Şah - 22. Bölüm

URAZ

Apar topar Yer Fıstığını getirdikleri hastaneye geldik. Arabanın durmasına bile izin vermeden kendimi dışarı attım. Sendelerken yere düşmemi son anda engelledim. Koşarak hastaneye girdiğimde bütün gözler üzerime çevirdi. Danışma bankosunun önüne geldiğimde nefes nefese “Ayşin… Ayşin Şendoğan.” dedim. Hemşire kayıtlara bakarken kaşlarını çattı. 
“Öyle bir hasta kayıtlarda görünmüyor.” 
Bir an ‘Yanlış hastaneye mi geldik?’ diye düşündüm. Daha sonra gözüm elimdeki eşyalara takıldı. Tabi ya, Ayşin’in tüm eşyaları bendeydi. Adamlar gelen hastanın kim olduğunu nereden bileceklerdi?
“Az önce buraya yüksek dozda uyuşturucu kullanan ufak tefek sarışın bir kız getirildi mi?”
Hemşire başıyla beni onaylarken “Müşahede altına alındı. Kırmızı çizgiyi takip ederse-” derken “Eyvallah” deyip koşmaya başladım. Yeterince statta zaman kaybetmiştim. Bir de konuşmasını bitirmesini bekleyemezdim. 
Çizginin bir odanın önünde son bulmasıyla kapıyı hızla açtım. İçerideki iki doktor irkilip bana doğru döndü. Biri üzerime doğru gelirken yatakta makinalara bağlanmış Ayşin’i gördüm. Teni yeşil sarı bir renge bürünmüştü. Gözlerinin altı kan çanağına dönmüş, kendinde değil gibiydi.
“Beyefendi lütfen dışarı çıkın. Buraya giremezsiniz.” diyerek beni itmeye çalışan doktora “O iyi mi?” diye sordum. Bir an duraksayan adam “Tanıdığınız mı?” dedi. Başımı evet anlamında sallayınca arkasındaki arkadaşına bakıp tekrar bana döndü. Bakışlarıyla ne anlattı bilmesem de birazdan duyacaklarımın iyi şeyler olmadığını Yer Fıstığının başındaki doktorun ifadesinden anlamıştım.
“Buyurun dışarıda konuşalım.”
Gözlerimi Ayşin’den ayırmadan geri geri yürüdüm. Kapının kapanmasıyla dikkatimi doktora verirken “İyi olacak değil mi?” diye sordum. Dudakları ince bir çizgi halini alan adam derin bir nefes aldı.
“İlk müdahaleyi arkadaşlar yapmış ama bize geldiğinde koma bulgularını gösteriyordu. Bilinci hâlâ kapalı. Solunum cihazına bağladık, solunum yolunu kontrol altına alabilmek için. Damar yolundan kanını temizlemeye çalışıyoruz. İç organlarında bir sıkıntı var mı diye tomografi çekildi. Akciğerlerinde ödem oluşmuş ve böbrekleri bitik durumda.”
Güçlükle yutkunurken “Rahatsızdı zaten.” dedim. “Bir an önce nakil olmazsa, hastayı kaybederiz.” 
Bir anda dünyadaki tüm sesler kesildi; sadece çığlık çığlığa bağıran vicdanımın sesini duyabiliyordum. Ecel bu sefer Ayşin’in peşine düşmüştü. Belki de benden intikam almak için onu kullanıyordu. Her şeyin suçlusu bendim. Benim yüzümden şu anda yaşam mücadelesi veriyordu. Gözlerimi kapatıp zar zor yutkundum. Doktorun söylediği hiçbir şeye cevap veremiyordum. Sanki sözcükler boğazıma dizilmişti. Yalnızca belli belirsiz başımı sallayarak dinlediğimi belli etmeye çalışıyordum.
“Elini çabuk tut evlat. Geçen her dakika aleyhine işliyor.”
Titrek bir nefes alırken doktor arkasını dönüp kapıyı açtı. Ayşin’i görmemle uzun zamandır tutmaya çalıştığım bir damla yaş yanağımdan süzüldü. Kapının yüzüme çarpılmasıyla gardımı düşürdüm. Derin ve yavaş soluklar alarak geri geri yürüdüm. Gözümü kapıdan ayıramıyordum. Sanki ayırdığım an Yer Fıstığını kaybedecekmişim gibi hissediyordum. Sırtımın soğuk duvara değmesiyle kayarak yere oturdum. Ayşin’in eşyalarını kucağıma koyup başımı ellerimin arasına aldım.
Tüm bunlar gerçek olamayacak kadar saçmaydı. Ayşin’in şu anda o odada olmak yerine o çok istediği maçı izlemesi gerekiyordu. Tezahürat yapması hatta ara ara kamyoncuya bağlaması…
Beklemediğim bir anda, aldığım derin soluklar sonu yokmuş gibi görünen gözyaşlarına dönüştü. Bir elimi dudaklarıma bastırarak hıçkırıklarımı sustururken diğer elimi gözyaşlarımı durdurmak istercesine gözlerime bastırdım.
Acı gerçekler jilet gibi kesmişti vicdanımı ama bu hissettiğim sadece vicdan azabı olamazdı. Başa bela bir hayatın yaşamaya değer tek kısmı Yer Fıstığıyla geçirdiğim zamanlardı. Şimdi anlıyordum.  Varlığıyla yokluğu arasına sıkışıp kaldım. Çaresizliğin en amansız olduğu yerdeydim. Gözümün önüne gelen görüntülerle daha fazla kendimi tutamayacağımı anladım. Ayşin’in eşyalarına sarılarak bağıra bağıra ağlamaya başladım. İlk defa sevmenin tarif edilmez korkularını yaşıyordum; ya kaybedersem, o zaman ne yapacaktım? 
Başımı duvara dayadım. Nefes almaya çalışırken gözlerimi sımsıkı yumdum. Fısıltıları duyabiliyordum, üzerimdeki bakışları hissedebiliyordum. Kendime tam anlamıyla gelmeden hiçbiriyle yüzleşmek istemiyordum. Telefonumun çaldığını duyduğumda gözlerimi açtım. Kirpiklerimi hızlı hızlı kırpıştırarak görüşümü netleştirmeye çalışırken burnumu çekip telefonumu elime aldım. Arayan kişiyle başımı tekrar duvara dayarken boğazımı temizledim ve telefonu açtım.
“Cankut”
“Abi beni – Ağlıyor musun lan?”
Derin bir nefes alınca “Ne oldu Uraz?” diye sordu. “Patron” deyip yutkunurken “Patron mu?” dedi. Sesinden paniği anlaşılırken “Ayşin ölüyor Cankut.” dememle ufak bir hıçkırık dudaklarımın arasından kaçtı. Tekrar elimi ağzıma bastırdım ve gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Sanki gözlerim senelerin intikamını çıkarır gibi, içime akıttığım gözyaşlarının hepsini döküyordu. 
“Ne? Ne ölmesi? Ne saçmalıyorsun oğlum sen!”
“Patron, Ayşin’e-” 
“Neredesiniz?” diye sorduğunda cevap vermek için dudaklarımı araladım ama sesim çıkmıyordu. Boğazımda bir yumru, tüm hareketlerimi kontrol ediyordu sanki. Ne konuşabiliyordum, ne yutkunabiliyordum, ne de nefes alabiliyordum. Zar zor hastanenin adını söylerken telefonu kapattı. Koluma gözyaşlarımı sildim. Ayşin’in eşyalarını kucaklayıp duvardan destek alarak ayağa kalktım. Bir süre Ayşin’e açılan kapıya baktım. Kapının açılıp Yer Fıstığının sağ salim içeriden çıkabilmesini diledim. Bunun için her şeyimi vereceğimi fark ettim. Canımı bile…
 Sana bir sözüm var Yer Fıstığı. Annemi kurtaramadım ama seni kurtaracağım.

**-**
         
Hastane koridorlarına sığamayınca kendimi dışarı attım. Gecenin karanlığı üzerimdeki baskıyı arttırsa da içeride olmak istemiyordum; duvarların üzerime gelip beni sıkıştırmasına daha fazla katlanamayacaktım. Polislerin bakışları eşliğinde bahçedeki banklara doğru yürüdüm. Hâlâ Yer Fıstığının eşyalarını sıkı sıkı tutuyordum, sanki onun benden gitmesini bu şekilde engelleyebilecekmişim gibi.
Derin bir nefes alarak banka oturdum. Cebimden sigara paketini çıkarttım. İçinden bir dal almak için açarken ellerimin titrediğini fark edince kaşlarımı çattım. Yumruk yapıp var gücümle sıktım ve titremenin geçmiş olmasını dileyerek ellerimi açtım. Hâlâ titremesi sinirimi bozarken alaycı bir kahkaha attım. Hayatımın hiçbir anında ellerim titremezken şu anda titremesini engelleyemiyordum. Patron’un söylediği ‘Sevginin değdiği kalp gücünü yitirir’ sözünü şimdi anlıyordum. 
Güçsüzdüm, korkaktım, çaresizdim.
Sigarayı dudaklarımın arasına koydum. Çakmağımı ararken kucağımda bir şeyin titrediğini hissettim. Ne olduğunu anlamak için Ayşin’in montunu üzerimden çektiğimde titremenin çantasından geldiğini anladım. Telefonu çalıyordu. Çantasını açıp, kimin aradığına bakmak için cep telefonunu elime aldım. Gördüğüm isimle birkaç saniye duraksadım, sigara ağzımdan düşüyordu ki, son anda yakaladım. Sanki yıllardır Yer Fıstığını görmüyormuşum gibi, telefon titrerken yanıp sönen ışıkta görünen fotoğraftan gözlerimi ayıramadım. Işıl ışıl parlayan mavilikleriyle babasına sarılırken ki mutluluğu git gide bulanıklaştı. Aramanın durmasıyla derin bir nefes alırken gözlerimi sımsıkı kapattım, gözyaşlarıma kirpiklerimle engel koymak istercesine. Zar zor yutkunurken telefon tekrar çalmaya başladı. Daha fazla yüzleşmekten kaçamayacağımı anladım. Telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Hele şükür kızım, neden açmıyorsun telefonlarımı?”
“Alo?” dediğimde sesim boğuk çıkınca boğazımı temizledim. “Emirhan sen misin?” diye sorduğunda ‘Emirhan nereden çıktı şimdi?’ diye düşünürken “Ben Uraz.” dedim. “Uraz?” diyerek bir süre susan adam birden “Ha, Uraz.” dedi. Belli ki jetonu biraz köşeliydi. 
“Sende mi onlarla maça gittin?” 
Birden kaşlarım çatıldı. Babasına attığı yalanı bile kıskanacak kadar ne zaman sevmiştim bu kızı. “Evet.” dediğimde “Ayşin nerede?” diye sordu. Ne diyecektim şimdi?
“Ambulans sesi mi o?” dediğinde acil kısmına girmeye çalışan aracı yeni fark ederken “Uraz ne oluyor?” diyen adama “Öncelikle sakin olun.” Dedim; sanki ben sakin olmayı başarabiliyormuşum gibi. Konuya asıl gireceğimi düşünürken “Ayşin’e bir şey mi oldu?” diye sordu. Her şeyi benim için kolaylaştırıyordu ama kelimelerim söz dinlemez olmuştu. Cevap vermek için dudaklarımı araladım. Söyleyeceklerim dilimin ucundaydı ama konuşamadım. 
“Uraz!” diye bağırmasıyla derin bir nefes alırken “Hastanedeyiz.” dedim. “Maçta bir kaza olmuş-”
“Hangi hastane?” diyerek sözümü kesti. Adresi söylemeye çalışırken “Neden onun doktoruna gitmediniz?” diye sitem edince aklıma Özcan Bey geldi. Ona haber vermeyi nasıl unutmuştum?! Telefonun diğer ucunda koşan adım seslerini duyarken “Özcan Bey’i aradınız mı?” diye sordu. Nefes nefeseydi. O ufacık kız herkesin nefesini kesmeyi başarmıştı.
“Hayır, efendim biz-” derken “Ben ararım.” diye sözümü kesip telefonu yüzüme kapattı. İlk kez birinin bu hareketine kızamıyordum. Ah be Yer Fıstığı, beni ne hallere soktun…
Aniden içim ürperdi. Ensemdeki tüyler dikildi.
Yer Fıstığının telefonunu çantasına koymuştum ki, beni yiyip bitiren bir duyguyla dona kaldım. Tüm bedenim gerildi, kulaklarım dikildi. Yakınlarda biri vardı. Yavaş yavaş başımı çevirdim ve gözlerimi dört açıp etrafımdaki karanlığı inceledim. Hem bakıyor hem dinliyordum ama hiçbir şey göremedim.
Karanlıktan başka hiçbir şey yoktu.
Ama aptal değildim. Karanlık beni kandıramazdı. Sırf görmüyor olmam orada olmadıkları anlamına gelmezdi. Hissediyordum; tenimde dolanan gözleri hissedebiliyordum.
Biri beni gözetliyordu. Ne polisler ne de hasta yakınları, başka biri, dışarıdan biri…
Ayağa kalktım. Bir şey olmasını, karanlıktan birinin çıkmasını bekleyerek etrafa tekrar göz attım. Biri bana dokunduğunda irkildim ve bakışlarım hızla kolumdaki ele çevrildi. Daha sonra Cankut’un yüzüne; bakışlarında tuhaf bir ifadeyle gözlerini bana dikmiş olduğunu gördüm.
 “Bir sorun mu var, Uraz?”
Bir kez daha arkamı dönüp karanlığı inceledim. Bu hisse neden olan kişiyi tahmin ediyordum. Ne yaptığımı görmek için hâlâ peşimdeki adamlarını çekmemişti. 
“Bir şey yok.” 
Beni deli eden izleniyor olma hissini bastırmaya çalışarak banka oturdum. Cankut’ta yanıma otururken hâlâ gözlerimi etrafta dolaştırıyordum. “Uraz.” dediğinde Sarı’ya dönerken “Ayşin’e ne oldu?” diye sordu. Kısa bir an Yer Fıstığının aklımdan çıktığını fark ettim. Gardım tekrar düşerken konuşamayacağımı anlayıp başımı iki yana salladım.
“Maçta ne oldu?” diye sorduğunda az önce içemediğim sigaramı dudaklarımın arasına sıkıştırdım. Ellerimin titremesi hâlâ geçmemişti. Çakmağı birkaç sefer çaktım. Yanmadı. Cankut’un beni izlediğini hissediyordum.  “Hay seni çakmak yapanın!” diye bağırarak son kez çaktım. Birden parlayan ateşle rahatlarken sigaramı yaktım ve ardı ardına birkaç nefes aldım. Sanki anlatacaklarım için sigaradan destek almaya çalışıyordum. Dumanı içime çekip gözlerimi kapattım. 
Gözümde beliren anılarla en baştan beri olan her şeyi anlattım. 
Dehşetle beni dinleyen Sarı “Şimdi ne olacak?” diye sordu. Bilmiyorum der gibi başımı iki yana sallarken soluk soluğa hastaneye giren Emirhan’ı fark ettim. Kaşlarım çatılırken “Emirhan’a haber mi verdin?” diye sordum. Cankut baktığım yere dönerken “Yoo.” diye cevap verdi. 
“Belki Ayşin’in babası söylemiştir.”
Başımı hayır anlamında sallarken “Emirhan’ın yanımızda olduğunu sanıyor.” dedim. Bana baktığını hissettiğim Sarı’ya dönerken kaşlarım çatıldı. Tıpkı onun gibi. Burada olduğumuzdan başka kimsenin haberi yoktu. Bir tek Patron’un. Bir dakika, yoksa…
“Sende benim düşündüğümü mü düşünüyorsun?” diye sorduğunda başımı yavaşça evet anlamında salladım. Maddi durumu yüzünden okuldan ayrılan Emirhan, Cankut’un söylediğine göre bir sene dolmadan geri gelmişti. Hem de Patron’un Yer Fıstığı yüzünden beni uyarmasından sonra. Bu bir rastlantı mıydı? Ailesi bu kadar kısa zamanda işlerini düzeltmiş olabilir miydi? 
“Köstebek Emirhan olabilir mi?” diye sorduğunda Cankut’a baktım. Patron’un okul içindeki olaylardan anında haberi olmasını bir köstebeğe bağlamıştık. Emirhan’ın son zamanlardaki bana yakınlığı ve Ayşin’le ilgili sorduğu sorular aklıma geldiğinde bankta ritim tutmaya başladım. Bu biletleri de Yer Fıstığına o vermişti. Onunla gitmemişti, ondan başka kimseyle gidemeyeceğini biliyordu. Acaba benimle gitmesini söylemiş miydi? Beraber görünmemiştik ama Patron’un adamı bizi bulmuştu. Koltuk numarasını bir tek Emirhan biliyordu. Belki de bileti bile Patron alıp Emirhan’a vermişti. 
Tuzak.
Tuzağa düşürülmüştük.
Aniden ayağa kalktım. “Uraz nereye?” Cankut’un arkamdan ayaklandığını hissederken koşar adım hastaneye girdim. Polislerin dikkatini çekmiştim. Etrafa bakınırken bana doğru geldiklerini gördüm. Umurumda değildi. Bu piç, bu yaptığına pişman olacaktı. Nerede olduğunu bulmaya çalışırken Ayşin’in odasının önünde doktoruyla konuştuğunu gördüm. İçim öfkeden bir kabukla kaplandı.
     “Uraz dursana!”
Koşarak yanlarına gidince doktorla beraber bana doğru döndü. Açıklama yapmasını dinleyecek sabrım yoktu. Hızla yumruğumu Emirhan’ın suratına geçirdim. Yere düşen çocuk kendini toparlayamadan üzerine eğilirken ardı ardına yumruklarımı geçirmeye devam ettim.
     “Ne vaat etti lan sana!”
Beni engellemeye çalıştı ama ondan daha hızlıydım. Her darbem onu biraz daha güçsüzleştirdi. Acıyla inlerken elimin altında çatırdayan kemiklerini hissediyordum. Yüzü kanlar içinde kalırken kollarımdan geriye çekildiğimi hissettim. “Bırakın beni!” diye bağırarak ellerden kurtuldum ve tekrar çocuğun üzerine karabasan gibi çöktüm. Yakasından tutarak başını havaya kaldırdım.  
     “Kaç paraya sattın lan Ayşin’i”
Tam yumruğumu havaya kaldırmıştım ki, “Uraz!” diyerek tekrar geriye çekildiğimi hissettim. Debelenirken gözlerimi Emirhan’dan çekmeden “Senin yüzünden içeride yaşam savaşı veriyor lan o kız. Mutlu musun?” diye bağırdım. Sesim koridorlarda acıyla inleyen çocuğun sesiyle karışarak yankılandı. “Çekin lan ellerinizi üzerimden!” diye kükresem de kimsenin umurunda olmadım ve Emirhan’dan tamamen uzaklaştırıldım. Yanına giden birkaç kişi piçi yerden kaldırırken inlemelerin dozu biraz daha artmıştı. Her yer kan içindeydi. Özellikle de çocuğun suratı. Elini burnuna bastırmasıyla burnunu kırdığını anladım. 
     “Senin yüzünden olmasın.” 
Acı çığlıklarının arasında söylediği cümle, yanardağa benzeyen öfkemi patlatmıştı. Lavlar ışık hızıyla tüm bedenime yayılırken beni tutan iki adamı üzerimden silktim. Öne doğru atılıp Emirhan’ın üzerine yürürken piç geriye kaçtı. Kollarımdaki ellerle olduğum yere sabitlenirken titrediğimi hissediyordum. 
     “Delikanlı sakin ol.”
     “Seninle işim bittiğinde cesedini anan bile tanıyamayacak lan.” 
     “Uraz bir dur lan, deli fişek!”
     “Dua et o kıza bir şey olmasın, yoksa son duanı cemaatin bile okuyamayacağı hale sokarım seni!”
Emirhan tıslar gibi güldükten sonra acıyla inledi ve yanındakilerin yardımıyla yürümeye başladı. Öfke nöbeti geçirdiğimi hissediyordum. Sakinleşmek için acıya ihtiyacım vardı ama zaten acının en büyüğü yüreğimdeydi. Ona odaklanmaya çalıştım; Ayşin’i gözümün önüne getirdim.
Piç kurusu gözden kaybolsa da kollarımdaki eller hâlâ sıkı bir vaziyetteydi. Belli ki peşinden gideceğimi sanıyorlardı; oysaki o çocuk bu hastanede olduğu sürece Yer Fıstığının kapısının önünden ayrılmaya niyetim yoktu. 
     “Cankut, hemen ellerinizi üzerimizden çekmezseniz, sizi başka bir şey tutamayacak hale getiririm.”
Kollarımdaki bir elin gevşemesiyle arkamı dönerken beni tutan diğer adamın polis olduğunu gördüm. Burnumdan soluyarak “Bana birini sormuştunuz ya.” dedim. Adamın kaşı hafifçe seğirirken “Asıl bu soruyu, az önce ağzını burnunu dağıttığım çocuğa sorun. Her şeye neden olan it o!” deyip boştaki elimle gittiği yönü işaret ettim. Polis bir an tereddüt etse de ellerini üzerimden çekti ve arkadaşına benimle kalmasını söyleyerek yürümeye başladı. Ne yaptığımı çok iyi biliyordum. Eğer adamsa, Patron’u satmayacaktı. Bu sefer tüm suç onun üzerine kalacaktı. Bu da bir süre buradan uzak kalmasına neden olurdu. Eğer adam değilse, sattığı Azrail onun canını alırdı, böylece sonsuza dek ondan kurtulurduk. 
Üzerimi düzelttim. Cankut’un elindeki Yer Fıstığının eşyalarını aldım. O sırada hastaneye giren kişileri fark ettim ve koşar adım onlara doğru yürüdüm. Müdür, danışmadaki kızla konuşurken Özcan Bey’le göz göze geldik. Müdür’ün omzuna elini koyup “Oradalar.” dediğinde perişan halde olan adam bana doğru koşmaya başladı. “Ayşin nerede?” diye sorduğunda duraksayıp arkamdaki odayı gösterdim.
Yanımdan geçip gittiler, arkalarından koştum. İkisi içeri girerken Özcan Bey bana dışarıda kalmamı söyledi. Kapı kapanana kadar kısa bir an bile olsa Yer Fıstığını gördüm. Birkaç saat içinde zayıflaması mümkün olabilir miydi?     
Kapı yüzüme kapandı, sesi gök gürültüsünü andırdı. Ruhum felç olmuştu sanki ve bedenimin hareket etmesini engelliyordu. Bir süre kıpırdamadan kapıya doğru baktım. Gözlerimin sulanmaya başladığını hissettiğimde gözlerimi kapattım. Bu kadar kişinin karşısında ağlayamazdım. Beklemediğim bir anda biri omzumdan tutup beni kendine doğru çevirdi. Ağır ve tanıdık parfüm kokusundan, bu kişinin Cankut olduğunu anladım. Kollarını bana dolamasıyla tutmaya çalıştığım birkaç damla yaş gözümden döküldü. Titrek nefeslerimi durdurmak ister gibi kollarını daha da sıktı. 
     “Cankut”
Yardım çağrısı gibi çıkan sesimle “Kendini suçlama.” diye fısıldadı. Ne hissettiğimi anlayabiliyordu. “Karşısına çıkmasaydım-” derken kelimeler boğazıma dizildi. Sesim zar zor çıkıyordu.
 “Bir kalbinin olduğunu fark etmeyecektik.” demesiyle kollarımı Cankut’a doladım. Omzuna hıçkırıklarımı susturmak istercesine dudaklarımı bastırdım ve ağlamaya başladım. Hiçbir şey söylemedi. Sadece gözyaşlarımı paylaşırcasına beni sıkıca tuttu. Hayatımda kendimi hiç bu kadar savunmasız hissetmemiştim. Her şey pusluydu. Sanki göğsüm parçalanacakmış gibi hissediyordum. Böyle giderse gerçek manada kalbim durabilirdi.
Eğer Ayşin’e can verebilecekse, dursundu da zaten. Çünkü içinde onun olmadığı bir dünya artık yaşamaya değer değildi benim için…

