Şah - 6. Bölüm

 URAZ

Merve'nin arızalı arabasıyla yaklaşık bir saattir cebelleşmiştim. Nihayet çekici gelip aracı olduğu yerden aldıktan sonra derin bir nefes alıp kolumdaki saate baktım. 20:45. Kalbim hızla göğüs kafesime vurdu. "Tanrım, bu kadar da olmaz!" diye mırıldandım. Yeraltı dövüşüne sadece yetmiş beş dakika kalmıştı. Dövüş başlamadan hemen önce Patron'a rapor vermem, rakibin durumunu teyit etmem ve gecenin bahis dengelerini Patron'un istediği gibi ayarlamam gerekiyordu. Ancak hayati bir sorun vardı: Hâlâ dövüşün nerede yapılacağını bilmiyordum.

Bu dövüşler, şehirdeki yasal sınırların çok ötesindeydi. Karanlık, kanlı ve tamamen yasa dışıydı. Bu yüzden mekânların her an polis baskınına uğrama tehlikesi vardı. Patron, sırf bu öngörülemezlik ve güvenlik için şehrin dört bir yanında, kimsenin bilmediği, resmiyette atıl duran birden fazla depo, bodrum ve terk edilmiş fabrika kiralamıştı. Dövüşün yapılacağı saat yaklaşana kadar hangi mekânda buluşacağımızı ondan başkası bilemezdi. Bu sistem, herhangi bir sızıntı anında sadece bir mekânı feda etmek için kurulmuştu.

Cep telefonumu çıkardım ve Patron'un özel hattından bir mesaj gelip gelmediğine baktım. Mesaj, sadece tek bir karakterden oluşan bir şifre olacaktı. Her yerin kendine özgü, daha önce belirlenmiş bir şifresi vardı: 'Kule', 'Karga', 'Çukur' gibi. Böylece şifre yayıldığı gibi, yer hakkında en az bilgisi olan 'piyonlar' bile nerede buluşulacağını anlardı.

Elimdeki telefon... Merve'nin aracında uğraşırken yere düşmüş ve ekranı çatlamıştı. Sürekli kapanıyor ve mesaj gelip gelmediğine bakmama izin vermiyordu. Güvenlik riski almak istemezdim. İlk bulduğum, gece 24 saat açık bir elektronik markete girdim. Hızlıca en ucuz akıllı telefonu alıp, acil durumlar için sakladığım yeni, temiz hattı içine taktım.

Telefon açılır açılmaz titredi. Bir mesaj.

 

PATRON: Kaplan.

 

"Kaplan..." diye fısıldadım. Bu, şehrin sanayi bölgesindeki, terk edilmiş eski bir tekstil fabrikasının şifresiydi. Oyalanmadan yola koyuldum. Tam gaz geldiğim semtte mekânın civarındaki en kuytu, en karanlık sokağa daldım. Arabayı ne olur ne olmaz diyerek, basılma anında kaçış güzergâhımdan en uzak noktaya park ettim. Bedenime hapsedilmiş saf adrenalinle, koşar adım mekâna, yani ‘Kaplan’ın çene kemiğine’ doğru ilerledim.

Terk edilmiş tekstil fabrikasının paslı çelik kapısından içeri süzüldüğümde, içerideki boğuk uğultu, rutubet ve ter kokusu genzime doldu. İlk katın loş ışıklı ringini, etraftaki yasadışı kalabalığı sadece başımla selamlayarak geçtim. Omuzlarım dik, bakışlarım keskin ve kararlıydı. Benim adım Uraz’dı; Patron’un sağ kolu, işin beyni, dövüşün gölgesiydim.

Patron'un ofisi, fabrikanın asma katındaki, camları siyaha boyanmış küçük bir odaydı. Kapının önünde, iki dağ gibi koruma, kollarını göğüslerinde kavuşturmuş bekliyordu. Beni görür görmez, bir eğitimli köpek disipliniyle önümden çekildiler.

 

Kapının eşiğinde durakladım. Burası, her zaman bir sınavın başlangıcıydı. Duruşumu bir mızrak gibi dikleştirdim. Akciğerlerimi soğuk havayla doldurup, sinirlerimi ve dışarıdaki koşuşturmanın telaşını bir anlığına yatıştırdım. Yavaşça elimi uzatıp kapıyı tıkladım. İçeriden gelen boğuk, tok ses "Gel," dedi.

İçeri girmemle, yüzüme çarpan keskin puro dumanı bir oldu. Oda, tek bir loş masa lambasıyla aydınlanıyordu; bu, Patron’un yarattığı klasik, baskıcı atmosfere uygundu. Patron, eski, bordo renkli bir deri koltuğa yayılmıştı. Bacaklarını zar zor seçilen bir şıklıkla çapraz birleştirmiş, vücudu gergin bir yay gibi koltuğuna gömülmüştü. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, gecenin karanlık işlerini ne kadar derin yaşadığını gösteriyordu.

“Ooo, Uraz Bey.” 

Sesinde alaycı bir neşe ve belirgin bir hoşnutsuzluk karışımı vardı. Purosunu dudaklarından çekmeden, hafifçe başını eğdi. "Gözlerimiz yollarda kaldı." Ardımdan kapıyı yavaşça kapattım. O küçük "geciktim" anının bile Patron'un yüzündeki kırışıklıkları nasıl derinleştirdiğini fark ettim. Purosundan uzun, derin bir nefes daha aldı ve dumanı tavana doğru üfledi. “Hiç gelmeseydin, direk dövüşe çıksaydın evlat,” diye ekledi, bu sefer sesi net bir sitem taşıyordu.

Karşıdaki boş koltuğa doğru ilerlerken, "Görevimin başındaydım Patron," dedim. Sesim, durumu açıklama zorunluluğu taşıyan bir savunma değil, sadece bir olgu beyanı gibiydi. Patron, küllüğe vurdu ve gözlerini kısıp, “Gördük ne kadar başında olduğunu," diye tısladı. “Az kalsın polislere yakalanıyordun.”

Donuk ifademi korudum. Yüzümde ne bir pişmanlık ne de bir telaş izi vardı. "Planım için gerekliydi efendim. Birkaç kurban her zaman ana hedefi gizler."

“Neymiş polislere yakalanmayı bile göze alacağın planın," diye meydan okudu. Geriye yaslanıp, dinlemeye hazırlandı.

Bütün planı anlatmaya başladım. Kandırılması gereken 'dişli' kız hakkındaki detaylara geldiğimde, Patron beni dinlerken sürekli purosundan nefesler alıyor, yüzündeki gerginlik yavaşça, sinsi bir ilgiye dönüşüyordu.

Anlatımım bittiğinde, Patron ağır bir sessizliğin ardından konuştu. Gözlerini benden ayırmadan purosuna baktı. "Demek arkanı kollamak için gönderdiğim, maaşını benim ödediğim adam sana yeterli gelmedi."

"Hayır Patron. Kesinlikle yeterliydi. Ama okulda sözü geçen, sevilen birinin de yanımızda olması, gücümüze güç katar diye düşündüm. Sonuçta bütün çocukları, onların hassas noktalarını tanıyor. Üstelik... yaşı genç. Kandırması, manipüle etmesi kolay olacak."

 

Patron’un gözleri bir anlığına daldı, sanki bir hesaplama yapıyordu. Gözlerinin odağı geri geldiğinde, bana doğru döndü. “Bir şekilde kandırabileceğine inanıyorsun yani," dedi. Ardından dudaklarını büzdü. 

