Şah - 5. Bölüm
URAZ
Sınıfa girer girmez “Sakın bana şu gudubet karıyla bu derste haşır neşir olacağımızı söyleme.” dedim. Cankut gülümsedi, “Korkma. Keyifli bir ders olacak.” diye cevap verdi. ‘Bir ders nasıl keyifli olabilir’ diye düşünürken sırama doğru ilerledim.
Sınıfta uğultular azalıyor, yerini neredeyse uğursuz bir sessizliğe bırakıyordu. Tam sandalyeme çekilmiş oturacaktım ki arkamdan gelen ayak sesleriyle istemsizce dönüp baktım.
Ve işte o an, gördüğüm manzarayla ıslığımı tutamadım.
Sınıfa giren kadın –ya da kız, çünkü yirmi üçünden fazla olamazdı– tüm dikkatleri üzerine toplayacak kadar iddialıydı. Vücudunu saran bembeyaz gömleği, neredeyse ince dantelli iç çamaşırına kadar siluetini belli ediyordu. Dar, diz üstüne kadar uzanan yırtmaçlı eteği ise adımlarına eşlik eden en kışkırtıcı detaydı; kalçalarının kıvrımını, bacaklarının zarif uzunluğunu başka hiçbir şey bu denli vurgulayamazdı.
Açık kumral saçlarını özgüvenle savurup masasına doğru yürürken, gözlerim bir mıknatıs gibi ona kilitlenmişti. Adımlarındaki ritim, eteğin kumaşında bıraktığı dalgalanma, gömleğinin göğüs kısmında ince bir nefesle bile beliren kıpırtılar… Tüm bunlar, sınıfta öğrenmem gereken her şeyi bir anda unutturdu.
“Tarih dersine hoş geldin.”
Yerime otururken gözlerimi ondan ayıramadığımı fark ettim. Cankut’un sesi, ancak sisin içinden gelen bir yankı gibi kulağıma ulaştı. Ona bakmadan, dudaklarımda sırıtmaya yakın bir kıvrımla mırıldandım.
“Dersi bu afet anlatacaksa ben tarihi baştan yazmaya hazırım.”
Resmen o tatlı hayal sisinin içinden çekildim. Gerçek, soğuk bir tokat gibi yüzüme çarptı. Ayaklarımın altındaki zemin sanki aniden sertleşmiş, ağırlığımın farkına varmamı sağlamıştı. En keyifli anımda, gözlerim hala o dar eteğin kıvrımlarında gezinirken bana Patron’u hatırlatmak zorunda mıydı?
“Ayrıca,” diye devam etti Cankut, sesini biraz daha alçaltarak, “Merve Hoca, Müdür’ün büyük kızı. Yani Ayşin’in ablası. Uyarayım da.”
O an istemsizce gözlerim önümdeki sarışına, o küçücük ama dik duran Yer Fıstığına kaydı. Dudaklarımdan refleksle çıkan cümle şaşkınlığımı ele verdi:
“Yok artık…” Sonra Cankut’a döndüm, gözlerim büyümüş halde.
“Resmen okulu ele geçirmişler. Anneleri ne? Müdür yardımcısı mı?”
Cankut’un dudaklarının kenarında kısa bir tebessüm belirdi. Ama o gülüş bir anda dondu, yüzü gölgelenmiş gibiydi. Önümdeki kıza, Ayşin’e, öyle bir bakış attı ki içinde aleni bir acıma vardı. O bakıştan sonra ben de refleksle başımı çevirdim.
Ayşin’in duruşu çok şey anlatıyordu. Az önce sırtını dik tutan, özgüvenli görünen o kız gitmişti. Omuzları düşmüş, nefes alış verişleri hızlanmıştı. Çenesi titriyordu sanki. Bizi dinlemişti. Ailesi hakkında yaptığım imalı sözler kulaklarına ulaşmıştı. Sinirlenmiş miydi, yoksa incinmiş miydi? O an anlamam güçtü.
Ama zihnimde kıvılcım çoktan çakmıştı. Eğer ailesiyle uğraşmam onu sinirlendirdiyse… o zaman rotam belliydi. “O zaman seninle uğraşırım küçüğüm,” diye geçirdim içimden.
Gözlerim tekrar ona döndüğünde, dudaklarım istemsizce alaycı bir kıvrıma girdi. “Yalnız,” dedim, sesimin alçaltılmış tınısında iğneleyici bir keyif saklıydı.
“Annesi ve babası tüm yararlı vitaminleri ablasındayken almış.”
Sözlerim hedefini bulmuştu. Önümde oturan sarışın Yer Fıstığı aniden doğruldu, neredeyse koltuğundan fırlayacak gibiydi. Bu tepkisi, tıpkı beklediğim gibi, beni daha da gülümsetti. Ayşin’in içinde kıpraşan öfke hoşuma gidiyordu, tahrik edici bir oyun gibiydi.
Ama Cankut’un yüzüne baktığımda, onun ifadesi tam tersiydi. Keskin, karanlık bir çizgi halinde dudakları birleşmişti. Hiç hoşnut değildi. Ona doğru kaşlarımı kaldırıp bir ‘Ne var yani?’ ifadesiyle göz kırptım. Ama o eğilerek bana daha yaklaştı, gözleri önce Ayşin’in üzerinde bir an kontrol eder gibi dolaştı, sonra fısıltıyla uyardı.
“Çok fazla anne olayına girmesen.”
Bir kez daha işime burnunu sokuyordu. Dişlerimi sıktım. Kaşlarım çatıldı. İçimdeki öfke kabarıyordu. Neden sürekli beni dizginlemeye çalışıyordu? Onun gözlerinde dostane bir uyarı vardı ama benim gözlerimde şimdiden meydan okuyan bir karanlık parlıyordu.
Cankut bana doğru biraz daha eğildi. Dudaklarımdan çıkacak ilk söze engel olmak istercesine yakınlaşmıştı. Ama bu yakınlık, aramızdaki gerilimi daha da keskinleştirdi
“Annesi iki sene önce vefat etti.”
