Şah - 4. Bölüm

 URAZ

Dakika bir gol iki!

Okulun ilk yarım saatinde Müdür’ün odasına ikinci kez gitmek… Bu, her yiğidin harcı değildi. Yine de kader –ya da benim lanet olası huyum– beni buraya sürüklemeyi başarmıştı. Yanımda öfkeyle burnundan soluyan kadının ayağını yere vurması, sinirlerimi ilmek ilmek geren bir davul gibi beynimde yankılanıyordu. 

Bir an gözüm onun elindeki telefon parçalarına kaydı; evet, benim telefonumdu. Artık geri dönüşü yoktu, işlevini tamamen yitirmişti. Çıkışta yeni bir telefon almak şart olmuştu ama… bu hengâmenin içinde o da bana dert olacaktı.

Müdür’ün kapısına vardığımızda kadın nefretle gözlerini bana dikti. Sanki bakışlarıyla beni parçalayacaktı. Hah! O bakışlarının bana sökmediğini hâlâ anlamamış olması, içten içe eğlendiriyordu beni. 

Kapıyı orta parmağının eklem yeriyle çaldı. “Gel!” diye sert bir ses yükseldi içeriden. Kadın, içeriye adımını atarken bana dönüp hırsla, “Bekle, çağırınca gelirsin.” dedi. Sanki emir vermesiyle birlikte kendini üstün sanıyordu. Komik… Bu hale düşmemizin sebebi zaten onun gibi kurallar kitabından yürüyen tiplerdi ve hâlâ emir yağdırıyordu. Cesaretine şaşmamak elde değildi.

Kime güveniyorsun sen, erken menopoz? İçerideki adama mı? Yoksa bulunduğu konuma mı?

Kapı usulca kapandı ama biliyordum ki o kadın kapıyı yüzüme tokat gibi çarpabilse çarpardı. Elleri pantolonumun cebine soktum. Ellerimi pantolonumun cebine gömdüm. Koridorun iki yanına asılmış panolara şöyle bir göz gezdirdim. Renkli kâğıtlarla doluydular ama anlattıkları tek şey, sıkıcı okul başarıları ve sıradan duyurulardı. Kupalar, teşekkür belgeleri, sahte bir gururla çerçevelenmiş birkaç fotoğraf… Ne kadar çok uğraşılırsa uğraşılsın, bana tek bir şey söylüyorlardı: önemsiz. Burada geçireceğim dakikaları hak etmeyecek kadar sıradan ve soğuk şeylerdi.

Sırtımı arkamdaki duvara yasladım. Soğukluk, öfkemin altında kaynayan bedenimi biraz olsun sakinleştirdi. Tek ayağımı kaldırıp, topuğunu da arkadaki duvara bastım. Bu hâl bana hep bir meydan okuma duruşu gibi gelirdi; sanki koca koridor bana aitti, sanki kimse beni rahatsız edemezdi.

Cebimden çakmağı çıkardım. Metal gövdesi avucumun içinde tanıdık bir soğukluk taşıyordu. Başparmağım bir refleks gibi ateşleme mekanizmasına gitti. “Çıt.” Alev belirdi. Turuncu parıltısı, göz bebeklerimde titreyen gölgeler bıraktı. Birkaç saniye baktım, sonra “puf” diye söndürdüm.

Tekrar yaktım. Bu sefer elimle daha da oynadım. Alevin üzerine avucumu yaklaştırdım, neredeyse dokunacak kadar. Sıcaklık parmak uçlarımı yaladı. Tenimdeki o yakıcı his, içimdeki öfkeyi yatıştırmaya yetiyordu. Sanki acı, bana ait olmayan bütün duyguları bastırıyor, geriye yalnızca netlik bırakıyordu.

Gülümsedim. İnce, kısık, belki biraz da şeytani bir gülümsemeydi bu. Parmak uçlarımla ateşi söndürdüm. Metalin çıkardığı kesik ses koridorda yankılandı. Sonra tekrar yaktım… Söndürdüm… Yaktım…

Bu küçük metal parçası, kimilerinin gözünde sıradan bir eşya olabilirdi. Ama benim için… sinirimi yatıştıran, ellerime meşgale veren, beynimdeki fırtınayı susturan tek oyuncağa dönüşmüştü. Her kıvılcımında kendimi biraz daha kontrol altına aldığımı hissediyordum. 

“Uraz!”

Kapalı kapıların ardından adım yankılandığında refleksle toparlandım. Çakmağı alelacele cebime sıkıştırdım. Birkaç saniyeliğine panodaki camın yansımasına göz attım. Saçım düzgün müydü, yüzümde fazla meydan okuyan bir ifade var mıydı? O an, kendimi bir öğrenci değil de bir aktör gibi hissettim; rolüme bürünmeye çalışıyordum. Derin bir nefes aldım ve oyalanmadan kapıyı araladım.

İçeri girdiğim an… adımlarım kesildi. Olduğum yerde çakılıp kaldım.

Kalbim göğüs kafesimin içine sığmazcasına çarpıyordu. Her vuruşunda sanki kaburgalarımı kıracak, kendine yol açacak gibi. Boğazımda bir düğüm, midemde ani bir kasılma… Lanet olsun!

Patron buradaydı.

Onun varlığı, odanın atmosferini bıçak gibi kesiyordu. Sanki dört duvar, onun etrafında yeniden şekillenmişti. Masanın üstündeki evraklar, kitap rafları, hatta pencerenin gerisinden sızan gün ışığı bile artık ona hizmet ediyordu. O, yalnızca bir köşede oturuyordu ama varlığı odayı bütünüyle sahiplenmişti.