“Kadın, anlattığın gibi bana biraz dişli geldi, Uraz. Direnci kırmak zordur.”

Bunun, benim en önemli derslerimden birini uygulayıp uygulamadığımı öğrenmek için sorulmuş klasik bir Patron testi olduğunu biliyordum: 'Direnç göstereni ezmek mi, yoksa direncini kendi lehine kullanmak mı?' Ama bu sefer Patron’un şüpheci yaklaşımı umurumda değildi. Bu konuda kendime fazlasıyla güveniyordum. “Sadece zoru oynuyor," dedim, sesim netti. 

"Rolünün gereğini yapıyor. Emin ol, doğru kozu bulduğumuzda duvarları kâğıt gibi yırtılacak."

Patron’un tek kaşı, bu büyük özgüvenime karşı şüpheyle havaya kalktı. Bir an durdu, odadaki sessizliği daha da ağırlaştırdı. "Göreceğiz bakalım," dedi ve aniden hareketlendi. Patron, koltuğundan kalkıp üzerime doğru yürüdüğünde, odadaki hava saniyeler içinde daha da kalınlaştı. Adımları ağır ve tok, bakışları deliciydi. Tam önümde durdu. Boyu ve Patron olmasının verdiği o kaçınılmaz otorite, beni bir anlığına ezdi, ama hemen toparlandım.

Gözleri yüzümde gezindi, ardından çenemde durdu. İşaret parmağını kaldırarak hafifçe çenemin sol alt köşesini gösterdi. "Dövüşe hazır gibisin," dedi, sesinde alaycı bir gülümseme vardı. 

"Antrenman yapmışsın belli ki."

Kaşlarım usulca gerilirken, refleks olarak elimi Patron’un işaret ettiği noktaya doğru götürdüm. Parmaklarım, cildimin altındaki hassas ve yeni bir şişliğe dokundu. Hafif bir acı, damarlarımdaki adrenalinin üzerine eklenen yeni bir kıpırtı yarattı. Belli ki, Merve’nin arabasını alırken beni durdurmaya çalışan o iri yarı adamın attığı yumruk, yüzümde sadece bir morluktan fazlasını, bir 'hatıra' bırakmıştı.

Patron, elini omzuma koydu. O kalın, yüzüklerle dolu parmakları omzumu sıkarken, gözlerime baktı. "Git ve hazırlan, Uraz," dedi, sesi artık emir doluydu. 

“Bu geceki rakiplerin, eminim ki o morluktan vücuduna daha çok iz bırakmak için ellerinden geleni yapacaklar."

Omzumdaki baskı hafifledi. Gözlerim Patron’un arkasındaki duvara takılı kaldı. Bence de...

O an, zihnimde her zaman taşıdığım o soğuk, felsefi gerçek yankılandı: Evrendeki en şanssız canlı insandı. Hayatında hiçbir zaman tamamen yenemeyeceği bir travmayla, bir mücadeleyle yaşar ve eninde sonunda ölmek için doğardı. Sadece nasıl ve ne zaman öleceğini bilmezdi. Ben de bir gün, bir şekilde öleceğim. Büyük ihtimalle bu ringlerin birinde, kan, ter ve metal tadı eşliğinde olacaktı ve şaşırtıcı bir şekilde, bundan korkmuyorum.

Ölüm, belki de benim için bir kurtuluş olacaktı. Yaşamın acısı, yeraltı dünyasının işkencesi, sürekli kaçışın ve mücadelenin yorgunluğu son bulacaktı. Her şey yerini huzur verici, tarifsiz bir sessizliğe bırakacak. Büyüleyici bir duyguya... 

Yenilmez bir uykuya...

Fakat o zamana kadar, o son nefes gelene kadar, bu ringde, bu hayatta, her an savaşmaya ve Patron'un gölgesi olmaya devam etmek zorundayım. Patron’a başımla hafifçe onay verdim. "Hemen, Patron."

Arkamı döndüm ve kapıdan çıkmak üzere yürüdüm. Odayı arkamda bırakırken, yüzümdeki acı ve zihnimdeki felsefi dinginlik, beni ringe hazırlayan yegâne zırhımdı. Gecenin kanlı mücadelesi şimdi başlıyordu.                                                              

**-**


URAZ

Sabahın keskin, metalik sesi kulaklarımı tırmaladı. Alarmın çalmasıyla, sanki içeriden patlayan bir bomba etkisiyle gözlerimi açtım. Vücudumun her lifi, dün geceki dövüşün anılarını fısıldıyordu: Kaslarımda tutuşan yanma, kaburgalarımdaki sızlama ve kafamın içinde zonklayan ağrı... 

Dövüşten sonra okula gitmenin, bu kadar işkence dolu olacağını tahmin etmemiştim.

Sinirle elimi uzatıp, alarmı kırmak istercesine kapattım. Yatakta inleyerek, zorlukla doğruldum. Çenemdeki sızı, elimi otomatik olarak oraya götürmeme neden oldu. O sert, büyük yumruğun bıraktığı gerginlik, dün geceki kaosu, Merve’nin arabasını ve o ‘yarma’ adamı aklıma getirdi.

Ağır adımlarla banyoya gittim. Aynada gördüğüm manzara, tüm uykumu ve dünkü yorgunluğumu anında üzerimden attı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Sol elmacık kemiğimden çeneme doğru yayılan, derin bir bordo ve mor karışımı... Sadece bir morluk değildi; herkesin göreceği bir felaketti.

‘Bunu nasıl gizleyeceğim lan ben?’ diye düşünerek aynaya biraz daha yaklaştım. Berbat görünüyordu. Suratımı buruşturup geri çekildim. Hiçbir kapatıcı, hiçbir numara bunu tamamen saklayamazdı. Öfkeyle yumruğumu sıktım. 

“Ah ulan yarma, hele sen bir daha karşıma çık. O anlık telaşıma denk geldin. Canını o saniye almazsam, bana da Kurt Uraz demesinler."

 

Hışımla musluğu açtım. Sıcak suyu bekleyecek lüksüm de sabrım da yoktu. Kendimi hiç ısınmasına izin vermediğim, çelik gibi soğuk suyun altına attım. Bedenimin altında, dövüşün ve yeraltı işlerinin beslediği sönmeyen bir yangın vardı. Ve bunu körükleyen tek şey o saf öfke değildi; aynı zamanda, o adamı öldürmeden, Patron’un planını riske atmamak için bırakmak zorunda kalmanın verdiği o iğrenç, "pişmanlık" denen zehirli his, kömür gibi zehirli dumanlar saçıyordu.

Soğuk su damlaları, iğne gibi vücuduma saplanmaya başladı. Duvarın fayansından destek alarak, gözlerim kapalı bir süre hareketsiz kaldım. Soğuk su içimdeki fiziksel yangını söndürmeye, zihnimdeki karmaşayı dindirmeye başlarken, uzaktan telefonun gürültüsünü işitiyordum. Umursamadım. Duşun altında, kendime gelene, içimdeki o zehirli dumanlar dağılana kadar kaldım.

Nihayet, buz gibi suyun altında biraz olsun rahatlayıp çıktım. Bornozumu üzerime geçirirken telefon tekrar çalmaya başladı. Bu sabah, her zamandan fazla mesai yapıyordu. "Ya sabır" diyerek odaya döndüm. Komedinin üzerinde duran telefonu elime alıp kimin aradığına baktım. Gördüğüm isim, Cankut’a aitti. 