**-**
Uzun bir bekleyişten sonra, önce Müdür, daha sonra Özcan Bey Yer Fıstığının yanından çıktı. Panikle onlara doğru yürüdüm. Sanki Müdür, bu süre zarfında on yıl yaşlanmıştı. Metin durmaya çalışsa da omuzları düşüktü. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. Ne hissettiğini çok iyi biliyordum. 
     “O iyi mi?”
İkisinin de bakışları bana döndü. Müdür sanki orada olduğumu yeni fark etmiş gibi bakarken “Orada ne oldu?” diye sordu. “Ona bunu kim yaptı?” 
Verecek cevabım çoktu ama söyleyecek gücüm yoktu. Hele de arkamda ağzımdan çıkacak kelimeleri bekleyen polisler varken. Müdür üzerime doğru yürüyüp formamı kavradı. Tepki vermemek için olabildiğince hareketsiz kaldım. Ne derse, ne yaparsa sonuna kadar haklıydı.  Beni sarsarken “Kim kızımın canına kıymak istedi?” diye bağırdı. Yavaşça yutkundum.
     “Benim kızım sigarayı ağzına sürmemişken, alkolün yanından geçmemişken, uyuşturucu kullandığını kimse bana inandıramaz.”
İlk kez birinin gözlerine bakamıyordum. Sesinin yankısını kalbimde hissediyordum. Çok şey söylemek istiyordum da hiç birini kelimelere dökemiyordum.  “Evladım, o kadar zor zamanlarında bile canına kıymayı düşünmedi. Böbrek ağrısı çekti de bir kere gıkını çıkarmadı. Şimdi bana kimse, intihar etmek istercesine altın vuruş yaptığını söyleyemez!”
Bağırışının yankısı bile geçmeden beni sarsmayı bıraktı. Hâlâ formamı avucunun içinde tutuyordu ve daha ne olduğunu anlamadan başını göğsüme bastırdı. Yumruklarını sıktı, avucunun içindeki formam daha da toplandı ve sırtım gerildi. Ne yapacağımı bilmez halde adama bakarken omuzları titremeye başladı. 
Ağlıyordu, kızının bu halde olmasına neden olan adamın göğsünde ağlıyordu.
     “Koruyamadım, inci tanemi saklayamadım kötülüklerden.”
Vicdanım ağzıma sıçarken gözlerimi kapattım. Dermanım kalmamıştı. Güçlü durmaya çalışmak hiç bu kadar zor olmamıştı. Göğsüme hafif hafif yumruk atarken başımı yukarı kaldırdım. ‘Allah’ım sabır ver’ diye dua ederken birden benden ayrıldı.
Gözyaşlarını silerken Yer Fıstığının doktoruna döndü. “Ne gerekiyorsa yapılsın.” dediğinde Özcan bey başını tamam anlamında sallarken “Uygun donör aranmaya çoktan başlamış.” dedi. 
Müdür “Benden alın.” dediğinde “Efendim.” diyen doktorun acılı sesi içimi titretti. “Böbreklerinizin uygun olmadığını biliyorsunuz. Eğer kızınıza yardım etmek istiyorsanız, gerekli olan parayı bir an önce bulsanız iyi olur.”
Çaresizce ellerini yüzüne bastıran adam “Allah’ım yardım et. Bir çıkış yolu göster.” diye fısıldadı. Ortamda gergin bir sessizlik oluştu. Özcan Bey “Ayşin’i bizim hastaneye nakil yaptırmak sadece ona zarar verir, o yüzden hastane yönetimiyle konuşup hastamla burada ilgileneceğimi bildirmem gerekiyor. İzninizle.” diyerek bir yere doğru yürürken aklıma gelen deli fikirle peşinden koşup önünü kestim. İrkilen adam “Delikanlı?” diye sorgulayınca “Benden alın.” dedim. Kaşlarını çatarken “Gerekli olan böbreği benden alın.” diye devam ettim. 
     “Delikanlı bu çok ciddi bir karar. İleri de pişman olacağın bir hareket-”
     “Eğer Ayşin ölürse, asıl o zaman pişman olacağım.” diyerek söyleyeceklerini ağzına tıktım. Derin bir nefes alan Doktor “Emin misin?” diye sordu. Başımı evet anlamında sallarken “Hayatımda hiçbir şeyden bu kadar emin olmamıştım.” dedim.
     Bir süre yüzümü inceledi. Hâlâ beni sorguladığını hissediyordum. İnanmak istiyor ama inanamıyor gibiydi. “Önce gerekli tetkikleri yapalım. Eğer doku uyumunuz varsa tekrar konuşuruz. O sırada da para-” 
     “Parayı ben halledeceğim.” diyerek sözünü kestiğimde kaşlarını çattı. “Yapabileceğin şeyi vaat et veya vaat ettiğin şeyi yap ya da hiçbir şey söyleme delikanlı. Bahsettiğimiz meblağ senin gibi birini aşar-” derken “Ne kadar gerekli?” diye sordum. 
     “En azından 50 bin TL’yi gözden çıkarmamız gerekiyor. Ayşin’in toparlanmasına göre bu fiyat artabilir ya da azalabilir.”
     “Tamam.” Sorgulayıcı bir edayla bana bakan Özcan Bey’e “Bu parayı bulacağım.” dedim. “Yeter ki siz elinizden geleni yapın ve Ayşin’i kurtarın.”
     Bir süre beni inceleyen doktor yavaşça başını tamam anlamında salladı. “Ve de sizden bir söz istiyorum.” diye fısıldayarak etrafa bakarken Cankut’la göz göze geldik. Sanki kafamdan geçenleri biliyormuş gibi bana endişeyle bakıyordu. Derin bir nefes alıp tekrar Özcan Bey’e döndüm.
     “Bu durumdan, yani böbreğimi verme ve para konusundan, şimdilik kimsenin haberi olmasın.”
     
**-**


“Lan hadi böbreğini vermeyi geçtim, o kadar parayı nereden bulacaksın?”
Saatlerdir beynimin etini yiyen Cankut’la hastane bahçesinde sabahı etmiştik. Gökyüzü, karanlığı dağıtan, capcanlı pembe ve turuncu renklerden oluşmuş bir girdap gibiydi ve her saniye beni biraz daha kendine çekiyordu.
     “Bulacağım bir yerden işte.” diyerek oturduğum bankta öne eğildim ve başımı ellerimin arasına aldım. “İşte nereden bulacaksın, kendini satacaksın desem beş para etmeyeceğini ikimizde biliyoruz.” Cankut’un imasıyla hafifçe gülümserken geriye doğru yaslandım. Elimdeki çakmağı parmaklarımın arasında döndürürken “O zaman seni satarız Sarı, ne dersin?” dedim. Gözleri dehşetle açılan Cankut’la gülümsemem biraz daha yüzüme yayıldı. Tepkileri bu stresli anımda bile birazda olsa kafamı dağıtmama neden oluyordu. Gözlerimi tekrar elimdeki çakmağa çevirdim. Aynamsı görüntüsünde kendime bakmaya çalışırken “Biraz dövüşlerden kazandığım birikmiş param var. Üstünü de bir yerden bulmaya çalışacağım.” dedim.
     “Aslında iki, üç dövüşle o parayı çok rahat toparlarsın ama-”
     “O kadar vaktimiz yok Sarı.” diye sözünü kestim. Çakmağı cebime sokarken “Ayrıca vaktimiz olsa bile artık Patron’a minnet etmek istemiyorum.” diye devam ettim. Hastanenin girişindeki iki polisin bize doğru baktığını fark ettiğimde derin bir nefes aldım. 
     “Uraz” diyerek ayağa kalkan Cankut karşıma geçti. “Mantıklı ol. O parayı en hızlı şekilde toparlayacağın yer, dövüş.” dediğinde sessiz kalma hakkımı kullandım. Biliyordum. Tek dövüşle bile yeterli meblağı toplardım ama o adamdan bunu istemeyecektim. Karşısına para istemek için değil hesap sormak için dikilecektim.
Özcan Bey’in dışarı çıkmasıyla Sarı’yı önümden itekledim. Birini arıyormuş gibi etrafa bakındığında ona doğru tereddütle ayağa kalktım. Göz göze gelmemizle aradığı kişinin ben olduğunu bana doğru yürümesiyle anladım. Kalbim yerinde debelenmeye başladı; belli ki beklediğimiz sonuçlar hazırdı.
     “Sonuçlar mı çıktı?”
Başını evet anlamında sallarken konuşmasına izin vermeden “Sonuç?” dedim. Elindeki kâğıtları bana doğru uzatırken “Dokularınız uyumlu. Böbreğini Ayşin’e verebilirsin. Eğer fikrini değiştirmediysen…” dedi. Saatler sonra ilk kez rahatlatan bir şekilde nefes aldım. “Başka bir bağışçı bulmadığınız sürece asla fikrim değişmez.” dediğimde “Başka bir bağışçı da bulabileceğimizi sanmıyorum.” dedi. “Peki, parayı toparlayabildiniz mi?” 
     “Bir bölümü hazır, gerisini de bulmak için uğraşıyorum.” 
     “Tamam, o zaman para hazır olduğu gibi ameliyata alırız sizi.”
     “Ne kadar vaktim var?” diye sorduğumda yüzü kararan adam “Bilmiyorum ama elimizi çabuk tutsak iyi olur.” dedi. Cankut’la göz göze geldiğimizde aynı şeyi düşünmüş gibi doktora döndü.
     “Peki elimizdeki parayla ameliyatı yapsanız, o sırada ben kalan parayı toparlamaya çalışsam-” derken öne atılıp lafını kestim. “Ya da ameliyattan çıktıktan sonra ben toparlayıp size getirsem olmaz mı?” 
Başını olumsuz anlamda sallayan Özcan Bey “Hastane kuralları belli çocuklar. Parayı hesapta görmedikleri zaman ameliyata almıyorlar. Belki araya tanıdıkları sokarak kuralları esnetebilirim ama.” deyip bana baktı. “Senin ameliyattan sonra bir süre para toplayabileceğini sanmıyorum delikanlı.”
O parayı ben bulamazsam bu kadar kısa sürede kimse bulamazdı. Her zamanki gibi kader beni Patron’a doğru itiyordu. Cankut’la göz göze geldik. ‘Başka çaren yok’ der gibi bakarken derin bir nefes aldım. 
     “Tamam.” diyerek doktora döndüm. “Siz ameliyat hazırlıklarına başlayın. Parayı bugün getireceğim.” Özcan Bey, tek kaşını kaldırdı. İstediğim zaman neler yapabileceğimle ilgili en ufak bir fikri yoktu. İnanmak isteyen bir ses tonuyla “Tamam, senden haber bekliyoruz o zaman.” deyince başımı tamam der gibi bir kez salladım. Doktor yanımızdan ayrılırken Cankut görüş alanıma girip “En sonunda sözüme geldin.” dedi. “Sıkma canını doğru olanı yapıyorsun.” Doğru mu yanlış mı yaptığımı oraya gittiğimde görecektim. Umarım işleri ben sabırlı kalmaya çalıştıkça daha da yokuşa sürmezdi.
     “Ben gidiyorum. Sen burada kal Sarı. Gözün Ayşin’in üzerinde olsun ve o piç kurusunu beş metre ötesine bile yaklaştırma.”
Yürümeye başladığımda kapının önünde dikilen polislerle duraksadım. Buraya onlarla gelmiştim, arabam stadın önünde kalmıştı. Cankut’un arabasını alabilirdim ama bu adamlardan nasıl kurtulacaktım. Arkamı döndüğümde “Ne oldu?” diye soran Sarı’ya “Bana yardım etmen lazım.” dedim. Dakikasına gözleri arkamdaki bir noktaya takılırken “Onları ben hallederim.” dedi. Bazen sesli düşündüğümü sanıyordum. Bu zamana kadar beynimden geçenleri bu kadar iyi bilen biri olmamıştı. “Bir de arabana ihtiyacım var.” dediğimde hiç düşünmeden anahtarları cebinden çıkarıp bana uzattı. 
     “Eyvallah kardeşim.” diyerek anahtarları avucumun içine saklarken “Benden işaret bekleyene kadar bahçede oyalan.” deyince başımı tamam anlamında salladım. “Ve Allah aşkına aptalca bir şey yapma Kurt.” 
     “Denerim. Telefonun açık olsun ve ne olursa olsun bana haber ver.” derken omzuma elini koyan Sarı “Merak etme.” dedi. Minnetle gülümsedim. O da cesaret verircesine omzumu sıktı.
Yanımdan ayrıldığında geri dönüp banka oturdum. Cankut bu sürede ortadan kayboldu. Öne doğru eğilip stresimi dışa vurur gibi bacağımı sallamaya başladım. Ara ara polisleri kontrol ediyordum, hâlâ aynı yerlerinde duruyorlardı. Bir süre sonra bir polis içeri girdi ve o an elinde bir tepsiyle Sarı göründü. Kısa bir an benim olduğum tarafa bakmasıyla duruşumu dikleştirdim. Sanırım zamanı gelmişti. Polisle bir şeyler konuşurken adam tepsideki bardağı eline aldı ve gülümseyerek dudaklarına götürdü. Cankut duruşunu dikleştirdi. Belli ki ne plan yaptıysa şu ana kadar tıkır tıkır işliyordu.  Diğer polisin de yanlarına gelmesiyle tepsideki diğer bardağı ikram etti. Stresten dudaklarımı dişlemeye başladım. Bir süre daha muhabbet eden Cankut telefonunu eline aldı ve sanki konuşur gibi yaparak yanlarından ayrıldı. Bana bakmadan hastaneye girerken telefonum çalmaya başladı. Boş bulunup yerimden sıçradım ve telefonu cebimden çıkardım. Gördüğüm isimi bekletmeden telefonu açtım.
     “Sarı?”
     “Ne zaman etki eder, ne kadar sürer bilmiyorum.”
     “Neyin?” dediğimde “Müshil ilacının.” dedi. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Adamların içeceğine müshil ilacı mı koydun?” diye sorduğumda “Ne yapayım, anca onu buldum. Bir şey olursa çayınızı çeşme suyundan yapmışlar deriz.” dedi. Kahkaha atmamı son anda durdururken “Bu iyiliğini hiçbir zaman unutmayacağım.” dedim.
     “Valla bence onlarda unutmayacak. Neyse, çok vaktin yok. Acele et.”
Telefonu kapattı. Belli belirsiz gülümseyerek başımı iki yana salladım. Bu çocuk ve cin fikirleri… Telefonu cebime koyarken adamları izledim. Önce ilk çayı alan içeri girdi. Diğer adam bana doğru bakınca bakışlarımı kaçırdım. Bir süre yanımda oturan amcanın gazetesinde yazanları okuyormuşum gibi yaptım. Kaçamak bir bakış attığımda diğer polisinde içeri girdiğini gördüm. Gözden kaybolmasıyla ayağa kalktım ve otoparka doğru koştum. 
     Bekle beni Patron, canını alamasam bile Ayşin için paranı alacağım.