Oksijen bile farklıydı. Nefes almaya çalıştığımda, ciğerlerime dolan havanın ona ait olduğunu hissediyordum. Sanki onun solukları bana pay edilmişti; bana düşen kırıntıları alabiliyordum yalnızca.

Yüzündeki ifade… Ah, o ifade. Her zamanki gibi soğuk, ama altında bastırılamayan bir buyurganlık yatıyordu. Dudakları kıpırdamasa da gözleri konuşuyordu. 

“Senin burada ne işin olduğunu değil, benim burada neyi çözeceğimi iyi izle.”

Bir anlığına kaçacak bir yol aradım. Müdür’ün masasındaki kalemlik, odanın köşesindeki saksı, tavandaki floresan lamba… Hepsi gözümden geçti ama hiçbiri beni bakışlarındaki baskıdan kurtaramazdı.

O an anladım. Bu artık bir disiplin meselesi değildi. Bu, sadece bir öğretmenle öğrenci arasındaki sıradan tartışmanın ötesine geçmişti. Patron burada olduğu sürece, mesele artık okulla ilgili değildi, benimleydi. Ve işin en kötüsü… oyunun kurallarını koyan da yine oyunun galibi de belliydi.

“Gel, Uraz.”

Ağır adımlarla Müdür’ün masasına doğru ilerledim. Her adımda ayakkabımın sert zemine çıkardığı tok ses, odanın içindeki sessizliği lime lime ediyordu. Sanki o tok ses, her seferinde “kaçışın yok” diye yankılanıyordu kulaklarımda.

Patron, doğrudan yüzüme bakmıyordu. Yine de bakışlarının gölgesini üzerimde hissediyordum. O, öyle biriydi ki göz ucuyla bile baktığında, insanın içini delip geçen bir radar gibi ruhunu tarardı. Benim hareketlerimi de izlediğine dair içimde keskin, neredeyse derimi yakacak kadar güçlü bir his vardı. Bu onun tarzıydı: Sessizlikle konuşmak, soğuklukla korkutmak, ürkütücülüğüyle diz çöktürmek.

Aklımda binlerce soru uçuşuyordu.

Burada ne işi var?

Bu olayı saniyesinde öğrenmiş olamazdı. Öğrense bile, buraya bu kadar hızlı gelmesi akıl alır iş değildi. Yüreğim göğsümün içinde yumruk gibi sıkışırken, yüzündeki donuk ifadeye bakıyordum. Sinirli miydi? Hayal kırıklığına mı uğramıştı? Yoksa sadece gözdağı mı veriyordu? İfadesiz yüzünde binlerce ihtimali görebiliyordum ama hiçbirini netleştiremiyordum.

“Uraz.”

Adımı bir kez daha duyduğumda, bakışlarımı Patron’dan koparıp Müdür’e çevirdim. Karşımda, sabah tartıştığım o kızın gözlerini anımsatan bir çift göz vardı. O kadar benziyordu ki, tüylerim diken diken oldu. “Umarım bununla ilgili bir açıklaman vardır,” dedi ağır ama sabırlı bir tonla. Neden bahsettiğini çok iyi biliyordum. Yine de gözlerim istemsizce masanın üzerindeki parçalanmış telefonuma kaydı. Kırık ekranı, çatlamış gövdesi… Hepsi benim öfkeme tutulmuş bir ayna gibiydi.

“Öfke kontrolüm yok.”

Kısa, net, keskin… Sanki baltayla sessizliği ortadan ikiye yarmış gibi oldu. O an odadaki hava ağırlaştı. Sessizliği, köşede duran kadın bozdu. Dudaklarının kıyısında küçümseyici bir tebessüm vardı. Ellerini göğsünde bağladı, alaycı bir tonla “Cevabı duyuyor musunuz, Müdür Bey?” diye sordu. Sözleri odanın içinde yankılandı; bana değil, sanki varlığımı yok sayıyormuş gibi sadece Müdür’e hitap ediyordu.

Müdür, gözlüğünü usulca düzeltti. Gözlerinin önündeki mercekler bir an ışığı yakaladı, sonra tekrar gölgelendi. Sandalyesinde dikleşti, nefesini derin aldı ve söze karıştı. Ama henüz ağzından çıkan tek kelime bile yoktu; sadece yaklaşan fırtınanın sessizliği vardı.

“Selda Hanım, siz çıkabilirsiniz.”

O an yüzümde, farkında olmadan beliren şeytani bir tebessüm dolaştı. Bastırmaya çalışsam da dudaklarımın kenarında yakalanacak kadar belirgindi. Bu söz, oyunun bana geçtiğini gösteriyordu. Konu artık benim elimdeydi; istediğim yere çekebilirdim. İçimde kıpırdanan o karanlık tatmin hissi, kanıma işlenmiş bir güç gibiydi.

Kadına doğrudan baktım. Orta yaşlarının sonlarında, yüzüne yerleşmiş o sert ifade aslında onun kalkanıydı. Ama ben o kalkanın ardında bir çatlak gördüğümü biliyordum. Bu andan sonra onunla daha yakından ilgileneceğime dair kendime sessiz bir söz verdim. Yanımdan geçerken, bir vantrilok edasıyla dudaklarımı kıpırdatmadan konuştum.

“Derste görüşürüz hocam.”

Kelimelerim, dudaklarımdan çıkarken bir tehdit değil, bir karar gibiydi. Soğuk, sinsi ve kesin.

İfadesi değişmedi. Ama omuzlarının hafifçe kasıldığını fark ettim. Sözlerim, derisinin altına işliyordu. Bedenin refleksi, ruhun kabul etmek istemediği şeyi ortaya çıkarır. O da anlamıştı: Karşısında, bu kez gerçekten geri adım atmayacak birisi vardı.