Cankut’un sesi, sıradan bir bilgi verir gibi soğuk ve netti ama benim içimde yankısı bambaşkaydı. Birden, hayal meyal hatırladığım anılar belirdi gözümün önünde. Annem… Ölüm döşeğinde, ince ince nefes alıp verişi, her nefesin bir öncekinden daha zayıf çıkışı… Çırpınan göğsü, parmak uçlarımı kavrayan o buz gibi elleri. Ciğerlerimin titrediğini hissettim. Boğazımda bir yumru büyüyordu, nefesim kesilmişti. Bu acı, taşınmayacak kadar ağır bir yük gibiydi. Ama garip olan, hiç tanımadığım birinin annesinin kaybını duymak bile beni bu kadar sarsabiliyordu. İlk kez, kendimden çok uzak birine bu kadar yakın hissettim.
Cankut’un bakışını üzerimde hissettiğimde kendime gelmeye çalıştım. Başımı eğip kısa bir “Eyvallah,” dedim. O da daha fazla kurcalamadı.
“Evet arkadaşlar. Bu dönem aranıza yeni katılan biri var herhâlde.”
Cankut’un dürtmesiyle üzerimdeki ölü toprağını atmak istercesine silkelendim. Başımı kaldırdığımda afet-i devran, tahtanın önünde duruyordu. O beyaz gömlek, ince belli kalemi eline alış şekli, o gülümseme…
“Uraz’dı değil mi?”
Etraftaki herkesin ne yapacağımı merak ettiğini hissediyordum. Yüzüme imalı bir gülümseme yerleştirerek “Merve’ydi değil mi?” diye cevap verdim. Kadın, tebessümünü bozmadı ama gözlerinde bir anlık şaşkınlık parladı. Dudak kenarlarını sıkı tutarak “Merve Hoca,” diye düzeltti.
Yüzümdeki gülümseme genişledi. Hiç sakınmadan, herkesin ortasında, “Hoca olmak için fazla… Bu okula fazlasın. Sizden önce gelen kadını bir görseydiniz ne demek istediğimi anlardınız. ” dedim. Belli ki az önce yaşananalar öğretmen odasında konuşulmuştu. Merve, kimden bahsettiğimi biliyormuş gibi bakıyordu. Fakat kaşlarındaki çatıklık o kadını sevmesinden kaynaklı mıydı yoksa tamamen bana karşı olan bir duygudan mı emin olamadım…
“Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın?”
Sesinde hem öfke hem de kırılgan bir tını vardı. Başımı onaylarcasına salladım. Gözlerim, baştan aşağı onu süzerken dudaklarımda meydan okuyan bir gülümseme vardı.
“Tıpkı ne gördüğümün farkında olduğum gibi.”
Yanaklarına kan yürüdü. Açık teni kızardıkça kızardı. Elbisesinin açık yerlerini kapatmak istermiş gibi istemsizce üzerine çekiştirdi. Bedeni onu ele veriyordu: ne kadar inkâr etse de söylediklerimden etkilenmişti.
“Neyse çocuklar,” dedi ani bir toparlanma çabasıyla, sınıfa dönerek. Sesi hafif titriyordu. “Sanırım tanışmayı sonraya erteleyebiliriz. Bu dönem tarih dersinde işleyeceğimiz konular…”
Cümlelerini dikkatle dinliyor gibi yaptım ama gözlerim ondaydı. Her kalem tutuşunda, tahtaya her dönüp yazışında gözlerini kaçırma çabası daha da belirginleşiyordu. Göz ucuyla bana baktığında, dudak kenarımda sabitlenen gülüşü fark etmemesi imkânsızdı.
Ne kadar otoritesini korumaya çalışsa da, onun duvarları çatırdamaya başlamıştı. O yüzden hoşuma gitmişti. Bir öğretmen olarak üstün konumdaydı, ama bir kadın olarak karşısında zayıflıyordu. Bu bana oyunun kurallarını değiştirme fırsatı veriyordu.
Her ne kadar kardeşiyle aynı sınıfta olsam da fiziksel olarak onunla yaşıt gibi duruyordum. Bu kızla vakit geçirmek zevkli olurdu. Ayrıca buradaki görevimi yerine getirirken işlerimi daha da kolaylaştırırdı. Sonuçta o bir hocaydı ve bütün öğrencilerle içli dışlıydı. Eğer onu avucumun içine alabilirsem gerisi çorap söküğü gibi gelirdi.
Cankut’a döndüm. Kaşları çatılmış, ‘Ne yapıyorsun sen?’ dercesine başını sallıyordu. Onun kaygılı bakışıyla göz göze geldim. Dudaklarımı yavaşça kıpırdatarak yalnızca onun anlayacağı şekilde mırıldandım:
“İlk kurbanımı buldum.”
Ve bunu söylerken gözlerim tekrar Merve’ye döndü. Sınıfta tahtaya yazdığı her harf, benim için bir hedef tahtasının tam ortasına denk geliyordu.
* * *
Bütün ders boyunca Merve’ye bakarken, zihnimde olasılıkların ağırlığı dolaşıyordu. Kadın, tahtaya dönüp konuşurken bile hareketlerinde ölçülü bir sabır vardı. Her kelimesi sanki önceden tartılmış, her bakışı hesaplanmıştı. Ama bazen… gözleri istemsizce bana kayıyordu. İşte o anlarda maskesinin çatladığını hissediyordum.
Belki de ben yanılıyordum.
Ya da belki o da benim gibi oynuyordu.
Kadınları çözmekte iyi olduğumu söylerler. Ama bugüne kadar gerçekten beni anlayabilen, savunmamı düşürebilen birine rastlamadım. Merve de öyle olacaktı büyük ihtimalle. Güçlü görünüyordu, ama bir yanıyla ürkekti.
Zil çaldığında sandalyemi sessizce geriye ittim. Merve’nin dudaklarının kenarındaki o kısacık gülümseme gözümden kaçmadı. Masasına dönerken çantasını topladı; elleri, ilk bakışta belli olmasa da titriyordu. Belki farkında bile değildi.
Sınıfın uğultusu arasında adımlarımı ölçülü tuttum. Herkesin bakışını sırtımda hissediyordum.
