim. Onu tiye aldığımı anladığı an gözlerini kıstı. “İyi!” diyerek önüne dönen Yer Fıstığı montunu arkasına sıkıştırdı.
Tezahüratlar yerine alkışlar ve çığlıklar yükselince sahaya döndüm. Futbolcular sahaya çıkarken yanımdaki ıslık sesiyle tekrar Ayşin’e baktım. Parmak uçlarında sahayı görmeye çalışan Yer Fıstığı var gücüyle ıslık çalıyordu. Benim gibi etraftaki birkaç kişinin de dikkatini çekmişti. Ne düşündüklerini çok iyi biliyordum. Bu boyuttaki kızdan bu ıslık sesi nasıl çıkardı?
“Kara kartalım be!” diye bağırarak çılgınlar gibi alkışlamaya başladı. Ne tepki vereceğimi şaşırırken istiklal marşını okumak için ayağa kalktım. Etrafındaki herkesin ayağa kalkmasıyla arada kaybolan Ayşin’in bakışlarına gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Bağıra bağıra İstiklal Marşını okuduktan sonra yerimize oturduk. Hep bir ağızdan tezahüratlara eşlik ederken Ayşin’in yanındaki adamla konuştuğunu gördüm. Nedense içimdeki kıskançlık tohumlarının tekrar açıldığını hissettim. Birkaç konuşma yapıldı ama ben Yer Fıstığı ve yanındaki adamı düşünmekten hiçbirine odaklanamadım.
Hakemin düdüğüyle maç başladı. Duruşumu dikleştirip tüm konsantrasyonumu sahaya verdim. Buraya maçı izlemeye gelmiştim ama nedense sürekli kendimi hop oturan hop kalkan Yer Fıstığını izlerken buluyordum. Daha önce bu kadar heyecanlı maç izleyen bir kız görmemiştim.
“O gol kaçar mı be!”
Ayşin’in bağırmasıyla herkes ardından ‘Yuh’ çekti. Ellerini beline koyup bacaklarını sallamaya başladı. Göz ucuyla bana baktıktan sonra “Neden gülüyorsun?” diye sorup tekrar sahaya döndü. Gülüyor muydum? “Gülmüyo-”
“Pıt pıt pıt pıt sürekli yan pas. Böyle top mu oynanır lan! Adam gibi oynasanıza!”
Sözümü kesmesine mi sinirleneyim maça verdiği tepkilere mi güleyim bilemezken birden yanıma oturdu. Tek bacağını belli bir ritimde sallarken tırnaklarını yemeye başladı. Gerilmişti. Resmen maçta olanlardan çok Ayşin’in ne tepki vereceğini merak ediyordum.
“Ne sarı kartı lan! Kör müsün amına koyayım!” diye bağırarak ayağa kalkmasıyla etrafıma bakındım. Bütün gözleri üzerine toplayan Yer Fıstığı kimseyi umursamadan ellerini sallamaya başladı.
“Senin de gelmişinin de ta-” derken birden Yer Fıstığının üzerine atılıp ellerimle ağzını kapattım. Hâlâ bir şeyler söylemeye çalışarak el kol hareketi yapıyordu. Etrafa mahcup olmuş bir gülümsemeyle bakarken yerime oturdum. Ayşin kaşlarını çatarak iki büklüm oturdu.
“Elimi ağzından çekeceğim ama bir kere daha küfür edersen dilini koparırım. Anladın mı?”
Fısıltım karşısında kaşları biraz daha çatıldı. Bana dönüp gözlerini kıstı. Ciddi olduğumu anladığımda başını tamam anlamında salladı. Onu serbest bırakırken “Ne pis bir kızmışsın sen be!” deyince “Maç böyle izlenir koçum, beğenemediysen az öteye kaykıl.” dedi sesini erkek gibi çıkarmaya çalışarak.
“Eyvallah Mahmut Abi.”
Sesimle onu taklit ettim. Birkaç saniye yüzüme baktı ve beklemediğim bir anda kahkaha atmaya başladı. Çocuksu kahkahası beni de güldürürken etraftan sessiz olmamızı söyleyen sesler yükseldi. “Şş” diyerek bakışlarımla onu ciddiyete davet ederek maça döndüm. Dudaklarını birbirine bastırsa da hâlâ güldüğünü omuzlarının titremesinden anlıyordum.
İlk yarının sonuna kadar ayağa kalkmayan Yer Fıstığı ara düdüğünü duymasıyla rahatladı. “Top yuvarlak, maç doksan dakika. Elbet atarız bir gol!” dediğinde Ayşin’e döndüm. Arkasına dayanmış sahaya bakarken başını bana çevirip “Ne var?” dedi.
“İçinde boyundan büyük bir adam var ve bu-” derken kulaklarıma dolan tezahüratla sözümü yarıda kesip dikkatimi tribünlere verdim.
“İstanbul da doğdu, Beşiktaşlı oldu. Helal olsun sana, Uraz Kurt Baba!”
Hep bir ağızdan bağırılan tezahüratla birden herkes bana doğru döndü. Binlerce gözü üzerimde hissederken arka arkaya aynı sözler söylendi. Ne tepki vereceğimi bilmezken herkes alkışlarla ritim tutup “İyi ki doğdun!” diye bağırıyordu.
Doğum günümü hiçbir zaman kutlamamıştım. Çünkü hayatımın yaşanmaya değer olduğunu düşünmüyordum ama bu, ilk kez iyi ki doğmuşum dedirtmişti.
Mutluluğumu gizlemekte zorlanıyordum. Elimi kalbimin üzerine vurarak teşekkür ettim. Ayşin’e baktığımda bıyık altından güldüğünü gördüm. “Sen yaptın değil mi?” Göz ucuyla bana baktı. Gülümsemesi daha çok yüzüne yayılırken “Ne münasebet!” dedi. Başımı iki yana sallarken çarşı grubu başka tezahürata geçti. “Hoşuna gitti mi bari?” diye sorduğunda gülümsememi saklama gereği duymadan “Çok, unutamayacağım bir hediye oldu. Teşekkür ederim.” deyince gözleri parlayarak bana baktı.
“İyi ki doğmuşsun Çemberin efendisi Kurt Uraz.”
Aklıma onun için girmeyeceğim bu akşam ki dövüş geldi. Kim bilir başıma bu yüzden neler gelecekti. Ne diyeceğimi bilemezken bana doğru yaklaştı. Anlamsız bir telaş vücudumu sararken kulağıma doğru eğildi. “Az önceki küfürlerim için de özür dilerim ama yapmak zorundaydım. Herkesi tek bir ağızdan bağırtabilmek için maçla alakalı olduğumu göstermem gerekiyormuş. Yandaki abi öyle söyledi.” diye fısıldadığında kahkaha attım. Demek ki az önceki holiganlığı rolden ibaretti. Hoş, onun yaptığı bütün rollerin altında bir gerçeklik payı vardı. İçinde bir kartaliçe yattığı fazlasıyla belli oluyordu.
“Çok susadım.” diyerek ayağa kalkınca ‘o kadar bağırışa normal’ diye düşünerek “Sen otur ben alırım.” dedim. Tam ayaklanacağım an omuzlarımdan bastırarak beni tekrar yerime oturttu. “Ben alırım. Sen zahmet etme, hem tuvalete uğramam gerekiyor.”