**-**  
Kobra’dan, Patron’un nerede olduğunu öğrendim ve tam gaz oraya doğru yola çıktım. Yol boyunca parmaklarımı ve boynumu kütleterek bedenimi gevşetmeye, saatlerdir üzerimde olan gerginliği azaltmaya çalıştım. O parayı almaktan başka çarem yoktu ve buna gergin olmam yardımcı olmayacaktı. 
Mekânın önüne geldiğimde kapıda bekleyen Kobra’yı gördüm. Arabayı park ederken beni fark etti ve hızlı bir şekilde arabaya doğru yürümeye başladı. Büyük ihtimal telefonda yaptığı gibi kafamı ütülemeye devam edecekti.
     “Uraz sen aklını mı kaçırdın?” 
İşte başlıyoruz. Arabadan indim. Kobra’ya ne cevap verirsem vereyim yeterli gelmeyeceğini biliyordum. Bu yüzden sessiz kalıp yürümeye başladım. Ardı ardına söylediği ismimle bana konuşmam için baskı yapıyordu. Onu duymazdan gelerek içeri girdim. Doğrudan Patron’un odasına doğru yürürken karşıma çıkan bütün adamlar gözlerini benden kaçırıyordu. Ardımdan konuşmaları fısıltılar halinde kulağıma geliyor ama enerjimi onlara harcamayı düşünmüyordum.
Patron’un odasına geldiğimde kapıyı kırmak istercesine açtım. İçeridekiler başını kaldırıp bana baktı, hepsi sus pus olmuştu. Yanlarına doğru yürüdüm. Patron arkamdaki adamlarına bakarken başıyla çıkmalarını işaret etti. Daha sonra dikkatini toplantıdaki adamlara verdi ve boğazını temizleyip “Beyler.” dedi. 
     “Bizi biraz yalnız bırakır mısınız?”
Adamlar kendi aralarında mırıldanarak odadan çıktılar. Patron içmekte olduğu viski bardağını eline alırken “Konuşmak istediğin bir şey mi var, Kurt?” dedi ve içkisinden bir yudum aldı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Rahatlığının nedeninin beni çileden çıkarmak olduğunu biliyordum. İçimdeki siniri yakıp kül etmek istercesine derin bir nefes aldım. Ona istediğini vermeyecektim.
     “Paraya ihtiyacım var.”
Alayla kahkaha attı. “Herkesin paraya ihtiyacı vardır evlat.” Bardağının kenarında parmağını gezdirerek “Önemli olan ne kadar olduğu.” deyip yüzüme baktı. “Ve buna değecek bir neden olup olmadığıdır.”
Sakin tonu bile beni kışkırtmaya neden oluyordu. “Değecek bir neden için 30 bin istiyorum.” dediğimde tek kaşı havaya kalkan adam “O kızın 30 bin edeceğini sanmıyorum.” dedi. Yumruklarımı sıktım. Her zaman olduğu gibi her şeyi biliyordu. İpler onun elindeydi ve istediği zaman bırakabilirdi. Yine de diğer uçtan iplere sıkı sıkı tutunmaktan başka çarem yoktu.
     “Ama ben ederim.”
Kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı. Devamını merak ettiği çok barizdi. “Ve o paraya bugün ihtiyacım var.” Şaşkınlığı daha da artan Patron “Hem de bugün.” dedi. “Bu kadar acil olan ne?” derken birden dehşetle iç çekti. Rol yaptığı her yerinden belli oluyordu. “Yoksa ufaklığa bir şey mi oldu?”
Bu adam bazen kendimi onun oyuncaklarından biriymişim gibi hissetmeme neden oluyordu. Yine benimle oynamaya başlamıştı ve bu sefer fazlasıyla can sıkıcıydı. Dişlerimi sıktım; onun verdiği acıyla dikkatimi dağıtmaya, sakinleşmek için o acıya odaklanmaya çalıştım. Bakışlarını bana kilitleyip, alaylı bir ifadeyle dudaklarının kenarı kıvrıldı.
     “Sanırım ufak bedeni, altın vuruşu kaldıramadı.”
Sözleri ok olup yayından çıkmış ve tam on ikiden kalbime saplanmıştı. Daha fazla dayanabileceğimi sanmıyordum. Tepkimi görmek istiyordu; o zaman görecekti. Öfkenin bedenimi ele geçirmesine izin verdim. Ona doğru yürüyüp avuçlarımı masaya dayadım ve yüzümü onunkinden sadece birkaç santim uzak kalana kadar eğdim. Geri kaçmadı, zaten kaçmasına izin verecek sabrım kalmamıştı.
     “Altın vuruşun gerçek anlamını tatmak istemiyorsan, bu gece bana o parayı vereceksin.”
Bir süre gözlerimin içine bakan adam yavaşça gülmeye başladı. Ellerimi masaya vurdum. Tek kaşı havaya kalktı. Meydan okurcasına bakmaya devam ederken geriye yaslandı. “O parayı sana vermeyeceğim.” diyerek ellerini koltuğunun kolçaklarına koyarken “Sen kazanacaksın.” dedi. “Benim istediğim zaman.”
     “Bu sefer senin isteklerinin hiçbir önemi yok.”
     “Konu o kızken, senin için öneminin olmadığını ben biliyorum Kurt. Senin bilmediğin şey ise her zaman benim isteklerimin önemli olduğu ve önemsenmediğinde bedelinin ağır olacağı. Sanırım son olayla anlamışsındır.”
Koltuğunun kolçaklarından destek alarak ayağa kalktı ve ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Her şeyi planlamıştı. Benden bir adım öndeydi. Vereceğim tepkileri bile biliyordu. Kafasında daha önce bu anı yaşamış gibiydi. İstediği daha da hırçınlaşıp üzerine saldırmamdı. Belki de sadece ne kadar dayanacağımı merak ediyordu; derslerine uyup uymadığımı kontrol ediyordu. Yine! En iyisi içindeki her şeyi kusana kadar tepki vermeden beklemekti. 
     “Senden çok ufak bir şey istemiştim. Yaparken zorlanmayacağını bildiğim bir şey ama sen bu kız yüzünden bu isteğimi erteledin. Buda yetmezmiş gibi bir de yalanlarınla oyalamaya çalıştın. Düşündüm. Bu zamana kadar kaç kişiyi kendimize bağlayabileceğimizi hesapladım, ne kadar para kaybettiğimizi belirledim. Dayanamadım, elimde olan, bu zamana kadar bitmesi gereken tüm malları buna neden olan kıza iade ettim. Hem de hiçbir maddi beklentim olmadan.”
Tam önümde durdu. 
Bir an üzerine atlayıp gırtlağını kesmek istedim. Bir daha konuşamaması için ses tellerini koparmak, düşünememesi için beynini çıkarmak istedim ama Yer Fıstığının bu adamın vereceği paraya ihtiyacının olması kendimi frenlememe neden oldu. 
     “Ama şimdi gelmiş bana para vereceğinize benden para istiyorsunuz.”
     Oto kontrolümün bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum. Öfkemi kontrol altına almaya çalışırken inlemelerimi bastırmaya çalışıyordum. Başını hafifçe yana yatırdı.
     “Ne yapacağım ben sizinle evlat?” diye sorduğunda cevap vermedim. Sadece başımı dikleştirip sustum. Aklıma en son bu şekilde konuşmamız geldi; sonrasında boynumda sigara söndürmüştü. İçim ürperdi, elimi boynuma götürme isteğiyle yanıp tutuştum ama yine de duruşumu bozmadım. Korkunun beni ele geçirmesine izin vermedim.
      Yüzümü incelemeye devam ederek başını hoşnut olmuş gibi sallamaya başladı. “Bazı dersleri unutmaman güzel.” diyerek arkasını döndü ve kendini siyah deri koltuklara büyük bir gürültüyle bıraktı.
     “Bunca yılın hatırına ikimizin de istediği olsun. Sana istediğin parayı şimdi vereceğim.”
Derslerini uygulayıp uygulamadığımı görmek istiyordu. En baştan beridir parayı verecekti ama bunun altından da bir şey çıkacağına emindim. “Ama.” dediğinde Patron’a baktım. “Dövüş bu gece değil, benim istediğim zaman olacak.” Gözlerim kısıldı. Burnuma kötü kokular geliyordu ama kabul etmekten başka çarem yoktu. “Ne zaman istersen.” Onaylarcasına başını sallayan Patron, gözlerini benden ayırmadan kapının önünde bekleyen adama seslendi. Kapı açıldı ve yeri titrete titrete yürüyen adam “Buyur Patron.” dedi.
     “Uraz’a istediği meblağı verin.” 
Başımı çevirip adama baktım. Yüzündeki ima onunda bu olayı garipsediğini belli ediyordu. Yine de “Tamam Patron.” dedi. Tekrar Patron’a baktığımda hâlâ gözlerinin bende olduğunu gördüm.
     “Başka bir şey?” dediğinde başımı hayır anlamında sallayıp “Yok.” dedim. “Çıkın.” Başıyla dışarı çıkmamızı emredince adamın arkasından yürümeye başladım. “Kurt” diye seslendiğinde bu kadarla bitmediğini anlarken yavaşça arkamı döndüm. Gözlerinin karanlığı üzerine çöken adam her zamanki tehditkâr ses tonuyla konuştu. 
     “İstediğim zaman, istediğim yerde olmazsan neler olabileceğini artık biliyorsun. Bir kere daha kazık atarsan, bu sefer o kızı kendi ellerimle öldürürüm.”

**-**

Parayı aldığım gibi soluğu bankada aldım. Birikmiş paramı da çektikten sonra arabaya atlayıp hastaneye doğru yola çıktım. Telefonumda hiçbir şey olmaması Ayşin’in iyi olduğunu düşünmeye iterken Patron’un son cümlesi içimi daraltıyordu. Bir planı vardı. Beni zorlayacak bir plan.
    Hastaneye geldiğimde Cankut’un kapının önünde volta attığını gördüm. Etrafta polisleri arayarak arabadan indim. Beni görmesiyle koşar adım yanıma gelirken “Sonuç?” diye sordu. Elimdeki poşeti gösterdiğimde “Verdi mi lan?” dedi. Başımı evet anlamında salladığımda şaşkın bir gülümsemeyle beni kucakladı. Bir an ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. 
     “Patron yaşıyor mu bari?”
Kahkaha atarak Cankut’u kendimden uzaklaştırırken “Şimdilik yaşıyor.” dedim. Şok olduğunu belli eden ses tonuyla “O zaman bu akşam dövüş var.” dedi. 
     “I ıh yok.” Sarı’nın kaşları çatılırken “O istediği zaman dövüş olacakmış.” diye devam ettim. Yüzünde şaşkınlık endişeyle karıştı. “Uraz, burnuma hiç iyi kokular gelmiyor. Bu adamın bir planı olduğuna eminim.” Saatledir kendi kendime bu konuyu irdeliyordum, bir de Cankut’la masaya yatıramazdım. Düşünmem gereken daha önemli bir şey vardı.
     “Şu anda endişelenmem gereken daha önemli bir konu var Cankut.”
Hastaneye doğru yürümeye başladığımda Sarı “Ayşin’in durumu aynı, fakat ailesi perişan halde.” dedi. “Bir şey söylemedin değil mi?” diye sorduğumda başını hayır anlamında salladı. “Peki, o piç kurusu nerede?”
     “Polisler pansumanı bittikten sonra karakola götürmüş. Bir daha da gelmedi.”
     “Güzel.” diyerek içeri girdim. Gözüm bekleme salonundaki Müdür ve Merve’ye takıldı. Gerçekten de Cankut’un dediği kadar vardı. Koşar adım Özcan Bey’in yanına çıktım. Parayı masasına koyduğum an gözleri fal taşı gibi açılan adam “Bulmuşsun.” diyerek ayağa kalktı. 
     “Ne gerekiyorsa yapın ve Ayşin’i kurtarın.”
Sanırım artık bana inancı tamdı. “Hemen işlemleri başlatalım.” diyerek yanıma geldi. Apar topar odadan çıktık. Cankut konuştuğumuz gibi para işini büyük bir gizlilikle halletti. Özcan Bey’de Yer Fıstığının ailesine ameliyatı hastanenin karşıladığını söyledi. Müdür başta bunu yadırgasa da araya tanıdıkları soktum demesiyle rahatladı. 
     “Böbrekte bulundu.”
Çığlık atan Merve babasına sıkıca sarılırken “Allah’ım sana şükürler olsun.” diye fısıldadı. Müdür “Kim?” diye sordu. Ne kadar söylemesini istemesem de bu olayın gizli kalamayacağını belirten doktor elini sırtıma koydu ve beni öne doğru itti. 
     “Uraz’ın dokuları Ayşin’le uyumlu çıktı. Bu yüzden ikisini hemen ameliyata alıyoruz.”
Merve kaşlarını çatarak bana sorgulayıcı bakışlar attı. Müdür ise direk sorgulamayı tercih edip “Neden?” diye sordu. “Böyle bir şeyi neden yapıyorsun?”
Omuz silktim. “Neden yapmayayım?” Kuşkuyla bana bakan Müdür “Bu çok ciddi bir karar Uraz. Oktay Bey’le konuştun mu?” diye sorunca bir an kaşlarım çatılır gibi oldu. “Oktay Bey?” dediğimde sesim hiçbir şey bilmediğimi belli ederken “Babandan bahsediyorum.” dedi. Onunda benim kadar şaşkın olduğunu ifadesinden anlarken “Babam mı?” diye düşündüm. Daha sonra Patron’un beni oğlu diye tanıttığı aklıma geldi. Bunca zamandır ekmeğini yediğim adamın adı Oktay mıydı? Daha önce bunu sorgulamak neden aklıma gelmemişti?
     “Haberi var.”
Bir süre yüzümü inceleyen Müdür “İzni var yani?” diye sorunca başımı evet anlamında salladım. Birden minnet dolu bir gülümsemeyle kollarımı tuttu. “Teşekkür ederim.” Gözlerinin sulandığını fark ettim. Tekrar teşekkür edince “Önemli olan Ayşin’in iyi olması.” dedim. Sorgulayan şekilde bana bakmayı sürdüren Merve babasının beni rahat bırakmasıyla karşıma geçti. Hiçbir şey söylemeden gözlerini üzerimde dolaştırdı. En son böyle baktığında yüzüme tokat atmıştı ama o beklemediğim bir anda boynuma atladı. 
     “Teşekkür ederim.”
Ardı ardına söylediği cümleyle git gide sesi daha da çatallaşmaya başladı. Ağlıyordu. Belki de ilk kez kardeşine olan sevgisini belli ediyordu. Sırf bu yüzden ona karşı olan nefretimi geçici bir süreliğine kenara koymaya karar verdim. Yavaşça sarılışına karşılık verdiğimde kollarını boynuma daha sıkı doladı. “Hadi Uraz.” Sırtımda hissettiğim elle Merve’yi kendimden ayırdım. Bana minnetle bakan gözlere elimden geldiğince gülümsemeye çalıştım.
      “Gerekli tetkikleri yapalım. Her şey normalse birkaç saat içinde ameliyata alırız.” 