“Selam.”
Başını kaldırdı. Saçlarını hafifçe savurdu; omzuna düşen bir tutamı parmağıyla geriye itti.
“Evet?” dedi. Sesi sabırlıydı ama altında belli belirsiz bir gerilim titreşiyordu.
“Tanışmayı sonraya ertelemiştik diye hatırlıyorum.”
Kaşları çatıldı, yüzündeki profesyonel maskeyi geri taktı.
“Sınıfça sonraya ertelemiştik.”
Gülümsedim. “Ben sadece seni kastetmiştim,” dediğimde aramızda kısa bir an sessizlik oldu. Bu rahatsız edici durumu böler gibi elimi tokalaşmak için uzattım.
“Ben Uraz Kurt.”
Kadının bakışları bir anlığına yumuşadı, sonra yeniden sertleşti. “Beni anlamıyor musun?” dedi, sesi kararlı ama içinde tedirgin bir titreşim vardı. Yüksek sesle iç geçirdim. “Elim havada kaldı,” dediğimde gözleri kısa bir an aramızda uzanmış parmaklarıma kaydı ve ardından kendini engellemek ister gibi göğsünde tuttuğu kitabı daha çok sıkmaya başladı.
“Benimle böyle konuşamazsın.”
Kaşlarımı büzdüm, sanki gerçekten anlamamışım gibi davrandım. “Nasıl konuşuyorum ki?” dedim. Bir adım geri çekildi. Sınıf sessizleşmişti. Pencere kenarından dışarıdan gelen rüzgâr sesi, aramızdaki sessizliği daha da büyütüyordu.
“Küstah, emirler veren bir manipülatif gibi. Okul sınırları içinde benimle saygılı konuşmak zorundasın. Sen öğrencisin ben de senin-“
Bu kez gülümsemeden duramadım. “Ha…” dedim yavaşça, “okul sınırları içinde.” Merve’nin yüzünde kısa bir tereddüt belirdi.
“Ne ima etmeye çalışıyorsun?”
Umursamaz bir tavırla omuz silktim. “Hiç. Sadece görev sınırlarını öğrenmeye çalışıyorum.”
Biçimli kaşları çatılırken “Ne görevi?” diye sordu. Sözlerimin fazla ileri gittiğini fark edip başımı iki yana salladım. “Boş ver,” dedim.
“Kişisel bir şey.”
Bir süre gözlerimin içine baktı. Söylediğim şeyi ölçüp biçiyordu. Ardından çantasını almak için gözleri kaçırdı. Fakat ilgisinin hala bende olduğunun farkındayım. “Uraz, bu tavrın seni zora sokacak,” dediğinde ona doğru hafifçe eğildim. “Zor, benim işim,” dedim alçak bir sesle. Bu defa gülümsemiyordum. Sözlerimdeki ciddiyet, tehdit gibi değil, bir uyarı gibiydi.
Gözleri tekrar benimle buluştu. “Çıkışta görüşürüz,” diye fısıldadım ve arkamı dönüp yürümeye başladım. Cankut kapının önünde beni bekliyordu, Merve arkamdan adımı seslense de umursamadım ve yürümeye devam ettim.
“Görev başlasın.”
* * *
“Eveeeet. Duydunuz zilin sesini.”
Cankut, masaya ritmik bir tıkırtı atar gibi vurup ayağa kalktığında sınıfın havası bir an daha değişti; sanki havayı delen bir çan çalmış gibiydi. “Ve okul biter.” dedi, ağzında ironinin ince bir kıvrımı. Ben, onun bu yarı şaka yarı meydan okuyan sesine cevaben “Nihayet,” diye fısıldadım; kelimenin içinde hem bir rahatlama hem de sessiz bir öfke vardı. Saatlerce aynı monotonluktaki dersleri icat edenleri, boş lafları ve yapay nezaketleri yerle bir etme fikri zihnimde kıvılcımlanıyordu. İçimden geçen şiddetli imajlar, beklenmedik bir tatmin hissi veriyordu; doğrusu, böyle saçmalıkları yere serecek enerjim vardı.
Cankut ağır adımlarla yanıma yaklaşırken, etrafımızdaki uğultu hocanın sınıftan çıkmasıyla birlikte daha yüksek bir frekansa tırmandı. Herkes kendi dünyasına çekilmiş, fısıltılar yanağımdan dalga dalga geçiyordu. Deri montumu omzuma alırken, içimde bir süre daha kalırsam ya onların benim sabrımı yiyeceğinden ya da benim onlara zarar vereceğimden emindim; ikincisi olmasa bile, her an bir kıvılcım yeterliydi.
Cankut cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktı, gözleri hafifçe kısıldı. “Ee ne yapıyoruz şimdi?” diye sordu; sesi hem meraklı hem de hafif bir çekince taşıyordu. Onunla dalga geçmeyi sevsem de, bu sefer iş ciddiydi. “Seni bilmem ama benim işim var,” dedim umursamaz bir tavır takınarak, fakat sesimin ardında bir kararlılık yankılandı. Bu cümle, bir yandan rutinin dışına çıkma niyetimi açıklıyor, diğer yandan da önümdeki yolu netleştiriyordu.
Cankut başını hafifçe öne eğdi; “Düşündüğüm şeyi yapmaya gitmiyorsun değil mi?” diye sordu. Soru, aslında çok da masum değildi. O, benim sınırları zorlayacağımı, kendi kurallarımı koyacağımı ve sonuçlarıyla başa çıkacağımı biliyordu. “Düşünebildiğini bilmiyordum ama tam da onu yapmaya gidiyorum,” diye karşılık verdim. Sözlerimin arasındaki soğuk alay, ona bir uyarıydı. Cankut'un kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı.
“Uraz-”
Sözünü yarıda kestim. “Seninle bir anlaşma yaptık değil mi?” Cankut’un burnundan solumasını umursamadan yürümeye başladım. Ayşin’in beni göz ucuyla takip ettiğini biliyordum.