SARI…

Benim için artık onun adı buydu. Sarı kafası ve sürekli bekleme durumunda olan hali yüzünde… Dünkü yaptıkları aklıma dolarken yatışan sinirim tekrar zirveye çıktı. Hiddetle telefonu açıp, tek bir saniye beklemeden “Söyle!” dedim. Hattın diğer ucundan Cankut'un bu açışa şaşırdığı sesinden belliydi. Yine de durumu kontrol altına almaya çalışırcasına “Sakin,” dedi. Bana yine emir vermeye çalışıyordu.

“Sakin olmamı istiyorsan sabahın köründe beni aramayacaktın.”

Sesim, buz kesiği gibiydi. Aldığı bu sert cevaba karşılık, Cankut’un rahatsız edici kahkahası kulaklarımı tırmaladı. “Hah! Biri ters tarafından kalkmış anlaşılan.” Sabır dileyen bir nefes alırken “Seni de ters yüz etmemi istemiyorsan, konuş,” dedim. Telefonun ucundan sabır dileyen bir nefes duydum.

“Akşam dövüşün ağır geçtiğini, yorgun olduğunu farkındayım. Sadece... okula gelip gelmeyeceğini soracaktım. Hani malum, Patron'un planları...”

“İki üç yumruk yüzünden tüm gün yatakta kalacak değilim.”

Ringde de okulda da her yerde görevimin başındaydım. Cankut'un sesi, anında bir merak ve heyecanla doldu. “Yani bu, okula geliyorum demek mi oluyor?" sorusunun cevabını beklemeye bile gerek duymadım. Telefonu suratına kapatıp yatağın üzerine fırlattım. Cankut'un meraklı ve yapışkan sesi, sabah sinirime tahammül sınırını aşmıştı.

Komodinin üzerindeki sigara paketinden bir dal aldım, dudaklarımın arasına kıstırıp çakmağı çaktım. Ateşin tütünü yakmasıyla çıkan o keskin, acı koku... Ciğerlerimi derin bir nefesle dumana boğdum. Tütünün o yakıcı, hırçın tadı damarlarımda dolaşmaya başlar başlamaz gözlerimi kapattım. İşte bu, Cankut’un yaydığı zehirli enerjinin ve dün geceki dövüşün üzerine iyi gelmişti.

Sigaramı pencerenin önünde duran kül tablasına koydum. Ardından odanın camını araladım. Dün gece soyunduğum yerdeki kıyafetlerimi aldım ve hızlıca giyinmeye başladım. Formam üstüme bulaşan yağ, kir ve kan lekesini gördüğüm an dolabıma yöneldim. Yedek formamın üstünü giydim. Pencerenin önündeki sigarama doğru gittim. Son dumanı derinlemesine içime çektikten sonra, baş ve işaret parmağım arasına kıstırdığım izmariti kül tablasına ezerek bastırdım. İzmariti kül tablasına bırakırken son nefesi dışarıdaki soğuk havaya üfledim. Ardından pencereyi kapattım. Komedinin üzerine sırasıyla dizdiğim cüzdanı, sigarayı, çakmağı ve arabanın anahtarını aldığım gibi odadan çıkmak için yürüdüm. Tam kapının eşiğinde telefonumu unuttuğumu hatırladım. Geri dönüp yatağın üzerine fırlattığım telefonu da aldım. 

Evden çıktım. Kapıyı kilitlemek yerine sadece çekmiştim. Asansörle otoparka indim. Dün gecenin etkisiyle arabayı park edişimle – daha doğrusu edemeyişimle- dalga geçtim. Arabaya oturduğumda, torpidoda her ihtimale karşı tuttuğum tarçın çubuğunu alıp ağzıma attım. O tatlı-acı koku, tütünün tadını dengeledi. Anahtarı kontağa takarken, dikiz aynasından bana 'merhaba' diyen morluğa bir kez daha, bu sefer daha içten küfrettim. Aynanın ayarını bile değiştirmeden arabayı çalıştırdım. Gözümdeki morluğun baskınlığını hafifletmek için büyük, siyah güneş gözlüğümü yüzüme indirdikten sonra gaza basıp yola koyuldum.

**-**

Okulun geniş otoparkına girdiğimde, kapüşonluların ve sırt çantalarının ardına gizlenmiş birkaç meraklı gözün beni hemen takip ettiğini hissettim. Bu, her zaman böyleydi; yeraltı dünyasının gölgesi, okulun popülaritesinden daha ağırdı. Arabayı, bir sorun çıkarsa manevra yapabileceğim ve kaçışa en uygun olabilecek şekilde, havalı ama hesaplanmış bir hareketle park ettim.

Aracın kapısını hızla açıp indiğim an, hislerimin ne kadar doğru olduğunu anladım. Bir mıknatıs gibi, dikkatleri üzerime çekiyordum. Bunun bir nedeni, ilk günün şöhreti olabilirdi. Diğer bir nedeni, gizemli kimliğimin yarattığı meraktı.

Cankut, okulun tam girişinde, her zaman takıldığı, hiyerarşinin belirlendiği o çardakta, kollarını göğsünde kavuşturmuş, heyecanla beni bekliyordu. Yanında birkaç sadık yandaş öğrenci de sanki bir lideri selamlıyormuş gibi dikiliyordu. Allah aşkına daha ona tahammül edemiyorken yanındakiler de neyin nesiydi?

Kapıyı, Sarı’nın yüzüne çarptığımı hayal ederek kapattım. Midem kazınıyordu; dövüşten sonra bir şey yemek aklıma gelmemişti. Daha doğrusu, ringde mideme yediğim tekmeler yüzünden uzun süre tokluk hissi baskın gelmişti. Fakat şu anda o etki azalmış, açlık hissi, zaten gergin olan sinirlerimi daha da bozmaya başlamıştı.

"Cankut’u aç aç hiç çekemem," diye düşünürken, hedefime kilitlenmiş bir disiplinle yürümeye başladım. Onu görmezden gelmek, en az cevap vermek kadar etkili bir cezaydı.

Okul binasına yaklaştığım anda, pantolonumun cebindeki telefon titremeye başladı. Hem yürüyüp hem de ekranına baktım. Gördüğüm isim… Şom ağzımı kanıtlar nitelikteydi: Cankut. Belli ki beni binaya girerken görmüş ve uzaktan bile olsa arayarak varlığını hissettirmeye çalışıyordu. Onun aramasını sessize alarak okul binasına girdim. Fakat telefon, tam bir yapışkanlık örneği sergileyerek ısrarla çalmaya devam ediyordu. Öğrencilere değmemeye dikkat ederek, düz bir hat üzerinde kantine doğru ilerledim. Telefon çalmayı bir anda kesti. Tam rahatladım derken, kantine girene kadar tekrar başladı.

"Bir kere daha ararsa sana o telefonu monte edeceğim Cankut," diye yemin ettim içimden. Bir kez daha, bu sefer daha sert ve öfkeli bir hareketle telefonu sessize aldım ve cebime tıkıştırdım.

Tam kantin sırasına, yani beni yemeğe ulaştıracak o kutsal çizgiye yönelmiştim ki, ani, sert bir çarpışmayla üzerimde bir sıcaklık yayıldı. Boğazıma acı bir kahve kokusu dolarken, montumun açık olan önünden gömleğimin göğüs kısmı anında sırılsıklam olmuştu. Kahverengi içecek lekesini takip eden öfkeli gözlerim, sarı saçlı, dehşetle donmuş yüzlü bir kızla çarpıştı.