**-**


“Hadi be oğlum, alt tarafı giyeceğin bir karış kumaş, saatlerdir içeridesin.”
Her şey göz açıp kapayana kadar hallolmuş, elime tutuşturdukları ameliyat elbisesiyle bir tuvalete hapsolmuştum. Mavi rengin huzur verdiğini söylemiştim değil mi? Sözlerimi geri alıyorum. Bir tek Yer Fıstığının gözlerinin mavisi bana huzur veriyordu. Gerisi sadece sinir bozucuydu.
Bu halde dışarı çıktığım an Cankut’un alay konusu olacağımı biliyordum. O yüzden saatlerdir hazırlanmak bahanesiyle içeride durup, götümün başımın meydanda olduğu kumaş parçasını izliyordum.
     “Uraz.”
Kapımı tıklatmasıyla daha fazla kaçamayacağımı anlarken “Geliyorum.” dedim. Duruşumu dikleştirdim, üzerimi düzelttim ve nefesimi sesli bir şekilde dışarı vererek kapıyı açtım. 
     Merakla kapının ardını görmeyi bekleyen Cankut’la göz göze gelince dudakları aralandı. Baştan aşağı gözlerini pörtleterek beni süzerken “Sakın gülme.” diye uyardım. Tekrar yüzüme baktığında dudaklarını birbirine bastıran Sarı, bisiklet lastiğinden hava kaçırır gibi sesler çıkarmaya başladı.
     “Sarı!”
Derin derin nefesler alarak gülmesini durdurmaya çalışırken “Bu renk senin rengin değil. Ayrıca elbise vücuduna hiç oturmamış.” dedi. “Üzgünüm ama bizimle değilsin.” dediği an suratımın aldığı şekille dayanamayıp kahkaha attı; sesi hastane odasında yankılandı. Resmen benimle dalga geçiyordu.
     “Beğenmediysen beyazı da var Sarı, pamuk detaylı. İstersen senin üzerinde bir deneyelim.”
Tehdidime rağmen gülmeye devam eden Cankut’u duymamaya çalıştım. Yatağıma doğru yürürken “Ne zaman gelecek bu gardiyanlar?” diye sorunca gülümsemesini durdurup “Amma meraklısın kesilip biçilmeye.” dedi.
     “Bir an önce olsun, bitsin. Patron’un sağı solu belli olmaz. Çağırana kadar toparlanmalıyım.”
Cankut yanıma otururken “Sahi, ya sen ameliyattayken ya da yoğun bakımdayken çağırırsa, ne yapacaksın?” diye sordu. Saatlerdir düşündüğüm ve bir türlü cevabını bulamadığım soruyla derin bir nefes aldım. 
     “Ağzını hayıra, götünü bayıra aç Sarı.”
Şaşkınlıkla alnı kırışan Cankut “Sen benim yerime açmışsın zaten.” deyince birden ensesini kavradım, tepki olarak ufak bir inilti dudaklarının arasından kaçtı. Onu kendime doğru çekerken durumun ciddiyetini anlayan Sarı “Sadece üzerindeki stresi azaltmaya çalışıyorum.” dedi. 
     “Daha çok strese soktuğunun farkında mısın?” 
     “Artık farkındayım Kurt, şu boynumu koparmadan bıraksan diyorum.”
Ellerimi üzerinden çektim. Elini ensesine götürüp sıvazlayan Sarı yüzünü buruşturdu. Gözlerimi odada dolaştırdım. Düşünceler beynimde kaosa neden olurken sıkıntıyla iç çektim.  
     “Umarım öyle bir şey olmaz.” 
Bana doğru baktığını hissedince Sarı’ya döndüm. “Eğer öyle bir şey olursa, yani ben baygınken ararsa, beni uyandırmak için elinden geleni yap.” Başını düşünceli bir şekilde salladığını görünce “Eğer uyanmazsam da.” dedim. Ölebilme ihtimalini düşündüğünü biliyordum.
     “Ayşin’i korumak için elinden gelenin fazlasını yap!”
Cankut gözlerimin içine baktı. Elimi omzuna koydum ve hafifçe sıktım. Bakışlarımla ‘Tamam mı?’ demeye çalışırken başıyla beni onayladı. Kolumu omzuna atıp kendime doğru çektim. Bu hareketim karşısında gerildiğini hissediyordum, ilk kez ona bu şekilde dokunmuştum.
     “Başlarda ne kadar uyuz olsam da, şu boktan hayatıma kattığım en değerli şeylerden birisin.”
     “Ne oluyor lan? Elbise giydin diye karı gibi duygusala mı-” Kafasına vurmamla cümlesi yarıda kalırken “Şamar oğlanına döndüm iyice ha!” dedi. “O zaman çeneni kapalı tut” derken kapı açıldı. İçeri giren hemşireyle Cankut benden uzaklaşırken “Düşündüğün gibi değil.” dedi. “Sadece arkadaşız.”
Kız şaşkınlıkla gülümserken Sarı bana bakıp göz kırptı. Bu çocuk kızları etkilemek konusunda hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Başımı iki yana sallayarak elindeki tepsiyle bana doğru gelen kıza baktım. “Birazdan ameliyata alınacaksınız.” diyerek damar yolumdan enjektörle bir sıvı gönderirken “O ne?” diye sordum. 
     “Stresinizin azalmak için, geçmiş olsun.”
Cankut’a baktım. Gözleriyle hemşireyi soyuyordu ama hemşire, Cankut’la göz teması kurmadan odadan çıktı. Gözlerini kısarak bana dönen Sarı “Seninle geze geze zaten kısmetim azaldı, bir de yakın temasla iyice kapatıyorsun.” dedi. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırarak yatağa uzandım.
Saat ilerledikçe üzerimdeki gerginlik azaldı ama bu seferde göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı. Uyumamak için ayağa kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım. Birazdan bayılacağımı hissetsem de inatla uykuya direnmeye çalışıyordum. Dünden beri Ayşin’i görmemiştim ve doktorun söylediğine göre görebileceğim tek yer ameliyathaneydi. Son kez Yer Fıstığını görmeden bıçak altına yatmak istemiyordum.
Kapı açıldı. Hasta bakıcıyı gördüğüm an zamanın geldiğini anladım. Cankut ayaklanırken adam sedyeyi odaya soktu. “Ona gerek yok, yürüyerek gidebilirim.”
     “Uraz bey yatmanız gerekiyor-” derken adamı bakışlarımla susturdum. Sedyenin üzerine yatarsam uyuyacağımı biliyordum. Bu yüzden beni hiçbir kuvvet onun üzerine yatıramazdı. Yürümeye başladığımda Cankut’un adamla bir şeyler konuştuğunu işittim. Umursamadan koridora çıktığımda bir an gözlerim karardı. Düşmemi engelleyen şeyle gözlerimi araladığımda karşımda Müdür’ü gördüm. Endişeyle bana bakarken “İyi misin evlat?” diye sordu. Evlat kelimesiyle, bir an ışık hızıyla aklımda dolanan Patron, silkelenmeme neden olurken “İyiyim.” dedim.
     “Sedyeye yatsan daha iyi olur.”
     “İstemiyorum.” 
Başını tamam anlamında sallayan adam yavaşça koluma girdi, hiçbir şey söylemedim. Yürürken birinden destek alsam fena olmazdı. Sedyenin odadan çıktığını gördüğümde yürümeye başladım. Hasta bakıcı koşturarak peşimden geldi. Asansörle ameliyathaneye indik. Kapının açılmasıyla içim ürperdi. 
     Soğuktu ve ilk kez üşüdüğümü hissediyordum.
     Üzerinde ameliyathane yazan buzlu cam kapının önüne geldiğimizde Müdür kolumdan çıktı. Hasta bakıcı kapının yanındaki kutuya şifreyi girerken Cankut’la göz göze geldik.
     “Söylediklerimi unutma.”
Başını tamam anlamında salladı. Bakışlarımı Sarı’dan Müdür’e çevirdim. Dokunsam ağlayacak gibi duran adam beni kollarının arasına aldı. Bir anda kaskatı kesildim, gafil avlanmıştım. 
     “Bu yaptığını hiçbir zaman unutmayacağım Uraz.”
     Ne tepki vereceğimi bilemezken elimden geldiğince hareket etmemeye çalıştım. Cankut’la göz göze geldik. Bana cesaret vermek istercesine başını salladı, bende sorun olmadığını belli edercesine gözlerimi açıp kapattım. 
     “Sana borçlandım.” diyerek benden ayrılan Müdür’e “Bir böbrek kadar, büyütmeye gerek yok.” dedim. İçten bir gülümsemeyle bana bakıp kollarımı sıvazladı. Gülümsemeye çalışıp hasta bakıcının açık tutmaya çalıştığı kapıdan girdim. 
Başka bir kapıdan daha geçtik. Karşıma çıkan doktor yürümemi garipsese de hiçbir şey söylemedi. Sadece bundan sonrasını bu şekilde gidemeyeceğimi anlattı. Sedyeye oturdum. Fırına ekmek verilir gibi steril alana geçtim. 
Uykum geldiği için mi bu kadar üşüyordum yoksa soğuk katlanılamayacak kadar artmış mıydı? Ameliyathanenin kapısının açılmasıyla doktor ve hemşirelerin bana dönmesi bir oldu. 
     “Hoş geldin Uraz.”
Özcan Bey’e başımla selam verirken sedyenin üzerinde yüz üstü yatan Ayşin’den gözlerimi ayıramıyordum. Saatler ondan, rengini götürmüş olabilirdi ama hâlâ çok güzeldi. Gözümü ondan ayıramıyordum; efsunlanmış gibiydim. Onu gördükçe bir kalbim olduğunu hatırlıyordum, ruhumun huzurlu olduğunu hissediyordum. Daha önce tatmadığım duygular bedenimde cirit atıyordu. Anlatılanlara göre aşk olmalıydı ve ona neden aşık olduğumu açıklamam için baskı yapılsa açıklamam bu olurdu; çünkü çok güzel. Dış görünüşten bahsetmiyordum, onu bir derginin kapağında göremezdim. Daha çok müzede bir tabloda görebileceğim bir güzelliği vardı. Ruhundan gelen bir güzellik. Bu haliyle bile beni büyülemeyi başarabiliyordu.
     “Hazır mısın?”
Bakışlarımı içeri girdiğimden beri ilk kez Yer Fıstığından ayırıp Özcan Bey’e çevirdim. Başımı evet anlamında sallarken “Yüz üstü uzan bakalım.” dedi. Gözlerimi Ayşin’den ayırmadan sedyeye uzandım. O kadar dardı ki bir an yere kapaklanacağımı düşündüm. Üzerime bir şeyler örtülürken Yer Fıstığı hafifçe kıpırdandı.
    “Uyanıyor mu?” Sesimden heyecanım belli olurken önümde duran hemşire arkasına baktı. “Anestezinin etkisi.” dediğinde heyecanım anlamsız bir hüzne boğulurken hafifçe dudaklarını oynattı.
     “Ur-az.”
Ve aniden bir damla yaş gözünden burnuna kadar süzüldü ve burnunun ucunda durdu. Elimi uzatmaya çalışınca hemşire önümden çekildi. Yavaşça burnunun ucundaki yaşı silip “Buradayım.” diye fısıldadım. Hafifçe kaşı gözü kıpırdadı. Beni duyduğuna inanmak istiyordum. Elimi yanağına koydum. Buz gibiydi; sanki ölüme bir adım daha yaklaşmıştı.
     “Benden bu kadar kolay kurtulamazsın Yer Fıstığı.”
Ağzıma takılan şeyle elimi çekerken anestezi uzmanıyla göz göze geldim. “Heyecan yok sanırım.” diye sorduğunda başımı evet anlamında sallarken tekrar Ayşin’e baktım. Beni heyecanlandıran tek şey onun gözlerini açtığı anı görmekti ve bunu gören ilk kişi olmalıydım.
     “Şimdi sana bir hava vereceğiz. Bu verilirken kimse 30’a kadar sayamadı. Bakalım sen başarabilecek misin?”
Yakıcı bir hava burnuma dolmaya başladığında “1” dedim. “2, 3, 4, 5, 6, 7”  Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı ama yine de gözlerimi Yer Fıstığından ayırmamaya çalıştım.
“8, 9, 10, 11” derken kelimeler ağzımda yuvrlandı. “12, 13, 14” Git gide konuşmam yavaşlarken gözlerimi daha fazla açık tutamayacağımı anladım. Allah’ım eğer birinin canını alacaksan, benimkini al. Yalvarırım.
     “15”
     Ve her yer karardı.
 