Didem sabah yaptığı gibi tekrar önümü kesti. Didem’in yüzüne baktığımda, öfkemin bir anda kabardığını hissettim; karanlık bir dalga göğsümü itiyordu. İçimde bir şey çatlamaya başlamıştı; bunun adı sabır değildi artık. Gözlerimdeki soğuk parıltı Didem’in hafifçe geri çekilmesine neden oldu ama o da pes edecek türden biri değildi. Sözlerim, tavrım, duruşum küçücük bir meydan okuma için fazlaydı. İçimde ona doğru yükselen o inilti — uzun süre bastırdığım, kontrol etmek için uğraştığım bir enerji — yüzüme yansıdı.
“Nereye gidiyorsunuz?”
“Anlamadım?”
Didem gözlerini devirerek, “Anladığını ikimizde biliyoruz Uraz’cığım” dedi. Adım ilk kez kulağıma bu kadar iğrenç gelmişti. Hiçbir tepki vermeden yüzüne baktım. Didem sıkılmışa benziyordu. “Yani işin var mı? Yok mu? Boş musun diye sordum.” dedi saçıyla oynayarak.
“Sana doluyum güzelim.”
Didem’in suratı asıldı, “Ben senin güzelin değilim.” diye bağırdı ve sınıfta ufak bir sessizlik oluştu. Bakışlarımı Didem’den ayırmasam da sınıftaki kalan kişilerin dikkatle bizi izlediğini hissedebiliyordum. Beni sınıfın önünde azarlayabileceğini sanan kıza doğru bir adım attım. Ona yaklaştıkça gevşediğini izleyebiliyordum, bedenlerimiz belli belirsiz birbirine değdi. Heyecanlandığını hızla inip kalkan göğüslerinden anladım. Kulağına doğru eğildiğimde kesik kesik nefes almaya başladı.
“Olmak istemez miydin?”
Hala nefes almakta zorlanan kıza fırsat vermeden, “Olmak istediğini ikimizde iyi biliyoruz.” diye devam ettim. Kelimelerimin rüzgârı kızı ürpertmişti, artık soluk alışverişi sesli bir hale gelmiş ve bu gülümsememe neden olmuştu. “Ama sen şimdi bana bilmediğim bir şeyi söyleyeceksin.” onun kokusunu almak istemiyordum, o yüzden dikkatle kulağına doğru yaklaşıp, “Senden nasıl kurtulurum?” deyince Didem’in kaskatı kesildiğini hissettim. Birkaç saniye olayı idrak edemeyen kız tekrar kaşlarını çattı.
“Sen ne kadar aşa-” diyordu ki,
“Sakın!” diye uyardım. “Mor senin rengin değilse, cümleni tamamlamanı tavsiye etmem.”
Didem’in dudakları aralanırken Cankut “Tamam Uraz. Bence gerekli uyarıyı almıştır.” diye araya girdi –yine- ve haliyle panikledi. “İşine karışmıyorum. Sadece işine geç kalma diye konuyu kapatmaya çalışıyorum,” diye ekledi. Başımı onaylarcasına sallayıp Didem’e son kez baktım ve yürümeye başladım.
Bu tarz kızlardan nefret ediyordum. Altıma almam için yalvarır, reddettiğimde sanki o teklifi ben yapmışım gibi mağdur kız ayağına yatarlar.
Sınıf kapısına geldiğim de kolumda hissettiğim darbeyle olduğum yerde durdum. Ayşin, büyük bir gürültüyle yere saçılan kitaplarını izledikten sonra öfkeyle bana döndü.
“Dikkat etsene yahu, öküz müsün?!”
Hayvanı daha da özelleştirip öküz mü demişti o bana? Ayşin vereceğim cevabı bile beklemeden yere eğildi ve etrafa saçılan notlarını toplamaya başladı. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sabır en güçlü yanım demiştim değil mi? Sanırım bu okul tüm tabularımı yıkacaktı. Gözlerimi açtığımda Ayşin’in hâlâ yerde olduğunu gördüm. Çömelmiş, notlarını toplarken bir şey hatırlamış gibi başını kaldırıp bana baktı.
“Öküzün trene baktığı gibi bakmaya devam edecek misin?”
Ayşin’in kurduğu cümle onun canını acıtma isteğimi arttırmıştı. “Niye? Sana herkes biniyor mu?” Ayşin’in surat ifadesi değişmişti, “Anlamadım?” dedi. Anladığını çok iyi biliyordum. Duruşunda ve yerdeki kitaplarda göz gezdirdikten sonra “Ne yapmamı istiyorsun?” diye sordum. Ayşin sanki saçma bir şey söylemişim gibi alayla yüzüme bakıyordu, “Sence?” dedi. Tekrar gözlerimi Ayşin’in vücudunda gezdirdim. Aklıma gelen düşüncelerle dudağım keyifle yukarı kıvrılırken “Çok zevkli pozisyondur, tabii köylü gibi durmasan.” diye devam etti. Ayşin birkaç saniye yüzüme şaşkın bir ifadeyle baktıktan sonra ne demek istediğimi anladığı an toparlanarak ayağa kalktı.
“Terbiyesiz. Toplamama yardım etmeni beklediğim için suç bende. Bir öküzden insanlık yapmasını neden beklersin ki!”
Bir çırpıda Ayşin’in cılız kolunu sıkıca kavradım ve onu kendime doğru sertçe çektim. İçimdeki boğa üçüncü kez tekrarladığı kelimeyle harekete geçmişti ve onu artık durdurabileceğimi sanmıyordum.
“Bak kızım.” dedikten sonra yüzünü biraz inceledim, sonra kulağına doğru eğilerek devam ettim:
“Dağıttığın şeyleri toplamayı öğrenmezsen, dağılan yüzünü toparlarken çok zorlanırsın.”
Kız ağlamaklı oldu, gözleri ıslandı. Konuşmak için yavaşça ağzını araladığında kolunu daha çok sıktım. Acıyla yüzünü buruştururken yanaklarından bir damla yaş süzüldü. “Bir daha benimle ilgili ağzından tek bir kötü söz duyarsam… Senin o cümleleri söyleyen dilini öküzlere yediririm. Anladın mı beni!”