“Bulabilecek misin?” diye sorduğumda kendinden emin bir tavırla duruşunu düzeltirken “Sen ananın koynundayken biz buralarda donla geziyorduk.” dedi. Bu ses tonuyla tam bir kamyoncuyu anımsatan Ayşin’e gülümserken birden sevimli haline bürünüp “Hemen gelirim. Eşyalarım burada.” dedi. Koşarak yanımdan uzaklaşırken ardından baktım. İçimden bir ses peşinden gitmemi söylüyordu ama nedense basiretim bağlanmış gibi olduğum yerden kıpırdayamıyordum. Gözden kaybolduğu an bir huzursuzluk tüm bedenimi sardı.
Gözüm bir saatte bir Ayşin’in kaybolduğu yerde gidip gelirken derin nefesler almaya çalıştım. Sanki bir şey kalbimin üzerine oturmuş inatla kalkmıyordu. İkinci yarı başlayacağı an ayaklandım. Bir süre olduğum yerde ileri geri yürüdüm.
“Hadi be Yer Fıstığı. Nerede kaldın?”
Gözlerimi tribünlerde dolaştırarak başka bir yerden mi geliyor diye bakarken telefonum çalmaya başladı. Zil sesinden kimin aradığını anlamıştım. Ekrana bakma gereği bile duymadan telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Evet?”
“Uraz”
Etraftaki gürültüden sesini tam duyamayınca diğer kulağımı kapatıp “Efendim Patron.” dedim. “Akşamki dövüşe çıkmayacağını söylemişsin.” Gözlerimi etrafta dolaştırırken “Önemli bir işim vardı efendim.” dedim. Bir süre sessiz kalan adamın purosunu içtiğine adam gibi emindim.
“Ne zamandan beri maç, dövüşten daha önemli bir iş oldu Uraz?”
Bu sorusu şaşırtmamıştı. Peşime birini takacağını biliyordum. Bunu bile bile buraya gelmiştim. Bu kalabalıkta beni bulamayacağını düşünmemin saçmalık olduğunu “Kimi arıyorsun evlat?” sorusuyla anlarken bakışlarımı başka birini bulmak için dolaştırmaya başladım. Ayşin her neredeysen, şimdi çıkma güzelim.
“Seni duyamıyorum Patron.” diyerek sorusunu geçiştirmeye çalışırken “Burası çok gürültülü, sanırım telefonda ara ara çekmiyor.” diye devam ettim. Sinirlendiğini hissettiğim adam “O zaman ben sana telefonun anlayacağı dilden konuşayım evlat.” dedi. Kaşlarım çatılırken Patron ondan beklenmeyecek bir sakinlikte konuşmaya başladı.
“Aradığın Ayşin’e şu anda ulaşılamıyor Kurt. Yer Fıstığın ya ölü ya da ölmek üzere. Lütfen daha sonra tekrar görüşelim.”
Telefon kapandı.
Birden zaman durdu sanki, her şey ağır çekimde ilerlemeye başladı. Kilitlendim. Aklımda dönüp duran cümle yüzünden tezahüratların hiçbirini anlamıyordum; sadece kulaklarımda uğursuz bir uğuldamaydı hepsi…
Her şeyi düşünmüştüm. Sırf Ayşin’le birlikte dışarıda gözükmemek için onu beklemeden içeri girmiştim. Beni takip edememeleri için içeri girene kadar şapkayla gezmiş, tribünlere doğru ilerlerken kalabalıktan yararlanıp şapkamı çıkarmıştım. Yerime şaşırtmalı şekilde gitmiştim. Çok fazla dikkat çekmemek için yerimden bile kalkmamıştım ki, ben Beşiktaş’ın maçını asla oturarak izlemezdim; içimdeki coşkuyu hareketlerime yansıtırdım. Beni bu kalabalıkta nasıl bulmuştu? Acaba yine Ayşin’i mi takip ettirmişti?
Ayşin.
Allah kahretsin!
Aniden her şey tersine döndü. Zaman az önceki açığını kapatmak istercesine hızlı bir şekilde akmaya başladı. Yer Fıstığının eşyalarını kucaklayıp yürürken bir yandan da Cankut’u aradım. İnsanların önünden geçmeye çalışırken Sarı her zamanki gibi telefonu açmadı.
“Bir kere de sana ihtiyacım olduğunda şu telefonu aç lan!”
Olduğum yerde durdum ve telefonu kapattım. Ayşin Patron’un elindeydi ve ben onları aramaya nereden başlayacağımı bilmiyordum. Düşün Uraz, nereye gitmiş olabilirler? Sana kim yardım edebilir?
Kobra.
Kobra’nın numarasını tuşlarken kalbimin boğazımda attığını hissediyordum. Gözlerimi etrafta dolaştırarak telefonun diğer ucundaki sesi beklerken tanıdık ses kulaklarımı doldurdu.
“Alo Uraz?”
“Kobra, Kobra, Kobra…”
Adını ardı ardına hızlı bir şekilde söylerken paniğim ses tonumdan belli oluyordu. “Uraz ne oluyor?” diye sorduğunda “Patron, Ayşin’i-” diyordum ki “Uraz anlamıyorum. Daha sessiz bir yere geç!” dedi. Koşar adım dışarıya ilerlerken “Patron!” diye bağırdım. “Ayşin’i kaçırdı!”
“Ne?! Nasıl? Nerede buldu sizi?”
“Buldu işte! Kobra bana yardım etmelisin. Nereye götürmüş olabilir?”
“Bilmiyorum Uraz.”
“Allah aşkına yardım et Kobra. Öldüreceğini söyledi ve ben… Ben ne yapacağımı, nereden başlayacağımı bilmiyorum.”
“Önce sakin ol. Panik yapman sadece işleri zorlaştırır. Soğuk kanlılığını koruyarak bir an önce etrafı kontrol et. Belki hâlâ oralardadırlar. Ben de nerede olabileceklerini öğrenmeye çalışayım.”
“Kobra çabuk ol.” dediğimde sesimin çatallı çıkmasına engel olamazken telefonu kapattı. Çabuk ol diye fısıldayarak telefonu kulağımdan çektim. Bedenimle beraber beynimde uyuşmuştu sanki. Doğru düzgün düşünemiyordum. Nereden başlamalıydım?
Tuvaletler…
Koşmaya başladım. İnsanları iterek ilerlerken gözüm ilerideki kalabalığa takıldı. Ambulans sesi kulaklarımda yankılandı. İçimdeki huzursuzlukla yönümü değiştirip o tarafa doğru koşar adım yürürken bir yandan ‘Başka biri o, Ayşin değil.’ diyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum. Ambulansın kapılarının kapandığını gördüğüm an arayı kapatmak için depar attım. Ne olur Ayşin olmasın, yalvarırım Yer Fıstığı olmasın.
“Durun!”
Haykırsam da kimse beni duymadı ve ambulans hareket etti. Soluk soluğa dağılmak üzere olan kalabalığın içine dalarken biri kolumdan kavradı.
“Nereye gidiyorsun böyle delikanlı?” Kolumu silkeleyip adamın elinden kurtarırken koşmaya devam ettim. “Tutun şunu!” diye bağıran biriyle önümün kesilmesi ve kendimi dizlerimin üstünde bulmam bir oldu.
“Bırakın lan beni!”