**-**

URAZ
Karanlık, zihnimi boğucu bir çarşaf gibi sarmalamıştı ama o koku... O keskin, metalik ve geniz yakan antiseptik kokusu duvarları aşıp bilincime sızdı. Burnumun ucunda bir kaşıntı, boğazımda ise paslı bir çivi varmış gibi bir his bıraktı. Titriyordum. Üzerimdeki o ince örtü, sanki vücudumun ısısını çalmak için oraya serilmiş, sert ve buzdan bir tabaka gibiydi. Bir yerlerden, belki de havalandırmanın o cansız boşluğundan üzerime üfleyen soğuk hava, tenimi binlerce küçük iğneyle dağlıyordu.
Gözlerimi açmama gerek yoktu; bu kokunun ve bu ruhsuz soğuğun tek bir adresi vardı: Hastane.
Büyük ihtimalle yoğun bakımın o zamansız boşluğundaydım ya da yarı karanlık bir odaya fırlatılmıştım. Etrafta ölümcül bir sessizlik hüküm sürüyordu ancak bu sessizlik gerçek değildi. Uzaklarda bir yerlerde yankılanan koşturmacayı, fayanslarda ritim tutan ayak seslerini ve fısıltıların arasına karışan metalik çarpışmaları duyabiliyordum. En yakınımdaki ses ise hayatımın yeni ve nefret ettiğim ritmiydi: Makinelerin o mekanik, ruhsuz "bip" sesleri.
Gözlerimi aralamak için verdiğim savaş, sanki gözkapaklarımın altına cam kırıkları doldurulmuş gibi sancılıydı. Sonunda başardığımda, görüşüm dumanlı bir perdenin arkasından süzülüyordu. Damarlarımda akan o ağır ilaç kokteyli, bilincimi bulanık bir sarhoşluğun içine itiyordu. Kendimi bir sis bulutunun içindeymiş gibi hissediyordum ama garip olan şuydu; bu kadar ilaç bile, gövdemin sağ tarafında yanan o yangını söndürmeye yetmiyordu.
Hareket etmek, dünyaya yeniden dahil olmak demekti ve ben şu an sadece durmak istiyordum. Göz kırpmak bile şakaklarımda bir şimşeğin çakmasına neden oluyordu.
Yan yatırılmıştım. Bir kadavra gibi hareketsiz kalmayı reddeden o eski, inatçı yanım dürtükledi beni. Acıyı bir kenara itmeye çalışarak, titreyen dirseğimin üzerinde doğrulmaya yeltendim. O an, sanki biri göğüs kafesimi ikiye bölmeye çalıştı. Çenem kenetlendi, dişlerim birbirine o kadar sert geçti ki çatırtısını kulaklarımda duydum. Benim gibi, acıyla uzun süre arkadaşlık etmiş biri için bile bu fazlaydı. Parmak uçlarım karıncalanıyor, ağzımın içindeki o çölsü kuruluk midemi bulandırıyordu.
Kafam çatlayacakmış gibi zonklarken, kaderime küfredercesine bir iç çektim ve kendimi tekrar yastığın insafına bıraktım. Sağ elimle usulca belimi yokladım. Orada, sağ tarafımda, etime yapışmış büyük bir bandaj vardı; asıl cehennem oradan yükseliyordu. Ve her nefes alışımda, sanki birileri içeriden ciğerlerimi bıçaklıyormuş gibi hissettiren o lanet olası direnler... Her soluk, bir işkence seansına dönüşüyordu.
Bakışlarım sağ elime kaydı. Derimin altına giren bir hortum, berrak ve soğuk bir sıvıyı damarlarıma pompalıyordu. Beni o makineye, o duvara, o binaya bağlayan bir pranga gibiydi.
Yüzümü tiksintiyle buruşturdum. Hiç düşünmeden, o hortumu tutup sertçe etimden ayırdım. Minik yaradan sızan kanın elime yayılmasını, yatağa damlamasını umursamadım. Hortumu bir kenara, değersiz bir çöp gibi fırlattım. Hiçbir makineye bağlı kalmak, hiçbir kabloyla hayata tutunmak istemiyordum. Eğer o lanet olası direnlerin beni içeriden bitirmeyeceğini bilsem, nefesimi kesen o plastik çubukları da tek bir hamlede söküp atardım.
Aklımda beliren gözlerle “Ayşin” diye fısıldadım. Ameliyat nasıl gelmişti? Şu anda durumu nasıldı? Bulanık gözlerim karanlık odayı taradı. Yalnızdım, her zamanki gibi. Cankut hangi cehenneme kaybolmuştu. Sözde beni onun uyandırması gerekiyordu. Saat kaçtı? Ne kadar zamandır uyuyordum? Telefon neredeydi? Ben uyurken Patron aramış mıydı?
     Kısa bir süre sonra kapım açıldı. İçeri giren hemşire ışıkları kapalı tutacak kadar sağduyuluydu. Uyanık olduğumu fark etmesiyle gülümsedi.
     “Aramıza hoş geldin.”
     “Ayşin nasıl?” diye fısıldadım. 
     Hayati bulgularımı kontrol etmek için makinalara bakarken birden gözü yerdeki hortuma takıldı. “Bunu çıkarmaman gerekiyordu.” diyerek hortumu yerine takmaya çalışırken elimi çektim. “Ayşin nasıl?” diye sorduğumda duraksayan kız “Ameliyatınız güzel geçti. Gerekli bilgileri Özcan Bey verir. İzin verirseniz bu hortumu yerine takmalıyım. Başka türlü ağrı kesiciyi size veremem.” dedi. Karşısında geri zekâlı varmış gibi konuşması sinirimi bozarken “İstemiyorum.” dedim.
     “Uraz Bey-”
     “Takarsan yine çıkaracağım. Çıkardığım gibi de seni boğacağım. O yüzden benden uzak dur.”
     Hemşire bir an tereddüt etti. Öfke dolu gözlerle ona baktığımı anladığında kaşlarını çatarak hortumu yerine koydu ve odadan çıktı. Büyük ihtimal birazdan doktoru getirecekti. Gözlerimi başucumdaki dolabın üzerinde gezdirdim. Telefonu göremeyince inleyerek çekmeceye uzandım. Zar zor açtığım yerde telefonumu görünce derin bir nefes aldım. Direnlerin batmasıyla çığlık atacak bir haldeyken telefona doğru uzandım ama almayı başaramadım. Kendimi zar zor yatağın ucuna kaydırdıktan sonra tekrar denedim ve parmak uçlarımla telefona dokundum. Nefes nefese kalmıştım. Biraz daha zorlanarak uzandım ve telefonumu elime aldım. İnleyerek eski pozisyonumu aldım. Nefeslerimin düzene girmesini beklemeden telefonu açtım. Saatin 19.07 olduğunu gördüm. Tam tamına bir gündür uyuyordum. Gelen mesajla zar zor yutkunurken ellerim titremeye başladı.
     
     Gönderen: Patron
     İki saat içinde Kuru çeşmedeki mekânda ol.


     Mesajı attığı saate baktım. 19:00 yani, yeni yeni kendime geldiğim zamanlarda atmıştı. Bu bir rastlantı mıydı? Yoksa sırf bu anı mı beklemişti? Nedense ikinci seçenek daha ağır basıyordu. Yine beni zorlamak istiyordu. Ya bu halde sözümü tutup tutmayacağımı merak ediyordu ya da dövüşe katılamayıp Ayşin’i öldürmek istiyordu.
     Kaybedecek zamanım yoktu.
     Dişlerimi sıkarak ayaklarımı yataktan sarkıttım ve dirseğimden destek alarak yataktan doğrulmaya çalıştım. Belimdeki bandaja hafifçe bastırarak kısa kısa nefes almaya çalışırken direnleri çekip çıkardım. Bir an nefesim kesildi. Gözlerim yaşardı, acıyla inlememek için kendimi zor tuttum. 
     Derin derin, düzenli nefesler alıp vererek acıyı yok saymaya çalıştım. Direnlerin çıktığı yerden akan kanı fark ettiğimde kendimi ayağa kalkmak için zorladım. Yatağın kenarına sımsıkı tutunarak dengemi sağladım. Ayaklarımı sürüye sürüye banyoya giderken görüşüm hâlâ bulanıktı ve bedenim alev alev yanıyordu. İki elimle lavaboya tutunup soluklanmaya çalışırken kanın yere damladığını gördüm. Tuvalet kâğıdını elime dolayıp diren yerine koyarken iç çektim. Bu nasıl bir acıydı…
     Tekrar odaya döndüğümde başucumdaki sargı bezi ve bandajları fark ettim. Belli ki düzenli olarak ameliyat yaramı temizliyorlardı. Hızla kanlı peçeteleri çekip sargı bezini bastırdım ve bantladım. Elimi hangi yarama bastıracağımı şaşırırken dolaba doğru yürüdüm. 
     Kıyafetlerimi çıkarıp yatağın üstüne koydum. Pantolonumu giymeye çalıştım ama bu pek mümkün değildi. Bacaklarımdan yukarı çekebilecek kadar eğilemiyordum.
     Sessizce bir süre mücadele ettim. Acıdan nefes alamaz olmuştum. Gözyaşlarım göz pınarlarımda birikmiş, akmak için emrimi bekliyorlardı. O sırada kapının açılmasıyla irkildim.
     “Uraz?”
     “Cankut, neredesin sen?”
     Konuşmak canımı yakıyordu. Yanıma gelen Sarı “Ayşin’i kontrol ettim. Sen ne zaman uyandın? Burasının hali ne? Kanlar, ne yapıyorsun?” diye soru yağmuruna tutunca bıkkınlıkla iç geçirdim. Her birine cevap verecek enerjim yoktu. Bende benim için önemli tek şeyi sordum. “Ayşin nasıl?”
     “Hâlâ yoğun bakımda.” dediğinde pantolonu tekrar yukarı çekmeye çalışırken “Ne yapıyorsun Uraz?” diye sordu. Sesindeki sitemi fark edince Cankut’a baktım.
      “Patron, iki saat içinde dövüşte olmamı istiyor.”
     Dehşetle gözleri açılan Sarı “Daha öğlen yoğun bakımdan çıktın, doktor en az üç gün yataktan çıkmaman gerektiğini söyledi. Aklını mı kaçırdın Uraz? Ölmek mi istiyorsun?” deyince “Evet!” diye bağırdım. Yaralarım sızlayınca dişlerimi sıktım. 
     “Ölmek istiyorum var mı? Uzatma da yardım et, etmeyeceksen de köstek olma.”
     Bir süre yüzüme bakan çocuk hiçbir şey söylemeden önümde eğildi ve pantolonumu yukarı çekti. Uzanabileceğim yüksekliğe çıktığında işi devraldım ve giyindim. İnleyerek formamı üzerime geçirirken Cankut bir yandan yardım etmeye çalıştı. Üstümü giymek pantolondan çok daha kolaydı. Sarı tekrar önümde eğilip ayakkabılarımı giydirirken deri montumu zar zor üzerime geçirdim.
     Nefes nefese kalmıştım.
     Giyinirken hiç bu kadar zorlandığımı hatırlamıyordum.
     Eşyalarımı ceplerime yerleştirirken “Şimdi ne yapacağız?” diye soran Sarı’ya “Yakalanmadan dışarı çıkacağız.” dedim ve elimi belimdeki bandaja bastırarak yürümeye başladım. Bir kaplumbağa hızıyla yürüyordum. Her adımım acı veriyordu ama yine de kendimi zorluyordum. İçimden bir his Ayşin’e bakmam gerektiğini söylese de yakalanma ya da geç kalma riskini göze alamazdım. Tek temennim o uyandığında burada olmaktı.
     Ecel terleri dökerek asansörün önüne geldim. Etraftaki bakışları görmezden gelmeye çalıştım. Dengemi sağlamakta zorlanıyordum. Birden Cankut koluma girdi. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda “Düşmeni istemeyiz değil mi?” diye fısıldadı. Belli belirsiz gülümsedim. 
     Asansöre bindik. Aşağı inerken her katta durması gergin olan sinirlerimi biraz daha zorluyordu. Derin nefesler almaya çalışırken yaralarım sızlıyor, gözlerim acıyla sulanıyordu. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Ağlamamalıydım, bunu ben istemiştim. Yer Fıstığı için bu acıya katlanmalıydım.
     Başım taşıyamayacağım kadar ağır, bedenim söndüremeyeceğim kadar ateşliydi.
     Nihayet kimselere görünmeden hastaneden çıktık. Serin havanın yüzüme çarpmasıyla birazda olsa rahatladım. Saate baktığımda dövüşe çok az zaman kaldığını gördüm. Resmen yürürken zaman kaybediyordum.
     Cankut’a tutunup olabildiğince hızlı bir şekilde arabaya gittim. Ön koltuğa otururken çığlık atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Etimin çekildiğini hissediyordum. Sarı’nın kapıyı çarpmasıyla bile etkilenen yaralarım yüzünden “Yavaş” diye bağırdım. Nefes nefese şoför koltuğuna oturan Cankut “Bu kadarcık sarsıntıya bile dayanamıyorsan rakibinin yumruklarına nasıl katlanacaksın?” diye sordu.  Bilmiyordum, dövüş sırasında ne yapacağımla ilgili en ufak bir fikrim yoktu. Tek düşündüğüm şey zamanında oraya varmaktı. Zamanında oraya varıp Patron’a istediğini vermemek…
     “Orası beni ilgilendirir. Senin görevin ise beni tam zamanında oraya yetiştirmek.”
     Cankut gaza bastı ve ıstırap dolu yolculuğum başladı. Dişlerimi sıkarak güçlü durmaya çalıştım. Ara ara Sarı’nın beni izlediğini hissediyordum. Çektiğim acıyı belli etmemek için başımı koltuğa dayadım ve akan trafiği izledim. Her ani makas hareketiyle kasılıp gözlerimi kapatıyordum. Elimi direnin çıktığı yere bastırdım. Hissettiğim ıslaklıkla elimi baktım. Resmen kana bulanmıştı. Cankut’a belli etmemek için tekrar aynı yere bastırdım. Bir de onun telasıyla uğraşamazdım. 
     Mekâna geldiğimizde saate baktım; dövüşe on beş dakika kaldığını gördüğümde rahat bir nefes aldım. Daha doğrusu almaya çalıştım. Ağır ve dikkatli hareketlerle arabadan indim. Cankut yanıma gelip kolumdan tutmaya yeltendi ama bakışlarımla kendini geri çekti. Arada düşecekmişim gibi hissetsem de burada ondan yardım alacak değildim. Gözleri birden büyürken “Uraz kanaman var.” dedi. Başımı eğdiğimde formamın beyaz kısmının kanla kaplandığını gördüm. 
     “Bu kadarcık kandan ölmem.” diyerek yürümeye başladım. Gözlerim kararıyor, ayaklarım arada birbirine dolanıyordu. Girişteki kalabalığı fark edince “Bu taraftan.” diyen Sarı’yı takip ederek mekâna başka bir kapıdan girdim. İçerideki bağırışlar bu noktadan bile duyuluyordu. Attığım her küçük adım berbat bir acı verse de, cesur bir yüz ifadesi takınıp yürümeye devam ettim. “Yarana pansuman yapmamız lazım. Kobra’ya da geldiğini haber vereyim.” diyerek beni soyunma odasının kapısında bırakan Cankut’a “Çabuk ol.” dedim ve içeri girdim. Bedenim ayaklarımın taşıyamayacağı kadar ağırlaşmıştı, yine de oturmak istemiyordum. Oturursam kalkamazdım. İnleyerek üzerimdekiler çıkarttım. Dengemi sağlayamadığım için iki de bir ileri geri hareket ediyordum. Kanların gevşettiği bantlı sargı bezini çıkartıp yere attım ve formamı açık yaraya bastırdım. Dolapların içinde kendime yeni bir tişört ararken belimdeki ağrı tahammül edilmeyecek bir düzeye geldi. 
     Birden kapı açıldı. İçeri giren Kobra dehşetle beni incelerken “Ne yaptın sen çocuk?” dedi. Ameliyat için para topladığımı biliyordu ama böbreğini verecek kişinin ben olduğundan haberi yoktu. Cankut söyleyene kadar… “Sana da merhaba Kobra.” dediğimde kaşlarını çatarak yanıma geldi. “Cankut söylediğinde dalga geçiyor sandım ama doğruymuş, gerçekten o kız senin için bu kadar önemli mi?” Kobra’nın suratına imalı bir şekilde bakarken “Bende ki de soru, ölümü göze aldığına göre.” dedi ve beni kendine döndürerek formayı yaranın üzerinden çekti. Yüzü acıyla buruşurken “Direnleri kendin mi çıkardın?” diye sordu. Zar zor başımı evet anlamında sallayınca “Dikiş gerekli.” dedi.
     “Dikiş için vaktim yok Kobra.”
     “Sen canına mı susadın Kurt. Açık yara bu. Mikrop kapar, onu geçtim dikiş olmazsa kanamaya devam eder.”
     “Sadece pansuman yap geç, dövüşte nasılsa tüm dikişlerim patlayacak.”
     Korku ve endişe karışımı bir bakışla bana bakan adam Cankut’un elinden aldığı malzemelerle pansumana başladı. Midemin içinde aktif bir yanardağ vardı sanki tüm soluk borumu yakıyordu. Zaten yaralardan nefes almak güçtü. Bir de bu, işimi iyice zorlaştırıyordu. Kobra “Tamamdır.” dediğinde Cankut’un dolapların birinden bulduğu bol tişörtü üzerime geçirirken “Kaç dakika kaldı?” diye sordum.
     “Beş.”
     Allah kahretsin.
     Koşar adım soyunma odasından çıktım. “Yavaş ol Kurt, ben yoksam zaten dövüş başlamaz.” diye bağıran Kobra’yı umursamadan ayaklarımı sürümeye devam ettim. Önemli olan dövüşün başlaması değildi, iki saat dolduğunda benim orada gözükmemdi. Ringe yaklaştığımda duraksadım. Kobra elini omzuma koyarken ona doğru baktım. “Son kez soruyorum. Dövüşmek istediğine emin misin Uraz?” Başımı güçlükle evet anlamında salladım.
     “Herhangi bir şey olduğunda, bir acı, bir terslik-”
     “Dövüşü durdurmayacaksın Kobra.” 
     Sözünü kesmemle bir süre sessizce bana baktı. Omzumu sıkarak “Tamam.” dediğinde başımı onaylarcasına salladım. Kobra kısa bir an Cankut’a baktı. Sonra koşar adım birazdan mahşer yerine dönecek kalabalığa daldı. Nefes nefese ellerimi yaralarımın üzerinde gezdirdim. Bir süre sonra Kobra’nın sesi megafonda duyuldu.
     “Kana susayanlar burada mı?”
     Kalabalık içerisini yıkacak sesler çıkarırken duvara dayandım. Soğuğun içimdeki yangını birazda olsa söndürmesini dilerken Sarı karşıma geçti. Endişeyle beni izliyordu. Birazdan beni sinirlendirecek bir şeyler söyleyeceğine emindim.
     “Dövüşe geldin Uraz, önemli olan buraya kadar gelmendi. Kazanmak zorunda değilsin.”
     “Zorundayım.” diyerek iç çekip elimi belime yerleştirdim. “Kazanmak zorundayım, eğer kaybedersem bu sefer de paralarını kaybettirdiğim için Ayşin’e zarar vermeye çalışacak.”
     “Ve Çemberin Efendisi, Kurt Uraz!”
     Çığlıklar, ıslıklar havada uçuşurken Cankut’a baktım. “Eğer orada bana bir şey olursa-” diye başladığım cümleyle ensemi kavrayan Sarı “Olmayacak.” diyerek alnını alnıma dayadı.
     “Duydun mu beni?” diyerek ensemden beni sarsarken “Sana bir şey olmayacak.” dedi. “O yüzden bana kimseyi emanet etmeye kalkma.”
     Başımı tamam anlamında sallarken belli belirsiz gülümsedim. Kurt sesleri yeri göğü inletirken duruşumu dikleştirdim. Derin bir nefes alıp kalabalığa daldım. Beni görmeleriyle ıslıklar havada uçuşmaya başladı. Dişlerimi sıktım ve görüşüm bulanıklaştığında, başım döndüğünde, acıdan iki büklüm yere çökmek istediğimde bile acımı belli etmemeye çalıştım. Herkesin neden tişörtle çıktığımı merak eden fısıldaşmalarını duyabiliyordum.
     Çemberin ortasına eriştiğimde yutkundum. Ağzım kurumuştu. Gözlerimi etrafta dolaştırdım. Kobra ne aradığımı anlamış gibi bir şişe suyu elden ele bana uzattırdı. Açlıkla kapağını açıp kana kana suyu içtim. Elimin tersiyle ağzımı silerken Patron’un locasına doğru baktım. Ayaklanmıştı. Yüzünü tam olarak seçemesem de gerginliğini duruşundan anlayabiliyordum. Beklemiyordu, şu anda burada olmam onu şaşırtmıştı.
     Rakibime döndüm. Daha önce görmediğim adamı baştan aşağı süzdüm. Benden çokta iri değildi ama kasları küçümsenemezdi. Bugüne kadar dövüştüğüm herkesten farklı gibi duruyordu. Diğerlerinin yaptığı gibi abartılı bakışlarla gözümü korkutmaya çalışmıyordu; beni inceliyor, sanki aklında dövüşün üzerinden geçiyordu. Gözleri ne kadar analitik olursa olsunlar aynı zamanda akıldan yoksun gibiydi. Patron’un neden bu adamı seçtiğini anlamıştım. Bu sadece bir dövüş olmayacaktı, şeytanla dans edecektim.
     Ölüm bu gece benim için gelecekti.
     Ama benim ölmeye niyetim yoktu.
     Kobra’yla göze göze geldik. Her zamanki gibi bakışlarıyla hazır olup olmadığımı sorguladı. Gardımı aldım. Bu hareketimle iki yaramda sızladı. Gözlerimi kapatıp sessizce iç geçirdim. Gözlerimi açtığımda çatık kaşlı bir Kobra’yla karşılaşacağımı biliyordum. Umursamadım. Başımı hazırım anlamında salladığımda bir süre gözlerimin içine baktı. Beni vazgeçirmeye çalıştığını bildiğim için gözlerimi rakibime diktim.
     Kızgın bir boğa gibi beni izleyen adam Kobra’nın çaldığı düdüğü duymasıyla üzerime doğru koştu ve ben daha anlamadan suratıma yumruğu geçirdi. Bir an gerilerken ayaklarımı yere daha sağlam bastım. Ağzıma gelen kan tadını yere tükürmeme izin vermeden yumruklarını ardı ardına savurmaya başladı. Acıdan nefessiz kalırken can havliyle dirseğimi omzuna geçirdim. Dizlerinin üzerine çöken adam bacaklarımı kavradı. Daha nefesimi düzene sokamamışken kendimi sırt üstü yerde buldum. 
     Yaramın açıldığını hissediyordum; boğazım yırtılırcasına inledim. Bir an tüm kalabalık ölüm sessizliğine büründü. Çıt bile çıkmıyordu. Rakibimin şaşkın halinden yararlanıp bacaklarımı boynuna doladım. Bu hareketimle kasılırken sadece dövüşe odaklanmaya çalıştım. 
     Allah’ım sen bana yardım et.
     Bacaklarımı adamın boynunu kırmak istercesine sıktım. Buna rağmen adam keyifle gülüyordu. Bu hamlemi bekliyordu, belli ki bütün dövüşlerimi ezberlemiş, hangi pozisyonda ne yapacağımı aklına kazımıştı. Tıpkı benim eski dövüşte yaptığım gibi ayağa kalkmaya çalıştığını anlayınca şeytani bir gülümseme yüzüme yerleşti ve bacaklarımı gevşetip ayağa kalkması için ona izin verdim. Zekiydi. Aklı sıra benim taktiğimi uygulayacaktı ama unuttuğu bir şey vardı. Ben ondan daha zekiydim. Belki bu hamle yüzünden ölüme bir adım daha yaklaşacaktım ama yine de onun kazanmasına izin vermeyecektim.
     Tam olarak ayağa kalkmadan bacaklarımı boynundan çektim. Belim tekrar yere çarparken haykırarak tekmemi hayalarına geçirdim. Acıyla yere yuvarlanan adam mekânı inletirken Kobra vakit kaybetmeden başına gidip saymaya başladı. Dirseğimin üzerinde doğruldum. Vücudum acıdan uyuşmuştu. Nefes almaya çalışarak ayağa kalktığımda etrafın kan gölüne döndüğünü gördüm. Üzerimdeki tişört neredeyse kanımla yıkanmıştı. Dehşetle iç çeken kalabalığın gözlerini üzerimde hissederken rakibim kıvranmaya başladı. Ne kadar çabalarsa çabalasın ayağa kalkamadı.
     Gözlerim bulanıyor, ara ara görüntüler kayıyordu. Kobra’nın kırmızı kareyi rakibin üstüne atmasıyla dizlerimin üzerine düştüm. Acı tüm bedenimi ele geçirmişti ve artık hiçbir şey benim kontrolümde değildi. 
   Uykuyla uyanıklık arasında bir yerdeydim. Dünya bulanık, ağır çekim, inanılması güç bir düşten ibaretti. Baş dönmem gittikçe artıyor, görüşüm azalıyordu. Bütün alnımı kaplamış ter vücudumdan akan kana karışıyordu ve ben hâlâ dimdik durabilmek için büyük bir çaba sarf ediyordum.
     “Uraz!”
     Acı içimi paramparça ederken konuşamıyor, tepki veremiyordum. Göz kapaklarım öylesine ağırlaşmıştı, başım öylesine dönüyordu ki, daha fazla mücadele edemedim ve girdabın içine daldım. Gözlerim kapandı. Gücümün son parçasıyla cevap vermeye çabaladım; kelimelerim zar zor duyulan bir fısıltı halinde çıktı.
     “Sakın kendisini suçlamasına izin vermeyin.”