Ayşin’den cevap gelmeyince kolunu tutarak onu sarstım.
“Anladın mı dedim?!”
“Kolumu bırak.” diye fısıldadı. Dişlerini o kadar sıkıyordu ki çocuksu bir suratı olmasa bu hareketi ürkütücü olabilirdi. Bazı insanlar için…
“Sorumun cevabı bu değil.”
“Canımı acıtıyorsun!”
Öfkesi keyfimi yerine getirdi, “Umurumda mı?” Kız gözlerimin içine bakıyordu, bunu bir kez daha yapmıştı, ona kısık gözlerle bakmaya başladım. Mavi gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Ona çok dikkatli bakıyordum, bu Yer Fıstığı acaba neye güvenerek bana meydan okuyordu, merak ettim.
“Ama senin canını acıtmamdan daha haz alacağım bir işim var ve seninle fazlasıyla vakit kaybettim.”
Kolunu bıraktığım gibi Ayşin kolunu tutup sıvazlamaya başladı. Ensemde hissettiğim nefesin Cankut’a ait olduğunu tahmin ediyordum. Son kez Ayşin’e tehditkâr bir bakış atıp sınıftan çıktım.
İçimdeki öfke otoparkta arabasına binmek üzere olan Merve’yi görünceye kadar devam etti. Bu iki kardeşin de sabrımı zorlamak için başka taktikleri vardı. O saçlar, o hatlar, o bacaklar…
“Ee plan ne?”
Cankut’u dinlerken gözlerimi Merve’nin baştan çıkarıcı hatlarından ayırmıyordum, “Ava giderken avlanma taktiği.” diye cevapladım.
“Ha?”
Cankut’un kafası basmamıştı, aldırış etmeden ona gülümsedim. Dikkatimi tekrar Merve’nin vücuduna çevirecektim ki gözlerinde takılıp kaldım, bu sırada yüzümdeki gülümseme de iyiden iyiye çoğalmıştı. Merve gözlerini kaçırıp arabasını çalıştırdı. Cankut’a dönerek “Akşama görüşürüz.” dedim ve Merve’ye doğru yürümeye başladım.
Paniklediğini hissettiğim fıstık hızla yola çıkarken gözümle onu takip ederek arabama bindim. Peşinden yola koyuldum.
İstanbul’un iğrenç trafiğine şükür edeceğimi hiç düşünmezdim. Kırmızı ışıkta bekleyen Merve’nin arabası görüş alanıma girdiğinde karşı şeridi kontrol ettim. Yeşil ışığın yanmasıyla önümdeki araçları sollayarak gaza bastım. Kornalar eşliğinde Merve’nin arabasının yanından geçerken karşıdan gelen arabayı fark ettim. Hızla Merve’nin önüne kırıp frene bastım. Öne doğru hafif bir şekilde sendelememle iki araba da durdu. Dikiz aynasından Merve’ye baktığımda elleriyle yüzünü kapattığını gördüm. Ağır hareketlerle arabadan inip ona doğru yürümeye başladım, bu sırada arkadaki korna sesleri yükseliyordu, yavaş yavaş oluşan kalabalığı görmezden gelmeye çalıştım. Merve beni fark ettiğinde yavaşça arabadan indi. Korkudan rengi öylesine atmıştı ki yüzündeki makyaj bile bunu gizleyemiyordu.
“Uraz sen ne- ne yapıyorsun?”
“Merve bana çarpan sensin, farkında mısın?”
“Merve Hoca!” diyerek benim cümlemi düzeltti.
“Hoca sıfatını okulda bıraktığımızı sanıyordum Merve.” dedim hafifçe gülümseyerek. Bir anlık oluşan şaşkınlığı yerini öfkeye bırakmıştı. Ayağındaki topukluları vura vura arabasının ön kısmına doğru yürüdü ve hafifçe eğilerek bir şey olup olmadığına bakmaya başladı. Bu duruşu keyfimi daha da yerine getirirken sesli bir şekilde iç çektim. Beni duymuştu, hızla doğrularak, “Ölebilirdik Uraz!” diyerek bana doğru döndü. Şaşkınlığımı gizlemekte zorlanıyordum “20 km hızla mı? Fazla hayalcisin Merve.” dedim. Merve dolgun dudakları araladı, “Sana inanamıyorum!” diye bağırdı.
“Nasıl bu kadar sorumsuz olabilirsin?”
Bir süre yüzüme bakan Merve başını iki yana sallayarak arabasına döndü ve eğilip telefonunu eline aldı. Korna sesleri kesilirken kalabalık daha da artmıştı. Kadın burnundan soluyarak bir numara tuşlarken yanına giderek “Ne yapıyorsun?” diye sordum.
“Polise haber veriyorum. Tutanak tutsunlar.”
“Tutanak tutacak bir durum yok. Ayrıca senin arabandan daha fazla benim arabamda hasar var ve bu durumda benim masraflarımı ödemek zorundasın. Sonuçta arkadan çarpan sensin değil mi?”
“Sen… Nasıl…” derken Merve’nin elinden telefonunu aldım.
“Ya! Ne yapıyorsun? Ver o telefonu bana!”
Onunla küçük bir çocukla oynar gibi oynuyordum, bu durum kahkaha atmama neden oldu, o kadar narin bir vücudu vardı ki, elimden kuvvetiyle bir şey alması imkânsızdı. Telefonu tuttuğum elimin işaret parmağını dudaklarıma götürüp Merve’ye susmasını söylerken diğer elimle de kolunu yakaladım. Nefes nefese bana bakıyordu, hareketime karşılık hızla kolunu elimden kurtardı ve dağılan saçlarını yüzünden çekti.
“Polise gerek yok. Neyse masraf ben karşılarım. Detayları yemekte konuşuruz.”