Ayşin. 

Yine o.

Beynimdeki tüm alarm zilleri, bir siren gibi çalmaya başladı. O kadar gergin, o kadar sinirliydim ki; dünkü kaza, Patron’un baskısı, ringteki gerginlik, Cankut’un yapışkanlığı ve bu an… dolu bardağı taşıran son damlaydı. Gözlüğümü sertçe indirdim; morluğum tüm çıplaklığıyla, bir savaş nişanı gibi ortaya çıkarken, yüzümdeki öfke donuk ve tehlikeli bir maske gibiydi. 

"Sen bana tepki olarak mı doğdun Yer Fıstığı?” 

Sesim, tiz ve keskin bir bıçak gibi, kantindeki tüm konuşmaları ve uğultuyu anında kesti. Şimdi kantindeki yaklaşık elli kişi, elindeki sandviçi, çayı unutup bize bakmaya başlamıştı. Ayşin, elindeki boş karton bardağa ve gömleğimdeki hızla yayılan lekeye bakarken, mahcup ve korku dolu ifadesiyle karşımda duruyordu.

"Çok özür dilerim," derken, titrek bir elini uzatıp üzerimdeki lekeyi, daha da dağıtarak temizlemek istedi. Onun bu beceriksiz ve korkak hali, o anki mantıksız öfkemi daha da alevlendirdi.

"Bırak!" diye tısladım, sesim bir uyarıdan çok, bir tehditti. Ayşin'in eli havada asılı kaldı. Gözlerimden çıkan ateş, sanki onu o an yakıp kül edecekti.

“Yaktım seni. Canın acıyor mu?”

“Eğer bana bir daha dokunmaya kalkarsan ben senin canını yakarım.”

Kelimeler dudaklarımdan dökülür dökülmez, Ayşin’in panik havası beklenmedik bir öfkeye dönüştü. Ayşin’in yüzündeki korku maskesi çatladı ve yerine keskin bir direnç geldi. Gözleri alevlenirken, "Sana insanlık yapanda kabahat!" diye hırladı. Elindeki boş karton bardağı hışımla çöpe atmak için sırtını dönüp birkaç adım ilerledi. Arkasından, sesimi kantinin duvarlarında yankılanacak kadar yüksek ve alaycı bir tonda konuştum.

"İnsanlıktan önce önüne bakarak yürümeyi öğren."

Omzunun üzerinden bana doğru kısa, delici bir bakış attı. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de geri çekilme vardı. "Özür dilemiştim," dedi, sesi artık titrek değil, meydan okuyucuydu. Elindeki boş bardağı, neredeyse gözüme sokarak, öfkeyle çöpe fırlattı. Gözlerim kısıldı.

"Özür dilemen, üzerimdeki kahveyi temizlememe yardımcı olmuyor," diye tısladım.

"Temizlememe izin verme-" diye karşı çıkmaya çalıştı.

"Gözümün önünden kaybol ufaklık!" Sözünü, bir balyoz darbesi gibi kestim.

Gözlerinin mavisi, öfkenin sıcaklığıyla parlıyordu. "Sen," dedi, sesi inançsız bir hiddetle doluydu, "benimle böyle konuşamazsın."

Bana doğru emin adımlarla geri geldi. Aradaki mesafeyi sıfırladı. "Seni Müdür’e şikâyet etmeme," derken, minicik parmaklarını gözlerimin tam önüne kadar soktu. Parmaklarının ucu neredeyse kirpiklerime değecekti. "Şu kadarcık kaldı," dedi, parmaklarını birbirine yaklaştırarak.

O an, bütün o tehdit ve öfkenin ortasında, bakışlarım parmaklarından Ayşin’in masmavi, hırçın gözlerine kaydı. Gözlerinin kenarında, burnunun üzerinde beliren belirgin, hafif kahverengi çilleri vardı. Çilleri mi vardı? Ablasının yoktu. Bu düşünce, öfkenin zirvesinde, absürt bir şekilde dikkatimi dağıttı. Yüzüme alaycı bir sırıtış yerleştirdim. 

"Babasının küçük kızı.”

Bu laf, Ayşin’in damarına basmak için Patron'dan öğrendiğim manipülasyonun bir örneğiydi. Bu alaycı tavrım, Ayşin’i tahmin ettiğim gibi daha da sinirlendirmişti. Üzerine daha fazla gitmeye karar vererek “Tam da tahmin ettiğim gibisin,” diye ekledim. Ayşin’in mavilikleri, imkânı olsa anında kırmızıya dönecekti. O derece sinirlenmiş, intikam ateşiyle yanıyor gibiydi. Gözlerinin içine baktım, meydan okumayı son noktaya taşıdım. "Hadi gidip babana beni şikâyet et," dedim, sesim kantinde bir fısıltı gibiydi ama etkisi bir gürültüydü. 

“Etmezsen ben sürekli karşıma çıktığın ve beni rahatsız ettiğin için seni şikâyet edeceğim.”

Artık geri çekilme sırası ondaydı. Ona, benden kaçmaktan başka çaresi olmadığını gösteriyordum. Ayşin gözlerimin içine baktı, baktı, baktı. Sanki bakışları daha çok yüzümdeki morluklarda dolaşıyordu. Dilinin ucuna bir şeyler geldiğini belli eden pembe dudakları kıpırdar gibi oldu. Fakat hiçbir ses çıkmadı. Onun yerine derin bir nefes aldı. Söyleyeceği her şeyi içine hapsetmiş gibiydi. 

Birkaç adım geriledi. Ardından bakışlarını hızla üzerimden çekti ve yürümeye başladı. Onun peşinden bakacak değildim. İlgilenmem gereken daha önemli bir sorunum vardı. Bakışlarımı üzerimdeki lekeye çevirdim. Siktir. Daha ilk saatten leş gibi olmuştum. Eve gidip üzerimi değiştirsem, vakit kaybederdim. Zaten evde de giyebilecek temiz bir formam kalmamıştı. 

Telefonum tekrar çalmaya başladı. Arayan kişiye bakmama bile gerek yoktu; bu ısrarlı, sinir bozucu Cankut’tan başkası olamazdı. Ve şu anki berbat, kahve kokan ve gergin halim, tamamen onun yüzündendi. Hıncımı ondan almadan rahatlamayacağımı bildiğim için geriye döndüm. Kantinden bir kasırga gibi çıkarak Cankut’u bulacağım yere, okul bahçesindeki çardağa doğru ilerledim.

Bıraktığım yerde, sanki hiç kımıldamamış gibi oturan Cankut’u görünce adımlarımı hızlandırdım. Öfkeden çıkan her adımım zemini dövüyordu. Çardağa doğru yürümeye başladığımda Cankut beni fark etti ve ayağa fırladı. Yüzündeki ifade, önce beni görmenin heyecanı, ardından üzerimdeki kahve lekesini sorgulayan şaşkınlığa dönüştü. Konuşmasına fırsat vermeden, bir avcı refleksle el çabukluğuyla ensesini kavradım. 

“Ne oluyor ya?” diye şaşkınlıkla inledi Cankut.

"Bir dahaki sefere o telefonu bir yerine monte etmemi istemiyorsan, tekrar tekrar beni arama," dedim. Sesim, buz gibi bir fısıltıydı. Çenemi o kadar sıkıyordum ki, dişlerimi biraz daha sıkarsam kırılacağına emindim. Sertçe ensesini bırakmamla, Cankut’un eliyle kızaran ensesini ovalaması bir oldu. 