**-**

AYŞİN

     Deja vu…
     Bu anı daha önceden yaşamışlık hissi, beynin bir oyunudur. Peki ya gerçekten bu anı daha önceden yaşamışsam?
     Bedenim uyuşuk, ruhum yorgundu. Belimin olduğu kısımda mutlak bir kesik hissi vardı, sanki kalbim orada atıyormuş gibi zonkluyordu. Ameliyat, ameliyat mı olmuştum? Nasıl? Beynim öylesine bulanıktı ki, hiçbir şey hatırlayamıyordum. Duyduğum sesler ve tanıdık mide bulandırıcı koku sayesinde hastanede olduğumu anlamıştım. Peki, buraya nasıl gelmiştim? Düşünmeye çalıştım, en son nerede olduğumu hatırlamak için kendimi zorladım. Başım daha fazla ağrımaya başladı. Görüntüler ışık hızıyla gözümün önünden geçti, hiçbirini göremedim. Sadece bir yüz beynime kazınmıştı. Uraz’ın yüzü… 
     Gözlerimi açmak istedim. Birkaç kere çabaladım ama değil gözlerimi açmak aralayamamıştım bile. Nefes almaya bile takatim yoktu. Alev alev yanıyordum, bu ateş dilimi damağımı kurutmuştu. Yutkunmak bile acı veriyordu. Saçlarımda bir elin dolaştığını hissettim, dokunuşu o kadar çekingendi ki aklımda tek bir kişi belirdi.
     “Uraz.”
     Fısıltıyla dudaklarımdan dökülen isim saçlarımdaki elin duraksamasına neden oldu. O muydu? O olmalıydı. “Uraz.” diye tekrarladığımda el saçlarımdan tamamen uzaklaştı. Gidiyordu, gitmesini istemiyordum. Tüm sorularımın cevabını o verebilirdi. Gücüm olsa saçımdan uzaklaşan elini yakalardım ama parmağımı bile kıpırdatacak halim yoktu. Gözlerimi son gücümle araladım. Etraf o kadar bulanıktı ki, karşımdaki kişinin kim olduğunu bile çözemiyordum. Birkaç kere gözlerimi kapatıp açtım. Görüşüm biraz daha netleşirken Emirhan’ın kaşlarını çatarak bana baktığını gördüm. 
     “Emirhan”
     Üç hecelik kelime bile nefes nefese kalmama neden oldu. Emirhan başucumdan aldığı bir bardak suyu pipetle içmeme yardım ederken onu daha yakından inceleme fırsatı buldum. Berbat görünüyordu; yüzü yara bere içinde ve şişti, özellikle de burnu. Gözünün teki kısılmıştı ve göz kapağı mosmordu. Kaşındaki bandaj ve üzerindeki minik bir nokta halindeki kan kaşının patladığını gösteriyordu. Kim dövmüşse, öldürmek istemişti. 
     Nefes almaya çalışırken pipeti dudaklarımdan çektim. “Ne oldu sana?” diye sorduğumda bardağı aldığı yere koyup yanımdaki sandalyeye oturdu. “Az önce adını sayıkladığın adama sorarsın.” dedikten sonra gözlerini üzerimde dolaştırdı. 
     “Bu hale gelmene neden olan adama.”
     Kaşlarımı çatma çabam başımın gerginliğiyle başarısız sonuçlanırken “Uraz’a mı?” diye sordum. Bu halde olmamın onunla ne ilgisi vardı? Bir an aklımda geçmişten birkaç kesit belirdi. Beşiktaş’ın maçındaydık, hatırlıyordum. Çarşı grubuna doğum gününü kutlatmak için yaptıklarımı, Uraz’ın buna bedel gülümsemesini. Sonra ne olmuştu? Tuvalete gitmiştim. Ellerimi yıkarken arkamda biri belirmişti. Bir bayan. Ağzıma bastırdığı şeyle çırpındığımı, sonra da etrafın karardığını hatırladım ve gözlerimi burada açtım. Arada geçen zamanda ne olduğunu bilmiyordum, büyük ihtimal böbreklerimle alakalı bir sorun olmuştu ama beni bu hale getiren kişinin Uraz olmadığına emindim.
     “O yapmadı.”
     Şaşkınlık ve öfke karışımı bir ifadeyle bana bakan Emirhan “O yaptı demedim, bu hale gelmene neden olan adam dedim. Yapanı zaten biliyorum, daha doğrusu yaptıranı.” deyince “Kim?” diye sordum. Tıpkı sahildeki gibi bakıyordu, bu tanıdığım Emirhan değildi. Saf öfke bedenini ele geçirmiş gibi duruyordu. İntikam için yanıp tutuştuğu her halinden belliydi.
     “Uraz’ın babası, Oktay Kurt.”
     Doğru duymuş olabilir miydim? Uraz’ın bir babası mı vardı? Yetimhanede büyümüştü, ailesi yoktu. Varsa bile Uraz’ın bundan haberi yoktu, yoksa var mıydı? Yine de ben o kadar yakınındayken bunu bilmiyorsam, Emirhan nasıl bilebiliyordu?
     “Yalan söylüyorsun.”
     Sinirle gülümseyen Emirhan “Neden? Yoksa Çemberin Efendisi sana kimsesiz olduğunu mu söyledi?” dedi. Zaten kafam allak bulaktı. Emirhan’ın söyledikleriyle iyice karışıyordu ve ne tepki vereceğimi şaşırıyordum. Çemberin efendisi olduğunu biliyordu. O zaman az önceki olayda gerçek olabilir miydi? Uraz’ın bir babası vardı ve hayattaydı. Peki, benden ne istiyordu? Kafamdaki tüm soruların cevabını bir kişiden öğrenebilirdim. 
     “Uraz nerede?”
     “Ayşin.”
     Tanıdık bir ses kulaklarıma çalındığında bakışlarımı kapıya çevirdim. Babam heyecanla odaya girerken “Emirhan doktora haber verdin mi?” diye sordu. Başını hayır anlamında sallayan çocuk “Hemen veriyorum.” diyerek odadan ayrılırken babam üzerime eğildi. “Kızım.” Saçlarımı okşarken yüzündeki gülümseme gözlerinden süzülen birkaç damla yaşla gölgelendi.
     “Baba.”
     Ağlamamasını belli eden bakışlarıma “Mutluluktan.” diye cevap verince hafifçe gülümsedim. Uzanıp alnımı öptü, bir süre dudaklarını alnımdan çekmedi. “Şükürler olsun.” diye fısıldadıktan sonra tekrar alnımı öpüp benden uzaklaştı. “Bana ne oldu?” diye sorduğumda saçlarımda elini dolaştırmaya devam ederken “Konuşacak çok vaktimiz var.” dedi. “Şimdi dinlen.”
     O sırada Özcan Bey ve bir hemşire odaya girdi. “Bakıyorum uyuyan güzelimiz, uyanmış.” Hafifçe gülümsedim. Hemşire makinaları kontrol ederken, doktor tam karşımda durdu. Yüzündeki rahatlamış gülümsemeyle “Aramıza hoş geldin Ayşin.” dedi. Zar zor yutkunurken “Ne oldu bana?” diye sordum. Babam “Ayşin, ne anlaşmıştık biz?” diye uyarırken gözlerimi doktordan ayırmadım. Özcan Bey bakışlarını babama çevirdiğinde “Lütfen” dedim. “Kafamda yeterince soru var, bilmem gerekiyor.”
     Doktor, babama ‘Başka çaremiz yok.’ der gibi baktıktan sonra derin bir nefes aldı. “Buraya geldiğinde ölmek üzereydin, böbreklerin tamamen iflas etmişti.” derken “Neden?” diyerek sözünü kestim. “Vücuduna yüksek dozda uyuşturucu aldığını hatırlamıyor musun?”
     “Ne?!” diye bağırmamla bandajın altından yayılan ağrı nefesimi kesti. Gözlerimi acıyla kapatırken elimi nerdeyse tüm belimi kaplayacak olan bandajın üzerine bastırdım. Telaşlı birkaç ses “Ayşin.” dediğinde zar zor “İyiyim.” dedim. O kadın bana uyuşturucu mu vermişti? Uraz’ın babası neden böyle bir şey istesin ki? Gözlerimi açıp zar zor nefes alırken “Lütfen devam edin.” diye fısıldadım. Bir an önce olanları öğrenmeli ve Uraz’la yüzleşmeliydim. Doktor ve babam endişeyle birbirlerine bakarken “Sonra ne oldu?” diye sordum.
     “Birkaç gün yoğun bakımda kaldın. O sırada para ve organ vericisi arandı. Parayı bulmakta zorlanınca hastaneyle konuştum ve onlar masrafları karşılamayı kabul etti. Uraz’la da dokularınız uyunca-”
     Bu sefer nefesim kalbimin çarpmasından kesildi. “Uraz böbreğini bana mı verdi?” diyerek doktorun sözünü kesince, adam başını evet anlamında salladı. Bir anda tüm bedenime elektrik verilmiş gibi titredim. Bana böbreğini vermişti ama ortada gözükmüyordu. Gözlerim sulandı. Nasıl olduğunu sormak istiyordum ama sözcükler boğazımda düğümlendi. Ya ona bir şey olduysa? Ya annem gibi onu da kaybedersem? Ya benim yüzümden ölmüşse? 
     “Hey” diyerek beni düşüncelerimden ayıran Özcan Bey yanağıma dokundu. Onun bu babacan hallerini çok seviyordum. “Ameliyatınız çok başarılı geçti. Senin vücudun böbreği kabul etti, Uraz’da hemen yoğun bakımdan çıktı. Hatta hastaneden de çıktı.” Sesi birden sitemli bir hal alırken titrek bir nefes aldım. “Şimdi nerede?” diye sorduğumda elini yanağımdan çekip cebine sokan Doktor “Yoğun bakımda.” dedi. Kaşlarım çatılırken “Hani çıkmıştı.” deyince “O tüm dikişlerini patlatarak hastaneye dönmeden önceydi.” dedi. Dehşetle iç çektim. Hastaneden mi kaçmıştı? Dikişlerinin hepsini nasıl patlatmıştı? 
     “Onu görmem lazım.” 
     Dirseğimin üzerinde yataktan doğrulmaya çalışmam acının tüm bedenimi kenetlemesiyle son buldu. Dudaklarımı inlememek için birbirine bastırırken “Ne yapıyorsun Ayşin?” sorularını yeni duyuyordum. Nefes nefese eski pozisyonumu aldım. “Sanırım Uraz böbreğiyle beraber sana birkaç özelliğini de vermiş. Düşüncesiz hareketler sadece iyileşme sürecini uzatır Ayşin. O yüzden şimdi yat ve sadece dinlen. Zamanı geldiğinde Uraz’ı görürsün.”
     “Her şey normal Özcan Bey.”
     Hemşirenin cümlesiyle başını tamam anlamında sallayan Doktor “Direnleri çıkarabilirsiniz.” dedi ve bana doğru baktı. “Söylediklerimi sakın unutma.” Başımı tamam anlamında sallarken içeridekilere göz gezdirip “Geçmiş olsun.” dedi. 
     Doktor odadan çıkarken Hemşire babamlara bakarak “Sizi biraz dışarı alabilir miyim? Hastanın direnlerini çıkartacağım.” dedi. Babam alnımda öpüp “Kapının önündeyim.” dediğinde başımı tamam anlamında salladım. Yürümeye başladığında Emirhan’ın kapının pervazına yaslanmış beni izlediğini gördüm. Aklımdaki söyledikleri belirdi ama şu anda onlardan daha ağır basan bir duygu ruhumu ele geçirmişti. Onun iyi olup olmadığını görmeliydim.
     Hemşire kapıyı kapatıp yanıma geldi. Gülümseyerek “Biraz acıyacak ama daha sonra rahatlayacaksın.” diyerek üzerimdeki yorganı çekerken elini tuttum. Sıcacık elleri, buz kütlesi dokunuşumla gerilirken bakışlarını bana çevirdi. “Bana yardım etmen lazım.” Az önceki içten gülümsemesi yavaşça soldu. Sorgulayıcı bir ifadeyle bana bakarken “Uraz’ı görmeliyim.” diye devam ettim.
     “Ayşin Hanım, Özcan Bey’in izni-”
     “Lütfen, iyi olduğunu görmeye ihtiyacım var.”
     Kız bana bakıyor ama başka bir şey düşünüyor gibiydi. Sıcak ellerini biraz daha sıktım. Düşüncelerinden ayrılır gibi silkelenirken “Yalvarırım. Sadece bir dakika.” diye fısıldadım. İç çatışması bir süre daha devam eden Hemşire “Önce şu direnleri çıkaralım.” dedi. “Daha sonra ne yapacağımıza bakarız.”