Kızın gözleri dehşet içerisinde açılmıştı, “Ne yemeği ya. Ver şu telefonumu!” dedi ve yine üzerime atlayarak tekrar telefonu almaya çalıştı. Bu sefer tek kolumu onu incecik olan beline sardım. Bu hareketimle sabit kalan kızı kendime daha çok çektim. Kalp atışlarının hızlandığını soluk alış verişinin değişmesinden anlayabiliyordum. Kokusunu duymamak için nefesimi tutarken burnumu saçlarında dolaştırdım. Nefes almak için ondan uzaklaşırken gözlerini kapatmış olduğunu fark ettim. Sarı tüylerinin kökleri yerini belli edercesine kabarmıştı. Kulağına doğru eğilip “Sen yemek sözü ver, ben de telefonu vereyim.” diye fısıldadım. Gözlerini hızla açan kız başını bana doğru çevirdi. Tam kaşlarını çatıyordu ki arkamızdaki kalabalıktan bir ses duyuldu.
“Sevişmenizi eve saklayın da çekin arabanızı.”
Merve’nin duydukları karşısında gözleri büyümüştü, o gözlerime bakmaya devam ederken arkamda havlayan itlerden biri, “Hâlâ duruyorlar ya.” diyerek ölüm fermanını imzaladı.
Boynumu kütleterek gerginliğimi atmaya çalışırken Merve’den uzaklaştım. “Uraz” diye fısıldayan kız birazdan olacakları tahmin etmiş gibi gergindi. Ağır bir hareketle arkama dönerken “Hele şükür!” diyen orta yaşlardaki iri yarı adam “Hadi. Çekin arabanızı.” diye devam etti. Saygısızlıktan hiç hoşlanmıyordum ama bugün sanki bunun eksikliğini yaşamışım gibi herkes bana karşı fazlasıyla saygısız davranıyordu.
“Kaza yaptık. Görmüyor musun lan?”
“Kaza harici her şeyi gördük maşallah!”
“Ne diyorsun lan sen hayvan!” diyerek adama doğru yürüdüğüm anda kolumun üzerinde bir el hissettim, zaten sinirliydim, bir de bu kız bana dokununca cinlerim iyice tepeme çıkarıyordu. “Uraz. Saygılı ol!” diyordu Merve, ona bakmıyordum, hızla kolumu kurtardım. İri yarı adam o sırada “Sen kime hayvan diyorsun lan it!” diye kükrüyordu. Bu ihtiyara karşı mı saygılı olacaktım? Görünüşe göre akşamki dövüşten önce iyi bir antrenman yapma fırsatını elime geçirmiştim, ufak bir kahkaha atıp “İt ha?” dedikten sonra alt dudağımı ısırarak arkamı döndüm. Merve korku ve şaşkınlıkla arkamdaki adama bakarken bakışlarını bana çevirdi.
“Arabaya bin.”
Merve’nin suratı ekşimişti, itiraz etmek istediği her halinden belliydi, ona fırsat vermeden, “Merve. Sana arabaya binmeni söyledim.” dedim. Sesimdeki ilkel öfke fark ediliyordu. Merve tereddütle bana baktı ve sonra arabasına doğru yürümeye başladı.
“Oraya değil.” diye bağırdım. Omzunun üzerinden bana bakan kıza başımla kendi arabamı gösterirken “Kapıları da kilitle” dedim.
“Ne gereği var Uraz. Kendi arabama bi-”
“Merve! Sinirimi senden çıkarmamı istemiyorsan ikiletme beni kızım. Arabama bin ve kapıları kilitle!”
Merve bakışlarını arabama çevirdi. Daha sonra bana döndü ve arabaya doğru yürümeye başladı. İçine oturup kapıyı kilitlediğinden emin olduktan sonra iri yarı adama doğru döndüm.
“Nerede kalmıştık?” Adama doğru ilerlerken birden duraksadım. “Hah. Sen bana it diyordun.”
“Bak bücür…” diye başladığı konuşmayı ufak ve alaycı bir kahkahayla bölerken “Bücür” diye tekrarladım. Onun gibi yarmaya göre tabi ki ufak kalırdım ama bu bana bücür diyebileceği anlamına gelmiyordu. “Sen bana bücür dedin ha?” Deri montumu yırtarcasına çıkarıp kollarımı dirseklerime kadar sıvarken kafamın içinde karanlık düşünceler uçuşuyordu. “Bak Yarma.” Adam keyifle bir kahkaha atıp “O ufaklık dövüş istiyor.” dedi. Nabzım hızlandı. İçimde kabaran öfkeyle tüm vücudum uyuşmaya başladı. Silkelenerek bu hissi yok etmeye çalıştım, ama pek işi yaramadı. O kahkahayı boğarak yaşamına son vermek, bu rahatsız edici cızırtıyı yok etmek istiyordum.
“Dövüş iki kişiyle yapılır. Benim ki daha çok kum torbasıyla antrenman olacak.”
Konuşmasına fırsat vermeden hızla ona doğru yürüdüm ve yumruğumu karnına geçirdim. İri yarı adam geriye doğru sendelerken acıyla inledi, duruşumu düzeltip bir süre acı çeken adamı izledim ardından hızla yanına gidip bu sefer yumruğumu suratına indirdim. Adam bu darbeyle yere düşerken etraftan çığlıklar yükselmeye başladı. Gardımı düşürmeden kan tüküren adama baktım, bu sırada bize doğru koşan insanları fark ettiğimde ellerimi havaya kaldırdım. Etraftakiler duraklamaya başladı, bu sırada ben de adamın yanına çöktüm. Ağzı kan içinde olan adam öfkeyle bana bakıyordu.
Gözlerinin içine bakarak, “Haklıymışım değil mi?” dedim.
“Seni geberteceğim piç kurusu” dedi etrafa tükürüklerini saçarak.
“Hı hı” diyerek onu geçiştirirken ayağa kalktım. İki yumrukta yıkılan bir adam beni nasıl öldürebilirdi ki? Arabaya doğru dönüp Merve’nin içinde olup olmadığını kontrol ettim. Bu sırada arkamdan gelen sese doğru döndüm.
Çenem sert bir yumrukla buluştuğu an gözlerim birkaç saniye kapandı. Elim istemsizce çenemi kavradı. Geriye doğru bir adım sendeledikten sonra yumruğu atan iri yarı adama baktım, yaptığıyla gurur duyan ifadesi gözlerimin kısılmasına neden oldu.