Kesik kesik nefes almaya başladım. Nabzım tüm damarlarımda atıyormuş gibi vücudumu gerdi. Kolumdan ve omzumdan beni yere sabitleyen iki polisin elinden kurtulmaya çalışırken az önce beni tuttuğunu düşündüğüm adam önümde diz çöktü. Nefretle sert yüz hatlarını inceledim. O da bana aynı şekilde karşılık verirken birden beni tutan iki adama döndü ve başıyla beni bırakmalarını işaret etti. Birkaç saniye sonra üzerimdeki baskı hafiflerken ayağa kalkmaya yeltendim ama karşımdaki adam beni omzumdan bastırarak yere oturttu.
“Neden koşuyordun delikanlı?”
Kimseye hesap vermezdim ama şu anda işleri yokuşa sürmek sadece Yer Fıstığına zaman kaybettirirdi. “Ambulanstaki kimdi?” diye sorduğumda tek kaşı sorgulayıcı bir şekilde havaya kalktı. “Tanıyor musun?”
“Kim olduğuna bağlı.” dediğimde gözlerini arkamda gezdirdi. Sonra bana baktı. Nedense bakışları hiç hoşuma gitmemişti. “Ufak tefek sarışın bir kız.” derken ki soğuk ses tonu benim kalbimde yangına dönüştü. “Ayşin!” diyerek tekrar ayağa kalkmaya çalıştım ama adam yine beni engelledi.
“Tanıyorsun.”
Sürekli temas halinde olmak ve beni sürekli durdurmaya çalışması sinirimi bozmaya başlamıştı. Burnumdan soluyarak başımı onaylarcasına salladım. Bir süre daha yüzüme hiçbir tepki vermeden bakan adam “Yakalayın!” dedi ve daha ne olduğunu anlamadan omuzlarımdaki ellerle ayağa kaldırıldım.
“Biraz misafirimiz ol bakalım.” dediğinde adamların elinden kurtulmaya çalışırken “Ne misafiri? Bırakın beni!” diye bağırdım. Yüzündeki sert ifadeyle bana dönen adam “Belki arkadaşının uyuşturucuyu nereden bulduğunu bize anlatmak istersin.” deyince çırpınmayı kestim. Afallamış bir şekilde “Uyuşturucu mu?” diye fısıldadım. Adamın alayla dudaklarının kenarı kıvrılırken “Haberim yok demeyeceksin herhalde.” dedi.
“Altın vuruş yapacak kadar bağımlı olan arkadaşının, uyuşturucu kullandığını göremeyecek kadar kör değilsindir diye düşünüyorum.”
Birkaç saniye, uyuşturucu ve Ayşin’i bağdaştırmaya çalıştığım yalnızca birkaç saniye geçti. Bir an nefesim kesilir gibi oldu. Altın vuruşun Yer Fıstığı üzerindeki etkisini düşündükçe nefes almam daha da güçleşti. Bedeni bunu kaldıracak kadar güçlü müydü? Gözlerim yanmaya başladı. Elimle formamın yakasını çekiştirerek nefes almaya çalışırken “Delikanlı iyi misin?” gibi bir şeyler sorduklarını duydum. Etraf iyice bulanıklaştı.
“O… O yapmaz. Uyuşturucuyla işi olmaz. Biri ona… Başka biri.”
Omuzlarımdaki baskı azaldı ama vicdanımın yükü taşıyamayacağım kadar ağırlaşmıştı. Ensemdeki elle irkildim ve karşımda duran adama bakmaya çalıştım. Bu sefer polis gibi değil de babacan bir tavırla gözlerimin içine baktığını hissediyordum.
“Kim olduğunu biliyor musun?” diye sorduğunda ‘Evet’ demek istesem de başımı hayır anlamında salladım. Polislere adını vermem sadece zaman kaybıydı. Patron’dan bunun hesabını sorabilecek biri varsa, o da bendim.
Ensemdeki elini sıkılaştıran adam “Emin misin?” diye sorduğunda başımı güçlükle evet anlamında salladım.
“Hiç mi yanında yabancı birini görmedin?”
Başımı hafifçe sağa sola sallarken “Benim onu görmem gerekiyor.” diye fısıldadım. Polis gözlerimin içine baktı. “Lütfen.” İlk kez birine yalvarıyordum. “Lütfen beni bırakın.” Adam ensemdeki elini gevşetti ama tamamen çekmedi. Kararsız kaldığını hissediyordum.
“Söz veriyorum, sonra ne sorarsanız cevaplayacağım ama şu an olmaz. Lütfen. Onu görmeye, iyi olduğunu bilmeye ihtiyacım var.”
Bir süre düşündü. Kafasında olabilecekleri ölçüp tarttı. Bunu gözlerinden anlarken başını tamam anlamında salladı ve “Ahmet” diye seslendi. Birinin yanımıza gelmesiyle benden ayrılırken “Delikanlıyı arkadaşının yanına götürün ve orada kalın. Beni de gelişmelerden haberdar edin.” dedi. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece minnet dolu bir tebessümle iki kelime dudaklarımın arasından döküldü.
“Teşekkür ederim.”
* * *
Apar topar Yer Fıstığını getirdikleri hastaneye geldik. Arabanın durmasına bile izin vermeden kendimi dışarı attım. Sendelerken yere düşmemi son anda engelledim. Koşarak hastaneye girdiğimde bütün gözler üzerime çevirdi. Danışma bankosunun önüne geldiğimde nefes nefese “Ayşin… Ayşin Şendoğan.” dedim. Hemşire kayıtlara bakarken kaşlarını çattı.
“Öyle bir hasta kayıtlarda görünmüyor.”
Bir an ‘Yanlış hastaneye mi geldik?’ diye düşündüm. Daha sonra gözüm elimdeki eşyalara takıldı. Tabi ya, Ayşin’in tüm eşyaları bendeydi. Adamlar gelen hastanın kim olduğunu nereden bileceklerdi?
“Az önce buraya yüksek dozda uyuşturucu kullanan ufak tefek sarışın bir kız getirildi mi?”
Hemşire başıyla beni onaylarken “Müşahede altına alındı. Kırmızı çizgiyi takip ederse-” derken “Eyvallah” deyip koşmaya başladım. Yeterince statta zaman kaybetmiştim. Bir de konuşmasını bitirmesini bekleyemezdim.
Çizginin bir odanın önünde son bulmasıyla kapıyı hızla açtım. İçerideki iki doktor irkilip bana doğru döndü. Biri üzerime doğru gelirken yatakta makinalara bağlanmış Ayşin’i gördüm. Teni yeşil sarı bir renge bürünmüştü. Gözlerinin altı kan çanağına dönmüş, kendinde değil gibiydi.
“Beyefendi lütfen dışarı çıkın. Buraya giremezsiniz.” diyerek beni itmeye çalışan doktora “O iyi mi?” diye sordum. Bir an duraksayan adam “Tanıdığınız mı?” dedi. Başımı evet anlamında sallayınca arkasındaki arkadaşına bakıp tekrar bana döndü. Bakışlarıyla ne anlattı bilmesem de birazdan duyacaklarımın iyi şeyler olmadığını Yer Fıstığının başındaki doktorun ifadesinden anlamıştım.
“Buyurun dışarıda konuşalım.”
Gözlerimi Ayşin’den ayırmadan geri geri yürüdüm. Kapının kapanmasıyla dikkatimi doktora verirken “İyi olacak değil mi?” diye sordum. Dudakları ince bir çizgi halini alan adam derin bir nefes aldı.