"Şimdi üzerini çıkar."

"Ne?" 

Cankut, sanki anlaşılmaz bir dilde konuşmuşum gibi yüzüme baktı. Burnumdan soluyordum. "Cankut, bir dakika içinde üzerindeki o kokmuş forma elimde olmazsa, senin de üzerinde bu haliyle kalmaz." Cankut ne olduğunu tam anlamasa da, yüzündeki korku ve kafa karışıklığıyla üzerindeki beyaz formayı hızla çıkarttı. Deri montumu çıkarıp lekeli gömleğimi sıyırırken, çevredeki öğrencilerin hayret ifadeleri ve fısıltıları kulağıma çalınmaya başladı.

Hızla Cankut’un uzattığı formayı üzerime geçirdim. Resmen formaya parfüm banyosu yaptırmıştı. O ağır, bayıcı erkek parfümü kokusu burnumu yaktı. Sabah sabah bu koku yüzünden kusmazsam iyiydi. Çıplak bir şekilde, buruşuk ve lekeli formaya bakan Cankut yüzünü buruşturdu.

“E ben?” diye mırıldandı.

“Ebene selamımı ilet.” 

Gözlerini kısan Cankut, "Ben ne giyeceğim demek istedim," diye düzeltti. Nihayet çardağın bankına oturabilmiştim. Ayak bileğimi dizimin üstüne koyarken, rahat bir pozisyon aldım. “Orası beni ilgilendirmez.” 

“Şaka mısın lan” diyen Cankut, ellerini beline yerleştirdi. Vücudu en az benim kadar iyiydi. Bahçedeki kızların odak noktası olduğunu ve onunda bundan hoşlandığını fark etmemek için salak olmak gerekirdi. 

“Bir daha olur olmaz zamanda beni aramamayı böylelikle öğrenirsin”

Cankut öfkeyle söylene söylene, yarı çıplak haliyle okula doğru ilerledi. Onun bu hali, küçük bir zaferdi. O an, Ayşin ile yaşadığım sahne aklıma geldi. Mavi gözleri... çilleri... Bu görüntü, içimdeki dürtüleri bir anda ayaklandırdı. Ablası…

Oturduğum yerden kalktığım gibi soluğu, Tarih zümresinin önünde aldım. Saygısız görünmemek adına gözlüğümü çıkardım ve ceketimin cebine koydum. Kapıyı, kararlılığımın bir yansıması olarak iki kez çaldıktan hemen sonra açmamla, içerideki üç kadın öğretmenin bakışları anında bana döndü. Her birinin yüzünde sorgulayan bir ifade belirmişti.

Merve’yle göz göze geldiğimiz an, nefesini ciğerlerinde tuttuğunu gördüm. Gözlerindeki kısa süreli panik, benden kaçmaya çalıştığını ele veriyordu. Telaşla arkadaşlarının üzerinde gözlerini gezdiriyordu, belli ki durumu kurtaracak bir çıkış yolu arıyordu.

“Merve Hocam, müsaitseniz konuşabilir miyiz?”

Sesimi ne çok alçak ne de çok yüksek tuttum; tamamen normal, saygılı bir öğrenci tonuna bürünmüştüm. Merve’nin bakışları üzerime sabitlenmişti. Daha doğrusu yüzümdeki renk değişimine… Fakat dün onunlayken yaşadığım kavgayı bildiği için sesini çıkartmadı. Belli ki o anda olduğunu sanıyordu.  

“Tamam. Sen çık. Geliyorum.” 

Bozuntuya vermemeye çalışsa da, ses tonundaki hafif titreme, heyecanını ve tedirginliğini açığa vuruyordu. "Peki, Hocam," diyerek zümreden çıktım ve kapıyı usulca kapattım. Birkaç saniye koridordaki, tarihin önemli anlarını gösteren fotoğraflardan oluşan 'zaman tünelinde' gözlerimi gezdirdim. Bu oyalama taktiği, kapının tekrar açılmasıyla son buldu.

Elinde birkaç kitapla dışarı çıkan Merve’nin yanaklarının, alttan yayılan hafif bir pembe renkle kızardığını fark ettim. Neyse ki, makyaj yapmayı seven ve bunu ustaca kullanan kişiliği, onu bu utangaç durumdan kurtaracak bir kalkandı. Topuklularının koridorun mermer zemininde çıkardığı o enfes, ritmik sesle yanıma geldi. Kaçamak bakışlarla etrafı kolaçan ettikten sonra, bana doğru biraz eğildi ve fısıldadı. 

"Okulda benim sınırlarımı geçmeyeceğini, normal davranacağını söylemiştin."

Gözlerine meydan okurcasına baktım. "Normal bir öğrenci gibi, öğretmenimle bir konuda konuşmaya geldim, Hocam. Sınır falan geçmedim."

"Uraz-" Bir an duraksadı. Tam o sırada yanımızdan geçen birkaç öğrenciye, tedirginliğini gizlemek için sahte bir gülümseme yolladı. Öğrencilerin uzaklaşmasıyla derin bir nefes alıp, gerginlikle fısıltısına devam etti. "Neden geldin?" Onun bu panik hali, altındaki o gizli heyecanla birleşince, hoşuma gidiyordu. Dudaklarımı ıslattım. 

"Çıkışta buluşacağımızı ve benim olduğunu hatırlatmaya geldim."

"Şşş!" diyerek etrafı tekrar kolaçan etti. "Sessiz olsana!" diye beni uyardı. "Tamam," dedim, sesime biraz alay kattım. Bu kısa itaat, onu daha da rahatlatacaktı.

"Çıkışta buluşuyoruz o zaman. Unutma."

Merve, bu sefer çok fazla uğraştırmadan, hızlıca pes ettiğini gösterir bir tonda "Tamam," dedi. Bu beklenmedik kolaylık hoşuma gitmişti. Artık kontrolün bende olduğunun farkındaydı. "Tamam," diyerek keyifli bir şekilde gülümsedim.

“Yüzün çok kötü görünüyor.”

Gülümsememi sabit tutmak fazlasıyla zordu. “Birkaç güne geçer,” derken ders zili gürültüyle çalmaya başladı. Merve, sıkıntılı bir iç çekerken "Hadi git artık. Şimdi dersim var!" dedi. Göz temasını kesmeden geri geri yürümeye başladım. Gözlerimle onu süzdüğümü ve soyduğumu hissetmiş gibi, Merve yüzünü buruşturdu ve sertçe, "Uraz!" diye uyardı. 

“İyi derler hocam.”

Dönüp koridorda uzaklaşırken yüzümde çarpık, zafer dolu bir gülümseme vardı. İlk adım atılmıştı. Artık top ondaydı.

Sınıfa çıkmak için merdivenlere yöneldiğimde Cankut’la karşılaştım. Üzerindeki temiz formasıyla yukarı çıkarken duraksadı. Bana pas vermez diye düşünürken başıyla bir yönü işaret etti. Belli ki sınıfa girmeden hesap sormak istiyordu. Peşinden ilerledim. Çok fazla uzaklaşmadan bana doğru döndü.

“Bana bir açıklama borçlu-“

Bir anda durdu ve arkamdaki bir yere doğru baktı. “Sanırım iki şey açıklamak zorundasın,” derken Merve’den bahsettiğini anladığım için arkama bakma ihtiyacı bile hissetmedim. Cankut’un bakışları dehşetle yüzümde dolaştı. 