Hafifçe duraksadı. Başını hafifçe bana doğru çevirdi. Gözleri… Seğirme moduna geçmişti. Çenesi kilitlenmiş, bakışları ise keskinleşmişti ama o keskinlikte gizlenmeye çalışan bir tereddüt vardı. Sanki bir şeyler söylemek istiyordu ya da en azından benim daha sesli bir şekilde karşılık vermemi.

Dudakları aralandı, kelimeler boğazına kadar gelip düğümlendi. Tam konuşacak gibiydi ki, Müdür’ün sesi aramıza girdi.

“Selda Hanım!”

Sert, keskin, tok bir ses… Havada bir kırbaç gibi şakladı. Onun tüm cümlelerini boğazına geri iten bir darbeydi bu.

Kadının göz kapakları ağırlaştı. İç çekişi derin ve bastırılmış bir öfkeyle karışıktı. Yutkundu, sustu. Sonra adımlarına yeniden düzen verdi. Omuzlarını dikleştirdi, sanki o anki kırılganlığı hiç yaşanmamış gibi rolüne geri dönmeye çalıştı. Yine de her hareketinde bir gerginlik vardı.

Adımlarını hızlandırdı. Topuklarının sert zeminde çıkardığı tıkırtılar, odanın içindeki sessizliği doldurdu. Her tıkırtı, bana geri dönüp bakamamanın öfkesi gibiydi. Ama uzaklaştıkça ben hâlâ onun titreyen omuzlarını görüyordum. Seğiren göz kaslarını, söyleyemediği cümlenin havada asılı kalan gölgesini…

Ve o gölge, bana ait bir zafer gibi odanın içinde kaldı.

Kapı kapandığında, odadaki hava bir nebze hafiflemiş gibi göründü. Ama o “hafiflik” yanıltıcıydı. Gerçekte, havada asılı duran görünmez bir ip hâlâ her şeyi birbirine bağlıyordu. O ipin üzerinde titreşen gerilim, her nefes alışımda boğazıma düğümleniyordu. Sessizlik ağırdı. Ve o sessizliğin içinde Patron’un varlığı, geriye kalan tüm oksijeni yutuyordu. Sanki odada nefes almak bile onun iznine tabiydi.

“Ne oldu derste, Uraz? Bir de senden dinleyelim.”

Müdür’ün sesi, beklentilerimi altüst eden bir dinginlikle çıktı. Çatışmaya hazırlanan kaslarım gevşeyemedi; tam tersine, bu dingin ton kafamı karıştırdı. Bağırmasını, tehdit etmesini, cezayla gözdağı vermesini bekliyordum. Ama o… babacan bir tavırla konuşuyordu. İçinde saklı, sert bir çekirdek vardı elbette, ama dışı yumuşaktı. Sanki bir baba, haylaz oğlunun hikâyesini kendi ağzından dinlemek ister gibi yaklaşmıştı bana.

Kafamın içinde eski müdürler canlandı: Kimisi ses tellerini zorlayan haykırışlarla otorite kurmaya çalışırdı. Kimisi ceza defterini kalkan gibi masaya koyar, kalemi bir kılıç gibi sallardı. Ama bu adam farklıydı. Onların hepsi “otorite”yi göstermek zorundaydı. Bu adam ise otoriteyi gizlemiyordu; sessizliğin içine ustaca saklıyordu. Ve bu, beni daha çok geriyordu.

“Ben topluluk içinde konuşmak konusunda iyi değilim.” 

Sesimin tonunu bilinçli olarak incelttim, titretmeye çalıştım. Çünkü bu oyunda “mağduru” oynamak bana kazandıracaktı. “Kendimi tanıtmamı istedi. Kibarca, konuşmak istemediğimi söyledim. Ama anlamadı. Zorla konuşturtmaya çalıştı. Sorularına kısa cevaplar verdiğim için sınıfın ortasında bana hakaret etmeye başladı.”

Müdür, gözlerini bir noktaya sabitlemişti. Ne onay vardı yüzünde ne de yargı. Bir maske gibiydi. Hiç kıpırdamayan o yüz, içimde rahatsız edici bir boşluk yaratıyordu. İnsan bağırıldığında tepkiyi kestirebilirdi; ama bu ifade yokluğunda ne olacağını asla bilemiyordum.

“Telefonum elimde bile değildi, yemin ederim.” 

Nefesim hızlanmış gibi gösterdim, biraz daha heyecan katmaya çalıştım. “Sadece masamın üzerinde duruyordu. Yasakmış… bilmiyordum. Telefonumu hemen kaldırmazsam alacağını söyledi. O an tehdit gibi geldi. Telefonu kaldırmaya çalışırken de sanki oynuyormuşum gibi muamele yaptı. Bana ‘vereceksin onu’ diye baskı yaptı.”

Ellerimin yumruk olduğunu fark ettim. Hatırladığım anlar içimdeki öfkeyi kışkırtıyordu ama burada bunu belli etmek, dakikalardır özenle kurduğum rolü yerle bir ederdi. Parmaklarımı sessizce gevşettim.

“Sakin kalmaya çalıştım… gerçekten denedim.” Sesimi alçalttım. “Ama en sonunda gelip bana temas edin—”

“Vurdu mu?”

Müdür’ün sesi soğuk, kısa ve netti. Bir doktorun teşhis sorusu gibiydi. İçinde şaşkınlık yoktu. Öfke de yoktu. Sadece çıplak bir bilgi isteği. Başımı iki yana salladım. “Hayır efendim. Sadece dokundu. Ama…” Gözlerim yere kaydı. Sesim daha içten, daha kırılgan bir tona büründü. “Benim ufak bir rahatsızlığım var. Yabancı birileri bana dokunduğunda… sakin kalamıyorum. İçimde bir şey tetikleniyor. Sanki kontrolüm elimden kayıyor.”