“İlk müdahaleyi arkadaşlar yapmış ama bize geldiğinde koma bulgularını gösteriyordu. Bilinci hâlâ kapalı. Solunum cihazına bağladık, solunum yolunu kontrol altına alabilmek için. Damar yolundan kanını temizlemeye çalışıyoruz. İç organlarında bir sıkıntı var mı diye tomografi çekildi. Akciğerlerinde ödem oluşmuş ve böbrekleri bitik durumda.”
Güçlükle yutkunurken “Rahatsızdı zaten.” dedim. “Bir an önce nakil olmazsa, hastayı kaybederiz.”
Bir anda dünyadaki tüm sesler kesildi; sadece çığlık çığlığa bağıran vicdanımın sesini duyabiliyordum. Ecel bu sefer Ayşin’in peşine düşmüştü. Belki de benden intikam almak için onu kullanıyordu. Her şeyin suçlusu bendim. Benim yüzümden şu anda yaşam mücadelesi veriyordu. Gözlerimi kapatıp zar zor yutkundum. Doktorun söylediği hiçbir şeye cevap veremiyordum. Sanki sözcükler boğazıma dizilmişti. Yalnızca belli belirsiz başımı sallayarak dinlediğimi belli etmeye çalışıyordum.
“Elini çabuk tut evlat. Geçen her dakika aleyhine işliyor.”
Titrek bir nefes alırken doktor arkasını dönüp kapıyı açtı. Ayşin’i görmemle uzun zamandır tutmaya çalıştığım bir damla yaş yanağımdan süzüldü. Kapının yüzüme çarpılmasıyla gardımı düşürdüm. Derin ve yavaş soluklar alarak geri geri yürüdüm. Gözümü kapıdan ayıramıyordum. Sanki ayırdığım an Yer Fıstığını kaybedecekmişim gibi hissediyordum. Sırtımın soğuk duvara değmesiyle kayarak yere oturdum. Ayşin’in eşyalarını kucağıma koyup başımı ellerimin arasına aldım.
Tüm bunlar gerçek olamayacak kadar saçmaydı. Ayşin’in şu anda o odada olmak yerine o çok istediği maçı izlemesi gerekiyordu. Tezahürat yapması hatta ara ara kamyoncuya bağlaması…
Beklemediğim bir anda, aldığım derin soluklar sonu yokmuş gibi görünen gözyaşlarına dönüştü. Bir elimi dudaklarıma bastırarak hıçkırıklarımı sustururken diğer elimi gözyaşlarımı durdurmak istercesine gözlerime bastırdım.
Acı gerçekler jilet gibi kesmişti vicdanımı ama bu hissettiğim sadece vicdan azabı olamazdı. Başa bela bir hayatın yaşamaya değer tek kısmı Yer Fıstığıyla geçirdiğim zamanlardı. Şimdi anlıyordum. Varlığıyla yokluğu arasına sıkışıp kaldım. Çaresizliğin en amansız olduğu yerdeydim. Gözümün önüne gelen görüntülerle daha fazla kendimi tutamayacağımı anladım. Ayşin’in eşyalarına sarılarak bağıra bağıra ağlamaya başladım. İlk defa sevmenin tarif edilmez korkularını yaşıyordum; ya kaybedersem, o zaman ne yapacaktım?
Başımı duvara dayadım. Nefes almaya çalışırken gözlerimi sımsıkı yumdum. Fısıltıları duyabiliyordum, üzerimdeki bakışları hissedebiliyordum. Kendime tam anlamıyla gelmeden hiçbiriyle yüzleşmek istemiyordum. Telefonumun çaldığını duyduğumda gözlerimi açtım. Kirpiklerimi hızlı hızlı kırpıştırarak görüşümü netleştirmeye çalışırken burnumu çekip telefonumu elime aldım. Arayan kişiyle başımı tekrar duvara dayarken boğazımı temizledim ve telefonu açtım.
“Cankut”
“Abi beni – Ağlıyor musun lan?”
Derin bir nefes alınca “Ne oldu Uraz?” diye sordu. “Patron” deyip yutkunurken “Patron mu?” dedi. Sesinden paniği anlaşılırken “Ayşin ölüyor Cankut.” dememle ufak bir hıçkırık dudaklarımın arasından kaçtı. Tekrar elimi ağzıma bastırdım ve gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Sanki gözlerim senelerin intikamını çıkarır gibi, içime akıttığım gözyaşlarının hepsini döküyordu.
“Ne? Ne ölmesi? Ne saçmalıyorsun oğlum sen!”
“Patron, Ayşin’e-”
“Neredesiniz?” diye sorduğunda cevap vermek için dudaklarımı araladım ama sesim çıkmıyordu. Boğazımda bir yumru, tüm hareketlerimi kontrol ediyordu sanki. Ne konuşabiliyordum, ne yutkunabiliyordum, ne de nefes alabiliyordum. Zar zor hastanenin adını söylerken telefonu kapattı. Koluma gözyaşlarımı sildim. Ayşin’in eşyalarını kucaklayıp duvardan destek alarak ayağa kalktım. Bir süre Ayşin’e açılan kapıya baktım. Kapının açılıp Yer Fıstığının sağ salim içeriden çıkabilmesini diledim. Bunun için her şeyimi vereceğimi fark ettim. Canımı bile…
Sana bir sözüm var Yer Fıstığı. Annemi kurtaramadım ama seni kurtaracağım.
* * *
Hastane koridorlarına sığamayınca kendimi dışarı attım. Gecenin karanlığı üzerimdeki baskıyı arttırsa da içeride olmak istemiyordum; duvarların üzerime gelip beni sıkıştırmasına daha fazla katlanamayacaktım. Polislerin bakışları eşliğinde bahçedeki banklara doğru yürüdüm. Hâlâ Yer Fıstığının eşyalarını sıkı sıkı tutuyordum, sanki onun benden gitmesini bu şekilde engelleyebilecekmişim gibi.
Derin bir nefes alarak banka oturdum. Cebimden sigara paketini çıkarttım. İçinden bir dal almak için açarken ellerimin titrediğini fark edince kaşlarımı çattım. Yumruk yapıp var gücümle sıktım ve titremenin geçmiş olmasını dileyerek ellerimi açtım. Hâlâ titremesi sinirimi bozarken alaycı bir kahkaha attım. Hayatımın hiçbir anında ellerim titremezken şu anda titremesini engelleyemiyordum. Patron’un söylediği ‘Sevginin değdiği kalp gücünü yitirir’ sözünü şimdi anlıyordum.
Güçsüzdüm, korkaktım, çaresizdim.
Sigarayı dudaklarımın arasına koydum. Çakmağımı ararken kucağımda bir şeyin titrediğini hissettim. Ne olduğunu anlamak için Ayşin’in montunu üzerimden çektiğimde titremenin çantasından geldiğini anladım. Telefonu çalıyordu. Çantasını açıp, kimin aradığına bakmak için cep telefonunu elime aldım. Gördüğüm isimle birkaç saniye duraksadım, sigara ağzımdan düşüyordu ki, son anda yakaladım. Sanki yıllardır Yer Fıstığını görmüyormuşum gibi, telefon titrerken yanıp sönen ışıkta görünen fotoğraftan gözlerimi ayıramadım. Işıl ışıl parlayan mavilikleriyle babasına sarılırken ki mutluluğu git gide bulanıklaştı. Aramanın durmasıyla derin bir nefes alırken gözlerimi sımsıkı kapattım, gözyaşlarıma kirpiklerimle engel koymak istercesine. Zar zor yutkunurken telefon tekrar çalmaya başladı. Daha fazla yüzleşmekten kaçamayacağımı anladım. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Hele şükür kızım, neden açmıyorsun telefonlarımı?”