“Bu yumrukla ölüm fermanını imzaladığının farkında mısın lan!”
Adam söylediklerimi umursamaz bir halde gülümsemeye başladı. Kanlı dişleri bile sakinleşmeme neden olmuyordu. Öfkeyle yanına gidip tek elimle boğazını kavradım. Elleriyle refleks olarak boğazındaki elimi tuttu. Hızla geriye doğru yürütüp sırtını sert bir şekilde Merve’nin arabasına çarptım. Etraftan tekrar çığlıklar yükseldi. Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Adamın yüzü kızarırken “Bırak lan boğazımı.” dedi. Sesi elimin sıkılığından zar zor çıkmıştı.
“Anlamadım. Boğazımı kopar mı dedin?”
Güçlükle yutkunan adamın ellerinin güçsüzleştiğini hissettim. Yüzü morarmaya başladığı an kulağına doğru eğildim. “İşime burnunu soktun, bücür dedin. Hadi bunların hepsini bir kenara koyalım. Sen hangi cesaretle bana yumruk atarsın lan. Hem de hoşlandığım kızın önünde? Yürek mi yedin amına koyduğumun evladı. Bana canını bağışlamam için üç şey say lan!”
Birinin son nefesinin kontrolünün elinizde olmasının verdiği haz başka hiçbir şeye benzemiyordu. Kalbim, artık var olup olmadığından emin olamadığım kalbim, adamın son çırpınışlarıyla birlikte delicesine çarpıyordu. Adamın nefes alamadığını hissettiğimde hafifçe elimi gevşettim.
“Ya da bunların hepsinin yerini tutabilecek tek şeyi söyle.”
Bakışlarını bana çevirdi. Göz bebeklerinin titrediğini fark ettim.
“Evet?”
Adam “Özür dilerim” diye mırıldandı.
“Anlamadım?”
“Özür dilerim” Sesi biraz daha yüksek çıksa da arkadaki kalabalığın duymadığına emindim. Yumruğu onların gözünde attıysa özrü onların kulağına ulaştırmalıydı.
“Ben bile bu mesafeden söylediklerini anlayamıyorsan arkadaki kalabalık nasıl anlayacak Yarmacığım.”
“Özür dilerim!”
“Af buyur.” dediğim an elimin altındaki boğazın yırtılacağını hissettim. “Lanet olsun! Özür dilerim senden!”
“Güzel” diyerek adamı serbest bıraktım. Adam elleriyle boğazını tutarak öksürmeye başladı. Onun her öksürüğü keyfimi biraz daha yerine getirirken “Ama” dedim. Rengi düzelmeye başlayan adamın gözlerindeki nefreti okuyabiliyordum.
“Son yumruğu her zaman ben atarım.”
Adamın yüzüne var gücümle yumruğumu geçirdim. Tekrar çığlıklar yükseldi. Elimin altında bir şeylerin çatırdadığını hissederken adam acıyla feryat etmeye başladı. Elimi silkeleyerek birkaç adım geriledim. Yüzü kan içinde kalan adam arabaya dayanmış bir şekilde yere doğru kaydı. Bize doğru birilerinin koştuğunu hissederken arkamdan gelen siren sesleri kulaklarımda uğuldamaya başladı.
“Lanet olsun.”
Kalabalıktan uzaklaşıp arabaya doğru koşmaya başladım, eğer yakalanırsam akşama dövüşe çıkamazdım ve bu Patron’u zor durumda bırakmak anlamına gelirdi. Sabahki olaydan sonra bunu göze alamazdım.
Arabaya binip çalıştırdıktan sonra gaza bastım. Araba kükreyerek yola çıkarken Merve arkaya dönüp “Arabam!” diye bağırdı.
“Arabamı yolun ortasında bıraktığının farkında mısın Uraz?!”
Dikiz aynasından gittikçe uzaklaşan kalabalığa bakarken polis arabalarının peşimize takıldığını gördüm. Kahretsin. Gaza daha çok bastım. Merve’nin bir bana bir arkaya baktığını hissediyordum. Söylenmelerini duymamaya çalıştım, gözüm bir yolda bir dikiz aynasında bizi takip eden polislerdeyken bir de Merve'ye laf anlatamazdım.
“Of Allah’ım. Çantam arabada kaldı, kapıları da kilitlemedim. Kim bilir nereye çekecekler arabamı.”
“Adam benden de şikâyetçi olur mu acaba?”
“Uraz!”
“Merve kes sesini!”
Şimdi, bağırmamla birlikte nefesini tutan kıza birkaç saniye baktım. Tekrar yola odaklanıp direksiyonu daha sıkı kavradıktan sonra “Arabanı nereye çekerlerse gider alırız. Olmadı yenisini alırız. Kapa çeneni ve dikkatimi daha fazla dağıtma.” diye çıkıştım.
“Sen bana bağıramazsın.”
“Ağzına bile sıkarım” deyip Merve’ye döndüm.
“Ruhun duymaz.”
Merve şaşkınlığını gizleyemiyordu, “Doğru konuş. Ben senin öğret-” dedi, sözünü kestim. “Okulda değiliz ve sen şu anda benim arabamdasın. Yani anlayacağın. Seninle istediğim şekilde konuşurum.”
Dudakları açılıp kapanan kızı bırakıp dikiz aynasına baktım. Polislerin siren sesleri daha az duyulsa da birkaç araç arkasından bizi takip ettiklerini görebiliyordum. Aynaları kontrol ederek emniyet şeridine geçtim.
“O zaman durdur arabayı. İneceğim”
Merve’yi umursamadan arabayı son sürat sürmeye devam ettim.
“Uraz sana diyorum. Dur. İneceğim!”
Kapıların kilitlerini açtım ve “Senin gibi biri için polislere yakalanma riskini göze alamam. Çok istiyorsan atla.” dedim. Merve’nin şaşkınlık ifadesi giderek daha da büyüyordu, “Şaka yapıyorsun herhâlde.” dedi.
Yolu kontrol ederken “Sana benimle ilgili bir gerçek.” deyip Merve’ye baktım.
“Ben asla şaka yapmam”
Merve şimdi donmuş ifadesiyle bana bakıyordu.