Bir an sustum. Sanki kendi içime doğru çekildim. Patron’un yanımda olduğunu unutturacak kadar derinleştiğim bir sessizlikti bu. Sesim, kısık ve fısıltıya yakın bir hâle geldi.

“Sabır göstermeye çalıştım, gerçekten. Ama o dokunuş…”  Başımı adama çevirdim, yüzüme acı bir ifade yerleştirdim. “…öfkemin zincirini kırdı. Çok üzgünüm. Bir daha olmaz.” Tekrar başımı yere eğdim.

Odadaki sessizlik, sözlerimin yankısını büyüttü. Müdür’ün yüzünde hâlâ hiçbir değişim yoktu. Ama bu kez, boşluğun arkasında belirsiz bir anlayış sezdim. Onun gözlerinde, otoritenin soğukluğunun ardına gizlenmiş bir “dinleme” vardı.

Ve Patron… Onun nefes alışlarını duyabiliyordum. Derin, ağır, sabırlı nefeslerdi. Bana hem kızgın hem de garip bir şekilde gururlu bakıyor olabilirdi. Ama rolümü korumak için başımı kaldırmadım. Onun gözlerini görmeye cesaret etmedim. Çünkü o gözler, en küçük bir yalanda bile bütün maskemi paramparça edebilirdi. 

“Oğlumun kusuruna bakmayın.” 

Patron’un sesi hem özür diler gibi hem de açıklama yapar gibiydi. “Annesini kaybettikten sonra sinirini kontrol altında tutmakta zorlanıyor. Bundan sonra daha dikkatli olacaktır. Değil mi evlat?”

Sorusunu bana yöneltmişti. İkiletmemek adına hızla başımı kaldırdım. O an bakışlarını Müdür’den bana çevirdi. Yüzü ifadesizdi, ama gözlerindeki ateşi ancak ben görebiliyordum. O ateş, yalnızca bana hitap eden bir mesaj taşıyordu:

Dik dur. Öğrettiklerimi unutma.

Başımı bir kez onaylarcasına salladım. İçimde fırtınalar kopsa da dışarıya gösterdiğim şey, soğukkanlı bir sükûnetti. Elimden geldiğince dik durmaya çalışıyor, Patron’un bana kazıdığı disiplinin izlerini yansıtıyordum.

Müdür bir an tereddüt etti, gözlerinde hâlâ o babacan yumuşaklık vardı. “Umarım bir daha böyle bir şey yaşamayız Uraz’cığım,” dediğinde sesindeki kırılganlık, aslında bana değil, durumu toparlamaya yönelikti.

“Tekrarı olmayacak efendim.”

Tam o anda Patron ağır hareketlerle ayağa kalktı. Bir an yakalama yapışacakmış gibi irkildim. 

“Sorun hallolduğuna göre biz izninizi isteyelim.” Üzerinden kalktığı koltuk bile onun yokluğunda daha hafif kalmış görünüyordu. Elini tokalaşmak için uzattığında Müdür refleksle ayağa kalktı. 

“Henüz çayınız bile gelmedi.”

Yine de Patron’un elini sıkmıştı. Fakat avucunun gücünü hissetmiş olmalıydı; yüzünde kısa süreli bir gerginlik belirdi. Patron “Açıkçası buraya gelirken böyle bir durumla karşılaşacağımı düşünmemiştim,” dedi bana doğru ufak bir bakış atrak. “Şimdi bir toplantıya yetişmem gerekiyor. Daha sonra bahsettiğim konuyla ilgili konuşmak için mutlaka yanınıza uğrayacağım. Çayı da o zaman içeriz.”

“Peki nasıl isterseniz.”

Patron belli belirsiz bir gülümsemeyle “İyi günler.” dedi. Göz ucuyla üzerime attığı o bakış, tek kelimeyle: “Dışarı çık” demekten başka bir şey değildi. Başımı hafifçe sallayarak Müdür’e selam verdim ve odadan çıktım.

Fakat kapı kapandığı anda omzumda keskin bir acı hissettim; fark etmeden sırtımın duvara çarpmasıyla bütün dikkatimi bedenime vermek zorunda kaldım. Zevkle inlemek isterdim belki de ama Patron’un kolu boğazıma baskı yapıyordu ve bu arzumu bastırıyordu. 

“Sen.”

Ortalıkta kimse görünmüyordu. Yine de sesi fısıltı gibi ama keskin bir uyarı şeklinde çıkmıştı. “Daha ilk günden dikkatleri üzerine nasıl çekersin?” Cevap vermek yerine başımı dikleştirmeye çalıştım. Tam da bana öğrettiği gibi… Patron, kolunu boğazıma daha da çok bastırdı. Biraz daha zorlarsa âdem elmam ensemden çıkacaktı. Nefes almak zordu; yutkunmaya çalıştıkça boğazımdaki baskı iğne gibi batıyordu. Karşımdaki başka bir adam olsa, çoktan kolunu kopartıp eline vermiştim ama o Patron’du. Şu anda beni test ediyor bile olabilirdi. Ona görmek istediğini vermek zorundaydım.

“Beni bu okula gönderirken bunu göze almış olman gerekirdi, Patron.”