“Üç hakkın var, istediğin sorudan başla.” 

Cankut’a hesap vermek istemiyordum ama ne olduğunu anlatmazsam tüm gün başımın etini yiyecekti. Bu yüzden kısa yoldan bahsetmek en iyisi diye düşündüm ve son sorusundan başladım. “Dün Merve’yi etkilemek için yarmanın tekiyle dalaştım. Üstüne bir de ringde birkaç darbe aldım. Sonuç bu,” dedim. Cankut ondan beklenmeyecek kadar tepkisiz görünüyordu.

“Bravo. Bir taşla iki kuş. Peki, kahve olayı ne?” 

Tekrar zilin çaldığını duydum. “Geri zekâlı bir kız önüne bakmaktan acizken kitap okuyarak kahve içmeye çalışıyordu,” dediğimde tek kaşı havalandı. “O geri zekâlı kızın kim olduğunu söylememe gerek yok sanırım.” diye devam ettim. Cankut kimden bahsettiğimi adı gibi biliyormuşçasına başını salladı. 

“Bu anlattıklarına göre Ayşin’den başkası değildir.” 

Başımı havaya kaldırıp derin bir soluk aldım. “O kız tam bir baş belası!” Cankut tüm ciddiyetini bozarak gülmeye başladı. Bu daha da sinirimi bozarken derse geç kalarak tekrar bir öğretmenin radarına girmemek için yürümeye başladım. Koşarak önüme geçen Sarı “Belki de ablasıyla ilgili planlarını hissetmiştir,” dedi. “Ya da evren sana bunu yapmaman için Ayşin’i göndermiştir.”

“Saçmalama.”

“Patron’a planından bahsettin mi?”

Olduğum yerde duraksayarak bakışlarımı Sarı’ya çevirdim. “Hayret sana bahsetmedi mi?” diye sorarken ki alaycı tavrıma tepkisiz kaldı. Onun cevap vermesini beklemeden sınıfa girdim.

En az 50’lerinde olan, gözlüklü bir adamın sıfatına hiç yakışmayan cinsteki ince sesiyle “Neredesiniz siz?” sorusu bir anda beni görmesiyle şekil değiştirdi. 

“Senin suratına ne oldu çocuğum?”

Çocuğum? Harika… Bu sefer de bunun hesabını verecektim. “Düştüm hocam,” diyerek en kısa ve kestirme cevabı verdim. Adamın tek kaşı havaya kalkarken “İyi bakalım, hadi geç sırana,” dedi. İnanmamıştı. İnanması içinde uğraşmak gibi bir derdim yoktu. 

Sırama doğru ağır adımlarla ilerledim. Adımlarım sert, ruh halim ise gergindi. Ayşin, benimle göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Ancak elindeki kitabını o kadar sıkıyordu ki, kapağının büküldüğünü görebiliyordum. Gerginliğinin ve öfkesinin farkındaydım. 

Sırama oturup üzerimdeki montu arkama astıktan sonra önüme doğru eğildim. Nefesim kulaklarına ulaştı.

“İntikam soğuk yenir Yer Fıstığı ama emin ol, senin için hazırlayacağım şey sıcak olacak.”

Ayşin, bir hışımla arkasını döndü. Yanakları kızarmış, gözlerindeki mavi hiddetlenmişti. "Yanlışlıkla oldu!" diye bağırmak ister gibi, ama fısıltıyla konuştu. Ben de arkama yaslandım, yüzümde tehditkâr bir sırıtış vardı. 

"Emin ol, sana yanlışların en güzelini yapacağım." 

“Ayşin!” 

Hoca’nın uyarısı havada asılı kalmıştı. Bense üçüncü kez gözlerimin içine bakma cesareti gösteren Ayşin’le dona kaldım. Sadece bir saniyeydi, ama bana bir ömür gibi gelen bir saniye... Gözleri, mavinin en derin tonuyla, beni ölçüp biçiyor, söylediğimin bir tehdit mi yoksa sadece boş bir laf mı olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. O kısa saniyelik temas, kantindeki öfkenin ardından gelen soğuk bir meydan okumaydı. Nihayet, derin bir nefes alıp önüne dönmesiyle ben de rahat bir nefes alabildim. 

“Evet çocuklar. Aramıza yeni katılan bir arkadaşımız var.”

Hocayı duyar duymaz, sıkıntıyla başımı iki yana salladım. Her ders, her yeni öğretmenle bu aptal prosedürü tekrar tekrar yaşamak zorunda mıydım? 

“Uraz Kurt.”

Adamın sesi o kadar ince çıkıyordu ki bir an kulaklarımı tırmalayacağını düşündüm. Elimi bıkkınca havaya kaldırırken “Ayağa kalkar mısın?” dedi. Hadi bakalım yine başlıyoruz. Bakalım bu sefer ne kadar sabırlı olacaktım. 

Ağır hareketlerle ayağa kalktım. Hoca hoşnut bir şekilde “Kimdir bu Uraz? Tanıyalım.” dedi.

“Tanımak istemeyeceğiniz biriyim Hocam.”

Sesimde ne saygı ne de bir heyecan vardı; sadece bir gerçeklik beyanı. Bozuntuya vermemeye çalışan adam, sahte bir otoriteyle, "Ne demek istediğini açık bir şekilde anlatır mısın?" diye sordu. 

“Anlatılmam yaşanırım Hocam.” 

Saygılı görünmek adına her cümlemin sonuna hocam ekliyordum. Fakat belli ki yine yaranamamıştım. “Bu nasıl bir konuşma tarzı böyle. Sen kendini ne sanıyorsun?” diye hocaya garip bir soru duymuş gibi baktım.

“İnsan.”

Sınıf anında kahkahaya boğulurken, Hoca "Gülmeyin!" diye uyardı. Sinirle bana doğru yürümeye başlayan adam, "Kendini komik mi sanıyorsun genç adam?" Çık sesiyle damağımı şaklattım. "Sadece sıkıldığımı belli ediyorum." 

“Sen ne demek istiyorsun?!”

Sinirlendiğinde sesi daha da incelen adam az kalsın yüzümü buruşturmama neden olacaktı. Sesi bir tür işkenceydi. Anlama kıtlığı ise intihar sebebi…

“Her ders bu sorulardan fazlasıyla sıkıldım demek istiyorum hocam.” 

Bir an gözlerinde anlayış gördüğüm adam “O zaman bunu bu şekilde söylemelisin,” dedi. “Saygısızlığa gerek yok.” 

“Saygısızlık yaptığımı düşünmüyorum hocam.”

“İnan bana delikanlı, şu anda ayakta duran adamın her yanından saygısızlık akıyor.” 

Pekâlâ… Bir de bu açıdan bakın dercesine yerime oturdum. Bir anda gömleğimin omuz kısmından beni tuttu. “Sana oturabilirsin demedim.” Gibi bir cümle söylemiş olmalıydı. Fakat benim odağım omzumdaki eldeydi. Bu hocaların temas bağımlılığı falan mı vardı? Gergin bir ifadeyle suratıma bakan adam “Ayağa kalk.” dedi. Temas ve emir… En sevmediğim ikili.

“Önce sen bir elini çek.”

“Terbiyesizliği bırak ve ayağa kalk.”

“Elini üzerimden çek.”