“Alo?” dediğimde sesim boğuk çıkınca boğazımı temizledim. “Emirhan sen misin?” diye sorduğunda ‘Emirhan nereden çıktı şimdi?’ diye düşünürken “Ben Uraz.” dedim. “Uraz?” diyerek bir süre susan adam birden “Ha, Uraz.” dedi. Belli ki jetonu biraz köşeliydi.
“Sende mi onlarla maça gittin?”
Birden kaşlarım çatıldı. Babasına attığı yalanı bile kıskanacak kadar ne zaman sevmiştim bu kızı. “Evet.” dediğimde “Ayşin nerede?” diye sordu. Ne diyecektim şimdi?
“Ambulans sesi mi o?” dediğinde acil kısmına girmeye çalışan aracı yeni fark ederken “Uraz ne oluyor?” diyen adama “Öncelikle sakin olun.” Dedim; sanki ben sakin olmayı başarabiliyormuşum gibi. Konuya asıl gireceğimi düşünürken “Ayşin’e bir şey mi oldu?” diye sordu. Her şeyi benim için kolaylaştırıyordu ama kelimelerim söz dinlemez olmuştu. Cevap vermek için dudaklarımı araladım. Söyleyeceklerim dilimin ucundaydı ama konuşamadım.
“Uraz!” diye bağırmasıyla derin bir nefes alırken “Hastanedeyiz.” dedim. “Maçta bir kaza olmuş-”
“Hangi hastane?” diyerek sözümü kesti. Adresi söylemeye çalışırken “Neden onun doktoruna gitmediniz?” diye sitem edince aklıma Özcan Bey geldi. Ona haber vermeyi nasıl unutmuştum?! Telefonun diğer ucunda koşan adım seslerini duyarken “Özcan Bey’i aradınız mı?” diye sordu. Nefes nefeseydi. O ufacık kız herkesin nefesini kesmeyi başarmıştı.
“Hayır, efendim biz-” derken “Ben ararım.” diye sözümü kesip telefonu yüzüme kapattı. İlk kez birinin bu hareketine kızamıyordum. Ah be Yer Fıstığı, beni ne hallere soktun…
Aniden içim ürperdi. Ensemdeki tüyler dikildi.
Yer Fıstığının telefonunu çantasına koymuştum ki, beni yiyip bitiren bir duyguyla dona kaldım. Tüm bedenim gerildi, kulaklarım dikildi. Yakınlarda biri vardı. Yavaş yavaş başımı çevirdim ve gözlerimi dört açıp etrafımdaki karanlığı inceledim. Hem bakıyor hem dinliyordum ama hiçbir şey göremedim.
Karanlıktan başka hiçbir şey yoktu.
Ama aptal değildim. Karanlık beni kandıramazdı. Sırf görmüyor olmam orada olmadıkları anlamına gelmezdi. Hissediyordum; tenimde dolanan gözleri hissedebiliyordum.
Biri beni gözetliyordu. Ne polisler ne de hasta yakınları, başka biri, dışarıdan biri…
Ayağa kalktım. Bir şey olmasını, karanlıktan birinin çıkmasını bekleyerek etrafa tekrar göz attım. Biri bana dokunduğunda irkildim ve bakışlarım hızla kolumdaki ele çevrildi. Daha sonra Cankut’un yüzüne; bakışlarında tuhaf bir ifadeyle gözlerini bana dikmiş olduğunu gördüm.
“Bir sorun mu var, Uraz?”
Bir kez daha arkamı dönüp karanlığı inceledim. Bu hisse neden olan kişiyi tahmin ediyordum. Ne yaptığımı görmek için hâlâ peşimdeki adamlarını çekmemişti.
“Bir şey yok.”
Beni deli eden izleniyor olma hissini bastırmaya çalışarak banka oturdum. Cankut’ta yanıma otururken hâlâ gözlerimi etrafta dolaştırıyordum. “Uraz.” dediğinde Sarı’ya dönerken “Ayşin’e ne oldu?” diye sordu. Kısa bir an Yer Fıstığının aklımdan çıktığını fark ettim. Gardım tekrar düşerken konuşamayacağımı anlayıp başımı iki yana salladım.
“Maçta ne oldu?” diye sorduğunda az önce içemediğim sigaramı dudaklarımın arasına sıkıştırdım. Ellerimin titremesi hâlâ geçmemişti. Çakmağı birkaç sefer çaktım. Yanmadı. Cankut’un beni izlediğini hissediyordum. “Hay seni çakmak yapanın!” diye bağırarak son kez çaktım. Birden parlayan ateşle rahatlarken sigaramı yaktım ve ardı ardına birkaç nefes aldım. Sanki anlatacaklarım için sigaradan destek almaya çalışıyordum. Dumanı içime çekip gözlerimi kapattım.
Gözümde beliren anılarla en baştan beri olan her şeyi anlattım.
Dehşetle beni dinleyen Sarı “Şimdi ne olacak?” diye sordu. Bilmiyorum der gibi başımı iki yana sallarken soluk soluğa hastaneye giren Emirhan’ı fark ettim. Kaşlarım çatılırken “Emirhan’a haber mi verdin?” diye sordum. Cankut baktığım yere dönerken “Yoo.” diye cevap verdi.
“Belki Ayşin’in babası söylemiştir.”
Başımı hayır anlamında sallarken “Emirhan’ın yanımızda olduğunu sanıyor.” dedim. Bana baktığını hissettiğim Sarı’ya dönerken kaşlarım çatıldı. Tıpkı onun gibi. Burada olduğumuzdan başka kimsenin haberi yoktu. Bir tek Patron’un. Bir dakika, yoksa…
“Sende benim düşündüğümü mü düşünüyorsun?” diye sorduğunda başımı yavaşça evet anlamında salladım. Maddi durumu yüzünden okuldan ayrılan Emirhan, Cankut’un söylediğine göre bir sene dolmadan geri gelmişti. Hem de Patron’un Yer Fıstığı yüzünden beni uyarmasından sonra. Bu bir rastlantı mıydı? Ailesi bu kadar kısa zamanda işlerini düzeltmiş olabilir miydi?
“Köstebek Emirhan olabilir mi?” diye sorduğunda Cankut’a baktım. Patron’un okul içindeki olaylardan anında haberi olmasını bir köstebeğe bağlamıştık. Emirhan’ın son zamanlardaki bana yakınlığı ve Ayşin’le ilgili sorduğu sorular aklıma geldiğinde bankta ritim tutmaya başladım. Bu biletleri de Yer Fıstığına o vermişti. Onunla gitmemişti, ondan başka kimseyle gidemeyeceğini biliyordu. Acaba benimle gitmesini söylemiş miydi? Beraber görünmemiştik ama Patron’un adamı bizi bulmuştu. Koltuk numarasını bir tek Emirhan biliyordu. Belki de bileti bile Patron alıp Emirhan’a vermişti.
Tuzak.
Tuzağa düşürülmüştük.