Sözlerim, sert ve meydan okur bir tonla çıkmıştı. Blöfüme rağmen milim milim bana doğru yaklaştı; adımlarının her biri sanki zemine gömülmüş gibi ağır ve kararlıydı. Burunlarımız neredeyse birbirine değecek kadar yakınlaştığında, üzerime sinmiş puro kokusunu fark ettim. Bu koku yalnızca duman değildi; otorite, güç ve kontrolün yoğun bir karışımıydı, odada hemen hissediliyordu. İçime işler gibi bir baskı oluşturuyor, nefesimi daraltıyordu.

“Evet, göze aldım,” dedi. Sesi yumuşak gibi geliyordu ama dilindeki keskinlik bıçak gibi etkiliyordu; kulaklarıma dolarken zihnimi kemiriyordu. “Ama okulda kalman için, uzaklaştırma alman için değil.”

Her kelimesi zehir gibiydi; içime sızıyor, varlığımı ve kendi sınırlarımı sorgulatıyordu. Nefesimi tutarken, gözlerimdeki dikkat kesilmiş bakışla onu süzdüm. Bir adım daha attı, sesi kulaklarımdan geçip sinirlerime işledi:

“Cankut söylemese neler olabileceğinin farkında mısın sen?”

Demek bu olanları Patron’a yetiştiren, arkamı kollayacak kişiydi ha? O samimi tavırları, gülümsemeleri… Tüm bunlar yalan dolandan ibaretti. Patron, kontrolünü kaybetmeden bana hâlâ baskı kurabiliyordu. 

Derin bir nefes aldım; ciğerlerimi havayla doldururken hem tedirgin hem de gerilimle doluydum. Bu okul artık bir güç savaşı arenasıydı ve ben, farkında olmadan, ilk hamleyi yapacak olan taraflardan biri olacaktım.

“Kimseye zarar vermedim. Sadece telefonumu parçaladığım için uzaklaştırma alacak değilim.”

Kulağımıza dolan adım sesleriyle Patron kolunu boğazımdan çekti, ama hâlâ üzerimdeki baskısını hissedebiliyordum; boynumda, göğsümde, nefes alışımda… Gözlerimi onun yüzünden ayıramıyordum; bakışları kısa bir an koridorun başına kaydı, birinin yaklaşmakta olduğunu fark ettiğini gösteriyordu. Sanki hem kendisi hem de beni sınayan bir güç vardı. Babacan bir tavırla ceketi ve gömleğini düzeltti, ama gözlerini bir an olsun benden ayırmadı.

“Şimdi dersine dön, oğlum,” dedi; sesi sakin ama derinlerde bir uyarı taşıyordu. O sakinliğin ardında bir güç vardı; öyle bir güç ki, kelimelerinden bağımsız olarak tüm vücuduma işliyordu.

“Bugün olanları akşam konuşacağız.”

Sözü kısa ama netti. Dövüşten önce yanıma gel demek istiyordu; bu, oyun alanının kurallarının değişmeye başladığının habercisiydi. “Tabi ki, efendim,” dedim; sesi boğazımdan çıkarmak için kendimi zorladım, ama her kelime bir teslimiyet ile karışık bir dikkat çağrısı gibiydi.

Yanağıma hafifçe tokatlar gibi dokundu, ama bu dokunuşun ağırlığı, fiziksel bir temasın ötesinde bir mesaj taşıyordu. Ardından yürümeye başladı, adımlarının yankısı hala kulaklarımda çınlıyordu. Arkasından bakakaldım, gözlerim takip etmekten kendini alamadı.

O anda fark ettim ki, bir adamı uzakta, koridorun ucunda bekliyordu; gözle fark edilemeyecek kadar dikkatle konumlanmış, ama hazır bir tetikteydi. Daha önce nasıl fark etmemiş olabilirdim? Patron’un sadece bana değil, çevresine de hâkimiyet kurduğunu gösteren bir işaretti bu; her hareket, her bakış, her sessiz sinyal bir stratejinin parçasıydı.

Derin bir nefes aldım; ciğerlerimi havayla doldururken hem gerilimin hem de merakın karışımı içimi sardı. Bugün yaşananlar, sadece dersin ötesinde bir sınavdı. Ve ben, bu sınavın içine girmeye zorlanmıştım. Her yaşadığım olayda okulda bitmesini engellemek için belki de birilerine iyi bir ders vermem gerekiyordu.

**-**

URAZ

Zihnimde Cankut’a yapacaklarımı planlarken sınıfa çıktım. Kapıya vardığımda üzerimdeki öfkenin yoğunluğu ile adeta kendimi bir gölge gibi sürüklüyordum; yumruğum sertçe kapıya çarptı. Beklemek gibi bir lüksüm yoktu; “Gel” sesini duymadan, içimdeki öfkeyi boşaltır gibi kapıyı hızla araladım. İçerideki uğultu kesildi. Herkes nefesini tutmuş gibi bana bakmaya başladı.  

İçeride bir anda bir sessizlik çöktü; uğultu kesilmiş, nefesler tutulmuştu. Her göz bana kilitlenmiş, sınıfın içindeki hava adeta yoğunlaşmıştı. Bu sessizlik, hem bir korku hem de dikkat işaretiydi; öğrenciler hâlâ kimin kontrolü elinde tuttuğunu çözmeye çalışıyordu.

İçeri girer girmez, Patron’la karşı karşıya gelmeme neden olan ilk isimle göz göze geldim. Gözleri, sanki bir avın farkında olmuş bir hayvanınki gibi parlıyordu; her hareketimde titriyordu. Eceline susamış bir bakış, bana hem sınırlarını hem de açığa çıkan korkusunu göstermişti. Arkasından kapıyı gürültüyle kapattım. Camların titreşimi, sınıftaki sessizliği daha da belirgin hâle getirdi; sanki duvarlar bile olayın ağırlığını hissetmişti. 

“Çocuklar!”