“Hocanla düzgün konuş. Kalk hemen.”

Gömleğimden çekiştirmeye başladığı an nefesimi tuttum. Cevap vermeden, masaya sert bir şekilde vurarak ayağa kalktım. Omzumu bırakan adam, "Saygısız," dediğinde, dudaklarımın kenarıyla hafifçe gülümsedim.

“Size ve söylediklerinize layık olmaya çalışıyorum.”

Adam verdiğim cevaplar karşısında küplere binmiş gibi görünüyordu. “Sen… Yürü, düş önüme. Biraz da Müdür Bey’e layık olursun. Yürü.”

Şaka mı bu? En ufak bir atışmada Müdür’e gidildiği nerede görülmüştü? Bu okuldaki öğretmenler ya gerçekten acemiydi ya da fazla otoriterdi. Cankut’a bakarken, çaresizce başını iki yana salladığını gördüm. Lanet olsun, kesin Patron’a haber verecekti. 

“Çocuklar ben arkadaşınızı Müdür’ün odasına götürüp geleceğim. Sakın ses çıkarmayın.”

Hocayı dinledikten hemen sonra, beklemediğim bir şey oldu. Ayşin ayağa kalktı. "Hocam. Ben arkadaşı Müdür'ün odasına götürürüm." Bu hamleden sonra Hoca, bir bana bir de Ayşin’e baktı. Bir an tereddütte kaldığını hissetsem de "Tamam," demesiyle derin bir nefes aldım. En azından o ince sesten bir süre kurtulacaktım. 

Olanları da anlatırsın Ayşin."

Yer Fıstığı başını 'tamam' anlamında salladı. Bana döndü ve zehir zemberek bir ifadeyle ekledi. "Hiç merak etmeyin hocam. Babam gerekli cezayı da verecektir."

Sınıftan çıktığımızda, Ayşin'in yüzü bana dönüktü. Bir şey söylemek istiyor ama bir türlü kelimeler dilinden dökülmüyordu. Yüzündeki ifade, öfke ve çekingenlik arasında gidip geliyordu. 

“Yürü hadi neyse cezam çekeyim.” 

Koşar adım merdivenlerden inerken kolumda ani bir el hissettim. Önce refleksle koluma baktım, ardından kafamı çevirip sert bir ifadeyle Ayşin’e baktım. Gözlerindeki mavilikte hem bir meydan okuma hem de bir telaş vardı. Anında elini geri çekerken, dudakları arasından "Ödeştik," kelimesi döküldü. Tek kaşım sorgulayıcı bir şekilde havaya kalktı. Sesim alaycıydı. 

"Senden beni kurtarmanı istemedim."

"Biliyorum ama –" derken, sözünü kesmesini işaret ettim. Yavaşça Ayşin'e yaklaştığımda, panikle bir adım geriledi. Bu tepkisini umursamadan tekrar adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım.

"Böyle basit bir lütufla ödeşmeyi aklından bile geçirme, Yer Fıstığı."

Ayşin’in gözleri küçüldü. Gözlerindeki kibir kırıntılarıyla "İyi," dedi. Tam o sırada koridorun ilerisinden sert bir erkek sesi yankılandı. 

“Çocuklar sizin derste olmanız gerekmiyor mu?!”

Duyduğumuz sesle Ayşin'in gözleri tekrar büyüdü. Müdür. Başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Koridorun başından bize doğru gelen ayak seslerinin eşliğinde, Ayşin bana doğru döndü. “Demek ödeşmedik” diye mırıldandı. Bana doğru cesur, hatta küstah bir adım attı. Neredeyse bedenlerimizin arasında hiç boşluk kalmazken, "O zaman sana iyilik yapacak değilim," dedi. Dudaklarımın kenarı alaycı bir ifadeyle kıvrıldı. 

“Blöf yapıyorsun.”

“Öyle mi?” 

Ayşin, bir adım gerileyip eski yerine geçti. Kollarını göğsünde rahat bir şekilde kavuştururken, bana meydan okuyan, zafer bekleyen bakışlar atıyordu. Küstah ve alaycı bir şekilde gülümsedim. O da sessiz bir başkaldırı ifadesiyle kaşlarını kaldırdı. Beni karşısına almaya cesaret edemezdi, değil mi? Gözlerim iyice kısılırken, Yer Fıstığı tek ayağının üstünde, bize doğru hızla yaklaşan kişiye, Müdür'e döndü. Gerçekten beni satmazdı değil mi? Profilini izlediğim Ayşin, göz ucuyla bana baktıktan sonra boğazını temizledi.

"Biz de tam sizin yanınıza geliyorduk, efendim."

Öfkeden parmak uçlarım karıncalanmaya başladı. Yumruklarımı sıkarak bu hissi uzaklaştırmaya çalıştım ama işe yaramamıştı. Ayşin imalı bir gülümsemeyle bana döndü. Gözlerim daha çok kısıldı; blöf yapıyordu. İntikamımın kötü olacağını bile bile gerçeği söyleyemezdi. Peki, ya o deli cesareti aklını başından aldıysa... Bu, Patron’un tekrar okula gelmesi demek olurdu. İlk günden bu kadar olayı kaldıramayacağı gibi, beni de sürekli planını sekteye uğrattığım için kalkamayacağım bir hale sokardı.

Kahretsin Uraz. Bu seferlik, yalnızca bir seferlik...

Müdür yanımıza yaklaşmıştı. "Hayırdır çocuklar, bir sıkıntı mı var?"

"Ödeştik."

Müdür sözünü bitirmeden fısıldadığım cümle, Ayşin’in keyifle gülümsemesine neden oldu. Bu daha çok zafer gülümsemesi gibiydi. Hay dilim kopaydı da ona bu zevki yaşatmasaydım. "Bu olaydan yırtalım, o gülümsemeden eser kalacak mı yüzünde bakalım Ayşin hanım!" diye düşündüm.

Ayşin birden elini beline yerleştirdi. Yüzünde acı çeken bir ifade vardı. Ne olmuştu şimdi?

"Ağrım var efendim," dedi, sesi inandırıcı bir şekilde titrek çıkıyordu. "Uraz, bana yanınıza gelene kadar eşlik ediyordu."

Yok artık.

Kız göz ucuyla bana, 'rol yap' dercesine işaret eder gibi baktıktan sonra tekrar babasına döndü. Tamam, Oscar’lık rol yeteneğinle az da olsa beni inandırdın ama babanın buna inanacağını düşünmüyorsun herhalde.

Adım sesleri yaklaştıkça Müdür’e doğru baktım. Adamın her yerinden endişe akıyordu. Hadi canım… Gerçekten inanmış olamazsın.

"Kızım..." Müdür, kızının yüzünü okşadıkça Ayşin daha da acı çekiyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Elini beline daha çok bastırıyordu.

"İyiyim baba. Sadece ağrım başladı, biraz dinlensem geçer. O yüzden yanına geliyordum."

Babası, "Gidelim," dedi ve bana doğru dönüp "Teşekkürler Uraz. Dersine dönebilirsin," diye devam etti.

Birkaç saniyede gelişen olayları idrak etmeye çalışırken, Ayşin acı çekme rolüyle yürümeye, babası da ona kol kanat gererek yardım etmeye çalışıyordu. "Bir müdür nasıl bu kadar salak olabilir?" diye beynimden geçirdim. Kendi kızının rol yaptığını anlayamıyorsan, bizimkileri nasıl anlayacaksın acaba...