Aniden ayağa kalktım. “Uraz nereye?” Cankut’un arkamdan ayaklandığını hissederken koşar adım hastaneye girdim. Polislerin dikkatini çekmiştim. Etrafa bakınırken bana doğru geldiklerini gördüm. Umurumda değildi. Bu piç, bu yaptığına pişman olacaktı. Nerede olduğunu bulmaya çalışırken Ayşin’in odasının önünde doktoruyla konuştuğunu gördüm. İçim öfkeden bir kabukla kaplandı.
“Uraz dursana!”
Koşarak yanlarına gidince doktorla beraber bana doğru döndü. Açıklama yapmasını dinleyecek sabrım yoktu. Hızla yumruğumu Emirhan’ın suratına geçirdim. Yere düşen çocuk kendini toparlayamadan üzerine eğilirken ardı ardına yumruklarımı geçirmeye devam ettim.
“Ne vaat etti lan sana!”
Beni engellemeye çalıştı ama ondan daha hızlıydım. Her darbem onu biraz daha güçsüzleştirdi. Acıyla inlerken elimin altında çatırdayan kemiklerini hissediyordum. Yüzü kanlar içinde kalırken kollarımdan geriye çekildiğimi hissettim. “Bırakın beni!” diye bağırarak ellerden kurtuldum ve tekrar çocuğun üzerine karabasan gibi çöktüm. Yakasından tutarak başını havaya kaldırdım.
“Kaç paraya sattın lan Ayşin’i”
Tam yumruğumu havaya kaldırmıştım ki, “Uraz!” diyerek tekrar geriye çekildiğimi hissettim. Debelenirken gözlerimi Emirhan’dan çekmeden “Senin yüzünden içeride yaşam savaşı veriyor lan o kız. Mutlu musun?” diye bağırdım. Sesim koridorlarda acıyla inleyen çocuğun sesiyle karışarak yankılandı. “Çekin lan ellerinizi üzerimden!” diye kükresem de kimsenin umurunda olmadım ve Emirhan’dan tamamen uzaklaştırıldım. Yanına giden birkaç kişi piçi yerden kaldırırken inlemelerin dozu biraz daha artmıştı. Her yer kan içindeydi. Özellikle de çocuğun suratı. Elini burnuna bastırmasıyla burnunu kırdığını anladım.
“Senin yüzünden olmasın.”
Acı çığlıklarının arasında söylediği cümle, yanardağa benzeyen öfkemi patlatmıştı. Lavlar ışık hızıyla tüm bedenime yayılırken beni tutan iki adamı üzerimden silktim. Öne doğru atılıp Emirhan’ın üzerine yürürken piç geriye kaçtı. Kollarımdaki ellerle olduğum yere sabitlenirken titrediğimi hissediyordum.
“Delikanlı sakin ol.”
“Seninle işim bittiğinde cesedini anan bile tanıyamayacak lan.”
“Uraz bir dur lan, deli fişek!”
“Dua et o kıza bir şey olmasın, yoksa son duanı cemaatin bile okuyamayacağı hale sokarım seni!”
Emirhan tıslar gibi güldükten sonra acıyla inledi ve yanındakilerin yardımıyla yürümeye başladı. Öfke nöbeti geçirdiğimi hissediyordum. Sakinleşmek için acıya ihtiyacım vardı ama zaten acının en büyüğü yüreğimdeydi. Ona odaklanmaya çalıştım; Ayşin’i gözümün önüne getirdim.
Piç kurusu gözden kaybolsa da kollarımdaki eller hâlâ sıkı bir vaziyetteydi. Belli ki peşinden gideceğimi sanıyorlardı; oysaki o çocuk bu hastanede olduğu sürece Yer Fıstığının kapısının önünden ayrılmaya niyetim yoktu.
“Cankut, hemen ellerinizi üzerimizden çekmezseniz, sizi başka bir şey tutamayacak hale getiririm.”
Kollarımdaki bir elin gevşemesiyle arkamı dönerken beni tutan diğer adamın polis olduğunu gördüm. Burnumdan soluyarak “Bana birini sormuştunuz ya.” dedim. Adamın kaşı hafifçe seğirirken “Asıl bu soruyu, az önce ağzını burnunu dağıttığım çocuğa sorun. Her şeye neden olan it o!” deyip boştaki elimle gittiği yönü işaret ettim. Polis bir an tereddüt etse de ellerini üzerimden çekti ve arkadaşına benimle kalmasını söyleyerek yürümeye başladı. Ne yaptığımı çok iyi biliyordum. Eğer adamsa, Patron’u satmayacaktı. Bu sefer tüm suç onun üzerine kalacaktı. Bu da bir süre buradan uzak kalmasına neden olurdu. Eğer adam değilse, sattığı Azrail onun canını alırdı, böylece sonsuza dek ondan kurtulurduk.
Üzerimi düzelttim. Cankut’un elindeki Yer Fıstığının eşyalarını aldım. O sırada hastaneye giren kişileri fark ettim ve koşar adım onlara doğru yürüdüm. Müdür, danışmadaki kızla konuşurken Özcan Bey’le göz göze geldik. Müdür’ün omzuna elini koyup “Oradalar.” dediğinde perişan halde olan adam bana doğru koşmaya başladı. “Ayşin nerede?” diye sorduğunda duraksayıp arkamdaki odayı gösterdim.
Yanımdan geçip gittiler, arkalarından koştum. İkisi içeri girerken Özcan Bey bana dışarıda kalmamı söyledi. Kapı kapanana kadar kısa bir an bile olsa Yer Fıstığını gördüm. Birkaç saat içinde zayıflaması mümkün olabilir miydi?
Kapı yüzüme kapandı, sesi gök gürültüsünü andırdı. Ruhum felç olmuştu sanki ve bedenimin hareket etmesini engelliyordu. Bir süre kıpırdamadan kapıya doğru baktım. Gözlerimin sulanmaya başladığını hissettiğimde gözlerimi kapattım. Bu kadar kişinin karşısında ağlayamazdım. Beklemediğim bir anda biri omzumdan tutup beni kendine doğru çevirdi. Ağır ve tanıdık parfüm kokusundan, bu kişinin Cankut olduğunu anladım. Kollarını bana dolamasıyla tutmaya çalıştığım birkaç damla yaş gözümden döküldü. Titrek nefeslerimi durdurmak ister gibi kollarını daha da sıktı.
“Cankut”
Yardım çağrısı gibi çıkan sesimle “Kendini suçlama.” diye fısıldadı. Ne hissettiğimi anlayabiliyordu. “Karşısına çıkmasaydım-” derken kelimeler boğazıma dizildi. Sesim zar zor çıkıyordu.
“Bir kalbinin olduğunu fark etmeyecektik.” demesiyle kollarımı Cankut’a doladım. Omzuna hıçkırıklarımı susturmak istercesine dudaklarımı bastırdım ve ağlamaya başladım. Hiçbir şey söylemedi. Sadece gözyaşlarımı paylaşırcasına beni sıkıca tuttu. Hayatımda kendimi hiç bu kadar savunmasız hissetmemiştim. Her şey pusluydu. Sanki göğsüm parçalanacakmış gibi hissediyordum. Böyle giderse gerçek manada kalbim durabilirdi.
Eğer Ayşin’e can verebilecekse, dursundu da zaten. Çünkü içinde onun olmadığı bir dünya artık yaşamaya değer değildi benim için…
* * *
Uzun bir bekleyişten sonra, önce Müdür, daha sonra Özcan Bey Yer Fıstığının yanından çıktı. Panikle onlara doğru yürüdüm. Sanki Müdür, bu süre zarfında on yıl yaşlanmıştı. Metin durmaya çalışsa da omuzları düşüktü. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Ne hissettiğini çok iyi biliyordum.