Kadınla olan göz temasımı sıramın olduğu koridora dönerken kestim. Yanından geçtiğim öğrenciler daha da derin bir sessizliğe bürünüyorlardı. Hatta bazıları oturdukları yerde hafifçe eğilerek varlıklarını azaltmaya çalışıyordu.

“Herkes önüne dönsün.”

Gözlerimi Cankut’a kilitledim. Tedirgindi; olması gerektiği gibi. Yerime otururken sadece onun duyabileceği şekilde, soğuk ve kararlı bir sesle “Bu yaptığını ödeyeceksin,” diye fısıldadım. 

Cankut’un âdemelması hızla kıpırdadı; dudaklarını hareket ettirerek “Sadece emir kuluyum,” dedi. Gözlerim, niyetini anlamak için yüzünde gezindi. Patron onu görevlendirmişti; ancak artık burada kontrol bende olmalıydı. Emirlerim yerine gelmezse, işler kısa sürede kontrolden çıkabilirdi.

Dersin geri kalanını ahşap masamdaki yamuk yumuk çizgilere bakarak geçirdim; her çizgi, sanki sınıfın sıkıcı düzenine inat, kendi küçük isyanını anlatıyordu. Zilin keskin sesiyle derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Cankut ayağa kalktı, gözleri bana yapıştı; başımla beni takip etmesini işaret ettim ve adımlarımı hızlandırdım. Tam o sırada önümü kesen kızın bakışları istemeden kaşlarımı çatmama neden oldu.

 “Sen yenisin galiba?” 

Cilveli bir tavırla kollarını göğsünde bağlamış, rahat ama dikkat çeken bir duruş sergileyen kızın bu sorusu, tıpkı ince bir iğne gibi cildime değmişti. Acıdan zevk alan benim için bile bu his rahatsız ediciydi. Yine de hiçbir duygumu belli etmeyecek boş bir bakışla karşılık verdim.

 “Yeni olduğumu çok iyi biliyorsun. Gereksiz kelimelerle kafamı ütüleme.”

“Ben Didem.”

Tabi ya… Adı Didem’di. Şu okulun veliahttı. Cankut’un ilk kurbanın o olabilir sözü zihnimde yankılandı. Henüz karar vermemiştim ama zıt gitmemin işe yaramayacağını biliyordum. Gözlerim birkaç saniye tokalaşmak için uzattığı bakımlı ellerine kaydı; parmaklarının narin hareketleri, tırnaklarının uzunluğu ve üzerindeki garip süslemeler… 

“Uraz.”

Keskin ve sert bir tonla bakışlarım bütünleşmişti. Tokalaşmayı es geçmemle eli havada kalan kız, bozuntuya vermeden saçlarını düzeltmeye çalıştı. 

“Memnun oldum Uraz. Bahçeye mi çıkıyorsunuz?” 

Kafamın içinde uyarı çanları çalmaya başladı; yeterince kişiye vermiyormuşum gibi bir de ona mı hesap verecektim? Zaten gün boyu üzerime çöken bakışlardan, müdürün sorgusundan, Patron’un gölgesinden boğuluyordum. Şimdi bir de bu cilveli tavırlarla önüme çıkan kız… Sinirlerim, ince cam teller gibi gergindi.

“Evet, gelmek ister misin?”

Cankut, sessizleştiğimi fark edince lafa karıştı. O an gözlerim refleksle ona kaydı. Sabrımı zorlamak konusunda bugün ant içmiş gibiydi. Belki de farkında değildi ama kesinlikle çizgiyi zorluyordu. Ya da daha kötüsü, yaşanacakları bildiğinden, aramızdaki konuşmayı ertelemek için bir bahane yaratmaya çalışıyordu. Gözlerinde telaşlı bir parıltı vardı; Didem’i kalkan olarak önüme sürüyordu sanki. Ama farkında olmadığı bir şey vardı: Şu anda ondan hesap sormamı Patron bile engelleyemezdi. 

“Sizin için sorun olmayacaksa seve seve.”

Didem’in sesi pürüzsüzdü, fazla kendinden emin çıkmıştı. Belki de her zaman istediğini elde etmeye alışmış birinin vurgusuyla konuşuyordu. Cevap vermemi beklediğini bakışlarını üzerime sabitlemesinden anlıyordum. Fakat ona her zaman istediğini alamayacağını belli edercesine, tek kelime etmeden yürümeye başladım. Sessizliğim, reddedişten daha sertti. Cankut, paniklemiş bir gülümsemeyle hemen açığı kapattı.

“Ne sorunu, aşk olsun.”

Kelimeleri yapmacık bir neşeyle dökülürken ben ayaklarımın ritmine odaklandım. Sert ve ölçülü adımlarımın sesi, gerideki ikiliye hükmeden bir tempo yaratıyordu. Bir süre sonra peşimdeki iki adım sesi daha netleşti. Kadınsı bir hafiflik ve erkeğe özgü bir temkinlilik… İkisi de bana doğru yaklaşırken aramızdaki görünmez bağ giderek geriliyordu. 

Okulun ağır havasından çıkıp bahçeye adım attığım anda yüzüme çarpan temiz rüzgâr, ciğerlerime dolan ilk özgürlük kırıntısı gibi geldi. Sanki içeride saatler değil, yıllar boyunca zincirlenmiş, havasız bırakılmıştım da sonunda prangalarım çözülmüştü. Havanın serinliği yanaklarımı yalarken derin bir nefes aldım; boğazımdan aşağıya inen o serinlik içimdeki öfkeyi biraz olsun dizginler gibi oldu.