Sol taraftaN akan trafiği kontrol ettim ve ilk bulduğum boşlukta araçların arasına daldım. Makas atarak polislerden uzaklaşırken Merve’nin kemerini yeni bağlamayı akıl ettiğini fark ettim. Olayın ciddiyetini henüz anlamıştı.
Kısa bir süre sonra ara sokaklardan birine daldım, siren sesleri uzaklaştıkça hızımı azalttım ve uygun bir yerde arabayı durdurdum.
“Ne oldu? Neden durduk?”,
Merve arkasına bakıyordu, bense başımı direksiyona dayadım. Kalbim depar atmış gibi çırpınırken nefes alıp verişim ona eşlik edercesine hızlanmıştı.
“Uraz.”
“İn.”
“Ne?!”
Başımı kaldırıp bu sefer koltuğa dayadım. Beynimde sikişen fillere dikkatimi dağıtıyordu, “İstediğin bu değil miydi? İn arabamdan.” diye devam ettim, heyecanım azalmıştı ve Merve bundan cesaretlenerek “Dengesiz” diyerek öfkeli bir ifadeyle bana bağırdı.
Başımı ona doğru çevirdim. Mankenlere taş çıkaracak fiziğini tekrar baştan aşağı süzdüm. Adrenalin yeni yeni bedenimden uzaklaşıyordu.
“Dengemi bozuyorsun.”
Merve kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi –bu hareketi yaptığında dar gömleğinden dolgun göğüslerini daha net görebiliyordum- hafifçe sırıtarak, “Olmayan şey bozulmaz.” dedi. Gülümsememe engel olamadım, aniden bana döndü.
“Benden ne istiyorsun?”
Yüzümdeki gülümseme siliniverdi.
“Senden bir şey istemiyorum.”
Merve’nin kalın dudakları şaşkınlıkla birlikte hafifçe aralandı.
“Seni istiyorum.” diye devam ettim.
Cevap vermek için ağzını açtı, kelimelerini dilinin ucunda görebiliyordum.Kaşlarını çattı.
“Sen ne dediğinin farkında mısın?”
Sinirlerim yeniden gerilmeye başlıyordu, Etkilendiğin apaçık ortada, neden işi zorlaştırıyorsun…
“Daha bugün tanıştık ve ben senin öğret-”
“Aşka inanır mısın Merve?”
Merve bana ters ters bakıyordu, “Saçmalamayı kes artık.” dedi.
Belli belirsiz gülümserken “Peki ilk görüşte aşka inanır mısın?” diye sordum.
“Uraz!”
Sinirlenmesi keyfimi iyice yerine getirmişti.
“Benim sana ilk görüşte âşık olduğuma inanır mısın?”
“Hayır” dediğinde sinsi bir gülümseme yüzüme yayılmıştı bile, “O zaman seni inandırmak için başka yollara başvuracağız” dedim. Merve kaşlarını çattı, “Annen sana, bir kadın hayır derse, bunun hayır demek olduğunu öğretmedi mi?” dedi. Şimdi yüzümdeki gülümseme tamamen yok olmuştu. Kötü anıları bastırma yetim sanki bu cümleyle kırılırken sakin kalmaya çalıştım. Sinirlenmem sadece Patron’un işini mahvetmeme neden olurdu. Okulda arkamı kollayan yetkili birine ihtiyacım vardı. Merve’ye ihtiyacım vardı.
Yüzüme zoraki bir gülümseme takılırken “Bir şeyi istedim mi, elde edene kadar peşinden gitmem gerektiğini öğretti.” dedim. Bir süre ne diyeceğini bilemeden yüzüme bakan Merve “Olmaz Uraz.” dedi.
“Neden bu arabadasın?” diye sordum.
“Ne?”
“Neden arabama bindin?”
Merve arabanın içine göz gezdiriyordu, “Çünkü sen istedin.” dedi.
“Her istediğimi yapacak mısın?”
Merve’nin yüzünde karmaşık duygular cirit atıyordu, tekrar önünde döndü. Muhtemelen uygun bir cevap verebilmek için zaman kazanma peşindeydi. Yavaşça ona doğru yaklaştım, kalbinin daha hızlı çarptığı, seri bir şekilde inip kalkan göğsünden belli oluyordu. Parfüm kokusunu içime çekmemeye çalışarak dudaklarına doğru eğildim. Fazla ileri gittiğimi ima eden bakışlarını görünce küstah ve belalı bir havayla gülümsedim.
“O zaman bana bir şans ver.” diye fısıldadım.
Kadın sessizce iç çekti. “Seni aşkıma inandırayım.”
“Uraz.”
Sesi fazlasıyla tahrik edici çıkarken onu yatakta hayal etmekten kendimi alıkoyamadım.
“Bu yanlış. Ben öğret… Sen… Olmaz Uraz.”
Merve’nin yarım yamalak konuşmalarını dinlemeden gerçekliğe döndüm ve ondan uzaklaştım, daha öncede onun gibileri görmüştüm. Geri adım atarak “Tamam o zaman.” dediğimde sanki bunu diyeceğimi beklemiyormuş gibi duran Merve’ye “Söylediklerimi unut gitsin.” dedim, ardından arabayı çalıştırdım.
“İstediğin sadece öğretmen öğrenci ilişkisiyse kabul ama bir şey sormama izin ver. Eğer bu şartlarda olmasaydık. Bir şansım olur muydu?”
Düşünmeden “Evet.” diyen Merve’yi tuzağıma düşürmüştüm. Kaçan kovalanır taktiğinin hızlandırılmış sürümü gibiydik.
“Sana söz veriyorum. Bu yaşananlardan sonra okulda aramıza koyduğun sınırları geçmeyeceğim” dedim. Tek kelime etmeden yarım yamalak, buruk bir gülümsemeyle bana baktı. Yanağına elimi yavaşça koymamla birlikte ürperdi. Gözlerimi ona dikip sessiz bir başkaldırı ifadesiyle kaşlarımı kaldırdım.
“Ama okul dışında... Asla sınır tanımam.”
Yorumlar
Yorum Gönder