“O iyi mi?”
İkisinin de bakışları bana döndü. Müdür sanki orada olduğumu yeni fark etmiş gibi bakarken “Orada ne oldu?” diye sordu. “Ona bunu kim yaptı?”
Verecek cevabım çoktu ama söyleyecek gücüm yoktu. Hele de arkamda ağzımdan çıkacak kelimeleri bekleyen polisler varken. Müdür üzerime doğru yürüyüp formamı kavradı. Tepki vermemek için olabildiğince hareketsiz kaldım. Ne derse, ne yaparsa sonuna kadar haklıydı. Beni sarsarken “Kim kızımın canına kıymak istedi?” diye bağırdı. Yavaşça yutkundum.
“Benim kızım sigarayı ağzına sürmemişken, alkolün yanından geçmemişken, uyuşturucu kullandığını kimse bana inandıramaz.”
İlk kez birinin gözlerine bakamıyordum. Sesinin yankısını kalbimde hissediyordum. Çok şey söylemek istiyordum da hiç birini kelimelere dökemiyordum. “Evladım, o kadar zor zamanlarında bile canına kıymayı düşünmedi. Böbrek ağrısı çekti de bir kere gıkını çıkarmadı. Şimdi bana kimse, intihar etmek istercesine altın vuruş yaptığını söyleyemez!”
Bağırışının yankısı bile geçmeden beni sarsmayı bıraktı. Hâlâ formamı avucunun içinde tutuyordu ve daha ne olduğunu anlamadan başını göğsüme bastırdı. Yumruklarını sıktı, avucunun içindeki formam daha da toplandı ve sırtım gerildi. Ne yapacağımı bilmez halde adama bakarken omuzları titremeye başladı.
Ağlıyordu, kızının bu halde olmasına neden olan adamın göğsünde ağlıyordu.
“Koruyamadım, inci tanemi saklayamadım kötülüklerden.”
Vicdanım ağzıma sıçarken gözlerimi kapattım. Dermanım kalmamıştı. Güçlü durmaya çalışmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Göğsüme hafif hafif yumruk atarken başımı yukarı kaldırdım. ‘Allah’ım sabır ver’ diye dua ederken birden benden ayrıldı.
Gözyaşlarını silerken Yer Fıstığının doktoruna döndü. “Ne gerekiyorsa yapılsın.” dediğinde Özcan bey başını tamam anlamında sallarken “Uygun donör aranmaya çoktan başlamış.” dedi.
Müdür “Benden alın.” dediğinde “Efendim.” diyen doktorun acılı sesi içimi titretti. “Böbreklerinizin uygun olmadığını biliyorsunuz. Eğer kızınıza yardım etmek istiyorsanız, gerekli olan parayı bir an önce bulsanız iyi olur.”
Çaresizce ellerini yüzüne bastıran adam “Allah’ım yardım et. Bir çıkış yolu göster.” diye fısıldadı. Ortamda gergin bir sessizlik oluştu. Özcan Bey “Ayşin’i bizim hastaneye nakil yaptırmak sadece ona zarar verir, o yüzden hastane yönetimiyle konuşup hastamla burada ilgileneceğimi bildirmem gerekiyor. İzninizle.” diyerek bir yere doğru yürürken aklıma gelen deli fikirle peşinden koşup önünü kestim. İrkilen adam “Delikanlı?” diye sorgulayınca “Benden alın.” dedim. Kaşlarını çatarken “Gerekli olan böbreği benden alın.” diye devam ettim.
“Delikanlı bu çok ciddi bir karar. İleri de pişman olacağın bir hareket-”
“Eğer Ayşin ölürse, asıl o zaman pişman olacağım.” diyerek söyleyeceklerini ağzına tıktım. Derin bir nefes alan Doktor “Emin misin?” diye sordu. Başımı evet anlamında sallarken “Hayatımda hiçbir şeyden bu kadar emin olmamıştım.” dedim.
Bir süre yüzümü inceledi. Hâlâ beni sorguladığını hissediyordum. İnanmak istiyor ama inanamıyor gibiydi. “Önce gerekli tetkikleri yapalım. Eğer doku uyumunuz varsa tekrar konuşuruz. O sırada da para-”
“Parayı ben halledeceğim.” diyerek sözünü kestiğimde kaşlarını çattı. “Yapabileceğin şeyi vaat et veya vaat ettiğin şeyi yap ya da hiçbir şey söyleme delikanlı. Bahsettiğimiz meblağ senin gibi birini aşar-” derken “Ne kadar gerekli?” diye sordum.
“En azından 50 bin TL’yi gözden çıkarmamız gerekiyor. Ayşin’in toparlanmasına göre bu fiyat artabilir ya da azalabilir.”
“Tamam.” Sorgulayıcı bir edayla bana bakan Özcan Bey’e “Bu parayı bulacağım.” dedim. “Yeter ki siz elinizden geleni yapın ve Ayşin’i kurtarın.”
Bir süre beni inceleyen doktor yavaşça başını tamam anlamında salladı. “Ve de sizden bir söz istiyorum.” diye fısıldayarak etrafa bakarken Cankut’la göz göze geldik. Sanki kafamdan geçenleri biliyormuş gibi bana endişeyle bakıyordu. Derin bir nefes alıp tekrar Özcan Bey’e döndüm.
“Bu durumdan, yani böbreğimi verme ve para konusundan, şimdilik kimsenin haberi olmasın.”
* * *
Saatlerdir beynimin etini yiyen Cankut’la hastane bahçesinde sabahı etmiştik. Gökyüzü, karanlığı dağıtan, capcanlı pembe ve turuncu renklerden oluşmuş bir girdap gibiydi ve her saniye beni biraz daha kendine çekiyordu.
“Bulacağım bir yerden işte.” diyerek oturduğum bankta öne eğildim ve başımı ellerimin arasına aldım. “İşte nereden bulacaksın, kendini satacaksın desem beş para etmeyeceğini ikimizde biliyoruz.” Cankut’un imasıyla hafifçe gülümserken geriye doğru yaslandım. Elimdeki çakmağı parmaklarımın arasında döndürürken “O zaman seni satarız Sarı, ne dersin?” dedim. Gözleri dehşetle açılan Cankut’la gülümsemem biraz daha yüzüme yayıldı. Tepkileri bu stresli anımda bile birazda olsa kafamı dağıtmama neden oluyordu. Gözlerimi tekrar elimdeki çakmağa çevirdim. Aynamsı görüntüsünde kendime bakmaya çalışırken “Biraz dövüşlerden kazandığım birikmiş param var. Üstünü de bir yerden bulmaya çalışacağım.” dedim.
“Aslında iki, üç dövüşle o parayı çok rahat toparlarsın ama-”
“O kadar vaktimiz yok Sarı.” diye sözünü kestim. Çakmağı cebime sokarken “Ayrıca vaktimiz olsa bile artık Patron’a minnet etmek istemiyorum.” diye devam ettim. Hastanenin girişindeki iki polisin bize doğru baktığını fark ettiğimde derin bir nefes aldım.