Ellerim cebimde, adımlarım kararlıydı. İleride gördüğüm çardaklar gözüme kestirdiğim ilk hedefti. Liselerde hep anlatılan o “havalı tiplerin” köşesi… Burada da öyle bir grup vardır sanmıştım ama gördüğüm manzara hayal kırıklığı gibiydi. Boş yüzler, sıradan tipler… Hoş, görsem de fark etmezdi. Benim gözüm yalnızca en uzağı, en hâkim noktayı seçmişti.

En uzak köşedeki çardağın önüne vardığımda, içeride oturan çiftin bakışları bir anda üzerime odaklandı. Kızın gözlerinde merakla karışık bir huzursuzluk, çocuğun bakışlarında ise sahiplenici bir meydan okuma vardı. Beni süzerken yüzlerinden geçen kısa süreli o tedirginlik… Namım bu kadar çabuk yayılmış olamazdı, değil mi? Yoksa içgüdüleri mi tehlikeyi sezmişti?

“Çardağı boşaltın.”

Kelimeler dudaklarımdan buz gibi, keskin bir edayla döküldü. Sözlerim havada asılı kaldı, öyle ağırdılar ki sanki açık havada olmamıza rağmen çardağın içinden geçip giden oksijeni bile çekip almıştı.

Kızın gözlerinde şaşkınlık ve hesap sorma ifadesi belirdi. Çocuğun refleksi daha hızlıydı; sesinde gösterişli ama içi boş bir özgüvenle araya girdi.

“Anlamadım?”

Omuzlarım ağırlaştı, sanki sabrımı taşıyan ince ipler tek tek kopuyordu. İçimde yükselen öfke, damarlarımı kaynatan bir lav gibi kıpırdanıyordu. Yavaşça ellerimi masaya koydum, başımı onların üzerine doğru eğdim. Sesim, birazdan kopacak olan karanlık bir fırtınanın uğultusunu haber veriyordu.

“Kalkın.”

O tek kelime, sessizliğin içinde yankılandı. Bir emir, bir tehdit, bir son uyarıydı. Kız ürpererek sevgilisine daha çok sokuldu; gözleri korkudan irileşmişti. Çocuk ise, erkekliğini kurtarmak istercesine kaşlarını çatarak dik durmaya çalışıyordu. Titrek nefesini bastırıp sesine kararlılık yükledi.

“Ne demek kalkın?”

Dudaklarımın kenarı yukarı kıvrıldı. İçimdeki öfke, yüzümde o tanıdık gülümsemeye dönüştü. Yarı alaycı, yarı ölüm vaat eden bir ifade…

“Sen kim olduğunu sanıyorsun?” diye üsteledi, sesi her ne kadar güçlü çıkmaya çalışsa da göğsünden gelen tereddüttü gizleyemedi.

İçimdeki zincirlerin son halkası o anda paramparça oldu. Beklediğim an gelmişti. Avuçlarımı masaya öyle bir hızla indirdim ki çıkan ses çardağın tahtalarını inletti, masa sarsıldı. Kuşlar ürkerek havalandı, yan taraftaki öğrenciler bile irkilip bize bakmaya başladı. Ben ise sadece ikisinin gözlerine kilitlenmiştim. Artık kaçacak yerleri yoktu. 

“Tekleyen beyinlerinizi vurdurarak çalıştırmamı istemiyorsanız, hemen gözümün önünden kaybolun.” 

Kelimelerim tıpkı bir kırbaç gibi suratlarına çarptı. Çocuğun gözleri öfkeyle büyüdü, ani bir hamleyle ayağa fırladı. “Ne diyorsun lan sen?” diye çıkıştı.

İşte beklediğim an… Kavga geliyorum demezdi zaten. Dudaklarımın kenarları belli belirsiz kıvrıldı, sinirle parlayan gözlerimin ardında küçük bir zafer hissi vardı. Yumruklarımı sıkmaya başladım; damarlarım kabardıkça içimdeki savaşçı zincirlerinden kurtuluyordu.

Tam o an omzumda bir el hissettim.

“Tamam, Uraz.”

Cankut’un sesi kulağımda yankılandığında öfkemin üzerine kaynar su dökülmüş gibi oldum. Fakat bu, sakinleştirmekten çok çıldırtıyordu beni. Adımı bu tonda söylemesi, alevlerin içine benzin fırlatmak gibiydi.

“İlk günden tatsızlık çıkmasın, arkadaşlar. Hadi başka çardağa geçin.”

Onun müdahalesi, damarlarımdaki öfkeyi daha da hızlandırdı. Vücudumun her noktasında karıncalanma başladı; kaslarım geriliyor, kendimi kontrol etmeye çalıştıkça nefretim büyüyordu. Bana dokunulmasından sonra en çok nefret ettiğim şey, işime karışılmasıydı. Ve bu çocuk… Cankut… ikinci kez aynı hatayı yapıyordu.

Kız, sevgilisinin kolunu çekiştirerek geriye doğru sürükledi. Çocuğun öfkeli bakışları hâlâ üzerimdeydi ama içindeki tereddüt yüzünden tek bir kelime edemeden yanımızdan ayrıldılar.

Çardağa oturdum. Sırtımı yaslarken dudaklarımdan neredeyse keyifli bir nefes çıktı. Bu köşe artık bana aitti.

“Didem, bu teneffüs bize izin verir misin?”

Cankut’un sesi tatlı bir provokasyon taşıyordu. Gülümsemem, kasılmış bir çelik yay gibiydi. Didem’in bana attığı bakış, merak ve meydan okuma arasındaydı; o da gösterinin farkındaydı. “Yalnızca bu seferlik.”