**-**

     Zaman geçmek bilmiyordu; her dakika bir saat, her saat koca bir gün gibi uzuyordu. Saatlerdir hemşirenin gelip beni bu odadan çıkarmasını ve Uraz’a kavuşturmasını bekliyordum. Aklımda türlü türlü senaryolar geçiyordu. En ağır basanı ise Uraz’a bir şey olduğu ve beni o yüzden yanına götürmedikleriydi. 
     Tüm bu korkularım yetmiyormuş gibi bir de babamların bunaltıcı ilgisi beni boğmaya başlamıştı. Gözlerimi kapattım, hemşire gelene kadar uyuma taklidi yapmaya karar verdim ama damarlarımda dolaşan ilaçlar yüzünden bu işimi zorlaştırıyordu. Biraz sonra uykunun kollarına kendimi tamamen teslim edeceğimi hissederken kapı açıldı. Tanıdık bir ses “Uyudu mu?” diye fısıldadığında gözlerimi fal taşımı gibi açıp “Hayır.” dedim. Babam bu tepkim karşısında irkilirken “Bizi kandırıyormuş.” dedi. Sevimli bir şekilde gülümsemeye çalışırken hemşire tekerlekli sandalyeyle içeri girdi. “Ultrasona gidip böbreğini kontrol edeceğiz.” deyince zamanın geldiğini anladım. Babamın yardımıyla yataktan doğruldum. Acıdan ter içinde kalmıştım. Soluk soluğa tekerlekli sandalyeye oturdum.
     Hemşire sandalyemi iterken babam da yanımda yürümeye başladı. Panikle babama baktım. “Baba senin gelmene gerek yok.” dediğimde “Olur mu öyle şey?” dedi. Onu kırmak istemiyordum ama onunla Uraz’ı göremezdim. Hemşireye yardım et der gibi bakınca gözlerini devirdi ve derin bir nefes alıp babama döndü. “Siz burada kalsanız iyi olur, Özcan Bey’in sizinle konuşmak istediği bir konu vardı.” Babam direnecek gibi duruyordu. Bir şey yapmalıydım. “İyiyim ben baba, hemen geleceğim zaten.” dediğimde ‘Emin misin?’ der gibi olan bakışlarını es geçip Hemşireye döndüm. “Gidelim mi artık?!” 
     Odadan çıktık. Asansöre binip birkaç kat indikten sonra Ultrason yazan kapının önünde durduk. Kaşlarım çatılırken “Sen böbreğini kontrol edeceğiz derken ciddi miydin?” diye sordum. Başını evet anlamında sallayan kıza öfkeyle “Hani Uraz’ı görmeme yardım edecektin!” diye bağırınca sesim koridorda yankılandı. Birden ameliyat yerim sızlarken yüzümü buruşturup elimi böbreğime bastırdım. “Şş!” diyerek susmamı söyleyen kız “Dikkatleri üzerimize çekmemek için uğraşıyorum sen avaz avaz bağırıyorsun. Uraz’ı görmek istemiyor musun?” diye sordu. Başımı istiyorum der gibi sallayınca “O zaman beni daha fazla zor duruma sokma ve sus. Sus ultrason filmini çektirelim, sonra seni yoğun bakıma sokacağım.” dedi. 
     Bu kadar bekledim, birkaç dakika daha bekleyebilirdim.
     Ultrasondaki işimiz beklediğimden daha hızlı biterken soluğu yoğun bakımda aldık. Hemşire o kadar gergindi ki ister istemez bende gerilmiştim. Alt tarafı yoğun bakıma girmeme yardım edecekti, sanki görevimiz tehlike.
     “Çok vaktimiz yok.” diyerek kapıyı açan kıza başımı tamam anlamında sallarken sırtı bana dönük olan Uraz’ı gördüm. Onu hastane kıyafetleriyle ve hareketsiz görünce kısa bir an nefesim kesildi. Kendimi bu halde görmeye alışıktım ama onu, savunmaz duruşunu gördüğümde böyle hissedeceğimi düşünmemiştim. Gözlerim bağlı olduğu makinalarda gezindi. Hemşire beni yavaşça Uraz’ın yanına doğru iterken titrek bir nefes aldım. Onu görmeye hazır değildim. Başımı önüme eğdim, kenetlenen ellerime baktım. Hemşire durduğunda derin bir nefes aldım. 
     “Birazdan gelir seni alırım.”
     Başımı tamam anlamında sallarken hemşire yanımdan ayrıldı. Kapının kapanma sesiyle gözlerimi kapattım. Daha fazla onunla yüzleşmekten kaçamazdım. Sesli bir şekilde doluk verip gözümü açtım ve başımı kaldırıp Uraz’a baktım. Yüzünü gördüğüm an çığlık atmamak için ellerimi dudaklarıma bastırdım. Gözlerim yanmaya başladı. Onu en son bu halde gördüğümde, dövüşmüştü. Yoksa bu halde dövüş için mi hastaneden kaçmıştı? Neden?
     Ellerimi tekerlekli sandalyenin kollarına koydum. Titreyen kollarımdan destek alarak ayağa kalkarken inlememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Canımın yanmasını umursamadan ufak adımlar atarak Uraz’ın yatağının kenarına tutundum ve yavaşça oturdum. Şu ufacık mesafe bile ömrümden en az 5 – 10 yıl götürmüştü. 
     Ağır hareketlerle Uraz’a döndüm. Gözlerimi üzerinde dolaştırdım. Yüzünde sabitledim. Vicdanımın attığı koca tekme canımı o kadar yakmıştı ki gözlerim buğulandı. Benim yüzümden buradaydı, hayatına benim yüzümden eksik devam edecekti. Morarmış teninde ellerimi dolaştırmak için uzattım ama belimdeki gergin deri buna izin vermedi. Tek elimi bandajın üzerine bastırırken boştaki elimi Uraz’ın elinin üstüne koydum. Benimkinden farksız ısısıyla elinin üzerini ovalarken gözümden bir damla yaş süzüldü.
     “Uyan Uraz. Üzerimdeki sen lekelerinin geçmesini istemiyorum. Aç gözünü…”

                                                        * * * 
     
     
     Bu anı daha önceden yaşamışlık hissi, beynin bir oyunudur. Peki ya gerçekten bu anı daha önceden yaşamışsam?
     Bedenim uyuşuk, ruhum yorgundu. Belimin olduğu kısımda mutlak bir kesik hissi vardı, sanki kalbim orada atıyormuş gibi zonkluyordu. Ameliyat, ameliyat mı olmuştum? Nasıl? Beynim öylesine bulanıktı ki, hiçbir şey hatırlayamıyordum. Duyduğum sesler ve tanıdık mide bulandırıcı koku sayesinde hastanede olduğumu anlamıştım. Peki, buraya nasıl gelmiştim? Düşünmeye çalıştım, en son nerede olduğumu hatırlamak için kendimi zorladım. Başım daha fazla ağrımaya başladı. Görüntüler ışık hızıyla gözümün önünden geçti, hiçbirini göremedim. Sadece bir yüz beynime kazınmıştı. Uraz’ın yüzü… 
     Gözlerimi açmak istedim. Birkaç kere çabaladım ama değil gözlerimi açmak aralayamamıştım bile. Nefes almaya bile takatim yoktu. Alev alev yanıyordum, bu ateş dilimi damağımı kurutmuştu. Yutkunmak bile acı veriyordu. Saçlarımda bir elin dolaştığını hissettim, dokunuşu o kadar çekingendi ki aklımda tek bir kişi belirdi.
     “Uraz.”
     Fısıltıyla dudaklarımdan dökülen isim saçlarımdaki elin duraksamasına neden oldu. O muydu? O olmalıydı. “Uraz.” diye tekrarladığımda el saçlarımdan tamamen uzaklaştı. Gidiyordu, gitmesini istemiyordum. Tüm sorularımın cevabını o verebilirdi. Gücüm olsa saçımdan uzaklaşan elini yakalardım ama parmağımı bile kıpırdatacak halim yoktu. Gözlerimi son gücümle araladım. Etraf o kadar bulanıktı ki, karşımdaki kişinin kim olduğunu bile çözemiyordum. Birkaç kere gözlerimi kapatıp açtım. Görüşüm biraz daha netleşirken Emirhan’ın kaşlarını çatarak bana baktığını gördüm. 
     “Emirhan”
     Üç hecelik kelime bile nefes nefese kalmama neden oldu. Emirhan başucumdan aldığı bir bardak suyu pipetle içmeme yardım ederken onu daha yakından inceleme fırsatı buldum. Berbat görünüyordu; yüzü yara bere içinde ve şişti, özellikle de burnu. Gözünün teki kısılmıştı ve göz kapağı mosmordu. Kaşındaki bandaj ve üzerindeki minik bir nokta halindeki kan kaşının patladığını gösteriyordu. Kim dövmüşse, öldürmek istemişti. 
     Nefes almaya çalışırken pipeti dudaklarımdan çektim. “Ne oldu sana?” diye sorduğumda bardağı aldığı yere koyup yanımdaki sandalyeye oturdu. “Az önce adını sayıkladığın adama sorarsın.” dedikten sonra gözlerini üzerimde dolaştırdı. 
     “Bu hale gelmene neden olan adama.”
     Kaşlarımı çatma çabam başımın gerginliğiyle başarısız sonuçlanırken “Uraz’a mı?” diye sordum. Bu halde olmamın onunla ne ilgisi vardı? Bir an aklımda geçmişten birkaç kesit belirdi. Beşiktaş’ın maçındaydık, hatırlıyordum. Çarşı grubuna doğum gününü kutlatmak için yaptıklarımı, Uraz’ın buna bedel gülümsemesini. Sonra ne olmuştu? Tuvalete gitmiştim. Ellerimi yıkarken arkamda biri belirmişti. Bir bayan. Ağzıma bastırdığı şeyle çırpındığımı, sonra da etrafın karardığını hatırladım ve gözlerimi burada açtım. Arada geçen zamanda ne olduğunu bilmiyordum, büyük ihtimal böbreklerimle alakalı bir sorun olmuştu ama beni bu hale getiren kişinin Uraz olmadığına emindim.
     “O yapmadı.”
     Şaşkınlık ve öfke karışımı bir ifadeyle bana bakan Emirhan “O yaptı demedim, bu hale gelmene neden olan adam dedim. Yapanı zaten biliyorum, daha doğrusu yaptıranı.” deyince “Kim?” diye sordum. Tıpkı sahildeki gibi bakıyordu, bu tanıdığım Emirhan değildi. Saf öfke bedenini ele geçirmiş gibi duruyordu. İntikam için yanıp tutuştuğu her halinden belliydi.
     “Uraz’ın babası, Oktay Kurt.”
     Doğru duymuş olabilir miydim? Uraz’ın bir babası mı vardı? Yetimhanede büyümüştü, ailesi yoktu. Varsa bile Uraz’ın bundan haberi yoktu, yoksa var mıydı? Yine de ben o kadar yakınındayken bunu bilmiyorsam, Emirhan nasıl bilebiliyordu?
     “Yalan söylüyorsun.”
     Sinirle gülümseyen Emirhan “Neden? Yoksa Çemberin Efendisi sana kimsesiz olduğunu mu söyledi?” dedi. Zaten kafam allak bulaktı. Emirhan’ın söyledikleriyle iyice karışıyordu ve ne tepki vereceğimi şaşırıyordum. Çemberin efendisi olduğunu biliyordu. O zaman az önceki olayda gerçek olabilir miydi? Uraz’ın bir babası vardı ve hayattaydı. Peki, benden ne istiyordu? Kafamdaki tüm soruların cevabını bir kişiden öğrenebilirdim. 
     “Uraz nerede?”
     “Ayşin.”
     Tanıdık bir ses kulaklarıma çalındığında bakışlarımı kapıya çevirdim. Babam heyecanla odaya girerken “Emirhan doktora haber verdin mi?” diye sordu. Başını hayır anlamında sallayan çocuk “Hemen veriyorum.” diyerek odadan ayrılırken babam üzerime eğildi. “Kızım.” Saçlarımı okşarken yüzündeki gülümseme gözlerinden süzülen birkaç damla yaşla gölgelendi.
     “Baba.”
     Ağlamamasını belli eden bakışlarıma “Mutluluktan.” diye cevap verince hafifçe gülümsedim. Uzanıp alnımı öptü, bir süre dudaklarını alnımdan çekmedi. “Şükürler olsun.” diye fısıldadıktan sonra tekrar alnımı öpüp benden uzaklaştı. “Bana ne oldu?” diye sorduğumda saçlarımda elini dolaştırmaya devam ederken “Konuşacak çok vaktimiz var.” dedi. “Şimdi dinlen.”
     O sırada Özcan Bey ve bir hemşire odaya girdi. “Bakıyorum uyuyan güzelimiz, uyanmış.” Hafifçe gülümsedim. Hemşire makinaları kontrol ederken, doktor tam karşımda durdu. Yüzündeki rahatlamış gülümsemeyle “Aramıza hoş geldin Ayşin.” dedi. Zar zor yutkunurken “Ne oldu bana?” diye sordum. Babam “Ayşin, ne anlaşmıştık biz?” diye uyarırken gözlerimi doktordan ayırmadım. Özcan Bey bakışlarını babama çevirdiğinde “Lütfen” dedim. “Kafamda yeterince soru var, bilmem gerekiyor.”
     Doktor, babama ‘Başka çaremiz yok.’ der gibi baktıktan sonra derin bir nefes aldı. “Buraya geldiğinde ölmek üzereydin, böbreklerin tamamen iflas etmişti.” derken “Neden?” diyerek sözünü kestim. “Vücuduna yüksek dozda uyuşturucu aldığını hatırlamıyor musun?”
     “Ne?!” diye bağırmamla bandajın altından yayılan ağrı nefesimi kesti. Gözlerimi acıyla kapatırken elimi nerdeyse tüm belimi kaplayacak olan bandajın üzerine bastırdım. Telaşlı birkaç ses “Ayşin.” dediğinde zar zor “İyiyim.” dedim. O kadın bana uyuşturucu mu vermişti? Uraz’ın babası neden böyle bir şey istesin ki? Gözlerimi açıp zar zor nefes alırken “Lütfen devam edin.” diye fısıldadım. Bir an önce olanları öğrenmeli ve Uraz’la yüzleşmeliydim. Doktor ve babam endişeyle birbirlerine bakarken “Sonra ne oldu?” diye sordum.
     “Birkaç gün yoğun bakımda kaldın. O sırada para ve organ vericisi arandı. Parayı bulmakta zorlanınca hastaneyle konuştum ve onlar masrafları karşılamayı kabul etti. Uraz’la da dokularınız uyunca-”
     Bu sefer nefesim kalbimin çarpmasından kesildi. “Uraz böbreğini bana mı verdi?” diyerek doktorun sözünü kesince, adam başını evet anlamında salladı. Bir anda tüm bedenime elektrik verilmiş gibi titredim. Bana böbreğini vermişti ama ortada gözükmüyordu. Gözlerim sulandı. Nasıl olduğunu sormak istiyordum ama sözcükler boğazımda düğümlendi. Ya ona bir şey olduysa? Ya annem gibi onu da kaybedersem? Ya benim yüzümden ölmüşse? 
     “Hey” diyerek beni düşüncelerimden ayıran Özcan Bey yanağıma dokundu. Onun bu babacan hallerini çok seviyordum. “Ameliyatınız çok başarılı geçti. Senin vücudun böbreği kabul etti, Uraz’da hemen yoğun bakımdan çıktı. Hatta hastaneden de çıktı.” Sesi birden sitemli bir hal alırken titrek bir nefes aldım. “Şimdi nerede?” diye sorduğumda elini yanağımdan çekip cebine sokan Doktor “Yoğun bakımda.” dedi. Kaşlarım çatılırken “Hani çıkmıştı.” deyince “O tüm dikişlerini patlatarak hastaneye dönmeden önceydi.” dedi. Dehşetle iç çektim. Hastaneden mi kaçmıştı? Dikişlerinin hepsini nasıl patlatmıştı? 
     “Onu görmem lazım.” 
     Dirseğimin üzerinde yataktan doğrulmaya çalışmam acının tüm bedenimi kenetlemesiyle son buldu. Dudaklarımı inlememek için birbirine bastırırken “Ne yapıyorsun Ayşin?” sorularını yeni duyuyordum. Nefes nefese eski pozisyonumu aldım. “Sanırım Uraz böbreğiyle beraber sana birkaç özelliğini de vermiş. Düşüncesiz hareketler sadece iyileşme sürecini uzatır Ayşin. O yüzden şimdi yat ve sadece dinlen. Zamanı geldiğinde Uraz’ı görürsün.”
     “Her şey normal Özcan Bey.”
     Hemşirenin cümlesiyle başını tamam anlamında sallayan Doktor “Direnleri çıkarabilirsiniz.” dedi ve bana doğru baktı. “Söylediklerimi sakın unutma.” Başımı tamam anlamında sallarken içeridekilere göz gezdirip “Geçmiş olsun.” dedi. 
     Doktor odadan çıkarken Hemşire babamlara bakarak “Sizi biraz dışarı alabilir miyim? Hastanın direnlerini çıkartacağım.” dedi. Babam alnımda öpüp “Kapının önündeyim.” dediğinde başımı tamam anlamında salladım. Yürümeye başladığında Emirhan’ın kapının pervazına yaslanmış beni izlediğini gördüm. Aklımdaki söyledikleri belirdi ama şu anda onlardan daha ağır basan bir duygu ruhumu ele geçirmişti. Onun iyi olup olmadığını görmeliydim.
     Hemşire kapıyı kapatıp yanıma geldi. Gülümseyerek “Biraz acıyacak ama daha sonra rahatlayacaksın.” diyerek üzerimdeki yorganı çekerken elini tuttum. Sıcacık elleri, buz kütlesi dokunuşumla gerilirken bakışlarını bana çevirdi. “Bana yardım etmen lazım.” Az önceki içten gülümsemesi yavaşça soldu. Sorgulayıcı bir ifadeyle bana bakarken “Uraz’ı görmeliyim.” diye devam ettim.
     “Ayşin Hanım, Özcan Bey’in izni-”
     “Lütfen, iyi olduğunu görmeye ihtiyacım var.”
     Kız bana bakıyor ama başka bir şey düşünüyor gibiydi. Sıcak ellerini biraz daha sıktım. Düşüncelerinden ayrılır gibi silkelenirken “Yalvarırım. Sadece bir dakika.” diye fısıldadım. İç çatışması bir süre daha devam eden Hemşire “Önce şu direnleri çıkaralım.” dedi. “Daha sonra ne yapacağımıza bakarız.”
                                                                   * * *
     Zaman geçmek bilmiyordu; her dakika bir saat, her saat koca bir gün gibi uzuyordu. Saatlerdir hemşirenin gelip beni bu odadan çıkarmasını ve Uraz’a kavuşturmasını bekliyordum. Aklımda türlü türlü senaryolar geçiyordu. En ağır basanı ise Uraz’a bir şey olduğu ve beni o yüzden yanına götürmedikleriydi. 
     Tüm bu korkularım yetmiyormuş gibi bir de babamların bunaltıcı ilgisi beni boğmaya başlamıştı. Gözlerimi kapattım, hemşire gelene kadar uyuma taklidi yapmaya karar verdim ama damarlarımda dolaşan ilaçlar yüzünden bu işimi zorlaştırıyordu. Biraz sonra uykunun kollarına kendimi tamamen teslim edeceğimi hissederken kapı açıldı. Tanıdık bir ses “Uyudu mu?” diye fısıldadığında gözlerimi fal taşımı gibi açıp “Hayır.” dedim. Babam bu tepkim karşısında irkilirken “Bizi kandırıyormuş.” dedi. Sevimli bir şekilde gülümsemeye çalışırken hemşire tekerlekli sandalyeyle içeri girdi. “Ultrasona gidip böbreğini kontrol edeceğiz.” deyince zamanın geldiğini anladım. Babamın yardımıyla yataktan doğruldum. Acıdan ter içinde kalmıştım. Soluk soluğa tekerlekli sandalyeye oturdum.
     Hemşire sandalyemi iterken babam da yanımda yürümeye başladı. Panikle babama baktım. “Baba senin gelmene gerek yok.” dediğimde “Olur mu öyle şey?” dedi. Onu kırmak istemiyordum ama onunla Uraz’ı göremezdim. Hemşireye yardım et der gibi bakınca gözlerini devirdi ve derin bir nefes alıp babama döndü. “Siz burada kalsanız iyi olur, Özcan Bey’in sizinle konuşmak istediği bir konu vardı.” Babam direnecek gibi duruyordu. Bir şey yapmalıydım. “İyiyim ben baba, hemen geleceğim zaten.” dediğimde ‘Emin misin?’ der gibi olan bakışlarını es geçip Hemşireye döndüm. “Gidelim mi artık?!” 
     Odadan çıktık. Asansöre binip birkaç kat indikten sonra Ultrason yazan kapının önünde durduk. Kaşlarım çatılırken “Sen böbreğini kontrol edeceğiz derken ciddi miydin?” diye sordum. Başını evet anlamında sallayan kıza öfkeyle “Hani Uraz’ı görmeme yardım edecektin!” diye bağırınca sesim koridorda yankılandı. Birden ameliyat yerim sızlarken yüzümü buruşturup elimi böbreğime bastırdım. “Şş!” diyerek susmamı söyleyen kız “Dikkatleri üzerimize çekmemek için uğraşıyorum sen avaz avaz bağırıyorsun. Uraz’ı görmek istemiyor musun?” diye sordu. Başımı istiyorum der gibi sallayınca “O zaman beni daha fazla zor duruma sokma ve sus. Sus ultrason filmini çektirelim, sonra seni yoğun bakıma sokacağım.” dedi. 
     Bu kadar bekledim, birkaç dakika daha bekleyebilirdim.
     Ultrasondaki işimiz beklediğimden daha hızlı biterken soluğu yoğun bakımda aldık. Hemşire o kadar gergindi ki ister istemez bende gerilmiştim. Alt tarafı yoğun bakıma girmeme yardım edecekti, sanki görevimiz tehlike.
     “Çok vaktimiz yok.” diyerek kapıyı açan kıza başımı tamam anlamında sallarken sırtı bana dönük olan Uraz’ı gördüm. Onu hastane kıyafetleriyle ve hareketsiz görünce kısa bir an nefesim kesildi. Kendimi bu halde görmeye alışıktım ama onu, savunmaz duruşunu gördüğümde böyle hissedeceğimi düşünmemiştim. Gözlerim bağlı olduğu makinalarda gezindi. Hemşire beni yavaşça Uraz’ın yanına doğru iterken titrek bir nefes aldım. Onu görmeye hazır değildim. Başımı önüme eğdim, kenetlenen ellerime baktım. Hemşire durduğunda derin bir nefes aldım. 
     “Birazdan gelir seni alırım.”
     Başımı tamam anlamında sallarken hemşire yanımdan ayrıldı. Kapının kapanma sesiyle gözlerimi kapattım. Daha fazla onunla yüzleşmekten kaçamazdım. Sesli bir şekilde doluk verip gözümü açtım ve başımı kaldırıp Uraz’a baktım. Yüzünü gördüğüm an çığlık atmamak için ellerimi dudaklarıma bastırdım. Gözlerim yanmaya başladı. Onu en son bu halde gördüğümde, dövüşmüştü. Yoksa bu halde dövüş için mi hastaneden kaçmıştı? Neden?
     Ellerimi tekerlekli sandalyenin kollarına koydum. Titreyen kollarımdan destek alarak ayağa kalkarken inlememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Canımın yanmasını umursamadan ufak adımlar atarak Uraz’ın yatağının kenarına tutundum ve yavaşça oturdum. Şu ufacık mesafe bile ömrümden en az 5 – 10 yıl götürmüştü. 
     Ağır hareketlerle Uraz’a döndüm. Gözlerimi üzerinde dolaştırdım. Yüzünde sabitledim. Vicdanımın attığı koca tekme canımı o kadar yakmıştı ki gözlerim buğulandı. Benim yüzümden buradaydı, hayatına benim yüzümden eksik devam edecekti. Morarmış teninde ellerimi dolaştırmak için uzattım ama belimdeki gergin deri buna izin vermedi. Tek elimi bandajın üzerine bastırırken boştaki elimi Uraz’ın elinin üstüne koydum. Benimkinden farksız ısısıyla elinin üzerini ovalarken gözümden bir damla yaş süzüldü.
     “Uyan Uraz. Üzerimdeki sen lekelerinin geçmesini istemiyorum. Aç gözünü…”