“Uraz” diyerek ayağa kalkan Cankut karşıma geçti. “Mantıklı ol. O parayı en hızlı şekilde toparlayacağın yer, dövüş.” dediğinde sessiz kalma hakkımı kullandım. Biliyordum. Tek dövüşle bile yeterli meblağı toplardım ama o adamdan bunu istemeyecektim. Karşısına para istemek için değil hesap sormak için dikilecektim.
Özcan Bey’in dışarı çıkmasıyla Sarı’yı önümden itekledim. Birini arıyormuş gibi etrafa bakındığında ona doğru tereddütle ayağa kalktım. Göz göze gelmemizle aradığı kişinin ben olduğunu bana doğru yürümesiyle anladım. Kalbim yerinde debelenmeye başladı; belli ki beklediğimiz sonuçlar hazırdı.
“Sonuçlar mı çıktı?”
Başını evet anlamında sallarken konuşmasına izin vermeden “Sonuç?” dedim. Elindeki kâğıtları bana doğru uzatırken “Dokularınız uyumlu. Böbreğini Ayşin’e verebilirsin. Eğer fikrini değiştirmediysen…” dedi. Saatler sonra ilk kez rahatlatan bir şekilde nefes aldım. “Başka bir bağışçı bulmadığınız sürece asla fikrim değişmez.” dediğimde “Başka bir bağışçı da bulabileceğimizi sanmıyorum.” dedi. “Peki, parayı toparlayabildiniz mi?”
“Bir bölümü hazır, gerisini de bulmak için uğraşıyorum.”
“Tamam, o zaman para hazır olduğu gibi ameliyata alırız sizi.”
“Ne kadar vaktim var?” diye sorduğumda yüzü kararan adam “Bilmiyorum ama elimizi çabuk tutsak iyi olur.” dedi. Cankut’la göz göze geldiğimizde aynı şeyi düşünmüş gibi doktora döndü.
“Peki elimizdeki parayla ameliyatı yapsanız, o sırada ben kalan parayı toparlamaya çalışsam-” derken öne atılıp lafını kestim. “Ya da ameliyattan çıktıktan sonra ben toparlayıp size getirsem olmaz mı?”
Başını olumsuz anlamda sallayan Özcan Bey “Hastane kuralları belli çocuklar. Parayı hesapta görmedikleri zaman ameliyata almıyorlar. Belki araya tanıdıkları sokarak kuralları esnetebilirim ama.” deyip bana baktı. “Senin ameliyattan sonra bir süre para toplayabileceğini sanmıyorum delikanlı.”
O parayı ben bulamazsam bu kadar kısa sürede kimse bulamazdı. Her zamanki gibi kader beni Patron’a doğru itiyordu. Cankut’la göz göze geldik. ‘Başka çaren yok’ der gibi bakarken derin bir nefes aldım.
“Tamam.” diyerek doktora döndüm. “Siz ameliyat hazırlıklarına başlayın. Parayı bugün getireceğim.” Özcan Bey, tek kaşını kaldırdı. İstediğim zaman neler yapabileceğimle ilgili en ufak bir fikri yoktu. İnanmak isteyen bir ses tonuyla “Tamam, senden haber bekliyoruz o zaman.” deyince başımı tamam der gibi bir kez salladım. Doktor yanımızdan ayrılırken Cankut görüş alanıma girip “En sonunda sözüme geldin.” dedi. “Sıkma canını doğru olanı yapıyorsun.” Doğru mu yanlış mı yaptığımı oraya gittiğimde görecektim. Umarım işleri ben sabırlı kalmaya çalıştıkça daha da yokuşa sürmezdi.
“Ben gidiyorum. Sen burada kal Sarı. Gözün Ayşin’in üzerinde olsun ve o piç kurusunu beş metre ötesine bile yaklaştırma.”
Yürümeye başladığımda kapının önünde dikilen polislerle duraksadım. Buraya onlarla gelmiştim, arabam stadın önünde kalmıştı. Cankut’un arabasını alabilirdim ama bu adamlardan nasıl kurtulacaktım. Arkamı döndüğümde “Ne oldu?” diye soran Sarı’ya “Bana yardım etmen lazım.” dedim. Dakikasına gözleri arkamdaki bir noktaya takılırken “Onları ben hallederim.” dedi. Bazen sesli düşündüğümü sanıyordum. Bu zamana kadar beynimden geçenleri bu kadar iyi bilen biri olmamıştı. “Bir de arabana ihtiyacım var.” dediğimde hiç düşünmeden anahtarları cebinden çıkarıp bana uzattı.
“Eyvallah kardeşim.” diyerek anahtarları avucumun içine saklarken “Benden işaret bekleyene kadar bahçede oyalan.” deyince başımı tamam anlamında salladım. “Ve Allah aşkına aptalca bir şey yapma Kurt.”
“Denerim. Telefonun açık olsun ve ne olursa olsun bana haber ver.” derken omzuma elini koyan Sarı “Merak etme.” dedi. Minnetle gülümsedim. O da cesaret verircesine omzumu sıktı.
Yanımdan ayrıldığında geri dönüp banka oturdum. Cankut bu sürede ortadan kayboldu. Öne doğru eğilip stresimi dışa vurur gibi bacağımı sallamaya başladım. Ara ara polisleri kontrol ediyordum, hâlâ aynı yerlerinde duruyorlardı. Bir süre sonra bir polis içeri girdi ve o an elinde bir tepsiyle Sarı göründü. Kısa bir an benim olduğum tarafa bakmasıyla duruşumu dikleştirdim. Sanırım zamanı gelmişti. Polisle bir şeyler konuşurken adam tepsideki bardağı eline aldı ve gülümseyerek dudaklarına götürdü. Cankut duruşunu dikleştirdi. Belli ki ne plan yaptıysa şu ana kadar tıkır tıkır işliyordu. Diğer polisin de yanlarına gelmesiyle tepsideki diğer bardağı ikram etti. Stresten dudaklarımı dişlemeye başladım. Bir süre daha muhabbet eden Cankut telefonunu eline aldı ve sanki konuşur gibi yaparak yanlarından ayrıldı. Bana bakmadan hastaneye girerken telefonum çalmaya başladı. Boş bulunup yerimden sıçradım ve telefonu cebimden çıkardım. Gördüğüm isimi bekletmeden telefonu açtım.
“Sarı?”
“Ne zaman etki eder, ne kadar sürer bilmiyorum.”
“Neyin?” dediğimde “Müshil ilacının.” dedi. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Adamların içeceğine müshil ilacı mı koydun?” diye sorduğumda “Ne yapayım, anca onu buldum. Bir şey olursa çayınızı çeşme suyundan yapmışlar deriz.” dedi. Kahkaha atmamı son anda durdururken “Bu iyiliğini hiçbir zaman unutmayacağım.” dedim.
“Valla bence onlarda unutmayacak. Neyse, çok vaktin yok. Acele et.”
Telefonu kapattı. Belli belirsiz gülümseyerek başımı iki yana salladım. Bu çocuk ve cin fikirleri… Telefonu cebime koyarken adamları izledim. Önce ilk çayı alan içeri girdi. Diğer adam bana doğru bakınca bakışlarımı kaçırdım. Bir süre yanımda oturan amcanın gazetesinde yazanları okuyormuşum gibi yaptım. Kaçamak bir bakış attığımda diğer polisinde içeri girdiğini gördüm. Gözden kaybolmasıyla ayağa kalktım ve otoparka doğru koştum.
Bekle beni Patron, canını alamasam bile Ayşin için paranı alacağım.
Yorumlar
Yorum Gönder