Söylediği sözün altına gizlediği kibir, yürüyüşüne yansıyordu. Seksi bir şekilde salınarak uzaklaştı. Onu gözlerimle takip ederken aklımdan tek bir şey geçti: Bu kızı ilk kurban olarak seçmememin tek nedeni, kolay lokma olmasıydı. 

“Uraz ne yapıyorsun sen?”

Bakışlarımı tekrar Cankut’a çevirdim, öfkeli ifadesi zerre umurumda değildi. Yanıma oturmasıyla hızla omzunu kavradım. Dışarıdan bakanın “arkadaşça” diye düşünebileceği o dokunuş, benim için sınırın son uyarısıydı. Parmağım omzunu sıkarken yüzündeki damar belirginleşti; git gide kızarıyordu.

“Bana hesap soracak en son kişi bile değilsin.”

“Uraz!”

Birinin bizi görüp görmediğini anlamak için etrafa bakınmaya çalıştı. “Bak Sarı!” dedim sabrımın son kırıntılarıyla. Omzundan onu hafifçe sarsarak dikkatini üzerime çektim. 

“Hayatta en nefret ettiğim şeylerin başında bana emir verilmesi gelir. İkincisi bana dokunulmasıdır, üçüncüsü ise işime karışılması... Sen bugün bu üçünü de fazlasıyla yaptın. Eğer bunu bir kez daha tekrarlarsan düşmanın olurum. Emin ol hayatta en son isteyeceğin şeylerin arasında bile olmaz bu durum.”

Gözlerimin içindeki tehdidin gerçekliğini görebiliyordu artık. Cankut acıyla iç çekerken tekrar “Uraz” dedi. Sıktığım yere doğru eğilmeye başlamıştı. “Sana emir vermedim. Tamam bir iki kere dokundum ama bundan sonra… işine karışmak gibi bir derdim de yok. Sadece sana yardımcı olmaya çalışıyorum.”

“Gölge etme başka ihsan istemem.” 

Sözümün soğukluğu havada bir çizgi gibi kaldı. Cankut’un yüzündeki kızgınlık aniden serbest kaldı; dudakları arasından çıkan ilk cümle öfkesinin kalkanıydı. “Ulan arada Patron olmasa ben sana—” diye başladı ama sözü yarıda kaldı. Öfkelendi diye alttan alacağımı mı sanıyordu? 

Elimi biraz daha sıktım. Parmağımın basıncı tendonu boyunca yayıldı; Cankut’un yüzünde anında bir gölge belirdi. İnlemesi, ilk tenhalıkta çıkardığı nazik homurtunun ötesinde, şimdi daha güçlü, daha gerçekçiydi. Onu kendime doğru çektim; nefesimiz birbirine karıştı, aramızdaki mesafe nefes almaya bile yetmeyecek kadar daraldı.

“İstersen senin yapacaklarından önce ben sana neler yapabileceğimi anlatayım.”

Sesim keskin, dilim hafifçe dişlerimin ardındaydı. Her kelime bir uyarıydı, bir sınır çizgisi… Cankut dudaklarını ısırdı, gözleri bir anlık kapandı. “Uraz, canımı acıtıyorsun,” dedi, sesi çatallanıyordu; hem acı hem de öfke karışımıydı bu ton. Zaten elleri kasılmış, omzunun üstündeki damarlar belirginleşmişti. 

“Bu ne ki Sarı? Ayak bağı olmaya devam edersen seni o bağla boğarım.”

Söylediğimde dudaklarımın kenarı biraz daha gerildi; bu, alaycılıkla karışık bir tehditti. Onun yüzündeki o anlık kıvılcım, beni daha da kamçıladı.

Cankut boştaki elini, can havliyle omzumu tuttuğum bileğe yerleştirdi. Parmak uçlarımla uyguladığım baskıyı karşı hissetmek… garip bir zevkti; ilk kez birinin dövüş haricinde gerçek karşılık vermesine şahit oluyordum. Dişlerinin arasından, alay ve acı karışımı bir tıslama çıktı. 

“O zaman fantezilerini kendine saklasan iyi edersin.” 

Sesi, meydan okuyan bir inatla titriyordu. “Maalesef ayak bağın olmaya devam edeceğim.” Onun bu direnci, beklediğimden daha cesurca bir cevaptı; gülümsemem istemsizce genişledi. Cankut, sadece Patron’un bir piyonu değil; sinirleri sertleşmiş, kendi içinde bir ateş taşıyan biriydi.

“Seni öldürürüm.”

Sözüm kısa, soğuk ve geri dönülmezdi. Elimi biraz daha sıktım; bileğimdeki nabız kabardı. Bu tehdittin fiziksel ağırlığını hissedebiliyordum. Cankut, alay ve acı kokan bir tıslamayla karşılık verdi. 

“Sen yapmazsan Patron yapar. Seninkinin daha az acılı olacağını şu anda tecrübe ediyorum.” Cesur muydu, yoksa sadece delice mi davranıyordu? Kolu omzundan ayrılmak üzereyken bile böyle cümleler kurabilmesi, içindeki korkuyu inatla bastırdığını gösteriyordu. 

“Kaşınma…”

Gıcık bir edayla gülümsedim; gülüşüm soğuktu, içinde tatlı bir tehdit barındırıyordu.  Zil çaldı. Sanki bize olduğumuz yeri hatırlatmak için planlanmış bir sesti. Elimizde ellerimizi aynı anda birbirimizden çektik. Bileğimi hafifçe ovuşturdum. Sarı ise omzunu bastırarak ovmaya çalışıyordu.

“Seninle işimiz var.”

Sarı bana doğru baktı. Gözlerinin kenarındaki kıvrım, korkudan çok heyecan barındırıyordu. “Ben de aynı şeyi senin için düşünüyordum.”

Yorumlar