**-**

URAZ

     Hanımeli kokusu…
     Yaşadığımı anlamamı sağlayan koku.
     Beni saran buz gibi havada içimi ısıtan tek şey şu anda burnumun ucundaydı. Gözlerimi aralamak istiyordum ama çok güçsüzdüm. Öyle güçsüzdüm ki kirpiklerimi kıpırdatmaya çalışmak bile canımı yakıyor, nefes almak için sakladığım bütün enerjimi alıp götürüyordu. 
     Yine de yoğunlaşan kokuyla ve elimin üzerindeki sıcaklıkla gözlerimi araladım. Etraf her zamanki gibi bulanıktı. Gözlerimi kırparak görüşümü netleştirmeye çalıştım. Aynı odadaydım. Tek farkla…
     Bu sefer yalnız değildim.
     Görmek istediğim tek kişi karşımdaydı.
     Ayşin yanaklarından ip gibi süzülen gözyaşlarıyla gülümsemeye çalışarak “Selam.” diye fısıldadı. Uyanmıştı ve şu anda karşımda oturuyordu. Üzerimden ağır bir yükün kalktığını hissediyordum. Rengi hâlâ soluk olsa da mavi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Onu bu halde görmeyeli sanki bir asır geçmişti. Özlemiştim, onun varlığını hissetmeyi, kokusunun beni sarmasını, sesini duymayı özlemiştim. Konuşmak istedim. Boğazımın kuruluğundan tek kelime edemedim. Yer Fıstığı yavaşça ayağa kalkmaya çalıştı. İtiraz etmek istesem de beni görmezden geldi ve başucumdaki suyu aldı. Ne hissettiğimi yine anlamıştı.
     Her zamanki Yer Fıstığı, kendinden önce başkalarını düşünen.
     Pipetle içirirken ayakta durmakta zorlandığını hissettim. Elimle yeterli olduğunu söylediğimde suyu eski yerine koyan Ayşin nefes nefese yatağın ucuna oturdu. Gözlerimin içine minnetle baktığını gördüğümde “Selam” diye fısıldadım.
     “Uyanmana sevindim.”
     Belli belirsiz gülümsemeye çalışırken “İyi olmana sevindim.” dedim. Kaşlarını kıpırdatarak “Sonuçta benden bu kadar kolay kurtulamazsın Kurt Uraz.” dediğinde dudaklarım hafifçe aralandı. Beni duymuştu, ameliyathanede söylediğim şeyi duymuştu. Gülümserken başını her zamanki gibi kenetlediği ellerine çevirip “Teşekkür ederim, sana borçlandım.” dedi. Sonra bir an duraksadı. Gülümsemesi yüzünde dondu ve birden silinmeye başladı. Kafasından bir şeyler geçtiğini hissettim, onun hoşuna gitmeyen şeyler.
     “Hey.” diyerek dikkatini çekmeye çalıştım. Bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerindeki ifade hoşuma gitmemişti. Bir şey olmuştu, canı bir şeye sıkılmıştı. “Ne oldu?” diye sorduğumda başını iki yana sallayarak önüne döndü. Duyacağım şey büyük ihtimal hoşuma gitmeyecekti ama kuşku bedene girdi mi ruhu parçalamadan çıkmazdı. Öğreneceğim her neyse kuşkudan daha az zarar verirdi. Ayşin’in koluna dokundum. Tekrar bana bakınca “Bari bu halde beni zorlama be güzelim.” dedim. Düşünceli bir şekilde iç çekti.
     “Neden böbreğini verdin Uraz?”
     Dona kaldım. Kendimi o kadar çok kötüye hazırlamıştım ki, böyle bir soru beklemiyordum. “Ha” gibi bir ses dudaklarımın arasından kaçtıktan bir süre sonra milimetrik bir gülümseme yüzüme yerleşti. Tüm karın ağrısı bundan mı kaynaklanıyordu yani? 
     Dirseğimden destek alarak doğrulmaya çalıştım. Çenem acıyla kasılırken “Uraz” diyen telaşlı ses kulaklarımı doldurdu. Başladığım işi bitirmeliydim; elimi bandajlı belime bastırdım, yataktan doğruldum ve dik bir şekilde oturdum. Nefeslerim kesikleşti. Kendimi o kadar kasmıştım ki, hâlâ tüm kaslarım gergindi. Ayşin endişeyle beni incelerken elimi belime daha çok bastırdım. Sanırım artık onu daha iyi anlıyordum. 
     “Yunan Mitolojisini sever misin?” diye sorduğumda kaşları çatılan Yer Fıstığı “Severim de konumuzla ne alakası var?” diye sordu. Gülümsemem daha da yüzüme yayılırken “Bir kitapta okudum-” deyince “Sen?” diyerek sözümü kesti. Şaşkınlıkla alnı kırışınca yüzü öyle komik bir hal almıştı ki ufak bir kahkaha attım ve aniden vücuduma saplanan acı nefesimi kesti. “Uraz” diyerek panikle ayağa kalkamaya çalışırken “İyiyim.” dedim ve elimden geldiğince yavaş nefes alıp verdim.
     “Emin misin? Hemşireye haber vermemi ister misin? İstersen sonra konuşalım-”
     Parmak uçlarımı dudaklarına bastırmamla susan Yer Fıstığı gözlerini şaşı yaparak parmaklarıma baktı. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp elimi ağzından çektim. “Mitolojiye ilgim var ve evet bu konularda kitap okurum.” dediğimde başını tamam anlamında salladı. 
     “Yunan mitolojisine göre insanlar aslında dört kollu, dört bacaklı, tek bir vücutta sırt sırta vermiş iki başlı muazzam yaratıklarmış,” dedim, sanki bin yıllık bir sırrı ona ilk kez açıyormuşum gibi. “Düşünsene Yer Fıstığı; dokunmak için dört elin, dünyayı tüm açılardan görmek için dört gözün ve her şeyi paylaşmak için iki ağzın var. Öylesine güçlü, öylesine bütünsel bir varlıkmış ki insan; Tanrılar bile bu birlikteliğin kudretinden korkmuş. Zeus, insanların bu sonsuz gücünü kırmak için onları bir yıldırımla ortadan ikiye ayırmış. O günden beri her insan, dünyaya eksik bir parça olarak geliyor; ömürlerini diğer yarılarını, o kayıp parçalarını arayarak harcamaya mahkûm ediliyorlar.”
Ayşin, kaşlarını hafifçe çatmış, söylediklerimi zihnindeki o analitik süzgeçten geçirmeye çalışıyordu. Onun o dalgın, bir o kadar da dikkatli halini izlemek içimde tarif edilemez bir sızı uyandırdı. Muhtemelen bu efsanenin, günlerdir konuştuğumuz o soğuk hastane odalarıyla, tahlil sonuçlarıyla ve böbrek meselesiyle nasıl bir bağı olduğunu çözmeye çalışıyordu.
O an fark ettim; Ayşin benim için sadece bir sevda değildi. O, hayatımın kilit cümlesiydi. O cümle eksik kalsa, geri kalan bütün kelimelerim anlamsız bir gürültüye dönüşecekti. Onu kaybetme ihtimalinin soğuk nefesini ensemde hissettiğim o ilk an, mitolojinin gerçekliğine inanmıştım.
 
“Yani demem o ki…” Sesimi biraz daha alçalttım, mesafeyi biraz daha azalttım. “Ruh ikizi dediğimiz şey aslında romantik bir masal değil. Eksik parçamız, dünya üzerinde başka bir bedenin içine hapsedilmiş bir hakikat. Ve o parça, tamamlanmak için diğer yarısının kendisini bulmasını bekliyor.”
Ayşin’in kafası iyice karışmış gibiydi ama bakışlarındaki o hüzünlü merak yerini koruyordu. Ona doğru bir adım daha yaklaştım. Elimi usulca, sanki kırılacak bir mücevhere dokunur gibi elmacık kemiğinin üzerine koydum. Avcumun içindeki sıcaklığı, onun tenine sızdı. Bu dokunuşla birlikte kendi düşünce labirentinden sıyrılıp tamamen bana döndü. Dudakları hafifçe aralandı, göğüs kafesinin hızla inip kalktığını görebiliyordum. Heyecanı odadaki havayı ısıtıyordu. Gözleri, bir cevap ararmışçasına düzenli bir ritimle gözlerim ve dudaklarım arasında mekik dokuyordu. O an sadece bir operasyondan değil, bir kavuşmadan bahsediyordum.
Gözlerinin en derinindeki o parıltıya bakarak fısıldadım:
“Diğer yarını senden daha fazla mahrum bırakamazdım.”     
Sanırım bunu dememi beklemiyordu. Şaşkınlık dolu bir ses dudaklarından kaçtı. Belli belirsiz gülümsedim. “Vicdan azabı yüzünden.” diye fısıldadı. Yanılıyordu ama şu anda bunu bilmesine gerek yoktu. Üzüntüsünü belli eden yüzünden elimi çektim ve geriye doğru yaslandım. Belime saplanan ağrıyla dişlerimi sıkarak derin bir nefes aldım. Göz pınarlarında biriken yaşlar yüzünden parlayan maviliklerini bana çevirdi. Üzüntüsü, endişesinin gölgesinde yok olmuştu. 
“Evet, bana borçlusun Yer Fıstığı ve bunu nasıl ödeyeceğini zamanı gelince söylerim.’’
                                         

Yorumlar