Önümde yürüyen Ayşin, tam köşeyi dönerken arkasına dönüp bana zaferle göz kırptı. Bu Yer Fıstığından ciddi anlamda korkulurdu.

Gözüm koridordaki saate takıldı. Dersin bitmesine tam yarım saat vardı. "Nasılsa Müdür’ün yanında olduğumu biliyorlar," diye düşünerek, o ince sesli hocanın dersine geri dönme zahmetine girmeden bahçeye çıktım.

 

Çardağa doğru ağır, yorgun adımlarla yürümeye başladım. Zihnimde Ayşin’in görüntüsü dönüp duruyordu. Babasının karşısında nasıl da masumlaşmıştı. Şeytan. O masum tavırları bir bana sökmüyordu. O adam da ne kadar kolay inanmıştı yalanına. Pes... Bir müdür, kendi kızı için bu kadar kör olabilir miydi?

Çardağın bankına yayılarak oturdum. Sınıfların açık pencerelerinden gelen, birbirine karışan uğultuları, ders seslerini, öksürükleri dinlerken, "Benim burada ne işim var?" diye düşündüm. Ne kadar da yabancı hayatımın geri kalanı için ne kadar da gereksiz bir ortamdı.

Ah be Patron.

Şu salak Cankut, beni karşısına alacağını bile bile Müdür olayını Patron’a haber vermiş miydi acaba? Hızla cebimden telefonu çıkarttım ve mesaj yazmaya başladım.

 

Alıcı: Sarı

Eğer Patron'a bu durumu anlattıysan, o mesajı yazan parmaklarını tek tek yerinden sökeceğim.

 

Telefonu önümde duran masaya bıraktım. Sigara içmeden bu gerginliği atamayacaktım. "Hay aksi!" Paket ceplerimde yoktu, tabii ya, montumun cebinde kalmıştı. Montum sınıftaydı. Neyse ki teneffüs zili çalmasına az bir vakit vardı.

Olduğum yerde oturmaya devam ettim. Dirseklerimi masaya dayayıp başımı ellerim arasına aldım. Tahta masanın üzerine kazınmış, kazımaktan yıpranmış isimleri okumaya çalıştım. Gördüğüm A harfi, aklıma yine o Yer Fıstığını getirdi. Nasıl bu kadar iyi rol yapabilmişti? Daha önceden de bir rahatsızlığı mı olmuştu ki o kadar inandırıcıydı? Silkelenerek kendime geldim.

Sana ne lan o kızın gelmişinden geçmişinden. Her beş dakikada bir bu kızı mı düşüneceksin? Beynini daha yararlı bir işe kullan ve çalıştır şu saksıyı. Merve'yi bu işe nasıl razı edeceksin?

Derin düşüncelerim, teneffüs zilinin gürültüsüyle kesildi. Öğrenciler bahçeye koşmaya başladı. Bu görüntü, kafesi açılan fareleri andırıyordu. Aralarından, göğsüne vurduğu parfümle etrafa koku yayan, havalı bir şekilde sıyrılan Cankut bana doğru yürümeye başladı. Bana doğru yaklaştığında "Mesajımı almışsındır umarım," dedim, sesim uyarı doluydu. Cankut keyifle gülümsedi. 

"Merak etme, Uraz. Bu işten yırtacağını bildiğim için Patron'a hiçbir şey söylemedim." 

Yanıma oturdu. Yırtacağımı nasıl anlamıştı? Ayşin’den dolayı… Sikeyim Ayşin’i! "Yırtmasaydım da söylememen gerektiğini o kalın kafana nasıl sokabilirim?" diye sordum. Cankut’un yüzündeki gülümseme daha da artmıştı. Bana bakmak yerine bahçedeki fareleri izlerken "Yaşayarak öğrenmeyi tercih ederim,” dedi. Ardından sanki tepkimi ölçmek istercesine bakışlarını bana çevirdi. “Sen de Ayşin’e teşekkür etmelisin.” Tek gözümü kırparak neden teşekkür edeceğimi sordum. 

“Seni Müdür’ün daha da önemlisi Patron’un elinden kurtarmış. Hala nedenini mi soruyorsun?” 

"Bugünkü kahve borcunu ödedi diyelim."

“İnan bana sana olacakların yanında kahve yanığı hiçbir şey olurdu.”

Sıkıntılı bir iç çektim. Haklıydı. Fakat bunu bilmesine gerek yoktu. “Neyse, olan oldu. Geçti bitti. Şimdi asıl konumuza gelelim-“

“Sigaran var mı?”

Konuşmasının ortasına daldım ve o buna kızmak yerine tek düze bir sesle “Sigara kullanmıyorum,” dedi. Bakışlarım anında bahçedeki öğrencilerden Cankut’a kaydı. Yüzüme imalı, gıcık bir tebessüm yerleşirken “Senin gibi iyi aile çocuğunun Patron’la ne işi olur?” diye sordum. Umursamaz tavırla omzunu silkerek “Orası seni ilgilendirmez,” dedi. Bakışları tekrar bahçeye döndü.

“Merve Hoca’yla planın ne?”

"Cankut, karı gibi meraklı olduğunun farkında mısın?"

"Bu işte ortağız, Uraz. Ve ne yapacağını önceden bilmem gerekiyor. Sürekli senin arkandaki pisliği toplayan olmak istemiyorum."

"Korkma, ben temiz çalışırım. Arkamı toplamana ihtiyacım yok."

Cankut sıkıntılı bir iç çekti. Ardından bakışlarını bana sert bir şekilde çevirdi ve “Şu egonu gözlerinin önünden çek ve çevreyi incele!" diye emretti. "Buradaki çocukların %95'i varlıklı ailelerin, şehrin kaymak tabakasının çocukları. Kabul ediyorum, kafandaki planı kolayca gerçekleştirebilirsin ama sonuçlarını düşünmen lazım. Bu ailelerin bu işin peşine düşmeyeceğini mi düşünüyorsun?” Düşeceklerine adım kadar emindim ama onlar bu işin peşine düştüğünde ben burada olmayacaktım. “Sağlam bir planın olmalı. Beni umursamadığını biliyorum. Kendini de düşünmediğin ortada ama Patron’u düşünmelisin. Onu zora sokacak, bütün işini tehlikeye atacak bir şeyin sonuçlarını düşünüyor musun?" Cankut'u sessizce dinledim. Söylediklerinde haklılık payı vardı ama bunu dile getiriş şekli sinir bozucuydu. Dinlemem bittiğinde, "Bitti mi?" diye sorunca, derin bir nefes aldı.

"Bitti."

"Güzel,” diyerek oturduğum yere iyice yayıldım ve bakışlarımı tekrar bahçede dolaştırdım. “Hadi git bize birer kahve kap gel. Gün uzun." Cankut’un yüzüme uzun uzun baktığını hissediyordum. Kaçamak bir bakış attığımda kaşlarının hafifçe çatık olduğunu gördüm. Ona baktığımı anlayınca "Gerçekten sinir bozucusun,” dedi. “Ve seninle sabrımı ne kadar tutabilirim bilmiyorum Uraz Kurt.”

Oturduğu yerden kalktı. Okul binasına doğru yürüyüşünü izlerken belli belirsiz gülümsedim. Özünde iyi biriydi. Hatta sabır konusunda benim eksiklerimi tamamlayacak kadar güçlüydü. Gerçekten bu çocuğun Patron’la ne işi vardı?

Yorumlar